16 Şubat 2016

18. Ip Man 3

Çocukluğu "iki film birden"lerde Bruce Lee  ve türevlerinin (Bruce Li, Bruce Lei, Dragon Lee, vs..) filmlerini izleyerek ve her sinema çıkışında artık bir kung fu ustası olduğuna inanarak geçmiş bir neslin evlatlarıyız biz. Dolayısı ile iyi çekilmiş bir "martial arts" filminin yeri gönlümüzde her zaman ayrıdır. Wing Chun dövüş sanatının yaratıcısı ve aynı zamanda Bruce Lee'nin hocası Ip Man'ın hayatını anlatan 2008 yapımı ilk film, estetik dövüş koreografilerinin yanısıra, sağlam dramatik kurgusu, güzel müziği ve başarılı görüntüleriyle tüm dünyada ilgi görmüş, başroldeki Donnie Yen sade ve sakin karizması ile uzakdoğu ülkeleri dışında da yeni takipçiler kazanmıştı. Ip Man şu anda halen "IMDb Top 250" listesinde yerini koruyan bir yapım. Donnie Yen aslında 1982 yılından beri, çoğu Hong Kong yapımı ellinin üzerinde kung fu filminde rol almış emektar bir aktördü. Ama dünya çapında şöhreti yakalaması 45 yaşında Ip Man ile olmuştu. 2010 yılında çekilen devam filmi, ilki kadar başarılı olmasa da, yine de tatmin ediciydi. Yedi yıl sonra gelen bu üçüncü film ise ne yazık ki ilk ikisinin de gerisinde kalmış. Hikaye ve karakter tasarımı zayıf. İlgi çeksin diye kadroya dahil edilen Mike Tyson, Bruce Lee'nin 70'lerde Ölüm Oyunu'nda Kareem Abdul-Jabbar'ı oynatmasını hatırlatıyor. Ancak beş dakikalık Donnie Yen v Mike Tyson kapışması yeterince ilginç değil. İlk iki bölüme kıyasla, bu filmde dram yönü sanki daha ağır basmış. Yönetmen Wilson Yip bu kez Ip Man'ın eşiyle aralarındaki ilişkiyi filmin odağına yerleştirmiş. Sonlara doğru gerçekleşen dans sahnesi ise filmin duygusal zirvelerinden birini oluşturuyor. İlk iki filmin de müziklerini yapan Japon müzisyen Kenji Kawai yine döktürmüş (Ip Man ana tema müziği için şuraya tıklayınız). Seriyi eksik bırakmayalım diyenler ve "grandmaster" ile yeniden buluşmak isteyenler, filmin bazı kusurlarına rağmen yine de izlemek isteyebilirler.

FRAGMAN

 Ip Man 3 (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

12 Şubat 2016

17. The Finest Hours

Sahil güvenlik tarihine "en büyük gemi kurtarma operasyonu" olarak geçmiş (filmin sonundaki yazıların yalancısıyım) ve 1952 yılında gerçekten yaşanmış bir cesaret öyküsü. Yıllar önce George Clooney'nin yıldızının yeni yeni parlamaya başladığı yıllarda başrolünde oynadığı The Perfect Storm diye bir film vardı, bu film ister istemez onu hatırlatıyor. Tabii aradan 16 yıl geçmiş ve görsel efekt teknolojisi de bu arada epey ilerlemiş. The Perfect Storm'un sonunda, heyecanın zirve yaptığı  ve ağzımız açık kalarak izlediğimiz dev dalgayla karşılaşma sahnesinden bu filmde en az 15 tane filan var. Yeni Star Trek filmlerinde Kaptan Kirk olarak izlediğimiz Chris Pine bu kez küçük bir cankurtaran botunun "kaptan"ı rolünde. Klişeleşmiş bir formülü takip ederek ilerleyen The Finest Hours'da en azından denizde geçen sahneler görsel açıdan fena değil. Ancak filme duygusal bir boyut katalım diye monte edilmiş "sahilde yavuklusunu bekleyen narin sevgili" motifi bir türlü ana hikaye ile entegre olamıyor ve son derece yapay kalıyor. Beklentiyi yüksek tutmamakta fayda var.

FRAGMAN

The Finest Hours (2016) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10

11 Şubat 2016

16. Spotlight


Spotlight 2001 yılında yaşanmış gerçek bir gazetecilik olayını anlatıyor. Boston Globe gazetesinin çatısı altında çalışan Spotlight adlı özel bir "araştırmacı gazetecilik" ekibi, Katolik kilisesinde yaşanan bir skandalı ortaya çıkarıyorlar. Filmde özellikle dikkatimi çeken, ekibi oluşturan Michael Keaton'dan Mark Ruffalo'ya, Liev Schreiber'dan Rachel McAdams'a birbirinden yetenekli ve yüksek profilli oyuncuların sade ve alçak perdeden oyunları oldu. Filmin hiçbir bölümünde, herhangi bir oyuncunun "şöyle kameraya döneyim de, Oscar'lık bir tirad patlatayım" tarzında çekilmiş bir sahnesi yok. Sanki bir drama değil de, Boston Globe gazetesinin içinde çekilmiş bir belgesel izliyoruz. Sanki Mark Ruffalo daha geçen sene Hulk'ı canlandırmış bir aktör değil de, gerçekten o gazetenin bir çalışanı. Bu seneki Screen Actors Guild (Oyuncular Birliği) ödüllerinde en önemli kategori olan en iyi kast ödülünü sahneye çıkıp hep birlikte alan ekipteki oyuncuların her biri rollerinin içinde kaybolmuşlar. Spotlight'taki bu belgesel kıvamı, filmi izlerken merakımızı arttıran bir faktör, orası tamam. Ama bu düz anlatım tarzının şöyle bir handikapı da var: sonrasında filmin beynimizdeki kalıcılığı çok uzun olmuyor. Örneğin The Revenant, Carol gibi filmler görüntüleriyle, müzikleriyle daha çok beynimizin sağ yarısına hitap ettikleri için, ruhumuzdaki imgeleri bir süre daha bizimle yaşamaya devam ediyor. Spotlight'ta ise "vay be, adamlar çok iyi iş çıkarmış" diyoruz, filmden sonra o gazeteciler şimdi ne yapıyor acaba diye Google'dan filan araştırıyoruz, ama bir hafta sonrasında içimizde pek bir iz kalmıyor, bir hafta oldu da ordan biliyorum.. 

Spotlight gazeteyi ve gazeteciliği yücelten bir film. Dolayısı ile en başta bütün gazeteciler ve gazeteci adayları mutlaka izlemeli. Henüz ne okuyacağına karar vermemiş liseli bir çocuğunuz varsa, bu filmi gördükten sonra kesin Basın-Yayın yazar, öyle söyleyeyim.     


Spotlight (2015) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10

8 Şubat 2016

15. Carol


Sinemaya gitmeden önce bir kahve içmek üzere oturduğumuz cafe'de radyonun sesi geliyordu arka plandan. Spiker haftanın vizyona yeni giren filmlerini sayarken, bu film için sadece beş kelime söyledi: "eşcinsel bir ilişkiyi anlatan Carol"... Carol'ı tanımlarken sadece "eşcinsel ilişkiyi anlatan film" ifadesine indirgemenin, onu dar bir kalıbın içine sıkıştırmak ve etiketlemek olduğunu düşündüm sinemadan çıkarken. Çünkü Todd Haynes'in filminde çok daha fazlası var. Bir kere prodüksiyon kalitesi ve estetik düzeyi çok yüksek bir yapımla karşı karşıyayız. The Talented Mr. Ripley'nin de yaratıcısı Amerikan polisiye yazarı Patricia Highsmith’in The Taste of Salt adlı romanından uyarlanan film, muhafazakarlık rüzgarlarının estiği Eisenhower Amerikasında birbirinden çok farklı sosyal statülerden ve farklı yaşlardan gelen iki kadının ilişkisine odaklanıyor. İncelikli bir senaryo ve ikisi de Oscar'a aday Cate Blanchett ve Rooney Mara'nın üst düzey performansları sayesinde bu iki kadının birbirlerinden neden etkilendiklerini anlayabiliyoruz. Filmin hiçbir anında bu "yasak ilişki" sakil durmuyor. Tıpkı birkaç gün önce bu blogda yazdığım Brooklyn'de olduğu gibi, Carol'da da kostümler, dekorlar ve mekan tasarımları ile 1950'lerin New York'u büyük bir başarı ile canlandırılmış. Brooklyn'de daha parlak renkler tercih edilirken, Carol 16mm kamera ile çekilen kumlu görüntüleri ve mat renk paleti ile sanki Brooklyn'in hüzünlü versiyonu gibi. Yönetmen Todd Haynes her planın kompozisyonu için ayrı bir titizlikle çalışmış. Öyle ki, filmi bu defa sadece dekor, kostüm, makyaj gibi çevresel faktörlere konsantre olarak bir kez daha izlemek iyi bir fikir olabilir. Filmi bir tül gibi örten Carter Burwell imzalı müzik de melankolik havayı arttıran bir etki yaratmış (dinlemek için tıklayınız). Carol güzel ve "zarif" bir aşk hikayesi.


Carol (2015) on IMDb


Benim Notum: 8,5 / 10








6 Şubat 2016

14. 45 Years

45 yıldır evli olan Kate ve Geoff evlilik yıldönümlerini özel bir parti ile kutlamaya hazırlanıyorlar. Kutlamadan bir hafta önce posta kutusundan çıkan ve Geoff'un eski bir ilişkisi ile ilgili bir haberi getiren mektup, ikisinin de evlilikleri ile ilgili perspektiflerini derinden etkiliyor. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki Kate ve Geoff'un evliliklerini 45 yıl ayakta tutan şey, sevgiden ziyade alışkanlıklar ve bir takım sınırlar olmuş. Geçmişlerini etkileyen birçok olayı hiç konuşmadıklarını, huzur zannedilen şeyin aslında sessizlik ve sorunların dillendirilmemesi, haliyle çözümlenmemesi olduğunu görüyoruz. Nihayetinde, geçmişten gelen bir mektup "halının altına süpürülen" şeylerin birdenbire ortaya çıkmasına sebep oluyor. Sinema kariyerinin ellinci yılında bu rolü ile ilk kez Oscar'a aday gösterilen İngiltere'nin saygın veteran aktrislerinden Charlotte Rampling çok sakin, abartısız performansıyla adeta bir oyunculuk dersi veriyor. Rampling, Kate'in yaşadığı duyguları kelimeler kullanmadan, yüz ifadeleri ve bakışlarıyla bize aktarmayı başarıyor.  İngiliz yönetmen Andrew Haigh'in elinden çıkan 45 Years, minimalist ve son derece incelikli bir çalışma. Sinema olarak çok yükseklerde uçmasa da, kendine özgü nitelikleriyle gönüllere yerleşen alçakgönüllü bir film. Birkaç sene önce Michael Haneke'nin Amour'unu sevenler 45 Years'ı da beğeneceklerdir.

FRAGMAN

45 Years (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

4 Şubat 2016

13. İftarlık Gazoz


"Cem Yılmaz filmi gelmiş, gidelim de gülelim" diyenler çok fena ters köşe olacaklar. İftarlık Gazoz bir G.O.R.A'dan ziyade, daha çok Babam ve Oğlum'un sularında dolaşıyor. Yüksel Aksu'nun (Dondurmam Gaymak) yönettiği yapım, 1973 yılında Muğla'nın Ula ilçesinde, yaz tatilini gazoz imalatçısı Cibar Kemal'in yanında çırak olarak geçiren ilkokul öğrencisi Adem'in hikayesini anlatıyor. Film öylesine nostaljik lezzetlerle açılıyor ki, çocukluğu aynı şekilde 70'li yıllarda bir Ege kasabasında geçmiş biri olarak "herhalde bu filmde çok ağlayacağım" dedim içimden. Ama öyle olmuyor. İlk başlardaki o pastoral duygu yoğunluğu, hikayenin içinde gerekli bağlantılar kurulmayınca filmin ortalarına doğru yavaş yavaş sönmeye başlıyor. İftarlık Gazoz'un ilk yarım saatlik giriş ve son yarım saatlik sonuç bölümlerini -her ne kadar sonu biraz ajitasyona göz kırpsa da- oldukça başarılı buldum. Ama ortadaki 45 dakikalık koskoca bir bölüm "Ademin oruçla imtihanı" meselesine kafayı biraz fazla takıyor. Aniden ortaya çıkan siyasi mesajlar filmin ana öyküsüyle tam harmanlanamıyor ve havada kalıyor. Gereksiz rüya sahneleri ve resmen kötü çekilmiş animasyonlarla ilgi düzeyimiz düştükçe düşüyor. Velhasıl, film elimizden tutup bizi A noktasından B noktasına düzgün bir şekilde götüremediği için, aslında çok etkileyici olması tasarlanan bir finalde hedeflenen vuruculuk yakalanamıyor. Geriye, elde gaz lambaları ile tütün toplanan sahne gibi çok güzel kadrajlar ve her rolü oynayabilecek bir aktör olduğunu kanıtlayan Cem Yılmaz'ın başarılı oyunu kalıyor.  

Sarmaşık'tan sonra sadece bir ay arayla Deniz Üstü Köpürür ile yeniden karşılaşmak hoş bir sürpriz oldu. Cem Karaca'nın görkemli sesinden dinlediğimiz şarkının bir Ula türküsü olduğunu da bu film vesilesiyle öğrenmiş olduk. Öyleyse, bir kez daha şuraya tıklayalım. 


Iftarlik Gazoz (2016) on IMDb


Benim Notum: 6 / 10


2 Şubat 2016

12. The Revenant


Daha önce dört kez Oscar'a aday olup, bir türlü ödülü alamayan Leonardo DiCaprio için The Revenant'taki performansından sonra Hollywood çevrelerinde şöyle bir espri yapılıyor: "Akademi üyelerine bir mektup yazalım da rica ediverelim, artık Leo'ya Oscar'ı versinler, yoksa bir sonraki filminin çekimlerinde adam kendini öldürecek, yazık olacak çocuğa...". Gerçekten de Alejandro González Iñárritu'nun bu son derece zorlu şartlarda çekilen filminde, DiCaprio'nun girmediği şekil kalmıyor: toprağa gömülüyor, uçurumlardan aşağı düşüyor, bir şelalenin azgın suları ile boğuşuyor, bir ayının saldırısına uğruyor (hayır tecavüzüne değil, bir de öyle bir söylenti vardı), çiğ et çiğ balık çiğ ot yiyor ve film süresinin büyük bir kısmını karların çamurların içinde sürünerek geçiriyor. Ama hakkını da teslim edelim, sadece çektiği fiziksel cefa nedeniyle değil, verdiği oyunculuk performansıyla da ödülü hak ediyor Leo. Çok yakın yarışların gerçekleşeceği bu yılki törende, en banko iddia onun artık Oscar'ı alması olacak. Bu sene onun senesi.

Girişi Leonardo ile yaptık ama The Revenant tam bir "yönetmen filmi". Meksikalı yönetmen Inarritu (Birdman, Babel, 21 Grams) çektiği her filmde, gerek çekim tekniği, gerek ışık kullanımı, gerek kurgusu ile biçimsel farklılıklar yaratmayı ve peliküle kendi damgasını vurmayı seven bir yönetmen. Daha geçen sene hem en iyi film, hem de en iyi yönetmen Oscar'ı alan Birdman'de de çok cesur bir çekim tekniği denemiş ve iki saatlik filmin tamamını tek plan olarak çekmişti (eh tamam, gerçekten tek plan olmasa da, "akıllı" geçişlerle öyleymiş gibi görünüyordu). Birdman'deki emeği takdir etmiş, ama biraz içine girmesi zor, biraz ukala bir film olarak değerlendirmiştim. Bu kez öyle değil Allahtan!..

The Revenant 1823 yılında İç Savaş öncesinin Kuzey Amerika'sında gerçekten yaşanmış mucizevi bir hayatta kalma ve intikam öyküsünü anlatıyor. Bir grup avcıya eşlik eden deneyimli rehber Hugh Glass, önce bir boz ayının saldırısına uğrayıp ağır yaralanıyor, sonra da ekipteki çiğ süt emmiş bir avcının (Tom Hardy) ihanetine uğrayıp ölüme terkediliyor. Fakat Glass, intikamını almak adına çok çok zor koşullarda hayata tutunmaya çalışıyor. 

Bir prodüksiyon ekibi için kabus denebilecek kış şartlarında, karlı dağlarda, doğal ortamda çekilen The Revenant'taki işçiliğe hayran kalmamak elde değil. Inarritu cüretkarlığını bu kez görüntü yönetiminde gösteriyor: Hiçbir stüdyo ışığı olmadan, tamamı doğal ışık kullanılarak çekilen The Revenant benim şimdiye kadar gördüğüm en iyi sinematografilerden birine sahip. Bu kez Birdman'deki gibi filmin tamamı tek plan olmasa da, sahnelerin çoğunda kamera -yine fazla kesintiye uğramadan- omuz hizasında ana karakterin hemen yanıbaşında dolaşıyor ve bizi aksiyonun tam içine yerleştiriyor. Öyle ki birkaç çekimde objektifin camı oyuncuların nefesiyle buğulanıyor ve bu durum, tuhaf biçimde her şeyi daha da gerçekçi kılıyor. Bu gerçekçilik yer yer izlemesi zor sahneleri beraberinde getirse de, toplamına bakıldığında çok etkileyici bir sinema deneyimi. Mükemmel görüntülerin tadına varabilmek ve bu sinema deneyimini eksiksiz yaşayabilmek için şehrinizdeki en büyük perdeli salonda (mümkünse IMAX'de) izleyin. The Revenant şüphesiz senenin en iyilerinden.


The Revenant (2015) on IMDb


Benim Notum: 9 / 10







          

29 Ocak 2016

11. The Hateful Eight


Çocukluğunuzda "İpucu" diye bir oyun oynamış mıydınız? Oyuncuların ellerindeki verilerden yola çıkarak bir cinayeti kimin, nerede, hangi araçla işlediğini bulmaya çalıştıkları bir kutu oyunuydu İpucu (hatta kutusunun rengi de maviydi galiba). "Bayan Alev, Bay Kaymak'ı kilerde ingiliz anahtarıyla öldürdü" tarzında embesil cümlelerin kurulduğu bu oyun, ilkokul yıllarımızın playstation'sız, cep telefonsuz, internetsiz evreninde favori eğlencelerimizden biriydi. İşte Quentin Tarantino'nun sekizinci filmi The Hateful Eight'i izlerken İpucu'nu hatırlamaktan kendimi alamadım.

Bir kar fırtınası sırasında, bir dağın tepesindeki kulübede mahsur kalmış, ve her biri birbirinden şüphelenen sekiz kişinin hikayesinde her zaman olduğu gibi Tarantino'nun "öldürücü" diyalogları başrolü oynuyor. Hemen hemen tamamı tek bir mekanda ve bir tiyatro sahnesi kıvamında geçen filmde diyaloglar (ve bazen de monologlar) öylesine cezbedici ki, filmin üç saatlik -aslında epey uzun- süresi hiç uzun gibi gelmiyor. Tarantino atmosfer yaratmada öyle başarılı ki, sanki film boyunca kulübenin dışında devam eden kar fırtınasını ve soğuğu biz de iliklerimizde hissediyoruz, gerçi bizim gittiğimiz salonda klimaların çalışmaması da bu gerçekçiliğe katkı sağlamış olabilir, bilmiyorum. Kurt Russel'dan Bruce Dern'e, Tim Roth'dan bu rolü ile Oscar'a aday olan Jennifer Jason Leigh'e kadar birbirinden yetenekli oyuncuların döktürdüğü kadroda, Samuel L.Jackson Pulp Fiction'dan beri en iyi performansıyla başı çekiyor. Her Tarantino filminde olduğu gibi müzik yine başrollerden birinde. Tüm dünyada en çok tanınan melodilerden biri "İyi, Kötü ve Çirkin"in yaratıcısı büyük İtalyan besteci Ennio Morricone, 87 yaşında belki de kariyerinin en güzel eseriyle filme büyük katkıda bulunuyor. Hayatı boyunca beş kez Oscar'a aday olmasına rağmen, ödülü hiç alamamış olan emektar sanatçı altıncı kez aday olduğu The Hateful Eight'in müzikleriyle bu kez şeytanın bacağını kıracak gibi görünüyor.  

The Hateful Eight ile ilgili tek küçük eleştirim şu olabilir: Hikayedeki esrarı çözmeye çalıştığımız dakikalar oyunun son perdesinde kısa kesiliyor ve Tarantino'vari bir kan banyosu başlıyor. Kafaların kolların uçtuğu o bölüm sanki Kill Bill'den ithal edilmiş gibi duruyor. Kendi adıma "İpucu" oynadığımız sahnelerin daha fazla devam etmesini isterdim. Ama ne olursa olsun, Tarantino Tarantino'dur; akciğer filmi bile çekse oturur izlerim :)

FRAGMAN

The Hateful Eight (2015) on IMDb

Benim Notum: "Eight" / 10

28 Ocak 2016

10. Brooklyn


Bu sene en iyi film, kadın oyuncu ve senaryo gibi üç önemli kategoride Oscar'a aday olan Brooklyn, 1950'lerde göçmen olarak Amerika'ya giden İrlandalı bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Evinden ailesinden çok uzakta, yepyeni bir dünyaya ayak uydurmaya çalışan Eilis, önceleri zorlanıyor. Evine ve ailesine duyduğu özlem ilk günlerde onu dibe doğru çekerken, Brooklyn'de tanıştığı bir İtalyan gençle yaşadığı romantik ilişki ile birlikte yavaş yavaş Amerika'ya alışmaya başlıyor. Ancak İrlanda'dan gelen tatsız bir haber sonucu yeniden memlekete dönmek zorunda kalıyor ve orada hayatı ile ilgili çok temel bir kararı vereceği yol ayrımına geliyor. Saoirse Ronan'ın o maviş gözleriyle baştan sona etkileyici performansı sayesinde, onun hissettiklerini çok iyi anlıyor, onunla seviniyor, onunla üzülüyoruz. İzlediğimiz hikayeye öyle bağlanıyoruz ki, "acaba ne karar verecek" diye epey bir meraklanıyoruz. Nick Hornby'nin filmi, başka bir dönemden bize gönderilmiş güzel bir kartpostal gibi. Set tasarımları, dekorları, kostümleri, saç stilleri ile 50'lerin New York'u çok iyi canlandırılmış. Kostüm demişken, yukarıda saydığım Oscar adaylıkları arasında en iyi kostüm de olmalıymış bence. Brooklyn, gösterişsiz ama dokunaklı, melodrama kaçmadan yüreğinizi yakalayacak hoş bir hikaye.

FRAGMAN

Brooklyn (2015) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

26 Ocak 2016

9. El Club

İki sene önce Şili'ye Oscar adaylığı getiren No ile dikkatlerimizi çeken Şilili yönetmen Pablo Larrain'in 65. Berlin Film Festivali'nde jüri büyük ödülü kazanan filmi El Club, No'ya kıyasla anaakım çizgisinden daha uzak, daha kişisel ve daha sert bir film. Kilise tarafından kumar, şiddet, pedofili gibi nedenlerle meslekten men edilen ve kefaret için gözden uzak küçük bir kasabada bir eve yerleştirilen, burada sıradan vatandaş gibi yaşayan bir grup rahip ve bir rahibenin hikayesi. Başta herşey yolunda gibi görünürken, "kulüp"e yeni katılan bir rahibin intiharı ve sonrasında başlatılan soruşturmayla evdekilerin tüm huzuru kaçıyor. Rahiplerin geride kaldığını sandıkları geçmiş günahları yüzlerine vurulurken, sırları açığa çıkmaya başlıyor. Larrain, “El Club”da dini kurumların bugünün dünyasındaki yozlaşmışlığını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken inanç kavramını ele almak yerine, dinin uygulamasındaki cahilce hatalara dikkat çekmeyi tercih ediyor. “El Club” cesaretli bir hikayeye ve iyi oyunculara sahip. Ama iç karartıcı, izlemesi zor, kendinizi kötü hissettiren, hatta yoran bir film. Anlatılanların karanlığı yetmiyormuş gibi Larrain, filmi kış ışığında son derece soluk renklerle çekmiş. Her şeyi sanki hafif bir sis perdesinin gerisinden izlediğimiz bu görüntüler filmin ruhuna çok uyuyor. “El Club”, Katolik Kilisesi’ndeki çocuk istismarı üzerine en sert ve çarpıcı filmlerden, ama her bünyeye tavsiye edilecek bir yapım da değil.

FRAGMAN

The Club (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

 . 

22 Ocak 2016

8. Joy

İşte tam TOBB Kadın Girişimciler Kurulu'nun aylık toplantılarında üyelerine gösterebileceği bir film!. Jennifer Lawrence'a son altı yıldaki dördüncü Oscar adaylığını getiren Joy, Amerikan orta sınıfından gelen genç bir kadının kendi icat ettiği bir paspas (bildiğin Vileda'nın değişik bir türü) ile iş dünyasında hayallerini gerçekleştirme mücadelesini anlatıyor. Bir yandan hem problemli anne babasını, hem de ayrı olduğu eşini çekip çevirirken, diğer yandan "Amerikan rüyası"nı gerçekleştirme peşinde koşan Joy rolünde Jennifer Lawrence oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Ne yazık ki filmin Lawrence dışındaki unsurları o kadar iyi değil. Bir oraya, bir buraya zıplayan kurgu nedeniyle öykü iyi anlatılamamış. Karakterler deseniz, ailenin Joy dışındaki tüm diğer fertleri çok sıkıcı ve çok tek boyutlu. Hikaye ancak kızımız evin dışına çıkıp da iş ile ilgili konulara odaklandığı zaman ilginçleşmeye başlıyor (örneğin Bradley Cooper'la geçen alışveriş kanalı bölümü). Ancak o bölümde de aceleye gelmiş ve inandırıcılığı zorlayan bir final (mesela Joy'un bir konuşmasıyla, kendisini kazıklayan adamın hop diye yelkenleri suya indirmesi) yine hevesleri kursakta bırakıyor. Sonuç olarak Jennifer Lawrence'ın "one woman show"u hatrına izlenebilecek, girişimci ruha övgüler dizen klişe bir "başarı öyküsü" filmi.  

FRAGMAN

 Joy (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

  

21 Ocak 2016

7. Kocan Kadar Konuş: Diriliş

Ezgi Mola'nın çok samimi, çok içten performansıyla hayat verdiği İzmirli Efsun yeniden bizlerle. İlk filmde yıllar sonra kavuşan sevgililer, Efsun’un evlilik meraklısı ailesinin her şeye karışması nedeniyle neredeyse kopma noktasına gelmişlerdi. “Diriliş” ise iki ailenin tanışıp düğüne hazırlanması sürecini konu alıyor. Hikayenin kurgusu Hollywood romantik komedi kalıplarını aynen takip etse de, bunu en azından yüzüne gözüne bulaştırmadan yapıyor. Düzgün bir yönetmenlik ve aksamayan bir senaryo sayesinde film ilgi çekici olmayı başarıyor. Ezgi Mola baştan sona yüksek enerjisiyle yine filmi sırtlamış. Üstelik bu kez güçlü bir desteği de var: bu bölümde kadroya katılan, damadın babaannesi rolündeki Hümeyra yer yer rol çalıyor ve filmden alınan lezzeti arttırıyor. Ben bu kez Efsun'un babasıyla paylaştığı dakikaları da pek bir dokunaklı buldum. Her hafta arka arkaya çıkıp salonlarımızı işgal eden birbirinden cıvık, birbirinden geyik Türk komedi filmleri arasında “Kocan Kadar Konuş: Diriliş” özenli sanat yönetimi, rengarenk tiplemeleri ve öne çıkan diyaloglarıyla farklı ve nitelikli kalabilmeyi başarmış. Eğlendik mi eğlendik, güldük mü güldük. Çok da kasmamak lazım.

FRAGMAN

Kocan Kadar Konus Dirilis (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10




15 Ocak 2016

6. The Big Short

Adam McCay'in yönettiği The Big Short, 2008’de patlak veren küresel ekonomik krizi önceden gören ve bunu fırsata çeviren bir avuç finansçının hikâyesini anlatıyor. Her ne kadar dramatik öğeler barındırsa da, film Amerika'da 2008 öncesinde özellikle bankacılık sektöründe yapılan hataları daha çok bir belgesel kıvamında seyircisine anlatmaya soyunuyor. Bunu yaparken de öyle çok finansal terim kullanılıyor ki, bir süre sonra ne olduğunu anlamaya çalışmaktan beynimizin yorulduğunu hissediyoruz; bu da filme olan ilgimizi zedeliyor. Bu kadar finansal jargonun sıkıcı olabileceğini yapımcılar da öngörmüş olsa gerek ki, değişik bir teknikle ortamı yumuşatmayı denemişler: Filmin bazı yerlerinde ünlü popüler kültür şahsiyetleri (bu bazen Selena Gomez gibi bir şarkıcı oyuncu ya da Anthony Bourdain gibi ünlü bir şef olabiliyor) perdemize konuk oluyor ve seyirciye dönüp bir finansal terimin açıklamasını yapıyor. Bu teknik bazen işe yarasa da, çoğu zaman garip kaçıyor. Aynı konuyu anlatan 2010 yapımı Inside Job diye bir belgesel vardı, ki o sene en iyi belgesel Oscar'ını almıştı (kırmızı yazının üstüne tıklayarak Inside Job için bu blogda dört sene önce yazdıklarımı okuyabilirsiniz). O filmin çok daha ilgi çekici ve anlaşılır olduğunu söyleyebilirim. Bulabilirseniz, bu yeni filme gitmeden önce o Inside Job belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.

The Big Short'un gerçek cevheri ancak film belgesel olmaya özenmekten vazgeçip, daha bireysel öykülere ve insan duygularına odaklandığı zaman ortaya çıkıyor. Burada da özellikle Christian Bale ve Steve Carell'in performansları akılda kalıyor. Steve Carell Foxcatcher'dan sonra bir kez daha sadece bir komedyen olmadığını, iyi bir aktör olduğunu kafamıza çakıyor.

FRAGMAN

The Big Short (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

14 Ocak 2016

5. Hotel Transylvania 2

Eğer 90'ların sonu 2000'lerin başında doğmuş bir çocuğunuz varsa çok iyi bileceğiniz, bir dönem evlerimizin baş tacı olmuş güzide kanalımız Cartoon Network'teki Dexter's Laboratory, Powerpuff Girls ve Samurai Jack'in yaratıcısı Genndy Tartakovsky'nin yönettiği Hotel Transylvania ikinci bölümü ile karşımızda. İlk filmden hatırlayacağınız üzere (ya da hatırlayan var mı bilmiyorum) Kont Drakula günümüzde işlerin kesat olduğunu görünce, Transilvanya'da canavarlar için lüks bir otel açmıştı. Kızı Mavis’i bu otelde insanlardan sonsuza kadar uzak yetiştirmeye yemin etmişken, sırt çantalı Amerikalı gezgin Jonathan'ın otele gelmesi üstelik de kontun kızına aşık olması ile işler karışıyordu. Bu kez kadroya Drakula'nın torunu katılıyor. Benzer bir olay örgüsü ve hemen hemen aynı esprilerle ilerleyen Hotel Transylvania 2, ilk filmin sevdiğimiz görsel atmosferine yeni bir ziyaret olmanın ötesine pek geçemiyor ne yazık ki. Sosyal medya, akıllı telefon, vs. gibi popüler kültür unsurlarına yaptığı göndermelerle yer yer güldürmeyi başarsa da, daha çok ilk filmin mirasını yeme dürtüsüyle oluşturulmuş hissi veren, çerez niyetine tüketilebilecek bir animasyon.

FRAGMAN

Hotel Transylvania 2 (2015) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

13 Ocak 2016

4. Creed

Film boyunca zaten Apollo'nun şortu, Adrian'ın mezarı, Micky'nin spor salonu derken çeşitli Rocky göndermeleri ile helak olmuşuz, hepsinin üstüne bir de son raunda girerken Gonna Fly Now başlamaz mı? Sinemada hemen yanımdaki koltukta benim gibi 45-50'li yaşlarda, yani Rocky jenerasyonundan bir arkadaş oturuyordu. Bill Conti'nin efsanevi tema müziğinin ilk notaları girdiği anda, ikimiz de bir derin soluk alma hareketi yaparak koltuğumuzda doğrulduk.

Yeni Star Wars filmi için hissettiğim duyguları birkaç hafta arayla, bu filmde de yaşadım. Creed bir yandan Rocky efsanesi ile büyümüş olanlara çok güzel bir nostalji yaşatırken, Apollo Creed'in oğlu rolünde yeni kahramanı Michael B.Jordan'ın başarılı oyunculuğu ve 1986 doğumlu yönetmeni Ryan Coogler'ın enerjik ama bir o kadar da olgun yönetimi ile yeni nesiller için de çok sağlam, kendi ayakları üstünde duran, iyi bir film sunuyor. İyi film demişken, eğer Creed'i Rocky serisine dahil edeceksek, 1977'deki ilk filmden bu yana çekilmiş en iyi Rocky filmi olduğunu peşinen söyleyeyim. Tıpkı ilk Rocky'de olduğu gibi bu bir boks filmi değil, ya da sadece bir boks filmi değil. Hayatta tutunacak dalı kalmamış iki insanın birbirleriyle kurdukları ilişkiyi ve zorlukları aşmak için birbirlerinden güç almalarını anlatan oldukça duygusal bir öykü var arka planda. Bu arada boks sahnelerini de sakın yabana atmayalım. Özellikle ilk maç, Creed-Sporino karşılaşması teknik düzeyi ile ağzımızı açık bırakıyor. Yönetmen Coogler baştan sona kesintisiz tek plan olarak çektiği bu beş dakikalık bölümde, kamerasıyla seyirciyi boks ringinin tam ortasına yerleştiriyor ve müthiş bir deneyim yaşatıyor. Ludwig Goransson tarafından yazılan müzik (adamın adına bakar mısınız, zaten "ben besteciyim" diye bağırmıyor mu) bir yandan Bill Conti'nin artık marka olmuş epik müziğinden motifler taşıyor, ama asla onun altında ezilmiyor ve tek başına filmin ana unsurlarından biri olmayı başarıyor. Sinemadan çıktıktan sonra da beynimize çakılıp kalan o güzel film müziği için şuraya tıklayabilirsiniz.

Ve tabii Sylvester Stallone. Artık 70 yaşına giren bu emektar Hollywood yıldızı Rocky karakteri ile öyle bütünleşmiş ki, sanki Amerika'nın Philadelphia şehrinde gerçekten de Rocky Balboa diye yaşlı bir adam yaşıyor, işte bir restoranı var, akşamları tek başına kaldığı evine gidiyor filan diye düşünüyoruz. Kariyeri boyunca kendisine "aksiyon filmlerinin yeteneksiz aktörü" etiketiyle burun kıvrılarak bakılan Stallone, bu filmde sanki tüm o yılların acısını çıkarıyor ve kalbimize dokunan büyük bir performans sergiliyor. Kendi adıma, Adrian'ın mezarı başında ona gazete okuduğu sahneyi dudaklarımı büzerek seyrettiğimi itiraf etmeliyim. Bu satırlar yazılırken Altın Küre'yi aldığı belli olan Sly bu sene eminim ki 40 yıldır beklediği Oscar'ı da kucaklayacak. (sonradan edit: kucaklayamadı yahu!..)

FRAGMAN

Creed (2015) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10

    

    


11 Ocak 2016

3. Baskın: Karabasan

Dünya prömiyeri Toronto Film Festivalinin “Midnight Madness” seçkisi kapsamında gerçekleştirilen Baskın, 1982 doğumlu genç yönetmen Can Evrenol’un ilk uzun metrajlı filmi. Beş polisin gece devriyesi sırasında gelen yardım çağrısı üzerine destek için gittikleri terkedilmiş tarihi bir Osmanlı karakolunda başlarına gelenleri anlatan filmin, son yıllarda ezanli dualı cin hikayeleri arasına sıkışıp kalmış Türk korku sinemasına yeni bir soluk getirdiği kesin. Can Evrenol, filminin ilk yarısında kurgusu ve sanat yönetimi ile başarılı bir fantastik gerilimin işaretlerini verirken, ikinci yarıda hikayesini derinleştirmeyi bırakıp, kurduğu görsel dünyanın peşine takılıyor ve bizi bitmek bilmez bir şiddet pornografisinin içine atıyor. Karakolun koridorlarında el feneri ışığı ile geçen ilk kovalamaca sahnelerinde "görmediğin şey seni daha çok korkutur" ilkesini hayata geçiren Can Evrenol, sonra nedense "size çok güzel ritüeller, iblisler tasarladım, neden onları daha çok göstermiyorum ki" heyecanına kapılıyor. Korku sinemasının ‘gore’ unsurlarının abartılarak kullanıldığı son yarım saatte, sahneler daha korkunç, garip ve kanlı olsun diye bir zorlama hissediliyor. Bu bölümde ortalığa saçılan vücut sıvısı, iç organ ve garip yaratık yoğunluğu bir noktadan sonra "öeh" dedirtiyor. Bu bakımdan filmin ilk yarısını daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Yine de Hostel, Saw, Texas Chainsaw Massacre gibi "istismar sineması" örneklerinden hoşlananlar için iyi bir yerli alternatif. Kesinlikle 18+ olduğunu unutmadan!..

FRAGMAN

Baskin (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10



  

7 Ocak 2016

2. Sarmaşık

Tolga Karaçelik'in Antalya Film Festivali'nden dört büyük ödülle (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu) dönen filmi Sarmaşık, Türk sineması adına yüz akı işlerden biri. Bağlı oldukları armatörün iflas etmesi sonucu çalıştıkları gemiye haciz gelen, deniz hukuku gereği limana da çıkamayan ve Mısır açıklarında mahsur kalan altı gemicinin huzursuz bekleyişlerini anlatan film çok başarılı bir psikolojik dram. Her biri ayrı köklerden gelen ve farklı motivasyonlara sahip bu altı karakter arasında önce gruplaşmalar başlıyor, sonra da bir hiyerarşi sıkıntısı ve otorite mücadelesi baş gösteriyor. Gemi kaptanının mürettebatı idare edebilmek için hepsinden ayrı ayrı muhbir çıkarma gayreti, kendi kişisel zayıflıkları neticesinde sarsılan otoritesini tamir etmek için despotluğu seçmesi, ustabaşının önceleri mağdur ve mazlumken otoritenin gözüne girebilmek için zalime dönüşmesi, bir "toplu delirme" haline giden bu yolda kilometre taşlarını oluşturuyor. Aile işi dolayısıyla denizciliğe aşina olan ve filmin çekildiği gemiyle uzun bir yolculuk yapıp onu tanıyan yönetmen Tolga Karaçelik mekanı ustaca değerlendirmiş, bir labirente benzeyen geminin koridorlarından çarpıcı kadrajlar oluşturmuş. Dar mekanlardan müthiş kareler yakalayan usta görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki de atmosfer oluşumuna güçlü bir katkı sunmuş. Tek bir mekanda geçen ve aslında çok da hareket içermeyen film, kendi içinde müthiş bir gerilime sahip. İzleyenler hatırlayacaktır, filmin sonlarına doğru geminin güvertesinde kaptanla mürettebatın karşı karşıya durduğu bir sahne var. Aslında sadece konuşuyorlar ama ortam o kadar gergin ve tekinsiz ki, bu beş dakikayı sinemadaki koltuğumda kasılarak seyrettiğimi anımsıyorum. Bu gerilimin başarıyla oluşturulmasında asıl pay elbette oyuncularda. Hepsi kusursuza yakın kompozisyonlar çıkaran ekipte Nadir Sarıbacak'a ayrı bir fasıl açmak lazım. Hikâyenin kilit karakteri Cenk rolünde Sarıbacak, kariyerinin en iyi performansına imza atıyor. Sarmaşık kayıtsız kalınamayacak bir film.

Filmde kulaklarımızı şenlendiren ve atmosfere büyük ölçüde katkıda bulunan şarkı, unutulmaz Cem Karaca'dan Deniz Üstü Köpürür için şuradan buyrun.

FRAGMAN

Ivy (2015) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


6 Ocak 2016

1. In the Heart of the Sea

Bu sene izlediğim ilk film In the Heart of the Sea, 1820 yılında geçen ve meşhur Moby Dick romanının yazılmasına esin kaynağı olmuş gerçek bir olayı anlatıyor. Önceleri Jaws benzeri bir "sen mi yaman ben mi yaman" hesaplaşması olacak gibi görünen senaryo, sonra rota değiştiriyor ve Pasifik Okyanusu'nun ortasında yaşanan bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Ha şimdi hareketlendi, şimdi hareketlenecek derken, dev balinanın göründüğü dört-beş dakika dışında film bir türlü hareketlenmiyor ve dakikalar boyunca denizin ortasında kayıklarda sallanıp duran aç susuz adamları izliyoruz. O andan itibaren de "biz bu okyanus ortasında hayatta kalma hikayesinin alasını üç sene evvel Life of Pi'da izlememiş miydik" sorusu beynimizi kemirmeye başlıyor. Üstelik bu filmde karakter gelişimi safhası cılız kaldığı için, sandaldaki adamların hayatta kalıp kalmamaları bizi çok da fazla ilgilendirmiyor. Filmin karanlık gri renk paleti ve sıkışık görüntüsü sürekli bir stüdyo ortamında olduğumuzu hissettiriyor ve o hedeflenen açık denizlerde epik macera duygusunu bir türlü seyirciye geçiremiyor. Kameranın arkasında Ron Howard gibi çok usta bir yönetmen (Apollo 13, A Beautiful Mind, Rush) olmasına rağmen, beklentilerin tam olarak karşılandığını söylemek zor. Filmin başlarında, Essex gemisinden sağ kurtulan Nickerson karakteri, olayları büyük bir hevesle dinlemeye gelen yazar Herman Melville’e "hayal kırıklığına uğrayacaksın" derken sanki ironik şekilde seyirciye de bir mesaj veriyor. Yine de çok fazla yerden yere vuruyor gibi olmayayım, Ron Howard’ın özellikle balina avı ve fırtına sahnelerinde gerçekten seyre değer bir iş çıkardığını da söylemek lazım.

FRAGMAN

In the Heart of the Sea (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

5 Ocak 2016

"New Year's Resolutions"*



Yeni yıla girerken, bu siteye adını veren eski bir iddia konusunu yeniden canlandırmaya karar verdim: 2009 sonunda yazdığım bir yıllık değerlendirme yazısında yılda ortalama 150 film izlediğimden bahsedince, bir arkadaşım "hadi ordan, hakkaten 150 film izleyebiliyor musun?" diye sormuştu. O iddiayı test etmek için bu blogu oluşturdum. Blog arşivinden 2010 ve 2011 yıllarına bakarsanız bu geri sayımları görebilirsiniz. Aslında hala senede 150 film izlemeye devam ediyorum da, hepsini yazmıyordum; beğenmediklerimi tavan arasına kaldırıyordum. 2016'da senede 150 film izleme ve "yazma" hedefini yeniden canlandırıyoruz. Sizinle birlikte bir yandan filmleri konuşacak, bir yandan da 1'den 150'ye sayacağız. Hadi bakalım!..

* Yeni yıl kararları

3 Ocak 2016

2015'in En İyileri


İşte bir yılı daha geride bıraktık. Adet olduğu üzere, buyrunuz benim gözümden yılın "en iyi 10 filmi". Her zaman söylediğim gibi, bu son derece subjektif bir listedir; değerlendirme kriteri sadece ve sadece benim o filmi baştan sona ne kadar ilgiyle izlediğimdir. Listeyi aşağıda ve yıl boyunca bu blogda sağdaki sütunda görebilirsiniz. Film isimlerinin üzerine tıklayarak o film ile ilgili ayrıntılı yorumlarıma ulaşabilirsiniz. Aşağıdaki filmlerin tamamını sinemada izlediğimi de "has bir sinemasever" olarak gururla belirteyim.

2016'da da bol sinemalı günler herkese!..

En İyi 10 Film

1. Mad Max: Fury Road
2. Steve Jobs
3. Star Wars: The Force Awakens
4. The Theory of Everything
5. Sicario
6. Amy
7. Selma
8. Whiplash
9. The Imitation Game
10. Mr. Holmes

28 Aralık 2015

The Visit

1999 yılında The Sixth Sense gibi bir başyapıta imza atmış olan M. Night Shyamalan, bu başarısını Unbreakable, Signs ve The Village ile sürdürmüş, 2006'daki Lady in the Water ile düşüşe geçmeye başlamıştı. Sonrasında gelen The Happening ve The Last Airbender gibi felaketler ise sinema dünyasında onun için "artık bu adam bitti" denmesine yol açmıştı. Son yıllarda hiçbir büyük stüdyo artık onu filmlerinde yönetmen olarak görmek istemediğinden, Shyamalan oldukça küçük bir bütçeyle ve tanınmamış oyuncularla çektiği The Visit'in tüm masraflarını kendi cebinden karşıladı. The Visit bir anlamda bu Hint asıllı yönetmenin "yeşil sahalara geri dönüşünün" bir müjdecisi gibi... Henüz tam formunu bulmasa da, iyi bir sinemacının özüne dönüş işaretlerini görebiliyoruz. Altıncı His'ten hatırladığımız ürpertiler ve sürprizli finaller bu filmde de mevcut. Her ne kadar "found footage" (amatör kamera çekimi) tekniğinden artık gına gelse de, Shyamalan iyi bir bahaneye bağlamış bu tercihini: İki kardeş, doğduklarından beri görmedikleri anneanne ve dedelerinin evinde bir hafta geçirmeye gidiyorlar ve döndüklerinde annelerine gösterebilmek amacıyla tüm bu ziyareti kameraya kaydediyorlar. Yani biz aslında çocukların çektiği bir belgeseli izliyoruz. Başta herşey güzel gidiyor, ancak anneanne ve dedenin tuhaf davranışlarıyla birlikte ortam gerilmeye başlıyor. Amatör kamera tekniği bir gerçeklik duygusu yaratma ve ürperti düzeyini arttırma adına işe yarasa da, benim bu tür filmlerde hep itiraz ettiğim bir nokta var: Seni öldürmeye niyetli kötü bir adam peşinden kovalarken, sen hala çekim yapmaya devam mı edersin, yoksa pılıyı pırtıyı bırakıp canını kurtarmaya mı bakarsın? Bu tür mantığı zorlayan detaylara takılmazsanız, iyi oyunculara sahip, yer yer gerçekten korkutmayı başaran ilginç bir film.


FRAGMAN

The Visit (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

25 Aralık 2015

Nadide Hayat

"Nadide Hayat" Çağan Irmak'ın en iyi filmlerinden biri değil. 2011 yılındaki Dedemin İnsanları bence yetenekli hemşehrimizin en iyi işiydi. Geçen seneki Unutursam Fısılda da onun kadar olmasa da başarılıydı. Nadide Hayat sözünü ettiğim bu iki filmin de gerisinde kalıyor bence. Böyle bakıldığında Çağan Irmak için aşağıya doğru giden bir trendden söz edilebilir. Ancak Irmak seyircisini avucunun içine almayı, onların duygularına hitap etmeyi iyi bilen bir yönetmen olduğunu bir kez daha gösteriyor. Eski usül Yeşilçam öykülerini andıran Nadide Hayat seyirciyle sıcak temas kuran, eğlenceli bir film. Bunda Demet Akbağ'ın -her zaman olduğu gibi- çok başarılı performansının rolü büyük. Eşini kaybettikten sonra hayatında köklü değişiklikler yapmaya kararlı ellili yaşlardaki bir ev kadınını canlandıran Akbağ özellikle komedi konusundaki başarısını bir kez daha sergiliyor. Yan roller için ise maalesef aynı şeyi söyleyemiyoruz. Başta Nadide'nin üniversiteli genç arkadaşları olmak üzere yardımcı roller iyi işlenmiş karakterler haline gelemiyor, karikatürize kalıyorlar. Animasyonlarla pekiştirilmiş, konuşan balıklar, caretta'lar vesaire gibi rüya sahneleri ise dikkati dağıtmaktan öte bir etki yaratmıyor. Nadide Hayat'a bir Çağan Irmak filmi diye gitmek sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Yer yer komedi unsurları barındıran, sıcak bir kendini keşif ve kuşak çatışması hikâyesi niyetine sinema salonunun yolunu tutmak daha risksiz bir tercih olur.

FRAGMAN

Nadide Hayat (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

22 Aralık 2015

Star Wars: The Force Awakens

Son yıllarda şahit olduğum en yüksek beklenti seviyesi ile sinemalarımıza teşrif eden Star Wars'un bu yeni bölümü sadece beklentileri karşılamakla kalmıyor, üstüne bir şeyler koymayı da başarıyor. Filmin, orjinal üçlemeye çok büyük saygı ve sevgi duyan bir ekibin elinden çıktığı çok belli. Ama bu saygı duruşu 1977'deki filmi aynen kopyalama boyutuna ulaşmıyor. Mesela bu sene yaz aylarında izlediğimiz Jurassic World biraz öyleydi; Jurassic World orjinal Jurassic Park'ın gazı kaçmış bir versiyonu gibiydi. The Force Awakens ise bir yandan veteran kadroya gereken önemi verirken, yeni karakterleri ve gayet de sağlam hikayesiyle yepyeni heyecanlar yaratmayı başarıyor. Daha önceki altı bölümde hiç görmediğimiz -ve aslında eksikliğini hissettiğimiz- kıvrak bir mizah duygusu da hoş bir yenilik olarak filmden alınan keyfi arttırıyor.

Filmin ufak tefek kusurları yok mu? Elbette var. Yönetmen J.J.Abrams'ın yeni ve genç yüzlere fırsat verme politikası özellikle Rey (Daisy Ridley) ve Finn (John Boyega) karakterleri göz önüne alındığında çok iyi işlerken, kadrodaki her genç için bunu söylemek mümkün değil ne yazık ki. Örneğin Harry Potter'daki Bill Weasley olarak bildiğimiz Domhnall Gleeson karanlık tarafın generali rolünde hiç de inandırıcı durmuyor. Bir de, filmin ilk yarısı nasıl geçtiğini anlamadığımız  müthiş bir dinamizme sahipken, ikinci yarının ortalarında düşman karargahına bir girelim bir çıkalım, sonra tekrar girelim derken tempo biraz düşüyor. Bu iki küçük nazar boncuğu filmin genelinden duyduğumuz memnuniyeti pek zedelemiyor. Film sona erdiğinde "bölüm 8 bir an önce gelsin, güç bizimle olsun" diyerek salondan ayrılıyoruz.

Herşey bir tarafa, bu Star Wars mitolojisinin sinematografik öğeler dışında benim için kişisel bazı özel anlamları da var: Oğlumla birlikte bir hafta önceden ilk gün için biletlerimizi alıp dört gözle filmin gösterime girmesini beklemek, yeni filmi beklerken evde bir "Star Wars maratonu" yapıp daha önceki altı bölümü yeniden izlemek, sinema salonunda ışıklar kararıp perdede siyah üzerine mavi fontlarla "long time ago in a galaxy far far away" yazısından hemen sonra Star Wars'un ana tema müziği gümbür gümbür girdiğinde tüm salonla birlikte çocukça bir heyecanla alkışlamaya başlamak (alkışı galiba biz başlattık), Leia ve Han Solo'nun ilk karşılaştıkları sahnede ağlayacak gibi olmak, filmden sonra araya sıkıştırılmış gizli ipuçlarını, mesela kimin kimin çocuğu olabileceğini ve bundan sonraki bölüme dair teorilerimizi ailecek dakikalarca tartışabilmek. Bütün bunlar az şey mi? Mastercard reklamındaki gibi, filmlere puan veririz de, bunların karşılığı "paha biçilmez"...

FRAGMAN

Star Wars: The Force Awakens (2015) on IMDb

Benim Notum: 9 / 10

16 Aralık 2015

Steve Jobs

"Biz daha iki sene önce bir Steve Jobs filmi izlememiş miydik" diye sordu eşim sinemaya gitmek üzere evden çıkarken... "İzlemiştik" dedim, "ama bu kez karşımızda daha iyi oyuncular ve daha iyi bir yönetmen var". İki sene önceki JOBS, bir televizyon filmi havasında başlayıp biten, Ashton Kutcher'ın Jobs'a fiziksel benzerliği dışında elle tutulur bir yanı olmayan, yavan bir işti. Usta bir yönetmen ve tecrübeli bir senaryo yazarının elinden çıkan “Steve Jobs” ise çok daha profesyonelce tasarlanıp çekilmiş bir film. Yönetmen Danny Boyle ve senaryo yazarı Aaron Sorkin, iki sene önceki o yüzeysel filmin yapmak isteyip de beceremediği her şeyi bu kez gerçekleştirmişler. Filmin yandaki afişinde senarist Aaron Sorkin'in adının öne çıkarılması boşuna değil (normalde film afişlerinde senaryo yazarının adı pek geçmez). 1993'te henüz 32 yaşındayken A Few Good Men'i yazan, 2011'de The Social Network ile en iyi senarist Oscar'ını kazanan bu adam müthiş diyaloglar yazmayı çok iyi beceriyor.

Yönetmen Danny Boyle hikayeyi standart bir biyografi şeklinde anlatmak yerine, çok ilginç bir kurguyu tercih etmiş: Tıpkı üç perdeli bir tiyatro oyunu gibi, Steve Jobs'ın 1984, 1989 ve 1999'da gerçekleştirdiği üç ayrı ürün lansmanına gidiyor ve sahne arkasındaki olayları izliyoruz. Bir yandan konferans hazırlıklarını yetiştirmek için telaşlı bir koşuşturmaca yaşanırken, bir yandan da Jobs'ın kuliste eşi, kızı ve eski iş ortaklarıyla diyaloglarına şahit oluyoruz. Bu noktada teknik bir ayrıntı: 1984'teki sahneler 16mm kamera ile, 1988'dekiler 35mm ile ve son olarak 1999 ise dijital kamera ile çekilmiş. Bu ilginç tercih filme görsel bir derinlik kazandırırken, farklı dönemleri, yani oyunun farklı perdelerini, birbirinden ayrıştırabilmemizi de kolaylaştırmış.

Dört dalda Altın Küre ödüllerine aday olan Steve Jobs, diyaloglara dayanan bir film. Bu diyaloglar sayesinde Jobs'ın kariyerini, özel hayatını, insani yönlerini ve duygu dünyasını daha iyi tanıyor ve onu daha iyi anlayabiliyoruz. Danny Boyle diyaloglu sahnelerde nefes nefese ilerleyen bir yakın planlar şovu sunuyor. Başta Michael Fassbender ve Kate Winslet olmak üzere oyuncular da mükemmel performanslarıyla anlatıma katkı veriyorlar.

Çok çok çok beğendim... Bu sene 9 puan verdiğim iki filmden birinin çılgın bir aksiyon (Mad Max: Fury Road), diğerinin ise tamamen konuşmalara dayalı bir yapım olması ise ilginç bir seçki oluşturmuş. Aslında Steve Jobs da bir bakıma "kelimeler için aksiyon filmi". Bana "ne tür filmlerden hoşlanırsın" diye soranlara verdiğim bir cevap var: Bir filmle ilgili beğeni düzeyimi filmin türü belirlemez. "İyi tür" diye bir şey yoktur, iyi yönetmen, iyi senaryo, iyi oyunculuk vardır.


FRAGMAN

Steve Jobs (2015) on IMDb

Benim Notum: 9 / 10



11 Aralık 2015

Bridge of Spies

Steven Spielberg'in bir zamanlar "bir eğlenceli film, bir Oscarlık film" şeklinde özetlenebilecek bir film çekme düzeni vardı. Hatta Jurassic Park ile Schindler's List'i aynı sene içerisinde (1993) çıkarmışlığı da vardır. Son senelerde ise "eğlencelik" kısmında sadece yürütücü yapımcılığı üstlenip yönetmenliği genç arkadaşlara bırakırken, kendisi Lincoln, War Horse gibi Akademi üyelerinin pek seveceği tarzda yapımlara odaklanmış gibi görünüyor. Bridge of Spies da bu kategoriden.

Soğuk savaş yıllarında Amerikalı bir avukat, bir Sovyet casusunu mahkemede savunmakla görevlendiriliyor. Sonrasında da CIA adına doğu Berlin'de yürütülen bir değiş-tokuş pazarlığına dahil oluyor. Gerçek bir hikayeyi perdeye yansıtan Bridge of Spies, Bond tarzı bir casusluk filmi değil, beş dakikada bir hareketli bir sahne, bir kovalamaca, bir patlama, bir çatışma filan olmuyor, hatta hemen hemen hiç aksiyon yok. Coen biraderlerin elinden çıkma senaryoda asıl gerilim konuşmalarda, mahkeme sahnelerinde ve yürütülen pazarlık görüşmelerinde. Bu sahnelerde Spielberg ışık kullanımıyla, kamera açılarıyla ve farklı çekim teknikleriyle bütün maharetini konuşturuyor. Ancak film düz bir çizgide ilerliyor, o eskiden bildiğimiz "Spielberg büyüsü"nü bize pek vermiyor. Kötü bir film mi, asla değil, sinemadan memnun ayrıldım mı, kesinlikle evet. Peki bir kez daha izlemek ister miyim? İşte o biraz şüpheli.

FRAGMAN

Bridge of Spies (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

1 Aralık 2015

The Martian

Bizi Alien (1979) ile, Gladiator ile tanıştırmış bir adamın filmlerine hala sinemalarda gidebiliyoruz, yıl olmuş 2015. Bir kere en başta bu altı çizilmesi gereken özel bir durum, değil mi? Artık 78 yaşına gelmiş olan emektar Ridley Scott, arada Exodus gibi ıskalamaları olsa da, hala ustalığını konuşturabiliyor. 80 yaşını kutlarken de Alien'ın yeni devam filmi Alien: Covenant ile karşımızda olacak, şu an onun çekimleri ile uğraşıyor.

The Martian, bir NASA görevi sırasında öldü sanılarak Mars'ta bırakılan astronot Mark Watney'nin, hiçbir bitkinin yetişmediği, çöllerle kaplı bir gezegende, tek başına hayatta kalma çabalarını anlatıyor. Böyle bir hikayenin çok depresif olması beklenir, ama The Martian öncelikle içerdiği mizah duygusu ve iyimser bakış açısı ile dikkati çekiyor (SONRADAN EDIT: Film "En İyi Komedi" dalında Altın Küre'ye aday oldu!!) Bu havanın yaratılmasında Matt Damon'ın başarılı oyununun katkısı büyük. Ayrıca Jessica Chastain'den Kate Mara'ya, Jeff Daniels'den Sean Bean'e tüm kadro da göz dolduruyor. Yıllar önce Tom Hanks'in oynadığı bir Castaway filmi vardı. Andy Weir’in romanından uyarlanan The Martian'ı da bir çeşit “Mars'taki Castaway” olarak değerlendirmek mümkün. NASA mühendislerinin Mark Watney ile iletişim halinde simülasyon modellerle yaptığı çalışmaları ise Apollo 13'ü hatırlatıyor. Çin'in kurtarıcı olarak senaryoya dahil edilmesi, filmin Asya pazarındaki gişesi için düşünülmüş zorlama bir numara olarak sırıtıyor. En sonda tüm dünya insanlarının -Londra'da Trafalgar meydanında filan- toplanıp dev ekranlardan nefeslerini tutarak Watney'nin akıbetini izlemeleri gibi Independence Day tarzı klişeler ise, aslında çok iyi çekilmiş bir filmin bir üst kademeye yükselmesini engelliyor. Sonuç olarak; müzikleri, görüntüleri, parlak oyuncuları, akıcı diyalogları ve baştan sona pozitif bir tavırla ele alınmış hikayesiyle The Martian akıp gidiyor.

FRAGMAN

  The Martian (2015) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10