31 Mayıs 2021

Mayıs Filmleri


Mayıs ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




Land 7




Shiva Baby 6,5

Oxygene 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 71



 

5 Mayıs 2021

Nomadland

 


Nomadland'i Şubat ayında izleyip çok sevmiştim. Geçen hafta en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu Oscar'larını alınca, artık bir şeyler yazmak farz oldu. Kopardığı bunca gürültüye rağmen aslında çok sakin, içe dönük, küçük bir film Nomadland. Birkaç sene önceki konjonktür olsa muhtemelen yıl içerisinde bazı festivallerde övgü alır, ama sonra unutulur giderdi. Ama bir yandan değişen Akademi üye profili, bir yandan da pandemi dönemindeki zamanın ruhu sayesinde, bağımsız sinema tadı taşıyan, bu gösterişsiz içsel yolculuk hikayesi Oscar gecesinin galibi olabiliyor. Ne güzel! 

Chloé Zhao'nun senaryosunu yazıp yönettiği film Amerika'da 2008 krizi sonrasında işlerini ve evlerini kaybedip karavanlarda yaşamaya mecbur kalan bir grup evsizin (ama filmde geçen bir replikle "homeless" değil "houseless" insanların) hayatlarına bizi ortak ediyor. Ön planda ise ekonomik zorlukların yanı sıra eşinin ölümünün hüznünü de sürekli yanında taşıyan Fern'ün (Frances McDormand) hikayesi var. Yönetmen Chloe Zhao doğanın içinde kamp yerlerinde yaşayan bu insanların hikayelerini anlatırken çok ilginç bir dengeyi tutturmuş: Film bize hiçbir zaman "haydi her şeyi geride bırakalım, biz de kırlara çıkalım, böyle hippi gibi yaşayalım" demiyor. Çünkü bu hiç de kolay bir hayat değil (kim tuvaletini sürekli bir kovaya yapmak ister). Ama öte yandan bir tür komün hayatı yaşayan, çoğu orta yaşın üzerindeki bu göçebelere asla "zavallılar" gözüyle de bakmıyor.  

Filmde Frances McDormand ve David Strathairn dışındaki tüm karakterler o kamplarda yaşayan gerçek evsizler tarafından canlandırılmış. Bu da filme çok hoş bir yarı-belgesel havası katmış. Yönetmen Chloe Zhao bütün o amatör oyunculardan hayret verici performanslar çıkarmayı becermiş. Özellikle sonlara doğru, kendisi de bir karavancı olan ve görünüş olarak Noel Baba'ya benzeyen Bob Wells'in bir monoloğu var ki, gözlerimizin yaşarmaması mümkün değil.

Söylemeye gerek yok, bu enerji ve aksiyon isteyenlere göre bir film değil. Nomadland, ölüm, yaşam, hayatta kalma ve kayıpların ardından yaşadıklarımıza dair, hiç ajitasyon yapmadan son derece duygusal bir hikaye anlatmayı başarabilen, çok incelikli bir film. 

Benim Notum: 8 / 10

30 Nisan 2021

Nisan Filmleri


Nisan ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



The Dry 7

Nobody 7


Supernova 7

The Courier 6,5

Seaspiracy 6,5




Bad Trip 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 61


31 Mart 2021

Mart Filmleri

 


Mart ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

The Father 8,5


Drishyam 7,5



Crip Camp 7,5


Cherry 7



Moxie! 6,5


Come True 6,5

Time 6

Kid 90 6

Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 49

15 Mart 2021

Raya and the Last Dragon

 


Disney stüdyoları Elsa (Frozen), Moana ve Mulan'dan sonra prenseslerine Raya ile devam ediyor. Bu kez Kumandra denilen ve biraz Tayland Vietnam Kamboçya taraflarını andıran hayali bir krallıkta, bir savaşçı prensesin dünyadaki son ejderhayı bulma yolculuğuna eşlik ediyoruz.

Disney filmlerinde artık görmeye alıştığımız üzere, film yine müthiş bir görsellik sunuyor. Özellikle doğa görüntülerindeki gerçekçilik inanılmaz. Birçok sahnede, ekranda izlediğimiz kare bir animasyon mu yoksa gerçek görüntü mü emin olamıyoruz. Özellikle karakterlerin saçlarına ve hayvanların tüylerine dikkat. Dövüş sahneleri de oldukça heyecan verici. Uzak doğunun Muay Thai ve Pencak Silat stillerine dayanan aksiyon koreografisi fizik kurallarına saygı gösteriyor. Bir karakter yumruk yediğinde o yumruğun ağırlığını hissedebiliyoruz. 

Son yıllardaki Disney animasyonlarının aksine bu filmde aralarda şarkılar yok. Bu da bence filmin lehine işleyen bir özellik olmuş. Raya and the Last Dragon güzel animasyonu, sevimli karakterleri ve kahramanının aksiyon dolu yolculuğu ile modern çağın Disney evriminde yeni bir halka. 

Benim Notum: 7,5 / 10 






28 Şubat 2021

Şubat Filmleri

 


Şubat ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Nomadland 8



Minari 7,5



Bacurau 7,5


Ammonite 7




Palmer 6,5


I Care a Lot 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 34


31 Ocak 2021

Ocak Filmleri

 


Yılın ilk ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



The Dig 7,5

WolfWalkers 7,5





Greenland 7

AK vs AK 6,5






The Prom 5,5

Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.




28 Ocak 2021

One Night in Miami...

 


Şu anda Amazon Prime Türkiye servisinde de izleyebileceğiniz One Night in Miami, 1964 yılında Miami'de bir otel odasında bir araya gelen o yılların dört ünlü siyahi şahsiyetini odağına alıyor. Efsane boksör Muhammed Ali, soul müziği şarkıcısı Sam Cooke, futbol oyuncusu Jim Brown ve insan hakları savunucusu Malcolm X, Muhammed Ali'nin ilk kez dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu ilan ettiği maçın gecesinde, bir kutlama yapmak üzere Hampton House otelinde buluşuyorlar. Elbette gerçek hayatta böyle bir buluşma gerçekleşmiş değil, ama Kemp Powers tarafından yazılmış bir tiyatro oyunundan uyarlanan senaryo, böyle bir buluşma gerçekleşmiş olsaydı dönemin bu ikon isimlerinin o dönemin sosyo-kültürel problemleri ve özellikle de Amerika'da ırk ayrımcılığı ile ilgili neler konuşmuş olabileceklerini kurgu bir hikaye üzerinden aktarıyor.

Bizim oyuncu olarak tanıdığımız, hatta If Beale Street Could Talk ile iki sene önce bir de Oscar alan Regina King bu ilk yönetmenlik denemesinde sınıfı geçmeyi başarıyor. Özellikle bu dört siyahi ünlünün seyirciye tanıtıldığı açılış bölümü son derece canlı ve tempolu sahnelere sahip. Uzun diyaloglarla ve tek bir mekanda geçen orta bölümde ise senaryonun bir tiyatro oyunundan uyarlandığını iyice hissediyoruz. Bu bölümde film biraz ritmini kaybeder gibi oluyor. Neyse ki, dakikalar ilerledikçe konuşmalar gittikçe ilginçleşiyor ve film bizi içine çekmeyi başarıyor. Özellikle Malcolm X'in diğer üç karakter ile sırasıyla karşı karşıya geldiği diyaloglar hem o dönemi hem de bu kişilerin nereden geldiklerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Filmde öne sürülen bazı fikirlerin ve argümanların bugün hala aynen geçerli olduğunu görmek ise, Amerika'da ırkçılık konusunda 57 yıldır bir arpa boyu yol gidilmediğini düşündürtüyor. 

Benim Notum: 7 / 10
    

31 Aralık 2020

Aralık Filmleri


Aralık ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Soul 8

Sound of Metal 8

Another Round 8

Mosul 7,5

Run 7,5

Ma Rainey's Black Bottom 7

Sylvie's Love 7

Mank 6,5

Freaky 6,5


2020'de izlenen film adedi: 150 

Soul

 


Up ve Inside Out'un da yönetmeni olan Pete Docter, çocuklardan ziyade büyüklere hitap edecek animasyonlarına devam ediyor. Disney Pixar'ın becerikli fabrikasından çıkma Soul, tam hayallerine ulaşmak üzereyken hayata veda eden bir müzisyenin, öteki dünyaya transfer olmadan önce ruhlar aleminde yaşadıklarını anlatıyor. Konuyu böyle bir cümleyle toparlayınca "bu ne iç karartıcı bir hikaye" diye düşünülebilir, ama tam tersi, Soul benim son yıllarda izlediğim en ümit verici, en yaşama sevinciyle dolu filmlerden biri.

Hem küçüklere hem de büyüklere hitap etme iddiasıyla yola çıkan animasyon filmler genelde şu formülü uygular: hikaye öncelikle çocuklara yöneliktir, ama araya birkaç tane sadece yetişkinlerin anlayabileceği espri serpiştirilir. Soul bu formülü başarıyla ters yüz ediyor. Hayatın anlamı, ölüm, ahiret gibi daha çok yetişkinlerin anlayabileceği, çocuklara ise son derece uzak gelebilecek konularda doktrinlere dalmadan, dini unsurlara bulaşmadan yeni bir şeyler söylemeye çalışıyor. Bunu yaparken de rengarenk bir dünya ve sevimli çizimlerle küçüklerin ilgisini çekmeyi başarıyor.    

Soul, Pixar şirketinin kataloğundaki daha ticarileştirilmiş çoğu filmin aksine, kaç oyuncak satacağı veya devam potansiyeli olup olmadığı konusunda fazla endişe duymadan, çok incelikli bir senaryo eşliğinde zihnimizi genişletmeyi ve kalbimize dokunmayı hedefliyor ve bunu başarıyor. Filmi izledikten sonra kendi hayatınızı gözden geçireceğiniz ve -bu gözden geçirmenin sonucu ne olursa olsun- kendinizi iyi hissedeceğiniz kesin.

Benim Notum: 8 / 10


 



29 Aralık 2020

Mank


David Fincher'ın altı yıllık bir aradan sonra kamera arkasına geçtiği Mank, belli ki onun için kişisel bir proje. Kişisel olmasının en önemli sebeplerinden biri senaryonun Fincher'ın rahmetli babası Jack Fincher tarafından yazılmış olması. Netflix'in bu seneki Oscar yarışında en iddialı yapımı olarak nitelendirilen Mank, 30'lu yılların sonu 40'lı yılların başlarında geçimsiz ve alkolik senarist Herman Mankiewicz'in sinema tarihinin en önemli klasiklerinden Citizen Kane'in senaryosunu yazma sürecini anlatıyor. Bunu yaparken de geri dönüşlerle 30'lu yılların Hollywood'undaki stüdyo düzeni ve sinema-siyaset ilişkisi Mank'in gözünden değerlendiriliyor.

David Fincher'ın filmi teknik anlamda neredeyse kusursuz. Mükemmel siyah-beyaz görüntüleri, zaman zaman ekranın sol üst köşesinde görünen film makarası değiştirme işaretleri (ki bunu Fight Club'da  da kullanmıştı Fincher), oyuncuların sanki bir katedralde konuşuyormuş gibi hafif yankı içeren sesleri gibi detaylar bize sanki 1940'ta çekilmiş ve seksen yıl sonra bir depoda bulunmuş bir film izliyormuşuz hissi veriyor. Ancak Fincher'ın teknik detaylardaki mükemmeliyetçiliği ne yazık ki filmin duygusal yüküne yansımıyor. Filmdeki herhangi bir karaktere karşı herhangi bir şey hissetmek çok zor. Ki buna filmin ana karakteri Herman da dahil. 

Mank ayrıca seyircisinden biraz dersine çalışıp gelmesini istiyor. Filmde anlatılanları tam olarak anlayabilmek için hem Citizen Kane filmine hem de 30'lu yılların Hollywood'undaki siyasi ortama aşina olmak şart. David Fincher'ın bu tutku projesi, muhtemelen bu seneki Oscar'larda en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi görüntü ve en iyi erkek oyuncu dallarında aday olacak. Ama sinema tarihine meraklı olanlar ve 30'lu 40'lı yılların Hollywood filmlerine özel ilgi duyanlar haricinde, herkese hitap edeceğini söyleyebilmek biraz zor. Ben de filmin sinematografisini ve yönetmenin titizliğini beğendim, ama anlatılan hikaye yeterince ilgimi çekmedi ne yazık ki. 

Benim Notum: 6,5 / 10



 

30 Kasım 2020

Kasım Filmleri

 


Kasım ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



Alone 7


Ludo 6,5

Haunt 6,5

His House 6,5

On the Rocks 6,5

Shirley 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2020'de izlenen film adedi: 141


30 Eylül 2020

Eylül Filmleri

 


Eylül ayında izlediğim filmler ve puanlarım.
(...evet, bu ay abarttım biraz)

Tenet 8 


Mary and Max 7,5 

Khuda Haafiz 7,5





First Cow 7 

Mulan 6,5 

Radioactive 6,5 


Sputnik 6,5 





Work It 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2020'de izlenen film adedi: 109




Tenet



Yaşadığımız bu acayip zamanlar nedeniyle, tam yedi aydır bir sinema salonundan içeri adım atmamıştım. En son yedi ay boyunca sinemaya gitmediğim dönem ne zaman olmuştur diye düşünüyorum, ama cevabını bulamıyorum. İlkokul diyeceğim, ama ilkokul çağlarında da sinemaya bol bol giderdim (Nazilli'de Saray sineması günleri). Okul öncesi diyeceğim, ama o da değil, çünkü çocukluk yıllarında en sevdiğimiz aktivitelerdendi ailecek sinemaya gitmek. Yani herhalde, kendimi bildim bileli sinemaya bu kadar ara vermemiştim demek doğru bir ifade olacak. Bu zorunlu ayrılıktan sonra, sinema salonlarına dönüşümün böyle tam da büyük perdede izlenmesi gereken spektaküler bir filmle olması ne güzel tesadüf!

Yönetmen Christopher Nolan, zaman kavramını keşfetmekle geçen bir kariyerin ardından nihayet konuyu doğrudan ele alıyor; Tenet zaman çizgilerini hikayenin bir yan unsuru olarak kullanmaktan ziyade direkt odağına alan bir film. Neredeyse her yönüyle "klasik" bir Nolan filmi var karşımızda - iddialı bir konu, minimum görsel efekt içeren kusursuz set dizaynları, dinamik bir kamera, gri-mavi bir renk paleti ve tempolu bir olay örgüsü. Tıpkı Inception'da bir soygun filmi formatını hikayenin ana iskeletine yerleştirmesi gibi, Nolan burada da bir casus filminde görmeye alıştığımız fikirleri alıp bunları bilim-kurgu sinemasıyla örüyor. Öyle ki, filmin ilk bir saatinde bir James Bond filmi izlediğinizi düşünebilirsiniz: karanlık ajanlar, silah tüccarları, Rus oligarklar ve dünyayı kurtarmayı içeren bir görev.  

Filmin ilk yarısı daha çok kim kimdir, birine ulaşmak için ne yapmak gerekir gibi klasik casus hikayesi unsurları ile geçiyor. İkinci yarıda ise işin içine zaman konseptinin girmesi ile birlikte film çok daha ilginç bir hale geliyor ve Christopher Nolan'ın teknik virtüözlüğünü sergilemesine fırsat veren nefes kesici sahneler arka arkaya gelmeye başlıyor. Bu bölümlerde, zamanda ileriye doğru giden insanlarla, geriye doğru giden insanların (veya objelerin) aynı karede yer aldığı sekanslar insana birkaç defa "bunu nasıl çekmişler" dedirtiyor. Filmin kamera arkası belgeselini izlemeyi dört gözle bekliyorum.

Elbette zaman kavramını keşfetmeye soyunan her filmde olduğu gibi, burada da kafamızın karıştığı anlar oluyor. İtiraf edeyim, bir noktada ben de ipin ucunu kaçırdım. Ama filmdeki bir karakterin de bizzat söylediği gibi ("anlamaya çalışma, hisset"), her detayı anlamaya çalışmak veya hikayede bir açık bulmaya kafa yormak yerine, o müthiş görselliğin ve teknik ustalığın tadını çıkarmak belki de en iyisi.

Tenet belki Christopher Nolan'ın başyapıtı değil. Ama her filminde orjinal bir şeyler yapmaya çalışan yetenekli bir sinemacının, etkileyici kariyerine eklediği heyecan verici yeni bir halka. 

Benim Notum: 8 / 10

 

31 Ağustos 2020

31 Temmuz 2020

Temmuz Filmleri


Temmuz ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Hamilton 7,5


Greyhound 7



7500  7


Relic 6,5


Love 6

Babyteeth 6

Film isimlerinin üstüne tıklayarak detaylara ulaşabilirsiniz.

2020'de izlenen film adedi: 87 

20 Temmuz 2020

Hamilton


Aslında bu bir "film" olarak nitelendirilebilir mi, çok da emin değilim, ama IMDb en popüler filmler listesine alıyorsa ve film diyorsa biz de diyebiliriz herhalde. Hamilton, 2015'ten beri Broadway'de sahnelenmekte olan çok meşhur bir müzikalin filme çekilmiş hali. Daha önce de Broadway müzikalleri filme aktarıldı (örnek Les Miserables, ya da en son bu senenin başında sinemalarda gösterilen Cats); ama Hamilton'da onlardan farklı olarak, bir dış ortamda yeni çekimler yapmak yerine, Broadway'deki canlı sahne performansı direkt kameraya çekilmiş. Bunun da hem artıları hem eksileri var.

Artıların birincisi, bizim 500 dolar verip de hayatta izleyemeyeceğimiz, parayı bulsak bile bilet bulamayacağımız harika bir Broadway müzikali, hem de orjinal kadrosu ile evimizin salonuna geliyor. Lin-Manuel Miranda'nın hem yazıp, hem şarkıları besteleyip, hem de bir de başroldeki Hamilton'ı canlandırdığı müzikal, her ne kadar Amerika'nın kuruluş yıllarını anlatsa da, hiphop şarkıları ile bezenmiş çok modern bir gösteri. Arada Amerika'nın "founding father"ları denilen George Washington ve Alexander Hamilton'ın bir rap düellosu bile var.  

Sahne performasının direkt kameraya çekilmesinin eksi tarafı ise, yönetmen size nereyi göstermek istiyorsa orayı izlemek zorunda olmanız. Şöyle tüm sahneye hakim olayım, arada kenardaki köşedeki bir karaktere odaklanayım deme şansınız yok. Ama ne olursa olsun, insana izlerken oturduğu yerde ritm tutturan müzikleri, şarkı sözlerindeki dahiyane kelime oyunları, dönen platformlar içeren sahne tasarımı ve harika casting'iyle mutlaka izlenmesi gereken bir performans.     


Benim Notum: 7,5 / 10 

30 Haziran 2020

Haziran Filmleri


Haziran ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Da 5 Bloods 7,5


I See You 6,5

Film isimlerinin üstüne tıklayarak film ile ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2020'de izlenen film adedi: 76 

Da 5 Bloods


Spike Lee'nin Netflix için çektiği son filmi Da 5 Bloods, yıllar sonra Vietnam'a geri dönen dört siyahi Amerikan askerinin hikayesini anlatıyor. Seyahatin amacı ilk başta, savaş sırasında ölen ve cenazesi ormanda kalan ekip arkadaşlarının kemiklerini bulup memlekete götürmek gibi görünse de, öykü ilerledikçe işin içinde Vietnam savaşı sırasında düşen bir CIA uçağındaki kayıp altınların da olduğu ortaya çıkıyor ve macera bir tür hazine avına dönüşüyor.     

Spike Lee vermek istediği mesajı etkili bir sinema diliyle aktarmayı beceren tutkulu bir yönetmen. Amerika'da süregelen ırk ayrımcılığına karşı yıllardır çektiği filmlerle net bir tavır koyan Lee, burada da gerek kullandığı arşiv görüntüleri ile gerekse de kendi çekimleriyle sarsıcı bir etki yaratmayı başarıyor. Mesaj verme kaygısı bu filmde bazen biraz fazla ön plana çıksa da, ben Spike Lee'nin bu tutkusunu görmeyi seviyorum. Oyuncu kadrosunda özellikle Delroy Lindo güçlü ve akılda kalıcı bir performans sergiliyor. Zaten çok fazla adayın olmadığı bir senede Lindo şimdiden en iyi yardımcı oyuncu Oscar'ı için düşünülebilir. Spike Lee'nin sürekli birlikte çalıştığı besteci Terrence Blanchard'ın müzikleri tek başına dinlendiğinde çok güzel, ama film boyunca yerli yersiz o kadar yoğun bir şekilde kullanılmış ki, bazen kulağı tırmalamaya başlıyor.  

Da 5 Bloods, Spike Lee'nin bir önceki filmi BlackKklansman kadar iyi değil (o film Lee'nin kariyerinin zirvelerinden biriydi bence), ama yine de işini bilen usta bir yönetmenin elinden çıkmış, çok da güncel bir konuda, söyleyecek sözü olan ilgiye değer bir yapım. 

Benim Notum: 7,5 / 10

31 Mayıs 2020

Mayıs Filmleri


Karantina günlerinin ikinci ayında evde izlediğim filmler ve puanlarım:








The Lodge 7





Sergio 6,5



The Lovebirds 5,5


Filmlerle ilgili detaylı bilgilere film isimlerinin üstüne tıklayarak ulaşabilirsiniz.




10 Mayıs 2020

Bad Education


İki sene önce, ilk filmi Thoroughbreds ile dikkatleri çeken genç yönetmen Cory Finley'nin ikinci filmi Bad Education, New York'un Roslyn banliyösündeki bir okul kampüsünde yönetici olarak çalışan Frank Tassone'nin gerçek hikayesini anlatıyor. Filmi izlemeye oturduğumda, herhalde Dangerous Minds tarzı, problemli bir grup çocuğu alıp onlardan başarılı öğrenciler yaratmayı başaran cefakar bir öğretmenin öyküsünü göreceğiz diye düşünüyordum. Ama hikaye bambaşka bir şeye dönüşüyor, ve Amerikan tarihindeki en büyük okul yolsuzluğunun izlerini sürmeye başlıyoruz. Gerçi ilk başlarda Frank'in ne kadar iyi bir eğitimci olduğuna dair işaretler de önümüze sunulmuyor değil. Hem öğrenciler, hem veliler hem de okulun yönetim kurulu kendisinden çok memnun. Ancak dakikalar ilerledikçe, bir soğanın yapraklarını soyar gibi Frank'i adım adım daha yakından tanıyoruz ve özellikle akçeli işlerde pek de dürüst olmadığını fark etmeye başlıyoruz.

Hikayenin geçtiği dönemde o lisede öğrenci olan ve yaşananları birinci elden gözlemleme şansı bulan Mike Makowsky tarafından yazılan senaryo, gerçek bir skandalın perde arkasındaki kara mizahı mükemmel bir şekilde aktarmayı başarıyor. Yönetmen Cory Finley elinin altındaki yetkin kadrodan çok iyi yararlanmayı becermiş. Hugh Jackman ve Allison Janney göründükleri her sahnede pırıl pırıl parlıyorlar. Özellikle Hugh Jackman belki de kariyerinin en iyi performansında gelecek senenin en iyi oyuncu Oscarlarına şimdiden göz kırpıyor. Eh, bu corona günlerinde çok fazla yeni film çekilmediğini hesaba katarsak, Oscarlar açısından pek de rakibi olmayacak gibi... 

Bad Education, sinema keyfi açısından dipsiz kuyulara düştüğümüz ve ortalama filmlerle oyalandığımız şu günlerde çıkıp gelen güzel bir sürpriz. Sene sonu en iyiler listeme şimdiden aday göstereceğim, keşfedilmeyi bekleyen bir cevher.

Benim Notum: 8 / 10