30 Haziran 2022

Haziran Filmleri

 



Haziran ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


Elvis 7,5

RRR 7,5





Hustle 7

The Valet 7



Men 6,5





Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 72


31 Mayıs 2022

Mayıs Filmleri

 



Mayıs ayında izlediğim filmler ve puanlarım:







The Bad Guys 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 58



Top Gun: Maverick

 



Top Gun Maverick yedinci sanatta nadir rastlanan bir durumu gerçekleştiriyor ve orijinalinden daha iyi bir devam filmi olmayı başarıyor. Joseph Kosinski'nin filmi 36 yıl önceki ilk Top Gun'ı izlemiş olan biz 50 yaş üstü kuşağa bol bol nostaljik duygular yaşatırken, şimdiki gençlerin anne-babaları çocukken vizyona girmiş bir filmi umursamayabileceklerini de akılda tutuyor. 

Her ne kadar popüler kültürde bir kilometre taşı haline gelmiş olsa da, ilk Top Gun'daki hava savaşı sahneleri yeterince iyi çekilmemişti. Yönetmen Kosinski bu eksiği gidermiş. Maverick'teki hava manevraları gerçekten heyecan verici hatta zaman zaman nefes kesici. Kokpit içi kameralar seyirciye gerçek bir "oradaydım" hissi veriyor, bilgisayar efektlerinin mümkün olduğunca az kullanılması kararı da yapaylığı önlüyor, çekimlerdeki sahicilik duygusunu arttırıyor. 

Havadaki it dalaşı sahneleri göz kamaştırıcı olsa da, bu filmde Top Gun hayranlarını duygusal açıdan en çok etkileyecek bölüm hiç şüphesiz Maverick ile Ice Man arasındaki o basit yüz yüze görüşme sahnesi olacak. Aktör Val Kilmer'ın gırtlak kanseriyle gerçek hayattaki mücadelesini Amiral Kazansky'nin hikayesinin üzerine bindiren senaryo ile film bu beş dakikalık bölümde yüreğimize bam telinden dokunmayı başarıyor. Val Kilmer da başarılı kariyerine sağlık sorunları nedeniyle zorunlu olarak veda ederken herhalde bundan daha güzel bir jübile hediyesi düşünemezdi.  

Sonuç olarak Top Gun Maverick bizi 90'ların The Rock, Con Air, Armageddon tarzı eski usül aksiyon filmlerine geri döndüren bir eğlencelik. Evet belki bütün sürprizleri tahmin edilebilir, belki fazlaca klişelere bulanmış ve belki biraz testosteron yüklü  ama itiraf edeyim ki yine de izlemesi keyifli bir macera. Hele ki bir sinemanın büyük perdesinde...

Benim Notum: 7,5 / 10

 

12 Mayıs 2022

Doctor Strange in the Multiverse of Madness



Sam Raimi'nin Marvel sinematik evrenine neler katacağını görmeyi merakla bekliyordum. 1980'lerde şimdi artık bir kült haline gelmiş korku klasiği The Evil Dead filmini çeken, 2000'lerde ise yönettiği Tobey Maguire’lı Spider-Man üçlemesi ile Marvel çizgi roman dünyasına ilk adımını atan (o zamanlar MCU yoktu) bu kendine has usta yönetmen neredeyse 10 yıllık bir aranın ardından sinemaya Doctor Strange ile geri dönüyor. Multiverse of Madness artılarının yanı sıra eksikleri de olan bir film. Önce artılar diyelim:

Bir kere bu kesinlikle bir Sam Raimi filmi. Raimi kullandığı renk paletiyle, tuhaf kamera açılarıyla, enerjisiyle, bir korku filmini aratmayan sahneleriyle ve elbette zombileriyle filme kendi damgasını vurmayı başarıyor. Yakın zamandan bir örnek vermek gerekirse, düşük bütçeli filmlerdeki başarıları sonrasında Marvel stüdyoları tarafından istihdam edilen Oscarlı yönetmen Chloe Zhao (Nomadland) Eternals'ın harala gürelesi içinde kaybolup gitmişti. Burada ise öyle olmuyor. Yönetmen Sam Raimi, hikâyenin paralel evrenler arasında geçmesini eğlenceli hale getirmeyi başarıyor. Her evreni kendi estetiği ve grafik diliyle kuruyor. Filmin gerçeküstü olaylar, sihirler büyüler ile dolu fantastik dünyası da yönetmenin görsel yeteneğini sergilemesi için bir fırsat yaratıyor.

Görsel olarak filmin güçlü yanları inkar edilemez. Öte yandan, film senaryo anlamında yer yer tökezliyor. Yukarıda Sam Raimi'nin tarz olarak filme damgasını vurduğunu söyledim ama iş olay örgüsüne geldiğinde yönetmen stüdyo yöneticilerinin "hikayeye şunu da ekleyelim, bunu da ekleyelim" direktiflerine sanki pek direnememiş gibi. İlgi çekici bir açılışın ardından, filmin ortalarına denk düşen bir yerlerde yaklaşık yarım saatlik bir bölüm var. Farklı çizgi roman hikayelerinden kahramanların bir görünüp bir kaybolduğu, birçok sürpriz yumurta içeren bu bölüm hemen sadece Marvel fanlarına "aa bak o da varmış" dedirtmek için hikayeye monte edilmiş gibi görünüyor. O bölümü filmden çıkarın, filmin ana öyküsünde hiçbir eksiklik hissedilmez. Birkaç ay önce izlediğimiz ve benim bayıldığım Spider-Man No Way Home'da da birçok nostaljik sürpriz vardı ama oradaki fan servisi bir amaca hizmet ediyor, filmin anlatmak istediği hikayeye katkıda bulunuyordu. Burada ise sanki Sam Raimi filmini çekip teslim ettikten sonra Marvel yöneticileri "üstad, seyircimiz bizden sürpriz bekler, şimdi şuraya şöyle bir bölüm ekleyelim" demiş gibiler. 

Neyse ki, üçüncü perdede Raimi yine ustalığını konuşturuyor ve o çok farklı vizyonu ile filmi kurtarmayı başarıyor. Bu bölümde notaların birer silah olarak kullanıldığı bir müzikal kapışma sahnesi gibi müthiş yaratıcı buluşlar filmden alınan keyfi arttırıyor. Doctor Strange in the Multiverse of Madness kötü bir film değil, baştan sona sıkılmadan izledim. Ama bir gün bu filmin Director's Cut versiyonu çıkarsa, onun bu önümüzdeki üründen çok daha iyi olacağından da eminim.   

Benim Notum: 7 / 10
 

 

30 Nisan 2022

Nisan Filmleri

 



Nisan ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


The Northman 7,5

X  7


Marry Me 7

Ambulance 6,5



Uncharted 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 50




The Northman

 


Daha önce The Witch ve The Lighthouse gibi filmlerde kendine özgü görsel tarzı ile dikkatleri çeken yönetmen Robert Eggers, bu kez bir İskandinav efsanesinden uyarlanan The Northman ile karşımızda. Hayatını, babasını öldürüp annesiyle evlenen amcasından intikam almaya adamış Prens Amleth'in hikayesini anlatan bu efsane aynı zamanda Shakespeare'in Hamlet'ine de ilham kaynağı olmuş (Amleth => Hamlet). Elbette bu tragedyanın Shakespeare versiyonunda bol bol konuşma varken, Eggers filminde diyaloglara çok az yer verip anlatıyı görseller üzerinden kurguluyor.

Daha önce The Witch ya da The Lighthouse'u izlediyseniz, The Northman'in de aynı yönetmenin elinden çıktığını anlamak çok zor olmayacaktır. Prodüksiyona akıtılan milyon dolarlar Eggers'in kendine özgü vizyonunu bozmamış. Film karanlık, tuhaf ve de yer yer rahatsız edici derecede şiddet yüklü. Görüntü yönetmeni Jarin Blaschke'nin derin gölgeler ve titreyen alevler içinden süzülüp gelen sinematografisi filmdeki tedirginlik ve huzursuzluk duygusunu besliyor. Tüm aykırılıklarına rağmen, Robert Eggers'in üç filmi içerisinde en çok beğendiğim The Northman oldu. Elbette bir Conan ya da bir Gladiator izleyeceğiz diye sinemaya gidenler büyük hayal kırıklığına uğrarlar, çünkü bu bol aksiyonlu, bol savaşlı klişe bir kahramanlık öyküsü değil. The Northman kuzeyin soğuğunu ve çetin yaşam koşullarını adeta içimizde hissettiğimiz kasvetli, şiddet dolu bir dünya getiriyor karşımıza. Eggers'in filmi bir halüsinasyonu andıran sahneler eşliğinde şiddetin nasıl şiddeti doğurduğuna dair destansı bir inceleme sunuyor. Sabit fikirli bir nefret ve intikama adanan bir hayatın nasıl rahatsız edici gerçeklere yol açabileceğini anlatıyor. Hassas ruhlara göre değil, biraz hazmı zor ama kesinlikle özgün, akılda kalıcı ve etkileyici bir deneyim.

Benim Notum: 7,5 / 10

31 Mart 2022

Mart Filmleri



Mart ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




A Hero 7,5

Fresh 7,5

Turning Red 7,5

Bergen 7


Flee 7



Cyrano 6,5


Dog 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 42


 

19 Mart 2022

The Batman

 



DC Comics şirketinin ismindeki DC'nin "Detective Comics" yani "dedektif çizgi romanları" olduğunu biliyor muydunuz? 1930'larda önce polisiye öykülerle yayın hayatına başlayan şirket daha sonra Batman ve Superman gibi süper kahramanlarla çok daha fazla tanınır olmuştu. İşte sinemalarımıza teşrif eyleyen bu son Batman macerası belki de şirketin köklerine dönüşünü işaret ediyor. Çünkü Matt Reeves'in yönettiği The Batman bir süper kahraman hikayesinden ziyade bir dedektiflik öyküsü. Ve tarz olarak da en çok David Fincher filmlerine, özellikle de Zodiac ve Seven'a yakın duruyor.

İyi suç filmlerinde görmeye alıştığımız üzere Batman de sırlarla, kimlik sorunlarıyla ve beklenmedik ifşaatlarla uğraşıyor. Kahramanımız yağmurun hiç durmadığı Gotham şehrinde bir seri katili yakalamaya çalışırken aynı zamanda kendi sorunlu geçmişi ve kişisel şeytanları ile de başetmek zorunda kalıyor. Filmdeki yüksek oktanlı aksiyon sahneleri diğer süper kahraman filmlerine kıyasla daha az. Ama iki bölüm var ki (Batmobil'in ilk kez ortaya çıktığı muhteşem bir araba takip sahnesi ve Batman'in karanlık bir koridordaki silahsız tek adam olduğu çatışma sahnesi) gerçekten spektaküler. Ancak filmin genelinde Batman daha çok The Riddler'ın bıraktığı şifreleri çözmeye, bilmeceleri yanıtlamaya ve nihai çözüme ulaşmak için bir labirenti takip etmeye odaklanıyor.

Henüz birkaç ay önce Dune'da da becerisine şahit olduğumuz görüntü yönetmeni Greig Fraser'ın sinematografisi ve daha önceki iki Maymunlar Cehennemi filminde yönetmen Matt Reeves ile çalışan Michael Giacchino'nun müziği, filmin kendine özgü karanlık kimliğine katkıda bulunuyor. İlk anons edildiğine "Robert Pattinson'dan da Batman mi olur" diye biraz burun kıvırmıştım ama meğer çok da güzel oluyormuş. Twilight yıllarından bu yana epey mesafe kat ettiği anlaşılan Pattinson genç Batman'in o kırılgan, kendi kişiliğini arayan ve dünyanın yükünü omuzlarında taşır halini mükemmel bir şekilde perdeye yansıtıyor. Bu kadar ikonik bir rolde, kendisinden önce gelen birçok oyuncudan yanlışlıkla bile olsa esinlenmek kolay olabilirdi, ancak Pattinson Bruce Wayne'i tamamen kendine ait yapmayı başarıyor. 

Matt Reeves'in The Batman'i belki Christopher Nolan'ın The Dark Knight'ını geçemiyor. Ama ona epey yaklaştığı da kesin. Filmin gücü farklılıklarında yatıyor. Birçok çizgi roman serisinin kozmik varlıklar ve çoklu evrenlerle büyük, daha büyük, en daha büyük olmak için yırtındığı bir zamanda, Batman'in ayakları yere basan gerçekçi yaklaşımı hoş bir rahatlama sağlıyor. Batman, Bruce Wayne'e hak ettiği sağlam temelli dedektif hikayesini veren sürükleyici, görkemli ve zaman zaman gerçekten ürpertici bir psikolojik suç/gerilim filmi. Covid sonrası artık sinemalara dönmek için mükemmel bir bahane.

Benim Notum: 8 / 10


   

28 Şubat 2022

Şubat Filmleri

 


Şubat ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



Kimi 7,5

Black Box 7,5




Scream 7





The Fallout 6,5

Benedetta 6,5



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 27


26 Şubat 2022

Kimi

 


Geçtiğimiz dört yıl içinde sekiz film çekmeyi beceren üretken yönetmenimiz Steven Soderbergh'in son filmi Kimi, Seattle'da evinden çalışan agorafobik bir teknoloji firması çalışanı Angela'nın yaşadıklarını anlatıyor. Beklentilerin aksine Kimi şu yukarıdaki afişte gördüğünüz kızımızın adı değil, Angela'nın üzerinde çalıştığı, tıpkı Siri ya da Alexa benzeri.bir teknolojik oyuncağın adı. Günümüzün sıkıntılı gerçeği COVID-19 salgınını da hikayenin arka fonu olarak kullanan filmde, Angela bir veri akışını incelerken bir cinayetin kanıtlarını keşfediyor. Bu cinayeti yetkili makamlara bildirmeye çalışırken kendi hayatını da tehlikeye atabilecek bir entrikanın içine sürükleniyor.

Film aslında çok basit bir hikayeye sahip, ama Soderbergh usta işi yönetimi ile sadeliğin bazen ne kadar etkili olabileceğini kanıtlıyor. 90 dakikanın altındaki süresi ile Kimi işi hiç uzatmadan biraz Rear Window, biraz agorafobi ve biraz siber gerilim ile harmanlanıyor ve özellikle finale doğru gerçekten keyifli hale geliyor. Başrolde, çok sevdiğimiz Lenny Kravitz'in kızı Zoë Kravitz, karakterine kattığı enerji ile filmi baştan sona iyi sürüklüyor.

Benim Notum: 7,5 / 10
 

12 Şubat 2022

Nightmare Alley

 


Guillermo del Toro'nun son filmi Nightmare Alley 1930'ların sonunda Amerika'da gezici bir sirkte yaşananlarla başlıyor. Panayır da diyebileceğimiz bu mekanda bir işçi olarak çalışmaya başlayan Stan (Bradley Cooper) buradaki sözde medyumlardan öğrendiği numaralarla kendine bir kariyer yolu çiziyor. İnsanları iyi seçilmiş birkaç kelimeyle manipüle etme yeteneğine sahip hırslı bir düzenbaz olan Stan, zamanla sirkten ayrılıp büyük şehirde kendi gösterilerini yapmaya başlıyor. Ancak orada kendisinden bile daha tehlikeli bir kadın psikiyatristle karşı karşıya gelince hayatı alt üst olmaya başlıyor.

Nightmare Alley tüm Guillermo del Toro filmlerinde olduğu gibi öncelikle prodüksiyon tasarımı ile dikkati çeken bir film. Yönetmenin her sahnede kılı kırk yaran bir hassasiyetle çalıştığı, her detaya dikkat ettiği hemen fark ediliyor. Filmin yapım hikayesinde de yönetmenin bu aşırı titizliğinin yansımaları mevcut. Örneğin, panayır sahnelerindeki dekorlar için Del Toro 30'lu 40'lı yıllardan kalma gerçek sirk eşyalarını bulmuş getirmiş. Ya da panayır alanında yerlerin sürekli çamurlu görünebilmesi için bütün bir set arazisinin altına su boruları döşettirmiş. Detaylara gösterilen bu özen karşımıza gelen son üründe görsel bir ziyafet olarak kendini belli ediyor.

Filmin oyuncu kadrosu müthiş: Başrolü üstlenen Bradley Cooper’a; Cate Blanchett, Toni Collette, Rooney Mara, Willem Dafoe, Richard Jenkins, Ron Perlman ve David Strathairn gibi her biri başka filmlerde tek başına filmi sürükleyebilecek kalibrede usta isimler eşlik ediyorlar. Del Toro'nun bir sinemacı olarak her zaman en güçlü noktalarından biri olan görsel algısı bu filmde tam anlamıyla çiçek açmış durumda. Işık yönetimi ve özellikle de gölgelerin kullanımı güçlü bir karamsarlık ve umutsuzluk duygusunu besliyor. Nightmare Alley, Pan's Labyrinth ve The Shape of Water ile birlikte yönetmenin sanatsal açıdan en iyi olduğu işlerden biri. Senenin en iyi hissettiren filmlerinden olmayabilir ama kalıcı bir iz bıraktığı kesin.

Benim Notum: 8 / 10
   


31 Ocak 2022

Ocak Filmleri

 



2022'nin ilk ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Mass 8

Encanto 7,5


Schumacher 7,5



Antlers 7

Val 7



Eternals 6,5

Cry Macho 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 13




28 Ocak 2022

Encanto

 



Son yıllarda Disney çatısı altında çalışan iki animasyon stüdyosu (Disney ve Pixar), "beyaz prenses fabrikası" olarak nitelendirilebilecek kötü şöhretlerinden kurtulmak için arka arkaya bilinçli hikaye tercihleri yapıyor. Sonuç: Coco, Soul, Luca, Raya and the Last Dragon ve şimdi de Encanto gibi farklı kültürlere ve etnisitelere kucak açmış bir dizi yapım. Encanto, Kolombiya'da gözlerden uzak bir vadiye yerleşmiş, büyülü güçleri ile yerel halkı koruyan Madrigal ailesinin hikayesini anlatıyor. Disney'in her zamanki birinci sınıf animasyonu filmi en baştan sağlam bir temele oturtuyor. Tıpkı Soul'da olduğu gibi, Encanto'da da geleneksel anlamda bir "villain" / kötü adam yok. Bu farklı hikaye kurgusu, animasyon filmlerinde sıkça karşılaştığımız ve bazen anlatıyı zedeleyen o yapaylık unsurunu ortadan kaldırıyor. Ancak tanıdık bir şablona alışmış özellikle küçük izleyiciler bu değişikliği nasıl karşılayacak, henüz bilmiyoruz.

Son zamanlarda Hamilton, In the Heights ve Tick Tick Boom gibi müzikaller ile yıldızı parlayan yetenekli besteci Lin-Manuel Miranda sekiz şarkısıyla filme katkıda bulunuyor. Bu çok akılda kalıcı güzel şarkılar filmi gerçekten bir üst seviyeye taşımayı başarıyor. Filmi izledikten sonra kendimi bazılarını mırıldanırken buldum. Güzel şarkılar demişken, bu yazının yazıldığı hafta filmdeki üç şarkının birden İngiltere müzik listelerinde ilk 20'de olduğunu, hatta bir tanesinin de an itibarı ile 1 numaraya yükseldiğini belirtelim. Bu son yıllarda çok rastlanan bir durum değil, Frozen filminden dillere pelesenk olan "Let It Go" bile en fazla 11 numara olabilmişti (İngiltere'de bu haftanın 1 numarası "We Don't Talk About Bruno" için tıklayınız ).

Walt Disney firmasının 60. yıl kutlamaları eşliğinde gelen Encanto çok emek verilmiş, üzerinde çok iyi çalışılmış, büyük-küçük görülmeyi hak eden başarılı bir animasyon. 

Benim Notum: 7,5 / 10






26 Ocak 2022

C'mon C'mon

 


Bu sene ödül sezonu muhabbetlerinde adı sık geçen filmlerden C'mon C'mon daha önce 20th Century Women ile sevdiğimiz Mike Mills tarafından çekilmiş. Joaquin Phoenix'i yıllar sonra ilk kez "normal" bir adam olarak izlediğimiz filmde, bir radyo programcısı kız kardeşinin isteği üzerine bir süreliğine onun oğluna bakmak zorunda kalıyor. Şehirler arası bir yolculuğa çıkan amca-yeğen bir yandan birbirlerini ilk kez yakından tanıma fırsatı bulurken bir yandan kendi dünyalarını da yeniden keşfediyorlar. 

Joaquin Phoenix'in her zamanki gibi yeteneğini konuşturduğu filmin asıl sürprizi küçük oyuncu Woody Norman. Şimdiden birçok eleştirmen birliği tarafından "yılın yükselen yıldızı" seçilen Woody abartısız performansıyla yüreğimize dokunmayı başarıyor. Hikayenin arasına radyo programcısının çeşitli yaşlardan çocuklarla yaptığı röportajlar yerleştirilmiş. Gerçek çocuklarla gerçekleştirilen ve onların bugüne ve geleceğe bakışlarını anlattıkları bu röportajlar filmin konusu ile de paralellikler taşıyor. Mike Mills için bir tutku projesi olduğu aşikar olan C'mon C'mon, zaman zaman tempo problemi yaşasa da, çocukluk ve büyüme üzerine içten ve gerçekçi bir hikaye. 

Benim Notum: 7 / 10   



 

23 Ocak 2022

2021'in En İyi Filmleri

 



2021'de yine tam 150 film izlemeyi başardım. Yılın bana göre en iyi filmleri sıralamasını sağ sütunda görebilir, bununla ilgili hazırladığım videoyu da şuraya tıklayarak izleyebilirsiniz. 

2022'de bol sinemalı, bol filmli günler herkese.

31 Aralık 2021

Aralık Filmleri

 



Aralık ayında izlediğim filmler ve puanlarım:






Spencer 7




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 150


30 Aralık 2021

Spider-Man: No Way Home

 


Spoiler vermeden bu filmin yazısı nasıl yazılır bilemiyorum ama deneyeyim. Siz yine de mümkün olduğunca senaryo hakkında hiçbir şey bilmeden filmi izlemeye gidin. Jon Watts'ın "home" üçlemesinin son halkası ikinci filmin kaldığı yerden başlıyor. Spider-Man Peter Parker kimliğinin ortaya çıkması sonrasında, bu durumun yarattığı problemlerle uğraşıyor. Yakın arkadaşlarının ve halası May'in de bu ifşaattan olumsuz etkilendiğini görünce, Avengers'dan arkadaşı Doctor Strange'ten yardım istiyor. Filmin ilk yarısı bittiğinde düşüncelerim "eğlenceli, komik, güzel" şeklindeydi. Ama ikinci yarıda öyle şeyler oluyor ki film "muh-te-şem" boyutuna doğru yükseliyor. İkinci yarıda sinemada oturduğum koltukta birkaç kere sesli bir şekilde "hadi canım, yok artık" dedim. Sonra da kendimi bu yoğun duygusallık, coşku, eğlence sarmalına bıraktım. İçimdeki on yaşındaki oğlan çocuğu bazı sahneleri ellerini çırparak izledi. 

Eğer benim gibi 2002 yılında Sam Raimi’nin yönettiği ilk filmden başlayarak tüm Spider-Man filmlerini izlemiş bir Spider-Man hayranıysanız bu filmi izlerken yağlarınızın erimemesi imkansız. Evet doğrudur, film birçok nostaljik öğe içeriyor. Ama fan servisi yapılacaksa da işte böyle yapılmalı. Filmdeki nostaljik unsurlar “bakın bu da vardı” diye şöyle bir görünüp sonra kaybolmuyorlar, bir amaca hizmet ediyorlar, filmin anlatmak istediği hikayeye katkıda bulunuyorlar. Senaryoyu yazanlar Spidey hayranlarını mest edecek sürprizleri oraya buraya yerleştirmeyi ihmal etmemişler, ama aynı zamanda karaktere ve yıllardır onu izleyerek büyüyenlere gerçekten saygı duyan bir iş var karşımızda. Bayıldım! 

Benim Notum: 9 / 10





29 Aralık 2021

The Rescue

 


Bir gerçek olay iyi anlatıldığı zaman, ortaya çıkan belgesel değme kurgu hikayelerden daha sürükleyici ve daha gerilimli olabiliyor. The Rescue buna iyi bir örnek. Daha önce Free Solo ile en iyi belgesel Oscar’ı alan Jimmy Chin ve Elizabeth Chai Vasarhelyi’nin çektiği film 2018 yılında Tayland’da bir mağarada mahsur kalan 12 genç futbolcu ve antrenörlerinin inanılmaz kurtarılma hikayesini anlatıyor. Ben olayı haberlerden hatırlıyordum ama belgeseli izledikten sonra bu kurtarma operasyonu ile ilgili bilmediğim ne kadar çok detay olduğunu fark ettim. 

Filmin yapımcıları Tayland ordusundan ve mağara dalgıçlarından elde ettikleri daha önce hiç görülmemiş yüzlerce saatlik arşiv görüntülerini tarayarak ortaya soluk soluğa izlenen bir belgesel çıkartmışlar. Hikayenin sonunu bilmeme rağmen baştan sona koltuğumun kenarında doğrularak izledim. Bu belgesel önümüzdeki aylarda National Geographic kanalında yayınlanacak, denk gelirseniz sakın kaçırmayın.     

Benim Notum: 8 / 10  

19 Aralık 2021

West Side Story

 


Elli yıla yaklaşan yönetmenlik kariyeri boyunca Steven Spielberg birçok farklı türde film yaptı, ancak West Side Story onun müzikal daldaki ilk girişimini temsil ediyor. 1961 yapımı Oscar'lı filmin yeniden çevriminde Spielberg bir yandan ilk filme saygı duruşunda bulunmayı ve onu yüceltmeyi ihmal etmezken, bir yandan da bir klasiği daha da geliştirmeyi başarıyor. Bu, "yeniden çekmeye ne gerek vardı" dedirtmeyecek nadir remake'lerden. Spielberg'in filmi özellikle görüntü yönetmenliği ve oyunculuk departmanlarında ilk filmin seviyesinin üzerine çıkmayı dahi beceriyor.

Bu yazının başına oturmadan önce 1961 yapımı filmi bir kez daha izledim. İki versiyon arasındaki farklar çok açık. Orjinal film daha çok bir sahne performansının kameraya çekilmiş hali gibi. Yani kalabalık bir oyuncu kadrosu sahnede hünerlerini sergiliyorlar ve bir kamera da sanki seyircilerin olduğu bölüme konmuş, sahnedeki şovu kaydediyor. Steven Spielberg'in versiyonu ise çok daha üç boyutlu, kamera yerinde durmuyor, oyunculara yaklaşıyor, onların aralarında dolaşıyor. Elbette bunda gelişen sinema teknolojisinin payı inkar edilemez. Ama bu yeni film çok daha fazla sinema lezzeti barındırıyor. Hele bir "America" şarkısı var ki... Neredeyse 100'e yakın kişinin sokakta aynı anda dans ettiği bu görkemli bölüm bile filmi izlemek için tek başına bir sebep bence.  

2021 yapımı Batı Yakasının Hikâyesi görüntü yönetimi, prodüksiyon tasarımı, kostümleri, koreografisi ve müzikleriyle mükemmel bir iş. Bu asla cepleri dolduralım motivasyonuyla kotarılmış ruhsuz bir para kapma aracı değil. Spielberg'in filmi, göz alıcı bir eğlence, tam bir sinema olayı. Sinemanın en büyük klasiklerinden birinin bile, gişe rekorları kıran bir film yapmaktan çok bir "film" yapmakla ilgilenen usta bir yönetmenin elinde yeni bir hayat bulabileceğini kanıtlayan özel bir proje.

Benim Notum: 8,5 / 10





17 Aralık 2021

The Power of the Dog

 


Neredeyse 30 yıl önce The Piano ile tanıyıp sevdiğimiz ve o zamandan beri de pek ortalarda görünmeyen Yeni Zelandalı yönetmen Jane Campion bu seneki ödül sezonunun favorilerinden olacak bir film ile geri dönüyor. Venedik Film Festivalinde en iyi yönetmen ödülü ile alan film, bu hafta başında açıklanan Altın Küre adaylıklarında da neredeyse her majör kategoride ödüle aday oldu: en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi senaryo ve en iyi müzik. 

1920'lerin Montana'sında geçen The Power of the Dog modern bir western tadında başlayıp ağır tempolu bir psikolojik dramaya hatta gotik bir gerilime evriliyor. Jane Campion ustası olduğu karakter gelişimine ağırlık verirken bir tablo güzelliğindeki geniş plan doğa görüntülerini de bol bol kullanıyor. Benedict Cumberbatch'in başrolde oynadığı The Power of the Dog yavaş tempolu bir film. Biraz festival filmi havasında. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış. Ancak, birçok mücadele ve “aksiyon” içsel olarak ceryan ettiğinden, iki saati aşan uzunluğunu haklı çıkaracak yeterince malzeme yok. Ama sabredip sonuna kadar izleyebilirseniz, finalde taşlar yerine oturuyor, bazı halkalar tamamlanıyor. 

Benim Notum: 7,5 / 10

12 Aralık 2021

The French Dispatch

 


Sinema dünyasının en kendine has yönetmenlerinden Wes Anderson'a ben yıllardır biraz mesafeli yaklaşmaktaydım. Onun o aşırı stilize tarzı bende hep bir soğukluk etkisi yaratıyordu. Ancak bu kez, belki de ne ile karşılaşacağımı bilerek sinemaya gittiğimden, ilk defa bir Wes Anderson filminden keyif aldım. Üstelik de The French Dispatch yönetmenin en "Wes Anderson'vari" filmi. Muhterem bu kez cephanelikte ne varsa hepsini üstümüze salmış.

Fransa'da yayınlanan The French Dispatch adlı hayali bir dergiyi tanıtarak başlayan film, daha sonra derginin sanat, politika, yemek gibi farklı bölümlerinde yayınlanmış makalelerden uyarlanmış üç ayrı hikayeyi sırayla perdeye getiriyor. Wes Anderson bu hikayeleri anlatırken elbette yine görsel stiliyle ön plana çıkıyor. Simetrik kadrajlar, farklı açılar, sağdan sola ya da aşağıdan yukarıya kayan kamera hareketleri, farklı çerçeve oranları (aspect ratio), siyah-beyaz başlayıp renkliye geçme gibi biçimsel sıçramalar film boyu devam ediyor. Bu çılgın imajlar festivali zaman zaman seyirciyi yorsa da, genelde hoş gözüküyor. Bu kez anlatılan öykülerin de oldukça ilgimi çektiğini söyleyebilirim, özellikle ressam bir mahkum ile gardiyanın aşkını anlatan ilk hikaye. Fransız kültürüne bir saygı duruşunda bulunduğu açık olan filmde henüz ilk sahneyle başlayan referanslar, film boyunca yedinci sanatın birçok akım ve türüne değinerek devam ediyor. Ve son tahlilde bir "sinefil ziyafeti"ne dönüşüyor.

Benim Notum: 7,5 / 10 
   

10 Aralık 2021

Spencer

 



Pablo Larraín'in yönettiği Spencer, Prenses Diana'nın (yani gerçek adı ile Diana Spencer'ın) kraliyet ailesi ile birlikte Sandringham şatosunda geçirdiği üç günlük bir Noel tatilini anlatıyor. Yıl doksanların başıdır ve Lady Di artık  Prens Charles ile boşanma aşamasına gelmiştir. Bulimia adlı yeme bozukluğundan mustarip genç kadın, bir yandan kocası Charles’ın ihanetiyle bir yandan da geleneklerin ve kraliçenin baskısıyla başa çıkmaya çalışmaktadır.

Pablo Larrain tıpkı bir önceki filmi Jackie'de olduğu gibi yine gerçek hayattan yüksek profilli bir kadın karakteri alıyor ve onun psikolojik durumuna odaklanıyor. Bu alışılagelmiş bir hikaye şablonuna sahip, kadrodaki önemli şahsiyetlerin çarpıcı laflar ettiği, arka arkaya olayların cereyan ettiği geleneksel bir biyografik film değil. Öyle ki, Kraliçe Elizabeth filmde toplam beş dakika filan görünüyor, Prens Charles da taş çatlasın on dakika. Hayal ile gerçek arasında dolaşan anlatı, Diana’nın içine düştüğü ruh halini ön plana çıkartırken zaman zaman bir gerilim formatına bile bürünüyor. Yönetmen Diana’nın kapana sıkışmışlığını ve kapatıldığı kafeste nefessiz kalışını seyirciye birebir yaşatmayı amaçlıyor. Ve bunu başarıyor da.

Bir zamanlar Twilight serisinin Bella Swan'ı olarak şöhrete kavuşan Kristen Stewart, son yıllarda daha çok küçük bütçeli bağımsız filmlerde boy göstererek oyunculuğunu ön plana çıkarmaya ve kendini farklı bir yere konumlandırmaya çalışıyordu zaten. Spencer'daki performansı ile amacına ulaşmış gibi görünüyor. Kristen Stewart bu senenin en iyi kadın oyuncu Oscar'ının en güçlü adayı konumunda şu anda. Ben iyi oyuncu olduğunu kabul etsem de bu filmde kendini biraz fazla zorladığını düşünüyorum. "Rolün içinde kaybolmak" diye bir deyim vardır. Ben burada rolünün içinde kaybolduğunu hissetmedim, tam tersi o kafasını yana eğerek süzüldüğü, ya da fısıldayarak konuştuğu her sahnede "Kristen Oscar için bastırıyor" dedim içimden.

Benim Notum: 7 / 10

  

30 Kasım 2021

Kasım Filmleri

 



Kasım ayında izlediğim filmler ve puanlarım:







Finch 6,5

Lamb 6,5



Nine Days 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 141

29 Kasım 2021

King Richard

 


King Richard, tenis dünyasının yıldız isimleri Venus ve Serena Williams kardeşlerin zirveye giden yolculuklarını anlatıyor. Ama bunu yaparken odağına kız kardeşleri değil, onların babaları Richard Williams'ı alıyor. Yoksul bir aileden gelen ve hayatı boyunca ABD'deki ırk ayrımcılığı ile yüzleşen Richard, kızları için doğumlarından itibaren bir plan tasarlıyor: onları bir gün tenisin bir numarası yapmak ve adlarını tarihe yazdırmak. Beyazların hakimiyeti altındaki bir spor dalında bu planı gerçekleştirmek ne kadar zor olsa da, Richard kızlarının gelişimi ile ilgili bütün detayları en ince ayrıntısına kadar bire bir takip ederek hayalini adım adım hayata geçiriyor. Tabii zaman zaman aşırı zorlayıcı ya da geçimsiz olma pahasına.

Daha önce pek adını sanını duymadığımız Reinaldo Marcus Green'in yönettiği filmde Will Smith performansı ile parlıyor. Sakalları ve hafif kambur postürü ile fiziksel olarak da bir tranformasyon geçiren aktör, bu seneki Oscar'larda en iyi erkek oyuncu adaylığına doğru gümbür gümbür ilerliyor.

Filmin yapımcılığını Williams kardeşler üstlenmiş. Bu nedenle izlediğimiz hikayenin objektifliği konusunda şüphe duymamız doğal. Filmde Richard kızlarını her daim destekleyen ve onların potansiyellerine ulaşmaları için elinden geleni ardına koymayan bir baba olarak tasvir ediliyor ama böylesine inatçı ve kontrol manyağı bir baba ile büyümenin mutlaka verdiği bazı hasarlar da olmuştur; biz onları göremiyoruz. Gerçek yaşam öyküsü bir Hollywood masalına dönüştürülürken o hasarlar sanki bilinçli olarak gözümüzden uzak tutulmuş.

Benim Notum: 7 / 10

    

28 Kasım 2021

Last Night in Soho

 


Edgar Wright’ın yönettiği Last Night in Soho, büyük şehre moda tasarımı okumaya gelen taşralı genç kız Ellie’nin şehre ve hayata tutunma hikâyesi gibi başlıyor. Ellie rüyalarında çok sevdiği 1960’lar Londra’sına gidiyor ve orada bir şarkıcı kız ile tanışıyor. Geçmişe yapılan bu gizemli yolculuklar esnasında karanlık bir sırrın da ortaya çıkması ile birlikte hikaye önce bir polisiyeye sonrasında ise sıkı bir korku gerilim filmine dönüşüyor. Türler arasında gezinmeyi seven yönetmen Edgar Wright, müzikleri, kurgusu, sanat yönetimi ve özellikle de renk kullanımı ile yine müthiş bir atmosfer yaratmayı başarıyor. 

Daha önceleri hep yan rollerde görmeye alıştığımız ve en son geçen sene Jojo Rabbit’te izlediğimiz Thomasin McKenzie, Ellie rolünde dikkat çekici bir performansa imza atıyor ve artık bir filmi tek başına omuzlayabileceğini gösteriyor. 60’lı yıllara bir güzelleme gibi başlayan ama şaşırtıcı bir finale doğru ilerleyen Last Night in Soho, dönem ruhunu yansıtan detayları ve yarattığı atmosferi ile senenin izlenmeyi hakeden yapımlarından.

Benim Notum: 7,5 / 10