15 Haziran 2017

The Mummy

Tom Cruise ve Russel Crowe gibi A kategorisi aktörler nasıl olmuş da bu filmde rol almayı kabul etmişler hayret. Paranın gözü körü olsun!..

The Mummy, Universal stüdyolarının "aman sinematik evren trenini kaçırmayalım, biz de bir evren yaratıp tüm canavarları toplayalım" diyerek başlattığı Dark Universe serisinin ilk filmi. Daha sonra bu evrene Frankenstein, Dracula, Invisible Man, Doktor Jekyll and Mr.Hyde gibi klasik korku sinemasının tanıdık figürleri de eklenecekmiş. Ama bu kötü başlangıçtan sonra serinin devamı gelir mi, orası bence biraz meçhul.

1999 yapımı Brendan Fraser'lı filmin neredeyse yeniden çevrimi denilebilecek yapımda senaryo yazarları çok da orjinal olmayan şöyle bir anafikir ile yola çıkmışlar. Mumyalanmış eski Mısır firavunlarından birini mezarından kaldıralım, o da etrafa lanet saçsın. Ama bu anafikri destekleyecek bir hikaye oluşturma aşamasında tıkanıp kalmışlar. Filmdeki hiç bir karakterin neyi neden yaptığı anlaşılamıyor. Örneğin mumyamız Tom Cruise'u öldürmek mi istiyor, yoksa sevgilisi olarak yaşatmak mı istiyor belli değil. Sonra eğer onun beynine girip onu istediği gibi yönlendirebiliyorsa, neden üstüne fareler, örümcekler, zombiler vesaire gibi envai çeşit mahlukat gönderiyor?

Hikaye akışı o kadar abuk subuk ve dağınık ki, Tom Cruise'un star ışığı bile filmi bir arada tutamıyor. Kadın başrol oyuncusu Annabelle Wallis daha çok bir televizyon dizisinde oynuyor gibi. Tom Cruise ile aralarında hiçbir kimya yok. Zaten Tom Cruise bu kadını seviyor mu sevmiyor mu, filmin sonuna kadar bu sarsak senaryoda o da tam anlaşılmıyor.

Senaryoya tam altı kişinin elinin değmesi filmin ne yöne gideceği konusundaki kafa karışıklığını açıklıyor olabilir. The Mummy, çeşitli tonlar arasında gidip geliyor: Indiana Jones tarzı bir aksiyon mu, Evil Dead tarzı bir zombi korkusu mu yoksa yeni bir sinematik evrenin tohumlarının atıldığı bir orijin hikayesi mi olacak, bir türlü karar veremiyor ve nihayetinde seyircinin "hiçbiri" seçeneğini işaretlemesiyle bu omurgasız yavanlık son buluyor. Arada tek tek bakıldığında iyi denebilecek bazı aksiyon sahneleri var: örneğin bütün o uçak kazası bölümü, ya da bir ambulansın içinde zombilerden kaçtıkları sahne gibi. Ama bu kopuk kopuk aksiyonların filmin bütünü ile hiçbir organik bağı yok, sanki YouTube'dan bazı ilgi çekici videoları alıp filmin orasına burasına yapıştırmışlar gibi.

The Mummy 125 milyon dolarlık bir hayal kırıklığı ve sanırım Tom Cruise'un en kötü filmi olarak kayıtlara geçecek.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Mummy (2017) on IMDb

Benim Notum: 3,5 / 10

7 Haziran 2017

Wonder Woman


Wonder Woman süper güçlere sahip bir Amazon prensesinin dünya barışını sağlamak için güvenli gizli adasını terkedip 1.Dünya Savaşının en çetin cephelerine yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bir kadın kahramanın başrolde olduğu çizgi-roman uyarlamalarını hatırladığımızda Hollywood'un karnesi pek parlak değil: 1984'teki Supergirl'ü izlemiştim ama herhalde o kadar kötüydü ki hafızamda hiç yer etmemiş. 2004'teki Catwoman ve 2005'teki Elektra'da da hayal kırıklıkları devam etmişti. Bu filmlerin IMDb notlarının 4'lerde dolaşması sanırım size bir fikir verir. Buna son yıllardaki DC Comics filmlerinin vasatı aşamaması eklendiğinde, sinemaseverler  ve çizgi-roman severler Wonder Woman filmi için "lütfen bu kez iyi olsun" diye dua eder hale gelmişti. Ama tünelin ucunda ışık vardı, çünkü geçen sene gösterime giren Batman Superman'e Karşı'nın en çok akılda kalan unsuru hiç şüphe yok ki, orada misafir oyuncu olarak ekibe dahil olan ama diğer iki adamı gölgede bırakan Wonder Woman'dı.

Ve bir senelik sabırsız bekleyişten sonra Wonder Woman ilk solo macerasıyla karşımızda. Hepimiz derin bir "oh" çekebiliriz çünkü bu sefer olmuş. Wonder Woman, bence The Dark Knight'tan sonraki en iyi DC filmi. Başarısını da büyük ölçüde harika bir casting'e borçlu. 2004 yılında İsrail güzeli seçildikten sonra sinemaya geçen ve şimdiye yan rollerde sadece endamını göstermekle yetinen Gal Gadot bu kez Wonder Woman'ı tamamen sahiplenmiş. Cennet adasından çıkıp bir dünya savaşının orta yerine düşen Diana rolünde karakterin hem saflığını ve kırılganlığını hem de cengaverliği çok iyi vermiş. Onu o kadar benimsiyoruz ki, filmden çıktığımızda Wonder Woman'ı ondan başkası oynayamazdı diye düşünüyoruz. Chris Pine ile kimyaları da mükemmel. Bu ikilinin uyumu ve inandırıcı oyunları sayesinde perdede gördüğümüz karakterleri önemsiyoruz. Finaldeki artık klişeleşmiş kıyamet günü kapışması dışında aksiyon sahneleri gayet başarılı. Özellikle filmin ortalarında, 1.Dünya Savaşının en şiddetli çatışmalarının yaşandığı bir cephede, Diana'nın siperden kostümlü haliyle çıkıp düşman ateşine karşı sadece kalkanıyla tek başına karşı geldiği sahne benim uzun süredir bir süper kahraman filminde gördüğüm en etkileyici aksiyon sahnesi olarak aklıma kazınacak.

Filmin yönetmeni daha önce 2004 yılında Charlize Theron'a Oscar kazandıran Monster'ı çekmiş olan kadın yönetmen Patty Jenkins. Jenkins insana dair  hikayeler anlatmadaki hünerini bu filmdeki küçük dokunuşlarıyla belli etmiş. Wonder Woman'da yaman aksiyon sekansları az değil, ama bence senaryoyu diğer çizgi-roman uyarlamalarından ayıran en önemli özellik Patty Jenkins'in arada sessiz sakin yavaş sahnelere de yer vermesi. Örneğin savaşın yıkımına uğramış bir köyün meydanındaki romantik dans sahnesi seyircinin şöyle bir soluklanmasını sağlarken, bir yanda da karakterleri daha iyi anlamamıza ve onlara inanmamıza yardımcı oluyor. İsterseniz bana naif deyin ama filmin "insanların içinde normalde iyilik vardır" ve "sevgi nefreti eninde sonunda yener" yönündeki mesajlarını da ben beğendim. Dünya nereye doğru gidiyor diye endişelendiğimiz şu günlerde bence bu tür mesajlara ihtiyacımız var.

Wonder Woman bu filmle sadece dünyayı değil, DC sinematik evrenini de kurtarıyor. Artık birkaç ay sonra gösterime girecek olan Justice League için umutlanabiliriz.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Wonder Woman (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10



2 Haziran 2017

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales

Karayip Korsanları serisinin bu beşinci filmi için sinema salonundan içeriye girerken, itiraf edeyim, ayaklarım geri geri gidiyordu. Çünkü 2003'te ilk filmin yaptığı parlak çıkıştan sonra, ne yazık ki gelen her devam filmi bir öncekinden daha kötüydü. Son olarak 2011'deki dördüncü bölüm Gizemli Denizlerde gayet ruhsuz ve bol bol saatime bakarak izlediğim bir film olmuştu. Memnuniyetle söyleyebilirim ki, Salazar'ın İntikamı bu talihsiz trendi devam ettirmiyor ve grafiği yukarıya doğru çevirmeyi başarıyor.

Film öncelikle yüksek enerjisiyle dikkati çekiyor. Daha açılıştaki Fast Five'dan apartılmış gibi görünen banka soygunu sahnesiyle başlayan hızlı tempo neredeyse film boyunca hiç düşmüyor. Aksiyonun dozunun biraz düştüğü bölümlerde ise iyi bir mizah duygusundan beslenen komik espriler ilginin devamını sağlıyor. (Örnek: "horologist")

Salazar'ın İntikamı sanki daha önce hiç Karayip Korsanları izlememiş seyirci kitlesi için seriye bir yeni başlangıç fırsatı gibi. Kendi içinde başlayıp biten bir hikayesi var ve ne olduğunu anlamak için mutlaka daha önceki dört filmi izlemiş olmak gerekmiyor. Gerçi senaryodaki karakter ve yan hikaye kalabalığı bir noktadan sonra konuyu çok karmaşık hale getirebiliyor. Ama önceki bölümleri izlemiş olanlar için bazı tanıdık simalarla yeniden buluşmak bu kusuru biraz telafi ediyor.

Normalde filmin yıldızı olması beklenen Johnny Depp bu kez bence bu bölümün en zayıf noktası. Artık otomatiğe bağlamış gibi oynayan aktör, sanki Jack Sparrow'u değil de Jack Sparrow'un bir karikatürünü canlandırıyor. Perdede göründüğü zamanın yarısında sarhoş sarhoş dolaşıyor, diğer yarısında da bir palyaço misali sakarlıklar yapıp duruyor. İlk filmlerde de Jack Sparrow'un eğlendiren komiklikleri vardı ama yeri geldiğinde zekasını kullanıp "vay be" dedirten kahramanlıklar yapardı. Burada ise zekadan eser olmayan son derece silik bir ayyaş olup çıkmış. Filmin kötü adamı Kaptan Salazar rolünde Javier Bardem ise iyi iş çıkarmış.

Amerika'da eleştirmenler Salazar'ın İntikamını nedense hiç beğenmediler. Filmin Rotten Tomatoes notu an itibarıyla %30. Ben aynı fikirde değilim. Belki beklentilerimi çok düşürerek gittiğim için olabilir, ama ben filmi gayet eğlenceli buldum. Hızlı temposu, iyi mizahı ve duygusal finaliyle keyifli bir iki saat geçirdim. Norveçli yönetmenler Ronning ve Sandberg ölmekte olan bir seriye yeniden enerji enjekte etmeyi başarmışlar. En azından bir sonraki film için artık ayaklarım geri geri gitmeyecek, bunu biliyorum.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


 

17 Mayıs 2017

King Arthur: Legend of the Sword

King Arthur: Legend of the Sword, klasik hikayeye biraz büyü biraz fantastik öğeler eklenmiş ve üstüne de Guy Ritchie formatı uygulanmış bir yapım. Çocukluğunda kötü kalpli amcasının zulmü nedeniyle saraydan kaçmak zorunda kalan ve bir batakhanede büyüyen Arthur, kimsenin yerinden oynatamadığı sihirli kılıç Excalibur'u kayadan söküp çıkarınca, seçilmiş kişi olduğunu anlıyor ve amcasına karşı bir isyanın liderliğini üstleniyor.

Guy Ritchie filmleri biçimciliğin diğer tüm sinematik unsurların önüne geçtiği yapımlar. İlk olarak 2000'li yılların başlarında Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch gibi düşük bütçeli suç komedileriyle dikkati çeken, ayrıca Madonna ile evliliği ile de gündeme gelen bu İngiliz yönetmen, filmlerinde hep baş döndürücü bir kurguyu ön planda tuttu. Şimdi aynı süper stilize anlatımı çok klasik bir efsaneye giydirmeye çalışmış. Seyircinin bir dakika soluklanmasına izin vermeyen bu yüksek oktanlı kurgu bazı bölümlerde işe yarasa da -örneğin Arthur'un çocukluğunun anlatıldığı montajda- fazla tekrar edildiğinde bünye kaldırmıyor. Bu gürültülü ve kaotik anlatım tarzını sevenler de vardır mutlaka, ama ben onlardan değilim.

Filmin aslında tek tek bakıldığında başarılı olabilecek yanları var: Örneğin, Daniel Pemberton'ın güzel müzikleri birçok sahneye artı değer katıyor. Oyunculardan Charlie Hunnam Arthur rolü için kifayetsiz kalsa da, Jude Law kötü adamı hakkını vererek oynamış. Yüzüklerin Efendisi'ndeki dev fillerin yeniden mesai yaptığı açılıştaki savaş sahnesi de oldukça etkileyici. Ama sonra Guy Ritchie sanki filmdeki bütün güzel olabilecek şeyleri bir blender'ın içine atıp karıştırıyor. Geriye baş ağrıtan köpüklü bir bulamaç kalıyor.

Daha fragmanlardan başıma ne geleceğini tahmin ediyordum da hadi bir ümit dedim. Artık karar verdim, ben Guy Ritchie'nin bu çılgın kurgu masası numaralarından pek hazzetmiyorum. Daha iyi olabilecek bir film, Guy Ritchie'nin ortaçağ dekorunda Snatch yapma hevesi yüzünden gürültüye gitmiş.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

King Arthur: Legend of the Sword (2017) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10





16 Mayıs 2017

Alien: Covenant



Ridley Scott, 2012 yılında çektiği Prometheus'ta Alien efsanesinin kökleri ile ilgili felsefi bazı fikirler ortaya atmıştı. Prometheus benim sevdiğim bir filmdi, ancak Alien serisinin hayranları  sinema tarihinin belki de en meşhur tasarımı denilebilecek o ürkünç canavarın Prometheus'ta hiç görünmemesi nedeniyle epey hayal kırıklığına uğramışlardı. Ridley Scott bu şikayetleri duymuş olsa gerek ki, Alien Covenant'da yaratığımız bol bol perdeyi şereflendiriyor.

Prometheus'un devamı, ilk Alien'ın ise öncülü niteliği taşıyan öykü, 2104 yılında kolonicileri taşıyan Covenant adlı uzay gemisinde açılıyor. Uzay gemisinin mürettebatı yakınlardaki bir gezegenden esrarengiz bir sinyal alınca, "hem bu sinyali araştıralım, hem de bir bakalım gezegen güzelse belki yerleşiriz diyerek" dümeni bu gezegene doğru kırıyor. Ama Alien serisinden alıştığımız üzere, başta herşey yolunda gitse de, sonradan rotayı değiştirdiklerine bin pişman oluyorlar.

Ridley Scott bilim-kurgu türüne çok yatkın bir yönetmen. CV'sinde ilk Alien'ın yanısıra, Blade Runner ve The Martian gibi çok başarılı bilim-kurguları barındıran, artık 80 yaşına basmış bu usta İngiliz sinemacı, yeni dünyalar yaratmadaki becerisini Covenant'da bir kez daha ortaya koyuyor. Filmin teknik mükemmelliğine ve görsel ihtişamına diyecek yok. Ayrıca iki ayrı sahnede, Xenomorph'ların yarattığı terör ve katıksız korku duygusu 1979 yapımı orjinal Alien'dan esintiler taşıyor. Zaten filmin genel kurgusu ve olay örgüsü ilk film Alien'la ikinci film Aliens'ın formüllerinin bir karması gibi. Orta bölümü kaplayan ikinci perdeye ise Prometheus'taki varoluşsal meseleler serpiştirilmiş.

Filme Sigourney Weaver muadili güçlü kadın kahraman olması ümidiyle monte edilen Katherine Waterston, Hülya Koçyiğit halleriyle ne yazık ki Ripley'nin karizmasına sahip değil ve akılda kalıcı bir kompozisyon çizemiyor. Filmin oyunculuk anlamında yükünü çeken isim ise Michael Fassbender. Fassbender keskin yüz hatları ve donuk bakışlarıyla bir androidi başarıyla canlandırıyor.

Alien: Covenant serinin ilk iki filminin seviyesine ulaşamasa da, Ridley Scott'un titiz yönetimi ve atmosfer yaratmadaki ustalığı sayesinde sınıfı geçiyor. Ayrıca serinin hayranları bu yaratıkların nereden ve nasıl geldiğine dair yeni bilgileri de heyecan verici bulacaklardır.

Bu yorumun YouTube videosu


Alien: Covenant (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

10 Mayıs 2017

The Circle

Tom Hanks ve Emma Watson'ın başrollerde oynadıkları The Circle, günümüzde sosyal medya kullanımının eriştiği boyut ve özel hayatın ihlali üzerine bir eleştiri getirmeye soyunan bir yapım. Çok fazla arkadaşı olmayan ve daha çok yalnız takılan Mae adlı bir genç kız  The Circle adlı Google ve Facebook karışımı bir teknoloji şirketinde işe başlıyor. Şirketin geliştirdiği bir uygulama için gönüllü kobay olmayı kabul eden ve hayatının her anını tüm dünya ile online olarak paylaşan Mae önceleri "oh ne güzel, artık milyonlarca arkadaşım var" diyerek sahte bir mutluluk yaşıyor. Ancak takipçilerinin arsızlığı trajik bir olaya neden olunca aklı başına geliyor ve Steve Jobs çakması firma patronu Eamon Bailey'e (Tom Hanks) karşı bir plan yapmaya başlıyor.

Dave Eggers'ın aynı adlı çok satan bir romanından uyarlanan hikaye, aslında ilginç olabilecek bir fikirden yola çıkıyor, ama aksak bir kurgu ve kötü yazılmış bir senaryo yüzünden bir türlü heyecan verici bir filme dönüşemiyor. Komşu kızı halleriyle Emma Watson uyuşuk bir karakteri canlandırıyor ve yer aldığı hiçbir sahnede ilgi çekici olamıyor. Tom Hanks her zamanki gibi karizmasını konuşturuyor, ama o da film boyunca sadece 3-4 yerde görünüyor, o göründüğü yerlerde de bir konferans salonunun sahnesine çıkıp şirket personeline ürün lansmanı konuşmaları yapıp duruyor.

Zaten tökezleyerek yürüyen senaryo son perdede iyice çuvallıyor. Finalde Mae ile patron Bailey arasında heyecanlı bir karşılaşma yaşanacak, bir kaçma kovalamaca, bir tansiyon olacak diye beklerken film hop diye bitiyor. Sanki Tom Hanks'ten rahmetli Bill Paxton'a bir sürü yetenekli oyuncuyu filmi çekmek için toplamışlar, ama çekimlerin bir yerinde bütün oyuncular "bu ne biçim film ya, biz gidiyoruz" diye valizleri toplamışlar, yönetmen de "eh tamam o zaman burda bitirelim" demiş gibi.

Black Mirror dizisini duymuş muydunuz bilmiyorum. Teknolojinin karanlık yüzü üzerine hikayeler anlatan çok iyi bir dizidir, eğer izlemediyseniz mutlaka bir yerlerden bulun izleyin. İşte The Circle, Black Mirror dizisinin bir bölümünü andırıyor. Tek sorun Black Mirror bu filme göre çok daha iyi yazılmış bir yapım. The Circle ise ilginç fikrine ve yetenekli oyuncularına rağmen olmamış.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Circle (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10


2 Mayıs 2017

Guardians of the Galaxy Vol. 2

Üç yıl önce gösterime giren ilk Guardians of the Galaxy özellikle kendini hiç ciddiye almayan fırlama kahramanları ve komik esprileri ile dikkati çekmiş, Marvel evreninde mizah duygusu ön planda olan ilk macera olarak kapıyı açmıştı. Sonra bu kapıdan Deadpool da girdi. Bu ikinci bölümde yapımcılar sanki "madem esprili senaryo seyircinin hoşuna gitti, eh o zaman daha çok espri yapalım" demiş gibiler. Hakkını teslim edelim, komedi bölümleri gerçekten çok eğlenceli, sinemada izlerken birçok yerde sesli bir şekilde güldüm. Özellikle bu bölümde daha çok dakika alan Bautista nam-ı diğer Drax'in sahneleri çok komik. İlk bölümde nedense ısınamadığım konuşan rakun Rocket da bu kez çok iyi repliklere imza atıyor. Baby Groot ise kadronun en sevimli elemanı, onu daha fazla sahnede görmek istiyorsunuz, keşke bizim evde yaşasa diyorsunuz. Senaryodaki 80'ler popüler kültürüne yapılan eğlenceli göndermeler, özellikle David Hasselhof, Kara Şimşek ve PacMan şakaları, o dönemi yaşamış bizim nesil için harika sürprizler.

Ama bu kadar şamatanın arasında sanki aksiyon tarafı biraz güme gidiyor. Filmde Yondu'nun okunun başrolde olduğu sekans dışında akılda kalan bir aksiyon bölümü yok. Örneğin kariyerini profesyonel dövüşçü olarak inşa etmiş Bautista, film boyunca neredeyse hiç dövüşmüyor, sadece espri malzemesi olarak kullanılıyor. Son yıllardaki süper kahraman maceralarında alışageldiğimiz üzere filmin villain'ı yani kötü karakteri Ego da zayıf yazılmış. Kahramanlarımızın yaşayan bir gezegenle savaşmaları çok soyut kalıyor.

Volume 2'nin bence en büyük artısı ise ilk filme oranla beklenmedik şekilde karakter odaklı ve duygusal bir hikaye barındırması. Bu kez karakterler daha derinlemesine inceleniyor ve ekibin kendi içindeki bağlar daha fazla ön plana çıkarılıyor.

Aksiyon bölümlerindeki kusurlarına ve genel akıştaki tempo problemlerine rağmen, filmin karakter gelişimine daha çok zaman ayıran senaryosunu ve aile bağlarının altını çizen duygusal finalini beğendim. Salondan çıkarken kendimi "evet bu ekibin bir sonraki macerasını izlemek istiyorum" derken buldum. Guardians of the Galaxy 2 renkli ve eğlenceli bir devam filmi.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Guardians of the Galaxy Vol. 2 (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

29 Nisan 2017

Get Out


Kim derdi ki, Amerika'da daha çok bir televizyon komedyeni olarak tanınan Jordan Peele bu kadar gelişmiş bir sinema duygusuna sahip olacak. Jordan Peele'in hem yazıp hem yönettiği Get Out korku gerilim sinemasında taptaze bir nefes. Daniel Kaluuya'nın başrolünde oynadığı filmde, Chris adlı siyahi bir genç, beyaz kız arkadaşı Rose'un ailesi ile tanışmak üzere haftasonu ailenin şehirden uzakta orman içindeki malikanesine gidiyor. Önceleri herşey normal gibi görünürken, Chris bu tuhaf ailenin pek tekin olmadığını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyor.

Aynı film içerisinde hem baştan sona huzursuz izlediğimiz bir gerilimi yaratabilmek, hem de günümüz Amerika'sındaki ırkçılık problemine dair dahice dokundurmalar yapabilmek büyük bir başarı. Jordan Peele daha açılıştaki tek plan olarak çekilen sahne ile korku sinemasına olan yatkınlığını ve bu türü iyi hatmettiğini gösteriyor. Sonrasında müziği de çok iyi kullanarak, tedirgin edici bir atmosferi filmin sonuna kadar sürdüryor. Çok iyi yazılmış ve çalımlarla dolu bir senaryo eşliğinde yıllar öncesinden Alacakaranlık Kuşağını hatırlatan bir gerilim yaratmayı başarıyor. Peele aynı zamanda aralara serpiştirdiği zenci kültürünü temel alan taşlamalarla, komedyenlikten gelen mizah duygusunu da çok iyi yansıtıyor. Bu rahatlama bölümlerinde esas oğlanın zevzek kankası rolünde LilRel Howery harikalar yaratıyor. Jordan Peele'in son derece kıvrak kalemi güncel konulara değinmeyi ihmal etmiyor, ama bunu parmağı gözümüze sokmadan, çok ince bir şekilde yapıyor. Örneğin sonnlara doğru, Chris'in gece bir polis arabası ile karşılaştığı bir sahne var; bu sahnede, Amerika'da zencilere karşı polis şiddeti haberlerini hatırlamamak imkansız. Ama Jordan Peele bu sahnede önyargılarımıza çok zekice bir ters köşe yaptırıp, olayı beklenmedik bir şekilde çözümlüyor.

Sadece 4,5 milyon dolar bütçeyle ve sadece 28 günde çekilen Get Out şu ana kadar 190 milyon dolar gişe hasılatı elde etti. Bu aynı zamanda ilk filmini çeken yönetmenler arasında bir rekor. İyi film için illa büyük bütçeler gerekmiyor, biraz yaratıcılık yeterli. Get Out "bütün Hollywood yapımları birbirinin kopyası olmaya başladı artık" diyenlere ilaç gibi gelecek çok özgün bir korku gerilim hikayesi. Kaçırmayın.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Get Out (2017) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10




 

26 Nisan 2017

Silence



17. yüzyılda, iki Portekizli Katolik papaz, kayıp akıl hocalarını bulmak için Japonya'ya gidiyorlar. Hristiyanlığı yaymak adına Japonya'ya ayak basan iki genç misyoner Rodrigues ve Garupe, kendilerine tamamen yabancı bir kültürün egemen olduğu bu topraklarda, hiç beklemedikleri bir şiddet ve baskı ortamıyla karşı karşıya kalıyorlar. 

İlk filmini taa 1967 yılında çeken, yıllar içerisinde bize Taksi Şoförü, Kızgın Boğa, Sıkı Dostlar gibi başyapıtları sunmuş olan Hollywood'un efsanevi yönetmeni Martin Scorcese, 75 yaşında ve yönetmenlik kariyerinin ellinci yılında hala kalbur üstü filmler çekmeye devam ediyor. Aslında Silence alışageldiğimiz Scorcese filmlerinden çok farklı bir yapım. Bu Scorcese filminde Robert De Niro, Leonardo DiCaprio, mafya hikayeleri ya da birtakım suç ilişkileri yok. Tempo olarak oldukça ağır ilerleyen bir film Silence. Ama 2 saat 40 dakikalık süresine rağmen ilgiyle izleniyor.   

Meksikalı görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto'nun bu sene Oscar'a aday olan görüntüleri enfes çerçeveler eşliğinde şiirsel bir atmosfer yaratıyor. Andrew Garfield Hacksaw Ridge'den hemen sonra, yine inancı için mücadele eden bir karakteri canlandırıyor. Garfield bu sene Hacksaw Ridge'deki rolü ile Oscar'a aday oldu, ama ben olsam onu bu filmdeki performansıyla aday gösterirdim. Oyunculuk anlamında filmin asıl sürprizi ise zalim yargıç Inoue'yi canlandıran Japon oyuncu Issei Ogata. Ogata'nın tarzı yer yer Inglorious Basterds'taki Christoph Waltz'u hatırlatıyor.

Filmle ilgili Türkiye'de çıkan bir iki yazıda, filmin hıristiyanlık propagandası yaptığını okumuştum. Ben buna pek katılmıyorum. Film daha çok inancına sıkı sıkıya bağlı olan insanların inançlarından vazgeçmeye zorlandıklarında nasıl davrandıklarına odaklanan içsel bir yolculuk. Scorsese bir başkasının hayatı için inancınızla sınansanız ne yaparsınız sorusunun peşine düşüyor. Finale kadar da bu sorunun cevabını açık bırakıyor. Film, hem hıristiyan papazların hem de Japon budistlerin bakış açısını sunuyor ve herhangi bir taraf tutmuyor. Papaz Rodriguez ve Japon engizisyonu arasında inanç sistemleri üzerine yapılan tartışmalar filmin bence en ilginç bölümlerini oluşturuyor. Misyonerlik faaliyetinin geçerliliğini sorgulayan senaryo, dini bahane ederek aslında ticaret yollarını geliştirmeyi amaçlayan Batı dünyasının sömürgeci yaklaşımına sağlam bir eleştiri getirmeyi de ihmal etmiyor.  

Silence'daki işkence görüntülerini izlemesi zor. Özellikle ilk yarıdaki çok ağır tempo da filme bağlanmayı güçleştiriyor. Ama sabretmeyi başarabilenler için Silence bir usta yönetmenin elinden çıktığı belli olan, ortaya ilginç sorular atan ve sinematografik açıdan da çok iyi çekilmiş bir film.   

Bu yorumun YouTube videosu


  Silence (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

14 Nisan 2017

Ghost in the Shell

Ghost in the Shell 1995 yapımı ve yıllar içinde bir kült filme dönüşmüş olan bir Japon animesinin yüksek bütçeli Hollywood uyarlaması. Gelecekte geçen hikayede, kaza geçiren bir kızın beyni bir robota yerleştiriliyor ve bu robot siber suçlarla ilgilenen özel bir polis birliğine dahil ediliyor. 9.Bölüm denilen bu birlik Kuze adlı bir suçluyu avlamaya çalışırken, Scarlett Johansson'un canlandırdığı yarı insan yarı robot Binbaşı Mira da kendi geçmişi ile ilgili bazı sırları keşfediyor.

Ghost in the Shell öncelikle geleceğin dünyası ile ilgili göz alıcı tasarımları ile dikkati çekiyor. Bilim kurgu klasiği Blade Runner'ı ve biraz da Fifth Element'i hatırlatan fütüristik şehir görüntüleri gerçekten etkileyici. Diğer bazı bilim kurgu filmlerinde yaratılan soğuk ve ıssız kentlerin aksine, buradaki Tokyo benzeri New Port City içinde yaşam olduğu belli olan renkli ve canlı bir metropol.

Ama o nefes kesici görüntülerin yarattığı olumlu etki bir süre sonra yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Görsellerdeki yenilikçi tavrı senaryoda göremiyoruz. Filmin yönetmeni Rupert Sanders yeni fikirler üretmektense, animeyi neredeyse birebir kopyalamayı seçmiş. Ama bunu yaparken de animedeki felsefi derinliği ıskalamış. Sonuçta elimizde Blade Runner, Robocop ve Matrix karışımı daha önce kırk kez gördüğümüz bir öykünün yeniden anlatıldığı yavan bir aksiyon kalmış. Ayrıca filmde ciddi bir akıcılık, bir tempo problemi de var.  

Scarlett Johansson kendisini kısıtlayan bir rolde elin geleni yapıyor. Ama sonuçta bir robotu canlandırdığı için duygularını çok fazla ifade edemiyor. Usta Fransız oyuncu Juliette Binochet ise herhalde “şöyle güzel bir para kazanayım da Riviera'daki 2.evin parası çıksın” motivasyonuyla kadroda yer alıyor.

Ghost in the Shell perdede çok güzel görünen bir film. O yüzden mutlaka sinemada, hatta mümkünse IMAX'de seyredilmeli. Tam bir görsel ziyafet. Ama filmle ilgili söyleyebileceğim pozitif şeyler de ne yazık ki bundan ibaret. Filmin adıyla bağlantı kurarak gidersek, çok cilalı janjanlı bir kabuk var ama maalesef ruhu yok.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Ghost in the Shell (2017) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10


9 Nisan 2017

Power Rangers

Power Rangers ilk olarak 1993 yılında bir Japon televizyon programından uyarlanarak  Amerika'da yayınlanmış, çocuklara ve gençlere yönelik bir süper kahraman dizisi. 1995 ve 1997’de çekilen iki filmin ardından, Power Rangers 20 yıl sonra yeniden sinemada. Bir grup gencin süper kahramanlara dönüşerek dünyayı yok etmeye çalışan kötülere karşı verdikleri mücadeleyi anlatan dizi, Japon "Super Sentai" serisini baz alıyordu. Hatta kahramanlarımızın kostümlü olduğu ve karate yaptıkları sahneler direkt Japon dizisinden apartılıyor, sadece aralara Amerikalı genç oyuncularla yapılan çekimler ekleniyordu. Bizde de yıllar önce Show TV'de gösterilen Power Rangers abartılı oyunculukları, kötü hazırlanmış kuklaları ve müsamere düzeyi makyaj kostüm çalışmalarıyla bizim Cüneyt Arkın'ın Dünyayı Kurtaran Adam'ını aratmıyordu.

Bu yeni sinema uyarlamasını izlemeye giderken, iyi bir film izleyeceğimi filan zaten beklemiyordum ama, hiç olmazsa biraz nostalji yaparız, yüksek bütçeli beyinsiz aksiyonu izlerken belki biraz eğleniriz diyordum. Ama maalesef o da yok. Çünkü film bir "origin story" olduğu için, hikayenin büyük bir kısmı gençlerin tanışması, kaynaşması ve okuldaki evdeki problemleriyle geçiyor. Power Rangers'a dönüşebilmeleri için aralarındaki farkları unutup, bir takım olmayı öğrenmeleri gerekiyor ve bu öğrenme süreci de pek uzun sürüyor. Görmeyi beklediğimiz hareketli aksiyon bölümü filmin son yarım saatine sıkışıp kalıyor. Orada da aksiyon sahneleri tam istediğimiz gibi değil. Mesela dizide konu filan çok aptalca olsa da aradaki karate sahneleri fena değildi, ama burada gençler Power Rangers'a dönüştükten sonra sadece bir tek dövüş sahnesi var, karateyi kısa kesip hemen Zord denilen hayvanımsı robotlarına biniyorlar. Dev robotlar işin içine girdikten sonra da film gürültülü bir Transformers savaşına dönüşüyor.

Power Rangers filmi, sadece 90'lı yıllardaki televizyon dizinin iflah olmaz meraklılarına ve çocukluğunda Power Rangers'cılık oynamış olanlara. Ben ise daha çok Voltron kuşağındanım.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Power Rangers (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10


7 Nisan 2017

Life

Bilim-kurgu gerilimi Life'da dünyanın hemen tepesindeki uluslararası uzay istasyonunda görev yapan astronotlar, Mars'tan gelen toprak numuneleri içinde tek hücreli bir canlıya rastlıyorlar. Önceleri "işte uzayda hayatın kanıtı!" diye coşkuyla karşılanan bu yaşam formu, daha sonra hızla büyüyerek bir canavara dönüşüyor ve uzay aracının içinde dehşet saçmaya başlıyor.

Uzayda klostrofobik bir mekanda bir yaratıkla mahsur kalmak denince akla Alien filminin gelmemesi imkansız. Life aynı zamanda, uzaydan dünyaya sağ salim dönebilme temasıyla Gravity'den de izler taşıyor. Ama Daniel Espinosa'nın filmi hem Alien'a hem de Gravity'ye göre daha küçük ölçekli ve daha düşük bütçeli bir yapım. Herşey bir uzay istasyonunun içinde başlıyor ve bitiyor. Film boyunca da sadece altı astronotu görüyoruz.

Jake Gyllenhaal rol aldığı filmlerde genelde filmi taşıyan en önemli unsurdur ve performansıyla filmi taşır. Ama burada biraz da senaryoda canlandırdığı karakterin asosyal bir tip olarak yazılması nedeniyle oldukça silik kalıyor. Kadrodaki en pahalı Hollywood yıldızı Ryan Reynolds ise Deadpool 2'nin çekimlerine yetişeceği için olsa gerek, bir "merhaba" deyip ortadan kayboluyor.

Life herhalde yerçekimsiz ortamın en uzun süre canlandırıldığı film olarak sinema tarihine geçecek. Uzay istasyonundaki tüm astronotlar 100 dakikalık film boyunca havada geziniyorlar. CGI marifetiyle yaratılan bu ağırlıksız ortam, bazı kanlı sahnelerde kan damlacıklarının yere değil havaya doğru saçılması, ya da ağlayan bir karakterin gözyaşının yukarıya doğru akması gibi ilginç sahneleri de beraberinde getiriyor. Bilim adamlarından biri aslında felçli ve belden aşağısı tutmuyor. Ama yerçekimsiz ortamda herkes gideceği yere uçarak gittiği için, onun bu engeli de dezavantaj olmaktan çıkıyor. Bu arada onun bacaklarını hissetmemesi durumu, hikayedeki önemli bir virajda gerilimi arttıran bir unsur olarak senaryo yazarları tarafından akıllıca kullanılıyor. İstasyondaki yaşam son derece gerçekçi bir şekilde aktarılmış. Ama bu gerçekçilik sanki filmin lehine işlemiyor. Hikayenin sürekli sıkışık mekanlarda geçmesi, bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor.

Life'ın ilk 3'te 2'lik bölümü daha başarılı. Yönetmen Espinosa özellikle yaratığın ilk ortaya çıktığı sahnelerde çok iyi bir gerilim yaratmayı başarıyor. Ama son bölümde film biraz klişelere teslim oluyor. Yine de son tahlilde ilgiye değer, ortalamanın üzeri bir bilim-kurgu gerilimi.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Life (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

 

29 Mart 2017

Beauty and the Beast


Disney stüdyoları geçmişteki başarılı animasyonlarını bu kez gerçek oyuncularla yeniden çekerek gösterime sunmaya devam ediyor. Cinderella ve Jungle Book'tan sonra, şimdi de belki de en başarılı animasyonları Beauty and the Beast'in canlı kanlı versiyonu karşımızda. 1991 yılında çekilen ilk Beauty and the Beast, en iyi film dalında Oscar'a aday olan ilk animasyon olarak tarihe geçmişti. Üstelik de o yıllarda en iyi film kategorisinde sadece beş film aday gösteriliyordu. Sonradan bu sayıyı ona çıkardılar. Bu arada hazır 90'lara dönmüşken Güzel ve Çirkin'in bir de televizyon dizisi vardı, hani Linda Hamilton oynuyordu, onu hatırlayan var mı? Vincent'ı sevenler el kaldırsın!..

Yeni Beauty and the Beast 1991 yapımı filmin hikaye örgüsünü neredeyse tıpa tıp takip ediyor. Sadece bazı karakterlerin geçmişleri ile ilgili bazı yeni detaylar eklenmiş. Örneğin Belle'in annesi ile ilgili daha önce hiçbir şey bilmiyorduk, bu filmde onun hüzünlü hikayesini öğreniyor ve babasının Belle'i neden bu kadar koruduğunu daha iyi anlıyoruz. Şarkılar da ilk filmle aynı, ama bundan hiçbir şikayetimiz yok. Çünkü Alan Menken imzalı "Be Our Guest", "Belle", "Gaston" ve tabii ki "Beauty and the Beast" gençlik yıllarımızdan hafızamızın köşesine yer etmiş çok güzel besteler. Bu şarkıların perdede kalabalık kadrolarla bir Broadway müzikali tarzında sergilendiği gösterişli sahneler, bana yine bu sene La La Land'i izlerken aldığım lezzetleri hatırlattı. Müzikal sevmeyenleri baştan uyarmak lazım, çünkü Beauty and the Beast her şeyden önce bir müzikal. Filmin yönetmen koltuğunun Chicago ve Dreamgirls gibi başarılı müzikallerin yaratıcısı Bill Condon'a emanet edilmesi bu bakımdan isabetli bir seçim olmuş.

Yıllardır Harry Potter'ın arkadaşı Hermoine olarak tanıdığımız Emma Watson, duru güzelliği ve eğitimli görünümüyle Belle rolünde sırıtmıyor. Canavarda, şu sıralar Legion dizisindeki David olarak tanıdığımız Dan Stevens ise özellikle şarkılardaki performansıyla şaşırtıyor. Yalnız sanki adamın canavar hali daha yakışıklı gibi, insana dönüştüğü an birden bütün karizması gidiyor.

Yeni ve taze bir yaklaşım içermeyen Beauty and the Beast 26 yıl önceki animasyonun üstüne çok fazla bir şey eklemiyor. Ama gösterişli müzikal sahneleri ve yüksek prodüksiyon kalitesiyle kendini affettiriyor. Sondaki balo sahnesinde o çok sevdiğimiz şarkının ilk notaları "tale as old as time" diye girdiğinde zaten bulutların üstüne çıkmamamız imkansız. Amerika'da sadece iki hafta sonunda 320 milyon dolar gişe rakamına ulaşan Beauty and the Beast, bu gidişle gişe hasılatı bakımından tüm zamanların en başarılı filmlerinden biri olacak gibi görünüyor. Anlaşılan bu klasik masal yeni nesillere de ulaşmış.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Beauty and the Beast (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10




21 Mart 2017

Kong: Skull Island

Yeni King Kong hikayemiz Kong Skull Island, 1973 yılında Pasifik'in ortasında daha önce keşfedilmemiş bir adada geçiyor. Bir grup araştırmacı bu esrarengiz adadaki canlıları araştırmaya gidiyorlar, Vietnam'dan henüz dönen bir askeri birlik de güvenliği sağlamak amacıyla onlara eşlik ediyor. Kong: Skull Island, Legendary film şirketinin MonsterVerse yani "canavarlar evreni" adını verdiği bir serinin ikinci filmi. Bu seri 2014 yılında Godzilla ile başlamıştı. 2019'da yeni bir Godzilla filmi gelecek. 2020'de ise kaçınılmaz final "Kong Godzilla'ya Karşı" perdelerimizi şenlendirecek.

Son yıllardaki diğer bazı canavar filmlerinin -örneğin Godzilla'nın- aksine, bu filmde King Kong ortaya çıkma konusunda utangaç davranmıyor. Daha filmin henüz yirminci dakikasında King Kong'u bütün ihtişamıyla perdede tepeden aşağıya görebiliyoruz. Özellikle helikopter birliğinin Kong'la ilk karşılaştıkları sahne çok etkileyici çekilmiş. Yalnız bu çarpıcı girişten sonra Kong bir süre ortalardan kayboluyor, adadaki envai çeşit dinozor benzeri canavarlar, iri yırtıcı kuşlar ve dev ahtapotlarla film bir tür Jurassic Park'a dönüşüyor.

Kong Skull Island teknik açıdan özenli ve sağlam bir iş. Görsel efektler çok başarılı. King Kong'un dev canavarlarla kapışmalarını izlemek heyecan verici. Özellikle ilk yarıda filmin Vietnam temasını destekleyen 70'lerin klasik rock parçalarını dinlemek de keyifli. Ama onun dışında, filmde çok da dişe dokunur bir şey yok. Karakterlerin tamamı kartondan karakterler. Thor'daki Loki olarak tanıdığımız ve aslında iyi bir aktör olan Tom Hiddlestone son derece tek boyutlu bir rolde yeteneğini heba ediyor. Yine geçen sene en iyi kadın oyuncu dalında Oscar almış Brie Larson film boyunca aynı endişeli yüz ifadesi ile dolaşarak filmi tamamlıyor.  Samuel L. Jackson deseniz sanki bizzat Samuel L. Jackson'ın bir karikatürü gibi. Ana ve yan rollerdeki birçok yetenekli isim Kong ya da adadaki diğer canavarlar tarafından yenmek üzere sırasını bekliyor gibiler.

Kong: Skull Island, çok şey beklenmeden patlamış mısır eşliğinde keyifle izlenebilecek bir film. Lunaparkta geçirilecek bir iki saat misali, bir tür kaçış fırsatı. Ama izledikten 48 saat sonra da aklınızda pek bir şey kalmıyor.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Kong: Skull Island (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

14 Mart 2017

Logan


Hugh Jackman ilk kez tam 17 yıl önce ilk X-Men filminde Wolverine olarak karşımıza çıkmıştı. Bu 17 yıl içinde, arada iki tane de solo Wolverine macerası olmak üzere birçok defa bu pençeli adamı izledik. Ama 17 yıldır beklediğimiz Wolverine filmi işte buydu.    

Logan'da kahramanımızı daha önceki Wolverine maceralarından çok daha farklı bir durumda buluyoruz. Hasta vücudu giderek çöküyor, yaraları eskiden olduğu gibi hemen iyileşmiyor. Bir limuzin şoförü olarak geçimini sağlamaya çalışırken, bir yandan da 90 yaşına gelmiş ve bir beyin hastalığı ile mücadele eden Charles Xavier'a yani Profesör X'e bakıcılık yapıyor. Bu ikilinin hayatlarına 11 yaşında bir kız Laura dahil olunca, film bir kaçış ve yol hikayesine dönüşüyor. Pek çok bakımdan bu bir süper kahraman filminden ziyade, yaşlılığın zorluklarını geçmiş günahların vicdan azabı ile birlikte anlatan bir bağımsız film kalıplarını takip ediyor. Logan ağırbaşlı ve karanlık bir dram. Ama öyle ya da böyle bu karakterler birer X-Men ve bazı süper güçleri var. Bela onları bulduğu zaman da elbette bu güçleri kullanmak zorunda kalıyorlar. 

Diğer X-Men filmlerinde ortalıkta çok fazla karakter olduğu için ağırlık  daha çok olay örgüsüne veriliyordu. Karakterler de iki boyutlu olarak kalıyordu. Burada ise karakter gelişimine gereken önem veriliyor. Logan'ın yanısıra profesör Xavier'ı da daha önce hiç tanımadığımız kadar iyi tanıyoruz. Bu ikilinin arasındaki kimya da çok iyi. Ama şüphesiz filmin en büyük sürprizi küçük kız Laura ya da diğer adıyla X23. İlk bakışta Stranger Things'den Eleven'ı hatırlatan bu mutant, daha sonraki öfke patlamalarıyla Eleven'dan çok daha ölümcül bir aksiyon kahramanı olarak zihnimize kazınıyor. 

Wolverine hayranları bir bakıma Deadpool'a bir teşekkür borçlu. Çünkü diğer bütün Marvel filmleri gişeyi de düşünerek 13 yaş sınırı ile çekilirken, geçen sene Deadpool bir risk almış ve R-rated yani 17 yaş sınırıyla gösterime girmişti. Deadpool'un büyük başarısından sonra yapımcı stüdyo Fox Logan'ı da 17 yaş sınırıyla çekme kararı aldı. Yetişkinlere yönelik olmanın getirdiği bu ekstra hareket alanını Deadpool daha cesur bir komedi için kullanırken, Logan daha gerçekçi ve daha şiddetli bir aksiyon için kullanmış. Evet Logan'da oldukça kanlı sahneler mevcut, kopan kolların bacakların ve hatta kafaların haddi hesabı yok. Ama bunlar sırf vahşet olsun diye çekilmiş sahneler değil, hikayenin gerektirdiği bir şiddet. Sonuçta yumruklarından uzun keskin bıçaklar çıkan bir adam bir kalabalığa daldığında ne olmasını bekliyorsak o oluyor.   

Logan ilginç bir şeyi de başarıyor. Diğer X-Men filmlerinden çok farklı olmasına rağmen, film boyunca yapılan göndermelerle X-Men markasının itibarını da arttırıyor. Filmden çıktıktan sonra diğer X-Men filmlerini yeniden izlemek bu karakterlerin geçmişlerini daha iyi öğrenmek istiyorsunuz. Bu da az şey değil. 

Şunu peşin peşin söyleyebilirim, Logan şimdiye kadar çekilen en iyi X-Men filmi. Ve bunu diğer çizgi roman uyarlamalarından çok farklı olmasına borçlu. Bu süper kahraman filmlerini sevmeyenler için çekilmiş bir süper kahraman filmi. 

Bu yorumun YouTube videosu


Logan (2017) on IMDb


Benim Notum: 8,5 / 10






9 Mart 2017

John Wick 2


Üç sene önce Chad Stahelski'nin ilk yönetmenlik denemesi olarak gösterime giren John Wick aksiyon sahnelerindeki başarısıyla herkesi şaşırtmıştı. İkinci bölüm ilk filmden alıştığımız herşeyi bize tekrar sunuyor, volume düğmesini biraz daha açarak. John Wick 2, siyah beyaz Buster Keaton filmlerinden karelerle açılıyor. Buster Keaton 1920'lerde sinema dünyasında dublörlük mesleğinin öncüsü olmuş bir aktör. Kendisi de dublörlükten gelen yönetmen Stahelski burada dublörlüğün atası denilebilecek bir isme saygı duruşunu ihmal etmiyor. Sonrasında da iki saat boyunca minimum özel efekt içeren yakın dövüş ve çatışma sahneleriyle günümüzün dublörleri sahne alıyorlar.

Eğer aksiyon filmlerinde son senelerde moda olan titrek kamera hareketlerinden usandıysanız, eğer perdede bir aksiyon sahnesinin başını sonunu doğru düzgün izleyebilmek istiyorsanız, John Wick tam size göre. Yakın dövüş sahnelerinin hemen hemen tamamında kendisi oynayan Keanu Reeves fiziksel olarak çok zorlayıcı bir rolde filmi baştan sona alıp götürüyor. Her biri farklı bir koreografiye sahip dövüş ve silahlı çatışma sahnelerini izlerken onunla birlikte siz de yoruluyorsunuz. Bu stilize ve yoğun aksiyon 2012 yılından benim çok beğendiğim The Raid filmini anımsatıyor.

İlk filmde John Wick çok sevdiği eşinden son hatıra kalan köpeği öldürdükleri için Rus mafyasını teker teker temizliyordu, yani ortada basit bir intikam öyküsü vardı. Burada ise senaryo yazarları Wick'in yeniden sahaya dönmesi için bir gerekçe bulmaya çalışmışlar ama o gerekçe ilk filmdeki kadar inandırıcı değil.

Film kendi içinde kuralları olan fantastik bir yeraltı dünyası tasvir ediyor. Suç ağının "kurumsal" yüzü denilebilecek bu teşkilatın dinamikleri, hiyerarşisi, jargonu, yani kısaca mitolojisi gerçekten çok ilginç. Bir tür arındırılmış bölge olan Continental Oteli, kendi özel altın paraları, hizmet mühürleri, yüksek şura gibi ritüeller gerçekten etkileyici. Yalnız sonlara doğru bu suikastçiler dünyasındaki kişi sayısı biraz abartılıyor, Keanu neredeyse New York'ta sokaktaki herkesle çatışmak zorunda kalıyor, bu da işin ciddiyetini biraz zedeliyor. 

John Wick Chapter 2'yi sevebilmek için bazı şeyleri baştan kabullenmeniz gerekiyor: Birincisi, film aşırı derecede şiddet içeriyor. Keanu Reeves film boyunca tamı tamına 128 kişiyi gayet kanlı bir şekilde öldürüyor. Ayrıca Interstellar tarzı bir senaryo da beklemeyin. Ama filmin kendine özgü çizgi roman stili diyebileceğimiz bir evreni var. John Wick 2 aksiyon vaad ediyor, hem de saf aksiyon. Ve bazı kusurları olsa da bu vaadini yerine getiriyor. Perdede şiddet sahneleri görmekten hoşlanmayanları uyaralım, adrenalin severleri ise ön sıralara alalım.

Bu yorumun YouTube videosu


John Wick: Chapter 2 (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10


8 Mart 2017

Split

Split'in yönetmeni M.Night Shyamalan'ın kendi hikayesi de bir filme konu olabilecek kadar ilginç. 1999 yılında en iyi film ve en iyi yönetmen dahil altı dalda Oscar'a aday olan Altıncı His gibi bir başyapıtı bizlere sunan Shyamalan, bu başarısını Unbreakable, Signs ve The Village ile sürdürmüş, ama 2006'daki Lady in the Water ile düşüşe geçmeye başlamıştı. Sonrasında gelen The Happening ve The Last Airbender gibi felaketler ise sinema dünyasında onun için "artık bu adam bitti" denmesine yol açmıştı. Son yıllarda hiçbir büyük stüdyo artık onu filmlerinde yönetmen olarak görmek istemediğinden, Shyamalan 2015'te oldukça küçük bir bütçeyle ve tanınmamış oyuncularla çektiği The Visit'in tüm masraflarını kendi cebinden karşıladı. Yokluklar içinde çekilen The Visit bir anlamda Hint asıllı yönetmenin "yeşil sahalara geri dönüşünün" bir müjdecisi gibiydi. İyi bir sinemacının eski formuna kavuşmasının işaretleri Split'te de devam ediyor.

Shyamalan'ın iyi bildiği sular olan psikolojik gerilim türüne geri döndüğü filmde James McAvoy, kafasının içinde tam 23 farklı kişiliği barındıran bir çoklu kişilik bozukluğu hastasını canlandırıyor. Bu kimliklerden biri üç genç kızı kaçırıp bir bodruma kapatıyor. Bir yandan kızlar kaçmak için çeşitli planlar yaparken, bu arızalı adamın kızları henüz ortaya çıkmamış esrarengiz bir 24. kimlik için hazırladığını öğreniyoruz.

Filmin şüphesiz en büyük artısı James McAvoy'un oyunculuğu. Kendini bu role iyice adamış görünen bu İskoçyalı aktör belki de kariyerinin en çarpıcı performansını ortaya koyuyor. McAvoy gerek konuşması gerek mimikleriyle farklı kimlikler arasındaki geçişleri o kadar başarıyla yapıyor ki, izlediğinizin gerçekten ayrı bir kişi olduğuna inanıyorsunuz. Bunu ne kadar etkili yaptığını şöyle bir örnekle anlatayım: bu çoklu kişiliklerden biri Hedwig adında 9 yaşında bir çocuk ve bu çocuk bir ara kızlara yardım etmeye çalışıyor. Filmi izlerken kendimi öyle kaptırmışım ki, ya şimdi arkadan kötü adam gelirse diye gerildiğimi hatırlıyorum. Halbuki kötü adam farklı bir yerde değil, o da Hedwig'le aynı bedenin içinde. Ama McAvoy bizi öylesine inandırıyor ki, onların sanki ayrı ayrı insanlar olduklarını düşünüyoruz. Bu film 2016 yılında gösterime girseydi, şu anda James McAvoy'un adaylıklarını konuşuyor olurduk. Bir yıl sonra ödül sezonuna bu performans akılda kalır mı, emin değilim. Kaçırılan kızlardan Casey rolündeki, geçen sene The Witch'te izlediğimiz, Anya Taylor-Joy da çok iyi. Ama maalesef aynı övgüleri diğer oyuncular için söylemek mümkün değil. Özellikle diğer iki kızı canlandıran genç oyuncular abartılı performansları ile sanki başka bir filmde oynuyor gibiler.

Shyamalan hikayelerini ağır ağır geliştirmeyi, film boyunca izleyici için oraya buraya çeşitli ipuçları serpiştirmeyi seven bir yönetmen. Sabırsız izleyiciler için tempo yavaş gelebilir, ama sabredip o ipuçlarını toparlarsanız, filmin sonunda bazı karakterlerin neden belli bir şekilde davrandıklarını daha iyi anlıyorsunuz. Alfred Hitchcock'a hayranlığını hep dile getiren Shyamalan, kapalı bir alanda ve dar bir mekanda usta işi kamera hareketleri ile Hitchcockvari bir gerilim yaratmayı başarıyor. Bu artılarına rağmen filmin finali pek tatmin edici değil. Doğaüstü motifler öykünün genel yapısına uymuyor. Filmin devamını getirme ve konuyu başka bir Shyamalan filmine bağlama çabasını ise biraz zorlama buldum.  

Split Amerika Box Office listesinde üç hafta üst üste 1 numarada kalmayı başardı ve şu ana kadar da 140 milyon dolarlık bir gişe hasılatı elde etti. Başta anlattığım sıkıntıları yaşamış olan M.Night Shyamalan'ı yeniden bir numarada görmek güzel ama Split'in bir Altıncı His ya da bir Unbreakable olmadığını da söylemek lazım. Yine de bu yetenekli yönetmenin üstünü çizmemiş benim gibi takipçileri için, ileriye dönük olarak umutlarımızı yeşerten bir film.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Split (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

 

2 Mart 2017

Hidden Figures


Hidden Figures 1960'ların başlarında NASA'da matematikçi olarak çalışan üç zenci kadının gerçek hikayesini anlatıyor. Katherine, Dorothy ve Mary bir yandan uzaya insan gönderme yarışında karmaşık problemlere çözümler geliştirirken bir yandan da işyerindeki ırkçı uygulamalarla baş etmek zorunda kalıyorlar. Örneğin NASA binasının içinde beyazların kullandığı tuvaletlere giremiyorlar, her molada kampüsün diğer ucundaki, zencilere ayrılmış tuvalete koşturmaları gerekiyor. Ya da ofiste beyazların içtiği kahveden içemiyorlar. Bu arada o dönemde hesaplama işini yapan kadın çalışanlara computer denmesi de tarihten ilginç bir detay. Sinemadan çıktığımızda eşimle birbirimize aynı şeyi söyledik: Böylesine keskin bir ırkçılığın Amerika'da sadece 50 küsur yıl önce yaşanmış olmasına insan inanamıyor, bu tür saçmalıkların ta 1800'lerde kalmış olmasını gerektiğini düşünüyor, ama mesela bu ayrımcılığa maruz kalanlar şu an hala hayatta. 

En İyi Film dahil üç dalda Oscar'a aday olan Hidden Figures İngilizce'de "feel-good movie" denilen türden insanı iyi hissettiren bir film. Başroldeki 3 kadını canlandıran Taraji P. Henson, Octavia Spencer, Janelle Monáe'nin başarılı performansları sayesinde, o karakterleri önemsiyor ve onların mutlu olmalarını istiyoruz. Kariyerinde inişler çıkışlar yaşayan ama son dönemde üstlendiği yardımcı rollerde belli bir olgunluğa erişen Kevin Costner da NASA direktörü Al Harrison olarak gayet başarılı. Filmin isminde de güzel bir kelime oyunu var. Hidden Figures ifadesi birebir Türkçe çevirisi Gizli Sayılar ile NASA'daki hesaplamalarda kullanılan formülleri tanımlarken, aynı zamanda "gizli şahıslar" olarak çevrilebilecek anlamıyla, uzay çalışmalarındaki gizli kahramanları yani siyahi kadınları tasvir ediyor.  

Popüler sinema şablonunu kullanan filmin sırtını Hollywood klişelerine biraz fazla yasladığı ya da yumuşak tonuyla biraz tarih derslerinde lise öğrencilerine gösterilen filmlere benzediği söylenebilir. Ama bunda da bir sakınca yok. Çünkü Hidden Figures merak uyandıran hikayesi ve başarılı oyuncularıyla baştan sona ilgiyle izleniyor ve filmden mutlu bir şekilde çıkmanızı sağlıyor. Hidden Figures yetenek ve kararlılığın haksızlığa karşı galip gelmesini anlatan, biraz Hollywood soslu olsa da güzel mesajlar içeren, ailenizle birlikte çoluk çombalak izleyebileceğiniz seyre değer bir film. Öğrenciyken matematiği çok seven biri olarak, filmdeki matematiğe yapılan övgüleri pek beğendiğimi de ekleyeyim. 

Bu yorumun YouTube videosu


Hidden Figures (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

26 Şubat 2017

Oscar Tahminleri


89. Akademi Ödülleri Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece sahiplerini buluyor. İşte benim tahminlerim!

EN İYİ FİLM: La La Land
EN İYİ YÖNETMEN: Damien Chazelle (La La Land)
EN İYİ ERKEK OYUNCU: Denzel Washington (Fences)
EN İYİ KADIN OYUNCU: Emma Stone (La La Land)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK: Mahershala Ali (Moonlight)
EN İYİ YARDIMCI KADIN: Viola Davis (Fences)

Oscar Tahminleri özel videosu şurada

25 Şubat 2017

Moana



Moana bir Disney filminde görmek isteyebileceğiniz her şeye sahip: Muhteşem bir animasyon, eğlenceli bir hikaye, gençlere güzel mesajlar ve akılda kalıcı müzikler. Antik çağlarda Güney Pasifik adalarında geçen hikayede, Moana bir kabile şefinin kızı. Moana'nın kabilesi kuşaklar boyunca denizlerde seferlere çıkmış, yeni yerler keşfetmiş gezgin bir ırk. Ama sonra güvenli bir ada bulunca oraya yerleşmişler. Tanrıların neden olduğu bir lanet sonucu artık ekinler yetişmez ve balıkçılar da balık tutamaz olunca, Moana ailesine ve yaşadığı adanın halkına yardım edebilmek için denize açılıyor. Amacı bu laneti kaldırmak. Bu maceralı yolculukta bir yarı-tanrı olan Maui ile tanışıyor ve onunla işbirliği yapması gerekiyor.

Moana hikaye akışı olarak 80'lerin sonu 90'ların başındaki Alaaddin, Küçük Deniz Kızı ve Herkül gibi Disney filmlerini anımsatıyor. Bu da bir sürpriz değil çünkü Moana'nın yönetmenleri  Ron Clements ve John Musker, aynı zamanda o saydığım filmleri yaratan isimler. O filmlerin sevilmesini sağlayan unsurlar Moana'da yeniden canlandırılmış: Akılda kalıcı melodiler, hayattaki yolunu bulmaya çalışan genç bir kahraman ve ona eşlik eden sevimli bir hayvan. Disney başarıya ulaşmış bir şablonu takip ediyor olsa da, bunda çok da bir sakınca yok bence. Çünkü taze bir hikaye, ilgi çekici yeni karakterler ve heyecanlı bir aksiyon var karşımızda.

Artık her Disney filminde görmeye alıştığımız gibi, animasyon yine muhteşem. Disney stüdyoları fotorealistik arka planlar yaratmadaki ustalığını sanki her geçen sene bir kademe daha ilerletiyor. Moana'da da özellikle okyanusdaki dalgalar ya da karakterlerin saçları o kadar gerçek ki, sanki elinizi uzatsanız dokunacakmış gibi hissediyorsunuz. Müzikler de harika. Senelerdir kapalı gişe oynayan Broadway müzikali Hamilton'ın da müziklerine imza atan Lin-Manuel Miranda'nın yazdığı şarkılar kolayca insanın diline dolanıyor. Sinemadan çıktıktan hemen sonra Spotify'da filmin soundtrack albümünü bulup eve dönerken dinlediğimi hatırlıyorum. Özellikle en iyi şarkı dalında Oscar'a da aday olan "How Far I'll Go", bu senenin Let It Go'su olabilir. Orjinalinde Dwayne Johnson'ın seslendirdiği ama bizim ne yazık ki dublajlı izlediğimiz Maui karakteri filmin en komik sahnelerine imza atıyor. Filmde bir de denizde hindistan cevizi şekilli tuhaf korsanlarla karşılaştıkları bir sahne var, buradaki Mad Max: Fury Road'a yapılan göndermeler unutulmaz.

Filmdeki cesur, özgüveni yüksek kızımız Moana'nın bir beyaz atlı prense ihtiyaç duymadan tek başına zorluklarla savaşmaya gitmesi ise çok çarpıcı ve güzel bir mesaj. Moana Türkiye'de gösterime gireli bir aydan fazla olmasına rağmen hala birçok sinemada gösteriliyor. Çocuklarınızı alın ve birlikte Moana'yı izlemeye gidin, hele bir kız çocuğunuz varsa durduğunuz kabahat, mutlaka gidin. 

Bu yorumun YouTube videosu


Moana (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10

23 Şubat 2017

Moonlight

Moonlight, Miami'nin bir kenar mahallesinde yaşayan Chiron adlı siyahi bir Amerikalı'nın hayat öyküsünü çocukluktan ergenlik çağına, oradan da genç yetişkinliğe uzanan üç perde şeklinde veriyor. Konusu ve kurgusuyla iki sene önceki Boyhood'u anımsatan Moonlight bir büyüme öyküsü. Filmin ana karakteri Chiron, Miami’de siyahların yaşadığı fakir bir mahallede babasız ve uyuşturucu bağımlısı bir anneyle büyüyor. Yönetmen Barry Jenkins'in bir tiyatro oyunundan uyarladığı filmde, okul çağında akran zorbalığına uğrayan sessiz bir çocuğun, ergenliğin tehlikeli sularında gezinirken bir yandan da cinsel kimliğini sorgulamasını izliyoruz. Yaklaşık yirmi yıla yayılan hikayenin otobiyografik bir yanı olduğu da söylenebilir, çünkü hem yönetmen Jenkins hem de oyunun yazarı Tyrell McCraney Miami'de aynı mahallede büyümüşler ve ikisinin de annesi uyuşturucu bağımlısıymış.

Moonlight'ı izlemeye giderken, çok beğeneceğimi düşünerek sinema salonundan girdim. Belki de filmin afişindeki "hayatınız değişecek, sinemadan farklı bir insan olarak çıkacaksınız" tarzı yorumlar beni etkiledi. Gerçekten de hem Amerikalı hem Türk sinema eleştirmenleri filmi yere göğe sığdıramadılar. Ben o kervana katılamıyacağım. Moonlight hassas konusu ve anlattıklarıyla önemli şeyler söyleyen ama büyük de bir etki bırakmayan bir film. Eğer mevzu yıkıma uğramış bir karakterin kederini anlamak ve hissetmekse, bu sene Manchester by the Sea'nin bunu çok daha iyi yaptığını düşünüyorum. Moonlight'ta yönetmenin renk kullanımını ve kamera hareketlerini beğendim. Juan'ı canlandıran Mahershala Ali'yi ve özellikle anneyi canlandıran Naomi Harris'i de başarılı buldum, ama o kadar. Filmin sonunda öyle pek de sarsılmış hissetmedim.

Filmler izleyicisiyle bir ilişki kurmaya onunla konuşmaya çalışır, beğendiğimiz filmler aslında bizimle konuşmayı başarabilen filmlerdir. Bu film benimle konuşamadı.  İyi bir film, ama öyle hayatım değişti, artık farklı bir insan oldum denilecek bir tarafı da yok.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Moonlight (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


21 Şubat 2017

The Lego Batman Movie

2014 yılında gösterime giren The Lego Movie, bir buçuk saatlik bir Lego reklamı olacak diye burun kıvrılarak beklenirken, herkesi şaşırtmış ve gayet eğlenceli, komik ve başarılı bir film olmayı başarmıştı. Film en iyi animasyon dalında Altın Küre'ye, filmde kulanılan Everything is Awesome şarkısı da en iyi şarkı dalında Oscar'a aday olmuştu. The Lego Batman Movie de aynı damardan devam ediyor.

İlk filmde misafir sanatçı olarak boy gösteren Batman bu kez kendi Lego filmiyle geri dönüyor. Tıpkı ilk filmde olduğu gibi, burada da bol bol popüler kültüre göndermeler var. Elbette, bu en başta bir Batman parodisi. Esprilerin çoğunu anlamak için, Batman külliyatına biraz aşina olmak, ya da 1989'dan beri çekilen sekiz Batman filminden en azından birkaç tanesini izlemiş olmak gerekiyor. Gerek eski Batman filmlerine, gerekse popüler kültürün önemli karakterlerine yapılan göndermeler oldukça komik. Diğer bazı DC Comics karakterleri, mesela Superman ve Suicide Squad da taşlamalardan nasibini alıyor. Yalnız filmdeki dakika başına sekiz esprinin patlatıldığı coşkun mizah başlarda orjinal ve eğlenceli gelse de, bir süre sonra kendini tekrar etmeye ve yorucu olmaya başlıyor.

Lego Batman filmi Türkiye'deki dağıtımcı şirket tarafından çocuk filmi olarak görüldüğü için tüm sinemalarda Türkçe dublajlı olarak gösteriliyor. Halbuki bu bir çocuk filmi değil. Tamam çocuklar da keyif alarak izlerler, ama filmdeki esprilerin büyük bir kısmı daha çok yaşı kemale ermişlere hitap ediyor. Örneğin seksenlerin romantik komedileri ile ilgili bir espri var, onu anlamak için en az 30 yaşında filan olmak lazım. Türkçeleştirildiği zaman da, her ne kadar Türkiye'de dublaj işi başarılı da olsa, film değerinden çok şey yitiriyor. Örneğin Batman bir yerde rap yapıyor, o rap'i Türkçe dinlemekle orjinalini dinlemek arasında dağlar kadar fark var. Halbuki hiç olmazsa günde bir seans orjinal diliyle gösterilebilirdi. Filmin sırf bu yüzden benim değerlendirmemde 1-2 puan kaybettiğini söyleyebilirim.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The LEGO Batman Movie (2017) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10