26 Şubat 2017

Oscar Tahminleri


89. Akademi Ödülleri Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece sahiplerini buluyor. İşte benim tahminlerim!

EN İYİ FİLM: La La Land
EN İYİ YÖNETMEN: Damien Chazelle (La La Land)
EN İYİ ERKEK OYUNCU: Denzel Washington (Fences)
EN İYİ KADIN OYUNCU: Emma Stone (La La Land)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK: Mahershala Ali (Moonlight)
EN İYİ YARDIMCI KADIN: Viola Davis (Fences)

Oscar Tahminleri özel videosu şurada

25 Şubat 2017

Moana



Moana bir Disney filminde görmek isteyebileceğiniz her şeye sahip: Muhteşem bir animasyon, eğlenceli bir hikaye, gençlere güzel mesajlar ve akılda kalıcı müzikler. Antik çağlarda Güney Pasifik adalarında geçen hikayede, Moana bir kabile şefinin kızı. Moana'nın kabilesi kuşaklar boyunca denizlerde seferlere çıkmış, yeni yerler keşfetmiş gezgin bir ırk. Ama sonra güvenli bir ada bulunca oraya yerleşmişler. Tanrıların neden olduğu bir lanet sonucu artık ekinler yetişmez ve balıkçılar da balık tutamaz olunca, Moana ailesine ve yaşadığı adanın halkına yardım edebilmek için denize açılıyor. Amacı bu laneti kaldırmak. Bu maceralı yolculukta bir yarı-tanrı olan Maui ile tanışıyor ve onunla işbirliği yapması gerekiyor.

Moana hikaye akışı olarak 80'lerin sonu 90'ların başındaki Alaaddin, Küçük Deniz Kızı ve Herkül gibi Disney filmlerini anımsatıyor. Bu da bir sürpriz değil çünkü Moana'nın yönetmenleri  Ron Clements ve John Musker, aynı zamanda o saydığım filmleri yaratan isimler. O filmlerin sevilmesini sağlayan unsurlar Moana'da yeniden canlandırılmış: Akılda kalıcı melodiler, hayattaki yolunu bulmaya çalışan genç bir kahraman ve ona eşlik eden sevimli bir hayvan. Disney başarıya ulaşmış bir şablonu takip ediyor olsa da, bunda çok da bir sakınca yok bence. Çünkü taze bir hikaye, ilgi çekici yeni karakterler ve heyecanlı bir aksiyon var karşımızda.

Artık her Disney filminde görmeye alıştığımız gibi, animasyon yine muhteşem. Disney stüdyoları fotorealistik arka planlar yaratmadaki ustalığını sanki her geçen sene bir kademe daha ilerletiyor. Moana'da da özellikle okyanusdaki dalgalar ya da karakterlerin saçları o kadar gerçek ki, sanki elinizi uzatsanız dokunacakmış gibi hissediyorsunuz. Müzikler de harika. Senelerdir kapalı gişe oynayan Broadway müzikali Hamilton'ın da müziklerine imza atan Lin-Manuel Miranda'nın yazdığı şarkılar kolayca insanın diline dolanıyor. Sinemadan çıktıktan hemen sonra Spotify'da filmin soundtrack albümünü bulup eve dönerken dinlediğimi hatırlıyorum. Özellikle en iyi şarkı dalında Oscar'a da aday olan "How Far I'll Go", bu senenin Let It Go'su olabilir. Orjinalinde Dwayne Johnson'ın seslendirdiği ama bizim ne yazık ki dublajlı izlediğimiz Maui karakteri filmin en komik sahnelerine imza atıyor. Filmde bir de denizde hindistan cevizi şekilli tuhaf korsanlarla karşılaştıkları bir sahne var, buradaki Mad Max: Fury Road'a yapılan göndermeler unutulmaz.

Filmdeki cesur, özgüveni yüksek kızımız Moana'nın bir beyaz atlı prense ihtiyaç duymadan tek başına zorluklarla savaşmaya gitmesi ise çok çarpıcı ve güzel bir mesaj. Moana Türkiye'de gösterime gireli bir aydan fazla olmasına rağmen hala birçok sinemada gösteriliyor. Çocuklarınızı alın ve birlikte Moana'yı izlemeye gidin, hele bir kız çocuğunuz varsa durduğunuz kabahat, mutlaka gidin. 

Bu yorumun YouTube videosu


Moana (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10

23 Şubat 2017

Moonlight

Moonlight, Miami'nin bir kenar mahallesinde yaşayan Chiron adlı siyahi bir Amerikalı'nın hayat öyküsünü çocukluktan ergenlik çağına, oradan da genç yetişkinliğe uzanan üç perde şeklinde veriyor. Konusu ve kurgusuyla iki sene önceki Boyhood'u anımsatan Moonlight bir büyüme öyküsü. Filmin ana karakteri Chiron, Miami’de siyahların yaşadığı fakir bir mahallede babasız ve uyuşturucu bağımlısı bir anneyle büyüyor. Yönetmen Barry Jenkins'in bir tiyatro oyunundan uyarladığı filmde, okul çağında akran zorbalığına uğrayan sessiz bir çocuğun, ergenliğin tehlikeli sularında gezinirken bir yandan da cinsel kimliğini sorgulamasını izliyoruz. Yaklaşık yirmi yıla yayılan hikayenin otobiyografik bir yanı olduğu da söylenebilir, çünkü hem yönetmen Jenkins hem de oyunun yazarı Tyrell McCraney Miami'de aynı mahallede büyümüşler ve ikisinin de annesi uyuşturucu bağımlısıymış.

Moonlight'ı izlemeye giderken, çok beğeneceğimi düşünerek sinema salonundan girdim. Belki de filmin afişindeki "hayatınız değişecek, sinemadan farklı bir insan olarak çıkacaksınız" tarzı yorumlar beni etkiledi. Gerçekten de hem Amerikalı hem Türk sinema eleştirmenleri filmi yere göğe sığdıramadılar. Ben o kervana katılamıyacağım. Moonlight hassas konusu ve anlattıklarıyla önemli şeyler söyleyen ama büyük de bir etki bırakmayan bir film. Eğer mevzu yıkıma uğramış bir karakterin kederini anlamak ve hissetmekse, bu sene Manchester by the Sea'nin bunu çok daha iyi yaptığını düşünüyorum. Moonlight'ta yönetmenin renk kullanımını ve kamera hareketlerini beğendim. Juan'ı canlandıran Mahershala Ali'yi ve özellikle anneyi canlandıran Naomi Harris'i de başarılı buldum, ama o kadar. Filmin sonunda öyle pek de sarsılmış hissetmedim.

Filmler izleyicisiyle bir ilişki kurmaya onunla konuşmaya çalışır, beğendiğimiz filmler aslında bizimle konuşmayı başarabilen filmlerdir. Bu film benimle konuşamadı.  İyi bir film, ama öyle hayatım değişti, artık farklı bir insan oldum denilecek bir tarafı da yok.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Moonlight (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


21 Şubat 2017

The Lego Batman Movie

2014 yılında gösterime giren The Lego Movie, bir buçuk saatlik bir Lego reklamı olacak diye burun kıvrılarak beklenirken, herkesi şaşırtmış ve gayet eğlenceli, komik ve başarılı bir film olmayı başarmıştı. Film en iyi animasyon dalında Altın Küre'ye, filmde kulanılan Everything is Awesome şarkısı da en iyi şarkı dalında Oscar'a aday olmuştu. The Lego Batman Movie de aynı damardan devam ediyor.

İlk filmde misafir sanatçı olarak boy gösteren Batman bu kez kendi Lego filmiyle geri dönüyor. Tıpkı ilk filmde olduğu gibi, burada da bol bol popüler kültüre göndermeler var. Elbette, bu en başta bir Batman parodisi. Esprilerin çoğunu anlamak için, Batman külliyatına biraz aşina olmak, ya da 1989'dan beri çekilen sekiz Batman filminden en azından birkaç tanesini izlemiş olmak gerekiyor. Gerek eski Batman filmlerine, gerekse popüler kültürün önemli karakterlerine yapılan göndermeler oldukça komik. Diğer bazı DC Comics karakterleri, mesela Superman ve Suicide Squad da taşlamalardan nasibini alıyor. Yalnız filmdeki dakika başına sekiz esprinin patlatıldığı coşkun mizah başlarda orjinal ve eğlenceli gelse de, bir süre sonra kendini tekrar etmeye ve yorucu olmaya başlıyor.

Lego Batman filmi Türkiye'deki dağıtımcı şirket tarafından çocuk filmi olarak görüldüğü için tüm sinemalarda Türkçe dublajlı olarak gösteriliyor. Halbuki bu bir çocuk filmi değil. Tamam çocuklar da keyif alarak izlerler, ama filmdeki esprilerin büyük bir kısmı daha çok yaşı kemale ermişlere hitap ediyor. Örneğin seksenlerin romantik komedileri ile ilgili bir espri var, onu anlamak için en az 30 yaşında filan olmak lazım. Türkçeleştirildiği zaman da, her ne kadar Türkiye'de dublaj işi başarılı da olsa, film değerinden çok şey yitiriyor. Örneğin Batman bir yerde rap yapıyor, o rap'i Türkçe dinlemekle orjinalini dinlemek arasında dağlar kadar fark var. Halbuki hiç olmazsa günde bir seans orjinal diliyle gösterilebilirdi. Filmin sırf bu yüzden benim değerlendirmemde 1-2 puan kaybettiğini söyleyebilirim.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The LEGO Batman Movie (2017) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10




18 Şubat 2017

Live by Night

Ben Affleck'in hem yazıp, hem yönetip, hem de başrolünde oynadığı Live By Night içki yasağının yaşandığı 1920'lerde Amerika'da bir mafya elemanının suç örgütü içinde giderek yükselişini ve sonunda en tepedeki babalarla karşı karşıya gelişini anlatıyor. Ben Affleck oyunculuktan yönetmenliğe geçen Hollywood yıldızları arasında benim sevdiğim bir isim. 2007 yılında ilk yönetmenlik denemesi Gone Baby Gone ile dikkatleri üzerine çeken Affleck, olgun ürünler vermeye 2010 yılı yapımı The Town ile devam etmiş, 2012'de ise en iyi film Oscar'ını alan Argo ile yönetmenlik kariyerinin en üst noktasına ulaşmıştı. Coppola klasiği Godfather filmlerine hayranlığı hemen hissedilen Affleck belli ki bu projeye kendini çok adamış. Live by Night'da görüntüler, prodüksiyon tasarımları, dekorlar ve kostümlerdeki büyük özen hemen dikkati çekiyor. Gerek kalabalık sahneler, gerekse aksiyon bölümleri ustalıkla çekilmiş. Filmin teknik karnesi 10 numara 5 yıldız!.. Ancak aynı övgüleri hikaye için söylemek mümkün değil ne yazık ki. Ben Affleck senaryoyu daha önce Gone Baby Gone kitabının da yazarı olan Dennis Lehane'in bir romanından uyarlamış. Ama roman uyarlamalarında sıkça gördüğümüz gibi, kitapta geniş geniş anlatılan birçok alt öykü filme dönüştürülürken yeterince derinlikli anlatılamamış. Boardwalk Empire tarzı bir mafya dizisinin tüm bir sezonunun iki saate sıkıştırıldığını düşünün, işte bu da öyle. Aslında hikayede ilginç bazı motifler var, örneğin Florida'daki şerif Figgis ve onun bir tür tarikat lideri olan kızı Loretta, kopuk kopuk ilerleyen bir senaryo içinde can suyu gibiler. Ama filmdeki karakter ve olay karmaşası içerisinde kaybolup gidiyorlar.

Live by Night kötü bir film değil. Usta görüntü yönetmeni Robert Richardson dönem atmosferini başarıyla yaratmış, filmin sanat yönetimi de birinci sınıf. Ama kameranın hem önündeki hem de arkasındaki yetenek birikimi dikkate alındığında, beklentilerin gerisinde kaldığı da gerçek. Yine de özellikle Bir Zamanlar Amerika tarzı gangster hikayelerini sevenler Live by Night'ı beğenebilirler.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Live by Night (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

14 Şubat 2017

Lion

Nicole Kidman, Dev Patel ve Rooney Mara'nın oynadıkları Lion, Hindistan'da bir tren istasyonunda kaybolan ve yanlışlıkla bindiği trenle kendini evinden tam 1600 kilometre uzaktaki Kalküta'da bulan beş yaşındaki Saroo'nun gerçek öyküsünü anlatıyor. O eyalette konuşulan dili bilmeyen ve yaşadığı köyün ismini de hatırlayamayan Saroo önce bir çocuk yetiştirme yurduna veriliyor, sonra da Avustralyalı bir aile tarafından evlatlık olarak alınıyor. Bu noktada hikaye zaman çizgisinde tam 20 yıllık bir zıplama yapıyor ve Avustralya'da 25 yaşında artık genç bir yetişkin olan Saroo ile yani Dev Patel ile tanışıyoruz. Bir üniversite öğrencisi olan Saroo, çocukluk hatıralarını yeniden canlandıran bazı olaylar sonucunda, Hindistan'daki köklerini araştırmaya ve gerçek annesini bulmaya karar veriyor. Ve neredeyse filmin diğer bir başrol oyuncusu diyebileceğimiz Google Maps devreye giriyor. 

İlk uzun metraj filmini çeken Avustrayalı yönetmen Garth Davies'in filmi iki ana segmentten oluşuyor: İlk bir saati kaplayan bölüm 5 yaşındaki Saroo'nun kayboluşunu, Kalküta'da yaşadığı sıkıntıları ve başına gelen türlü aksilikleri onun gözünden anlatıyor. Charles Dickens (ya da bizden örnek verirsek Kemalettin Tuğcu) romanlarını anımsatan ve yürek burkan bir hikayeye sahip bu bölüm, özellikle Hintli küçük oyuncu Sunny Pawar'ın inanılmaz yeteneği sayesinde etkileyici olmayı başarıyor. Sinemada verilen 10 dakika aradan sonra ise Avustralya segmenti başlıyor ve burada film biraz vites düşürüyor. Gerçek hayatta yaşanan bazı detaylar filmin dramatik yapısına tam olarak adapte edilemiyor. Örneğin Rooney Mara'nın canlandırdığı kız arkadaşın öyküye nasıl bir katkısı var anlaşılamıyor. Ayrıca, 25 yaşındaki Saroo'nun Google ekranı karşısında varoluşsal bunalımlar geçirmek yerine, neden bir noktadan sonra gerçekten Hindistan'a gidip yerinde araştırma yapmadığı sorusu da havada asılı kalıyor. Dediğim gibi gerçek hayat hikayesinde belki bunların yanıtı vardır, ama filmde bu konular yeterince derinleştirilmiyor.       

Lion aslında biraz da sürpriz bir şekilde en iyi film dahil tam 6 dalda birden Oscar'a aday oldu. Bu başarıyı filmin yapımcıları Weinstein kardeşlerin Hollywood’daki etkilerine bağlayabiliriz. Ama 26 Şubat akşamı bu adaylıklardan en fazla bir tanesini ödüle dönüştürebilir. 

Lion, çok etkileyici bir ilk yarı ile başlayan, ikinci yarıda temposu biraz düşse de, en sonda vurucu bir finalle yine de toparlayan, duygusal bir gerçek hayat hikayesi. 

Bu yorumun YouTube videosu


Lion (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

11 Şubat 2017

Manchester by the Sea


Bu sene 6 dalda Oscar'a aday olan Manchester by the Sea insanın ruhuna dokunan keskin bir dram. Kenneth Lonergan'ın yönettiği filmde Casey Affleck, abisinin ölümü sonrasında doğup büyüdüğü kasabaya dönen ve lise çağındaki yeğeninin velayetini üstlenmek zorunda kalan Lee Chandler'ı canlandırıyor. Filmin başlarında bir apartman kompleksinde kapıcı ve tamirci olarak çalışan Lee'nin çevresiyle ilişkilerini gözlemliyoruz. Lee donuk donuk bakan, duygusuz, insanlarla iletişim kuramayan gayet antipatik bir tip. Hatta filmin ilk 20 dakikasında bu nemrut adamı sevmemiz mi bekleniyor diye kendi kendinize sorabilirsiniz. Ancak film ilerledikçe, geri dönüşlerle Lee'nin geçmişinde yaşanmış daha da büyük bir trajediyi öğreniyor ve onun hayattan neden bu kadar nefret ettiğini anlamaya başlıyoruz.

Lonergan'ın filminin benzerlerinden en önemli farkı, bir takım Hollywood klişelerine yüz vermemesi. "Bazı acılar yaşandı ama artık geçmişi ardımızda bırakalım" diyen karakterler yok. Tam aksine geçmiş, sürekli şimdiki zamanın içinde. Kırılan bir şeyi onarmak gerçek hayatta her zaman mümkün olmayabiliyor; tıpkı bazı acıları geride bırakıp gidemediğiniz gibi.

Manchester by the Sea tam bir oyunculuk gösterisi. Filmin tüm oyuncuları çok etkileyici performanslar ortaya koyuyorlar. Ama ilk sırada şüphesiz Cassey Affleck var. Daha önce Gone Baby Gone'la da dikkatimizi çeken Ben Affleck'in küçük kardeşi, kelimeler kullanmadan bir duygu nasıl aktarılır, onun dersini veriyor. İleride oyuncu olmayı düşünen herkesin Casey Affleck'in bu performansını çok iyi izlemesi lazım. Affleck ruhu ölmüş, yaşarken kendisini mezara gömmüş bir adamı, bakışlarıyla, mimikleriyle, sessizliğiyle, öyle bir anlatıyor ki, acısının derinliği sizi de yakıyor. Lee'nin eski eşi Randi (Michelle Williams) ile sokakta karşılaştığı sahne ise filmin duygusal zirvesini ve öykünün kırılma anını oluşturuyor. Bu sahne o kadar iyi yazılmış ve o kadar iyi oynanmış ki, ikisinin de geçmişte yaşadıklarını derinden hissediyoruz.

Manchester by the Sea en iyi film, yönetmen, erkek oyuncu, yardımcı erkek oyuncu, yardımcı kadın oyuncu ve senaryo dallarında Oscar'a aday oldu. Özellikle en iyi erkek oyuncuyu alması gerektiğini düşünüyorum. Bu kategorideki diğer güçlü aday Denzel Washington'ı henüz izlemedim, ama Casey Affleck son yıllarda gördüğüm en etkileyici oyuncu performanslarından birini ortaya koyuyor ve bence ödülü o almalı. Yeğen rolünde Lucas Hedges da filmin sürprizlerinden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Manchester by the Sea (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10

9 Şubat 2017

xXx: Return of Xander Cage

2002 yılında çekilen ve Vin Diesel'ın başrolünde oynadığı ilk xXx filmi, extreme sporlarla James Bond tarzı ajan filmlerini karıştıran sıradan bir aksiyon filmiydi. 2005'de hiç gereği yokken çekilen ikinci filmde ise Vin Diesel yoktu. Onun yerine yapımcılar rap yıldızı gürbüz çocuk görünümlü Ice Cube'dan bir aksiyon yıldızı yaratmaya çalışmışlar, ama çok kötü çuvallamışlardı. Şimdi ilk filmden 15 yıl sonra Vin Diesel acaba seriyi yeniden canlandırabilir miyiz ümidiyle geri dönüyor.

Zeka seviyesi düşük aksiyon filmlerine bir itirazım yok. İlla ki her filmin sinema sanatında yeni çığırlar açmasını, sofistike ruhlarımıza hitap etmesini filan beklemiyorum. Örneğin yine Vin Diesel'ın oynadığı Fast and Furious serisini pek severim, çok eğlenceli bulurum. Hatta daha da ileri gideyim, o serinin beşinci filmi Fast Five'ı yılın en iyileri listeme almışlığım bile vardır.

Ama Xander Cage'in Dönüşü olmamış. Oniki yaşında bir çocuğun elinden çıkmışa benzeyen bir senaryo, sersemce diyaloglar, fizik ve biyoloji kurallarını ters yüz eden aksiyon sahneleri ve karikatür gibi karakterler. Bütün bunlar kendisi ile dalga geçmeyi başarabilen bir yapımda hoş görülebilir. Ama filmin en büyük problemi kendini ciddiye alması. Vin Diesel film boyunca perdede "bakın ben ne kadar cool biriyim, bakın bütün kadınlar kaslarıma hayran" şeklinde dolaşıyor. Bu gürültülü çorbanın içinde aslında saygı duyduğumuz uzak doğu dövüş sanatları ustası Donnie Yen de var. Ama yönetmen DJ Caruso'nun snapchat jenerasyonuna uygun kurgusu yüzünden onun hiçbir hareketini doğru düzgün göremiyoruz. Saygıdeğer Ip Man'ımız Donnie Yen'in yetenekleri de bu hengame içinde kaybolup gidiyor. Filmin konusuna hiç girmiyorum bile çünkü çok uyduruk.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

xXx: Return of Xander Cage (2017) on IMDb

Benim Notum: 3 / 10

      

3 Şubat 2017

Why Him

John Hamburg'un filmde, Bryan Cranston muhafazakar bir kız babasını canlandırıyor. Stephanie adlı kızı yirmili yaşlarına henüz adım atmış bir üniversite öğrencisi. Stephanie Noel tatilinde anne-babasını erkek arkadaşı ile tanıştırmak istiyor ve California’ya davet ediyor. James Franco'nun canlandırdığı erkek arkadaş ise bir internet milyarderi. Kızından 10 yaş büyük olan bu adamın Stephanie ile evlenmek istediği ortaya çıkınca, gergin baba kızını bu patavatsız ve ağzı bozuk serseriden ayırmak için planlar yapmaya başlıyor.

Eğer "ben bu filmi daha önce görmüştüm" diyorsanız, haklısınız. Hikaye yıllar önce Robert De Niro ve Ben Stiller'ın oynadıkları Meet the Parents - Zor Baba filmini fazlasıyla hatırlatıyor. Filmin yönetmeni John Hamburg'un aynı zamanda sayısı üçü bulan o Zor Baba filmlerinin senaryo yazarı olduğunu söylersem, belki bu benzerliğin nedeni ortaya çıkar. Adam aynı filmi çekmeye devam etmiş. Bu onun biraz daha edepsiz ve bel altı bir versiyonu. Breaking Bad'in yıldızı Bryan Cranston tek bir espriye yaslanan kısıtlı senaryo içerisinde elinden geleni yapmaya çalışıyor. Ama bu yetenekli aktörün asıl uzmanlık alanının bu tür kaba komediler olmadığı da hemen anlaşılıyor. Why Him arada sırada güldürmeyi başarsa da, inandırıcılığı çok zorlayan bir hikayeye ve sonradan yapıştırılmış gibi duran, alakasız bir mutlu sona sahip. Örneğin bu iyi yetişmiş gül gibi kızın, bu yol yordam bilmeyen küfürbaz serseri mayından neden hoşlandığını hiç anlayamıyoruz, bu ikilinin evli kalabileceğine ise asla ikna olmuyoruz. Başka bir deyişle "why him?" sorusu aslında cevaplanmamış bir şekilde havada asılı kalıyor. Filmdeki anne-babanın çok sevdiği 70’lerin efsane rock grubu Kiss ise bizim jenerasyonun yağlarını eritecek bir sürprizle filme renk katıyor.

Why Him'i izlerken güldüm mü, evet güldüm, ama bu kıkırdamalar 4 ya da 5 kezden fazla değildir. BBC'nin sinema eleştirmeni Mark Kermode'un "altı gülüş testi" dediği bir test var: eğer bir komedi filminde 6 kez sesli bir şekilde gülüyorsanız, o film sınavı geçmiş demektir. Why Him testi geçmeye yaklaşsa da, hedefi tam olarak vuramıyor.

Bu yorumun YouTube Videosu

FRAGMAN

Why Him? (2016) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10

31 Ocak 2017

Jackie

Şilili yönetmen Pablo Larrain'in yönettiği Jackie, 1963 yılında bir suikaste kurban giden Amerikan başkanı John F.Kennedy'nin eşi "First Lady" Jacqueline Kennedy'yi anlatıyor. Ama bu geleneksel anlamda bir biyografik çalışma değil. Jackie Kennedy'nin tüm hayatını gözden geçirmek yerine, çok spesifik bir döneme, suikastten hemen sonraki saatlere ve günlere odaklanıyoruz. Jackie herşeyden önce yoğun bir karakter analizi çalışması. Yönetmen Pablo Larrain, zaman çizgisinde ileri geri zikzaklar yaparak ilerleyen bir kurgu eşliğinde, Jackie'nin suikastten sonra yaşadıklarını aktarırken, onun psikolojisinin derinliklerine inmeye çalışıyor. Jackie bir yandan bu kişisel trajedinin yıkımını yaşarken, bir yandan da toplum gözündeki imajının nasıl olması gerektiğine kafa yoruyor. Mesela, bir yandan çocuklarına babalarının neden öldüğünü anlatmaya çalışırken, diğer yandan o kısacık bir hafta içinde kocasının anısını yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Cenazenin nasıl olması gerektiği ve Kennedy'nin nereye gömüleceği gibi konularda aktif rol alıyor.

Jackie tek kişilik bir tiyatro oyunu gibi. Filmin %80'inde perdede Jackie'nin çok yakın planlarla çekilmiş ıstırap içindeki yüzünü görüyoruz. Başka karakterler de zaman zaman Jackie ile aynı kareye giriyorlar, ama onların tek işlevi Jackie ile konuşmak, onun düşüncelerini söyleyebilmesini sağlamak. Örneğin, bir rahiple yaptığı konuşmalar, normalde çevresine karşı soğuk bir duvar gibi görünen Jackie'nin iç dünyasını açtığı nadir anlar olarak kayda geçiyor. Filmin gri puslu görüntüleri senaryonun depresif tonuna eşlik ediyor. Mica Levi’nin bir ayin müziğini andıran, bilerek akordsuz melodileri de bu kasvetli atmosferin yaratılmasına katkıda bulunuyor. Yönetmen Pablo Larrain'in en iyi yaptığı şey, bu görkemli keder duygusunu bıçakla kesilecek kadar somut bir şekilde önümüze koyması. Bunda kuşkusuz kendisini role iyice adamış görünen Natalie Portman’ın büyük katkısı var. Ama bu, insanı alıp götüren, aktörün karakterin içinde kaybolduğu bir performans değil. Reklamcılıkta bir tabir vardır, "ürünün önüne geçmek" diye. Burada da sanki Natalie Portman oynadığı karakterin önüne geçmiş. Perdede sürekli çok çabalayan bir Natalie Portman görüyoruz, Jackie'yi değil. Yine de bu sene Black Swan'dan sonra ikinci Oscar'ını alabilir. Black Swan demişken filmin yapımcısı, daha önce Black Swan'da Natalie Portman'ı yöneten Darren Aronowski.

Jackie'nin kaliteli bir iş olduğunu kabul etmekle beraber, kendimi bu filmi ikinci bir kez izlerken hayal edemiyorum. Çünkü gerçekten çok ağır, kasvetli, insanı karamsarlığa iten, matem havasında geçen bir 100 dakikadan söz ediyoruz. Larrain'in bir önceki filmi, sürgüne gönderilmiş rahipleri anlatan El Club da yine böyle keskin ama izlemesi zor bir filmdi. Bu da öyle. Fularlı arkadaşlar kusura bakmasınlar, ama bu "yeniden izlenebilirlik" kriteri benim için önemli.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Jackie (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10








27 Ocak 2017

Passengers

Jennifer Lawrence ve Chris Pratt'in başrollerini paylaştıkları Passengers uzayda geçen bir Robinson Crusoe hikayesi olarak başlıyor. Uzayda yeni kurulacak bir koloniye dünyadan insanları taşıyan Avalon adlı uzay gemisinde tüm yolcular kapsüller içerisinde uyutulmuştur. Çünkü yolculuk 120 yıl sürecektir. Uyku kapsülündeki teknik bir arıza sebebiyle Jim Preston adlı yolcu uyanması gereken zamandan 90 yıl önce uykusundan uyanır. Koca gemide yapayalnız olduğunu anlayan ve yeniden uyumanın bir yolunu da bulamayan Jim uyuyan yolcular arasında görüp aşık olduğu Aurora’yı da kaderine ortak etmeye karar verir ve Adem'le Havvamız uzay yolculuklarına baş başa devam ederler.

Filmin yönetmeni 2014 yılında benim de çok sevdiğim The Imitation Game - Enigma'yı çeken Morten Tyldum. Passengers öncelikle görsel olarak iyi tasarlanmış, perdede şık görünen bir film. Stanley Kubrick'in 2001: Bir Uzay Macerası başyapıtına selam gönderen set tasarımları ve görsel efektleri gayet başarılı. Bu hafta açıklanan Oscar adaylıklarında filmin prodüksiyon tasarımı dalında adaylık alması sürpriz değil. Filmin diğer Oscar adaylığı ise Thomas Newman'ın müzikleri için geldi. Görsel efektler başarılı demiştim, özellikle gemide yerçekiminin devre dışı kaldığı bir an var,  o bölümde su kütlesinin boşlukta serbestçe dolaştığı havuz sahnesi kesinlikle etkileyici. Passengers hikaye olarak da belli bir potansiyele sahip, ama bu potansiyel tam olarak değerlendirilemiyor.

Filmin üçte ikilik bölümü aslında ilginç olabilecek bir vicdani ve ahlaki muhasebe alıştırması sunuyor bizlere. Hayatının tamamını bir uzay gemisinde yapayalnız geçirecek bir adamın, artık delirmek üzereyken kendine yarenlik etsin diye başka bir yolcuyu uyandırması korkunç bir suç mudur, yoksa bu aşağılık hareket onun açısından bakınca anlaşılabilir bir şey midir? Siz olsanız ne yapardınız? Aurora açısından bakıldığında da hayatının aşkını bulmak ve bütün hayatını onunla başbaşa geçirmek güzel bir şey gibi görünebilir, ama kendisine sorulmadan geleceğinin elinden alınmasına ne diyeceğiz? Film aslında bu sorulara odaklansa, baya felsefi ağırlığı olan daha nitelikli bir yapıma dönüşebilecekmiş. Ama 75.dakikadan sonra "seyirci patlamalı çatlamalı action ister" diyen stüdyo yöneticileri devreye giriyor ve film yüksek bütçeli ama yavan bir "batan gemiyi kurtarma" hikayesine dönüşüyor. Filmin sanki son 40 dakikası ile ilk 70 dakikası farklı iki kişi tarafından yazılmış gibi.

Yönetmen Tyldum bazı tercihlerini daha farklı yönde kullansaymış karşımızda çok daha iyi bir film olabilirmiş. Mesela hikaye akışı aslında böyle kronolojik bir şekilde değil de, sondan başa doğru olsaymış daha merak uyandıran hale gelebilirmiş. Yani filmin başında uzay gemisinde seyahat eden iki yolcu görsek, onları tanısak, filmin sonlarına doğru ise Aurora aslında kendisini Jim'in uyandırdığını keşfetse daha ilginç olmaz mıydı? Böyle düz bir şekilde anlatınca hikaye hiçbir sürpriz ya da yenilik içermiyor. Tıpkı anlattığı uzay gemisi gibi filmin kendisi de sanki otomatik pilotta gidiyor. Çarpıcı set tasarımları ve parlak cilalı görseliyle göz dolduran, ama orjinal olabilecek konusunu kolay bir şekilde harcayarak klişelere boğulan bir film önümüzde. Kaçırılmış bir fırsat.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Passengers (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10


22 Ocak 2017

Queen of Katwe

Hintli kadın yönetmen Mira Nair'in yönettiği Queen of Katwe, Uganda'da yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaktayken satranç sayesinde hayatı değişen 10 yaşındaki Phiona Mutesi'nin gerçek öyküsünü anlatan bir Disney yapımı. Film Türkiye'de gösterime girerken herhangi bir Türkçe isim verilmemiş. Bunun da nedeni şu olabilir: Satrançtaki vezire İngilizce'de "queen" deniyor. Katwe de kızımızın yaşadığı gecekondu mahallesinin adı. Ama şimdi "Katwe'nin Veziri" deseler Phiona'ya uymayacak, o yüzden filmin aslında satrançla bağlantı kuran ismini Queen of Katwe olarak bırakmışlar.

Queen of Katwe, bir Disney filminden beklenmeyecek bir gerçekçiliğe sahip. Uganda'daki yoksul halkın verdiği yaşam mücadelesi, o çamur içerisindeki mahalleler, doğru dürüst duvarı bile olamayan derme çatma barakalar yürek burkan şekilde tüm çıplaklığıyla yansıtılmış. Belgesel yönetmenliğinden gelen Mira Nair, tamamı Afrika'da çekilen filmde, otantik görüntüleri yakalamadaki ustalığını göstermiş.

Elbette Phiona'nın öyküsü "sıfırdan başlayıp zirveye çıkan sporcu hikayesi"nin tüm formüllerini birebir takip ediyor. Hikayedeki virajları ve hikayenin sonunu en baştan tahmin edebiliyorsunuz. Ama film en azından bunu iyi oyuncular eşliğinde ve düzgün bir şekilde yapıyor. Tıpkı canlandırdığı Phiona gibi kendisi de Uganda'nın yoksul bir köyünden gelen ve daha önce hiçbir oyunculuk tecrübesi olmayan Madina Nalwanga bu ilk denemesinde etkileyici bir performans sergiliyor. İki sene önce Selma filminde Martin Luther King olarak izlediğimiz David Oyelowo ve 12 Yıllık Esaret ile Oscar kazanan Lupita N'yongo da ona eşlik ediyorlar.    

Bu Disney yapımı maalesef Türkiye'de çok az salonda gösterime girdi, örneğin benim yaşadığım İzmir'de tek bir salonda ve sadece bir hafta gösterildi ve apar topar kalktı. Halbuki ilgiye değer bir film. Spor filmi klişelerine fazlaca sahip olsa da ve tahmin edilebilir olsa da, insanı iyi hissettiren, küçük, sıcak bir aile filmi. Filmin satranç hamleleri ile gerçek hayat arasında bağlantılar kuran mesajları da bence başarılı. Özellikle satranca yeni başlamış, ya da satranca başlatmayı düşündüğünüz bir çocuğunuz varsa mutlaka onunla birlikte izleyin.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Queen of Katwe (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

20 Ocak 2017

Snowden


Oliver Stone'un yönettiği Snowden, 2013 yılında bizde de haber bültenlerine ve gazetelere yansıyan gerçek bir olayı anlatıyor. Bir CIA çalışanı olan Edward Snowden Amerikan hükümetinin tüm dünyada milyonlarca kişinin e-maillerini izlediğini, cep telefonu görüşmelerini dinlediğini öğreniyor ve bu bilgiyi basına sızdırmaya karar veriyor.

Snowden iyi bir film, ama eksikleri de yok değil. Öncelikle artılar dersek: oyuncu performansları gayet iyi. Joseph Gordon-Levitt kendini hem görünüş, hem de ses tonu olarak gerçek hayattaki Edward Snowden'a şaşılacak derecede benzetmiş. Divergent serisinden tanıdığımız Shailene Woodley ve kısa bir rolde izlediğimiz Nicolas Cage de iyiler.

Film, Edward Snowden ismini hiç duymamış ya da 2013'teki olayları bilmeyenler için konuya iyi bir giriş teşkil ediyor. Anlatılan olaylar özel hayatlarımızın nasıl gözetlenebildiğini göstermesi açısından birçok seyirciye şaşırtıcı ve sarsıcı gelebilir. Eminim filmi izledikten sonra birçoğunuz dizüstü bilgisayarlarınızın kamerasını bantla kapatacaksınız.

Öte yandan bunun bir Oliver Stone filmi olduğunu düşünürsek, beklentileri tam olarak karşılayamadığını da söylemek lazım. Oliver Stone, filmlerinde politik tavrını keskin bir şekilde ortaya koyan, provokasyonu seven bir yönetmen. JFK, Platoon, Doğum Günü 4 Temmuz gibi çok başarılı filmlerinde Oliver Stone öfkesini güçlü bir sinema diliyle ortaya koyar, sinemadan çıktığınızda sizin de onunla birlikte öfkelenmenizi ister ve bunu da çoğu zaman başarır.

Snowden'da ise Oliver Stone sanki biraz marine edilmiş, biraz sirkeye yatırılmış gibi. Daha önceki filmlerinden bildiğimiz enerjik tarzı yok. Snowden yer yer durağanlaşan, miskinleşen bir yapım. Oliver Stone'un Snowden'ın hayatındaki herşeyi anlatmaya girişmesi de tempoyu düşürüyor. Bu 2 saat 15 dakikalık filmin hikaye örgüsünde aslına bakarsanız iki temel kilometre taşı var: A) Snowden CIA'ye girer ve B) Snowden gizli belgeleri basına sızdırmaya karar verir. Film bizi işte bu A noktasından B noktasına götürene kadar tam iki saat geçiyor. Bu süre boyunca, Snowden'ın yaşadığı hayal kırıklıklarını ve bunun özel hayatına yansımalarını izliyoruz. Bir de tabii filmin anlattığı öykü ilginç olsa da, gerçek hayattaki Snowden'ın karakteri de, hayat hikayesi de sıkıcı.

2014 yılında en iyi belgesel dalında Oscar ödülü alan ‘Citizenfour’ da aynı öyküyü bu kez bir belgesel şeklinde anlatıyordu. “Snowden”, “Citizenfour”un anlattıklarından daha çarpıcı bir şey söyleyemiyor maalesef. Hatta çoğu zaman onun yarattığı etkinin bile altında kalıyor. Ama yine de belgesel izlemek istemeyenler ve bu çarpıcı gerçekten haberdar olmak isteyenler için Snowden iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Snowden (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10



14 Ocak 2017

1 Ocak 2017

Yıl Sonu Mesajı


İşte oldu!.. Biraz son dakikaya kalsa da, 150 filmi tamamladım. Takip eden, yorum yazan, destek olan, güzel mesajlarıyla teşvik eden tüm dostlara çok çok teşekkürler. 

Yeni yılda da -bu kez farklı bir mecrada- sinema konuşmaya devam. Bol sinemalı günler herkese. Ben 150 izledim, siz daha çok izleyin.   

31 Aralık 2016

150. La La Land


Yüz elli filmlik yolculuğumuzu, hem de senenin son gününde, böylesine sinema sanatını kutlayan, sinema tutkusunu böylesine yansıtan bir filmle nihayetlendirmek ne büyük mutluluk!.. Filmi izledikten hemen sonra izlenimini iki kelimelik kısa mesajında mükemmel özetleyen çok sevgili bir arkadaşımın söylediği gibi, La La Land "rüya gibi" bir film. Daha hemen açılışta ağzımızı bir karış açık bırakan, ayağımla ritm tutarak izlediğim Grease benzeri kalabalık bir müzikal bölümle başlayan film, ilerleyen dakikalarda da eski moda müzikallere, Fred Astaire'lere, West Side Story'lere, James Dean'lere ve Hollywood'un altın çağına yazılmış bir aşk mektubu şeklinde devam ediyor. La La Land pamuk gibi, şeker gibi, pamuk şeker gibi bir film! İçimizin karardığı, umutlarımızın köreldiği günlerde güçlü bir panzehir aynı zamanda böyle ışıltılı işler.  

Geçen sene Whiplash ile benim "yılın en iyileri" listeme giren genç yönetmen Damien Chazelle yine odak noktasına müziği alan bir film çekmiş. Sebastian (Ryan Gosling) çok sevdiği caz müziğinin ihtişamlı döneminin geride kaldığını kabul etmeyen ve özgürce caz yapabileceği kendi yerini açmak isteyen idealist bir piyanist. Mia (Emma Stone) ise çocukluğundan beri oyuncu olmak isteyen ama bir türlü başarıya ulaşamayan, Starbucks türevi bir cafe'de çalışırken sürekli oyuncu seçmelerine katılan bir garson. Bu ikilinin yolları çeşitli tesadüfler sonucu birkaç kez kesişiyor ve sonuçta kaçınılmaz olarak ilişki başlıyor. Ama sonrasında ne yazık ki idealler ve hayatın gerçekleri her zaman bir arada yürümüyor. Tıpkı Whiplash'de olduğu gibi, Chazelle'in filmi aynı zamanda bir hayalin peşinde koşanlara, bir işi tutkuyla yapanlara bir övgü manzumesi. Ryan Gosling ve Emma Stone’un kusursuz uyumuyla etkisini daha da artıran La La Land, özenle çalışılmış müzikleri, şahane koreografileri ve yönetmen Damien Chazelle'in samimi, dinamik, enerji dolu üslubu ile seyircisini büyülüyor ve tıpkı Sebastian ile Mia gibi bizi de yıldızların üzerine çıkartıyor. Kesin 2016'nın en iyileri listemde çok yukarılarda olacak; ama tam olarak nerede olacağına karar vermek için birkaç gün istişareye yatmam lazım. Ne final ama!..

Açılıştaki "Another Day of Sun" için şuraya, filmin tüm müziklerini Spotify'da dinlemek için ise şuraya tıklayınız. 


La La Land (2016) on IMDb


Benim Notum: 9 / 10




149. Embrace of the Serpent

Geçen sene En İyi Yabancı Film dalında Oscar'a aday olan Kolombiya yapımı Embrace of the Serpent (El abrazo de la serpiente) kendi kabilesinin hayatta kalan son üyesi olan Amazon yerlisi Karamakate ile bir Alman bilim adamının kutsal bir şifalı bitkiyi bulmak için ormanın içinde gerçekleştirdikleri yolculuğu anlatıyor. Zaman zaman bir belgesel izliyormuşuz hissi veren yapım, gerçekten de Theodor Koch-Grunberg ve Richard Evan Schultes adlı iki bilim adamının Amazon'da yaptıkları seyahatlerin günlüklerinden perdeye uyarlanmış. 1981 doğumlu Ciro Guerra yaşından beklenmeyecek olgunlukta bir film çekmiş. Filmin her karesi sanki bir siyah-beyaz fotoğraf sergisinden alınmış gibi. Şamanizm, etnoloji ve benzeri konularla ilgilenenlerin özellikle izlemesi gereken Embrace of the Serpent çağdaş insanın doğayı katletmesine dair sağlam eleştiriler yapmayı da ihmal etmiyor.

FRAGMAN

Embrace of the Serpent (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

148. The Great Wall

Tamamlanması toplamda 1700 yıl süren, 2500 kilometre uzunluğundaki uzaydan görünen tek insan yapımı yeryüzü kütlesi büyük Çin Seddi'nin meğer bilmediğimiz farklı bir inşa sebebi daha varmış: imparatorluğu Yüzüklerin Efendisi'ndeki orklara benzeyen kurt ve dinozor karışımı canavarların saldırısından korumak. Çin ordusu bu yaratıklarla savaşa hazırlanırken, barutu bulup Avrupa'ya götürebilmek niyetiyle "geçerken uğrayan" paralı asker William Garin (Matt Damon) de onlara yardım ediyor. Dağıtım şirketlerinin büyük pazarlardaki gösterim takviminde bu aralar uygun yer bulamaması nedeniyle, pek alışık olmadığımız şekilde Amerika, İngiltere ve Avustralya'dan tam 2 ay önce ülkemizde gösterime giren The Great Wall, görselliği ve görkemli savaş sahneleri ile göz dolduruyor. Görsel ziyafetler yaratmaki becerisine Hero ve House of Flying Daggers gibi filmlerden  aşina olduğumuz Çinli yönetmen Zhang Yimou, yine binlerce okun 3D şekilde gözümüzün kulağımızın yanından geçtiği, yüzlerce gökyüzü fenerinin melankolik şekilde havada süzüldüğü, farklı renklerde kostümleriyle orduların uçarak dövüştüğü sahneleriyle gözümüzü kamaştırmayı başarıyor. Ama filmin senaryosu derseniz, işte o çok fena sallanmakta. Karakterler son derece yüzeysel, konu fazla basit, diyaloglar müsamere düzeyinde. Yirminci dakikadaki o ihtişamlı ve şık koreografili savaş sahnesinden sonra sanki filmin "barutu" tükeniyor. Hoş ama boş bir seyirlik.

FRAGMAN

The Great Wall (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

30 Aralık 2016

147. Storks

Hepimizin bildiği gibi (!) tarihin en eski devirlerinden beri yeni doğmuş bebekleri ailelerine teslim etme görevini üstlenmiş olan leylekler, bir süre sonra ticari kaygılarla o işi bırakıp, bir kargo şirketi işletmeye başlarlar. Yani artık insanlara bebek değil, hepsiburada tarzı bir online alışveriş sitesinin paketlerini teslim etmektedirler. Şirketin en iyi çalışanlarından biri olan Junior adlı leylek, bir gün yanlışlıkla "Bebek Yapma Makinesi"ni çalıştırır ve sevimli bir bebek dünyaya gelir. Patronu bu fiyaskoyu keşfetmeden, Junior'ın bu izinsiz bebeğe bir ev bulması gerekmektedir. Daha önce The Lego Movie ile çıkış yapan Warner Animation Group stüdyolarından, yine farklı bir mizah anlayışına sahip, çocuklar kadar büyüklere de hitap eden (belki daha fazla), eğlenceli bir animasyon. Bu farklı mizah duygusu hiç şüphesiz Forgetting Sarah Marshall ve Neighbors gibi komedilerden hatırladığımız yazar/yönetmen Nicholas Stoller'dan kaynaklanıyor. Looney Tunes tarzı çok hızlı temposu ve arka arkaya gelen absürd esprileri zaman zaman hikayenin önüne geçse de, bana birçok sahnede kahkaha attırmayı başaran iyi bir komedi. Özellikle kurtları hatırladıkça tekrar tekrar gülüyorum!

FRAGMAN

Storks (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

29 Aralık 2016

146. Train to Busan


Dört başlık aşağıda The Wave için "kim demiş Norveçliler felaket filmi çekemez diye" demiştim. Şimdi de diyorum ki "kim demiş Koreliler zombi filmi çekemez diye"... Nereden çıktığı belli olmayan bir virüs, Kore'nin tüm şehirlerinde hızla yayılıyor. Zombi filmlerinden alışık olduğumuz üzere, ısırma marifetiyle insandan insana geçen ve beş dakikada normal insan evladını kuduz bir yaratığa dönüştüren salgın geometrik artışla tüm nüfusu etkilemeye başlıyor. Olayların başladığı sabah Seul'den Busan'a hareket eden bir hızlı trende güvende olduklarını düşünerek seyahat eden yolcular, son anda trene atlayan bir yolcunun taşıdığı virüs nedeniyle, yolculuk boyunca cehennemi yaşıyorlar. Güney Kore'nin genç kuşak yönetmenlerinden 1978 doğumlu Sang-ho Yeon, birkaç animasyondan sonra çektiği bu ilk uzun metrajda zımba gibi bir zombi filmi yapmayı başarmış. 2016 Cannes Film Festivali'nde yarışma dışı "Geceyarısı Sineması" bölümünde gösterilen film bizde de FilmEkimi programına alınmıştı. Aynı zamanda Güney Kore tarihinde 11 milyon seyirci tarafından izlenen ilk film olarak rekor kıran Train to Busan'ın yeniden çevrim hakları da şimdiden bir Hollywood stüdyosu tarafından satın alındı. Yeon'un filmi George Romero'dan (Night of the Living Dead), Danny Boyle'a (28 Days Later) birçok yönetmenden yansımalar taşısa da, bir trenin içinde klostrofobik bir ortamda zombilerle burun buruna gelinen sahneleri ile farklılık yaratmayı başarıyor. Baştan sona heyecanla izlenen, arada sosyal mesaj vermeyi de ihmal etmeyen, sağlam bir Güney Kore gerilimi.


Benim Notum: 8 / 10

145. Mia Madre

Yeni filmini bitirmeye çalışan kadın yönetmen Margherita (Margherita Buy) annesinin ölümcül bir hastalığa yakalanmasıyla duygusal açıdan yıkılmıştır. Çektiği filmin Amerikalı yıldız oyuncusunun (John Turturro) ukalanın teki çıkması da bardağı taşıran son damla olur. İtalyan yönetmen Nanni Moretti'nin bu yarı-otobiyografik hikayesi tam bir Avrupa filmi kıvamında başlayıp bitiyor. Ana ekseni hayattaki önemli bir figürü kaybetmek üzerine kurulmuş olan senaryo çok fazla şey söyleyecek gibi dursa da, sonuçta hedefe tam olarak varamıyor. Margherita'nın annesi ile ilişkileri dokunaklı ve ilgiye değer. Kaçınılmaz sona yaklaşırken kendini yetersiz hissettiği sahneler belli bir duygusal yoğunluk da taşıyor. Öte yandan, sette geçen "film içinde film" bölümlerinde anlatımda bazı aksaklıklar var. Örneğin Amerikalı oyuncunun Margherita'nın dramından o çok uzak dünyasının, hikayenin ana omurgasına ne şekilde hizmet ettiği pek anlaşılmıyor ve akışta kopukluklar yaşamamıza neden oluyor. Bazı kusurlarına rağmen, İtalyan sinemasının o kendine özgü sıcaklığını sevenler memnun kalabilir.

FRAGMAN

Mia Madre (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

28 Aralık 2016

144. Collateral Beauty

Açılış sahnesinde başarılı bir reklamcı olarak hayatın anlamını “sevgi, zaman ve ölüm” sözcükleriyle özetleyen Howard (Will Smith), büyük bir trajedi yaşayıp altı yaşındaki kızını kaybedince hayata küsüyor. Ağır depresyon altında olduğu bir gün, yaşamı sorgulamak amacıyla yukarıdaki soyut kavramlara birer mektup yazıyor. Birkaç gün sonra sevgi, zaman ve ölüm kanlı canlı birer insan olarak karşısına çıkıyor. Şimdi buraya kadar olan bölümü aşağıdaki fragmanda izleyince, filmin spiritüel bir tarafı olduğunu filan düşünüyorsunuz. Ama hayır!. Şu söyleyeceğim spoiler değil, çünkü zaten filmin hemen 15. dakikasında bu gerçek ifşa ediliyor: meğerse o sevgi, zaman, ölüm kılığında çıkıp gelen tipler aslında Howard'ın iş arkadaşları tarafından kiralanmış tiyatro oyuncularıymış (onlar da nasıl arkadaşsa artık). Fragmandaki bu utanmaz aldatmacanın yanısıra, filmin devamında da bir sürü mantıksız ve inandırıcılıktan dağlar kadar uzak olay gerçekleşiyor. Will Smith, Kate Winslet, Edward Norton, Helen Mirren ve Keira Knightley gibi her biri ya Oscar almış ya da aday olmuş bir sürü A-list oyuncu felaket bir senaryonun içinde debelenip duruyorlar. Filmin bir yerinde Will Smith yanındakine dönüp "bırak bu entellektüel zırvaları" diyor. İşte Collateral Beauty hakkındaki düşüncelerimi özetleyen cümle!.. Bu kadar iyi oyuncuyu toplayıp sonra da hepsini bu kadar acınası hale sokabilmek de ayrı bir hüner.

FRAGMAN 

Collateral Beauty (2016) on IMDb

Benim Notum: 3 / 10

143. Florence Foster Jenkins

Meryl Streep tam yirminci Oscar adaylığına doğru emin adımlarla ilerliyor. Günümüz sinemasının bu yaşayan efsanesi bu kez 1940'lı yıllarda "dünyanın en kötü sesli opera şarkıcısı" olarak etiketlenmiş Florence Foster Jenkins'in gerçek öyküsü ile karşımızda. Florence aileden gelen büyük bir mirasa konmuş çok zengin bir kadın. Ve bir müzik tutkunu. Çocukken piyanoya başlamış, ama hastalığı nedeniyle devam edememiş. Sonra şarkıcılığa merak sarıyor. Bu konuda çok yeteneksiz olmasına rağmen, o dönemin New York sosyetesi ve sanat alemi üzerindeki karşı konulmaz hakimiyeti ve ona kimsenin “kral çıplak” demeyeceği bir ortamı sağlayan becerikli kocası sayesinde Carnegie Hall'da konser vermeye kadar işi götürüyor. The Queen ve Philomena gibi filmlerden tanıdığımız İngiliz yönetmen Stephen Frears'ın çektiği Florence ilk bakışta bir komedi filmi. Ama hikaye ilerledikçe, bu iyi niyetli, çocuksu, müzik aşığı kadının hayatındaki bazı sırlar ortaya çıkıyor ve yüreğimizi derin bir hüzün kaplıyor. Kuşkusuz bu değişik karakteri bize sevdiren Meryl Streep’in enfes performansı oluyor. Onunla birlikte Altın Küre'ye aday olan, kocası St Clair rolünde Hugh Grant de bence kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atmış.

FRAGMAN

Florence Foster Jenkins (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

27 Aralık 2016

142. The Wave


Norveç'in meşhur turistik fiyordlarından birinde, dağın bir bölümünün çökmesi sonucunda 85 metre yüksekliğinde dev bir tsunami dalgası oluşuyor. Orada görevli bir jeoloji mühendisi bir yandan yetkilileri uyarmak için uğraşırken, diğer yandan da bir otelde kapana kısılmış ailesini kurtarmaya çalışıyor. Kim demiş felaket filmlerini sadece Hollywood yapabilir diye...  The Wave (Bølgen), Norveç sinemasından çıkıp gelen, gerek görsel efektleri gerek baştan sona eksilmeyen gerilim duygusu ile gayet sağlam bir felaket filmi. Filmin tıkır tıkır işlemesinin sırrı sadece spektaküler görüntülerle tribünlere oynama peşinde koşmayıp, karakter gelişimine de zaman ayırmayı bilmesi. Filmdeki ailenin yaşadığı gerilimi bizim de onlarla birlikte koltuğumuzun ucunda oturarak birebir hissetmemizde oyuncuların payı büyük. Geçen sene The Revenant'ta da rol almış Norveçli oyuncu Kristoffer Joner ve yine Norveç'in önde gelen aktrislerinden Ane Dahl Torp gayet inandırıcı performanslar sergiliyorlar. Hikaye örgüsü olarak felaket filmlerinin bilindik formülünü aynen uygulasa da, bunu en azından düzgün ve etkileyici bir şekilde yapabilen, farklı bir coğrafyadan seyri zevkli iyi bir film.  


Benim Notum: 7,5 / 10




141. Remember


Yıllar önce The Sweet Hereafter ile yüreğimizi sızlatan Atom Egoyan’ın yönettiği Remember, bir yaşlı bakımevinde kalan ve ileri düzeyde demans hastası olan Zev Guttman’ın, soykırımda katledilen ailesinin intikamını almak için bir Nazi’nin peşine düşmesini anlatıyor. Elleri titreyen, yaşlılığın bütün sorunlarını yaşayan ve her uykuya daldığında yakında kaybettiği eşi Ruth’a olan aşkı dışında neredeyse her şeyi unutan Zev, cani Nazi subayı Otto Wallisch’i bulmak için yola çıkar. Cebinde bakımevinden arkadaşı ve yine bir Yahudi olan Max’in yazdığı bir mektup vardır. Her uyanışında mektubu bulup okuyana kadar ne yaptığının farkında değildir. Mektubu okudukça kim olduğunu hatırlar, amacını ve planını nasıl uygulayacağını öğrenir. Bu "hafıza kaybı yaşayan ana karakterin notlarla ne yapacağını öğrenmesi" detayı akla hemen Memento'yu getiriyor. Egoyan, öyküsünü ağır ağır geliştirmeyi seven, seyircinin zihninde beliren soruları cevaplamakta acele etmeyen bir yönetmen. Burada da zamanla bir yol hikayesine dönüşen filminde, bir yandan sürekli bir gerilimi ayakta tutarken, bir yandan da soykırımın günümüze dek yansıyan acılarını etkileyici bir şekilde hatırlatıyor. Her şeyi yeni baştan düşünmemize yol açan finaliyle ise en vurucu darbeyi sona saklıyor. Remember, hafızamızdan kolay kolay silinmeyecek bir film. Aynı zamanda Christopher Plummer ve Martin Landau gibi iki efsane oyuncuyu, hem de bir arada izlemek için son fırsatlardan biri.

FRAGMAN

Remember (2015) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10

26 Aralık 2016

The Final Countdown


140 gitti, son 10 kaldı!.

Öyleyse gerisayım başlasın.


140. A Conspiracy of Faith

Denizde bulunan bir şişenin içinden kanla yazılmış bir mektup çıkar. Sekiz yıl önce yazılmış bu imdat çağrısı, kaçırılıp tutsak edilen bir çocuğa aittir. Danimarka polisinden dedektifler Carl ve Esad'ın araştırmaları onları dini bir topluluğa yönlendirecektir. Bizi "Ejderha Dövmeli Kız" üçlemesiyle tanıştıran İskandinav sinemasından yine karanlık bir suç gerilimi. Sonradan öğrendim ki, aslında bu da bir üçlemenin son filmiymiş. Poliste kapatılmış davaları inceleyen Department Q başlıklı bir birimin ele aldığı dosyaları anlatan üçlemenin diğer filmleri The Keeper Of Lost Causes (2013) ve The Absent One (2014). Konular birbirinden bağımsız olduğu için, mutlaka ilk iki filmi izlemiş olmak gerekmiyor. Jussi Adler-Olsen'in romanından uyarlanan film, başroldeki iki dedektifin ilişkileri ve bir dini tarikatta işlenen suçları ele alması bakımından konu olarak "True Detective" dizisini de andırıyor. İskandinav polisiyelerini sevenleri tatmin edecek, karanlık, psikolojik olarak rahatsız edici ama başarılı bir gerilim. 


FRAGMAN

A Conspiracy of Faith (2016) on IMDb


Benim Notum: 7 / 10

25 Aralık 2016

139. Assassin's Creed

Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel son olarak tam bir sene önce bu zamanlar gösterime giren Macbeth'i yönetmişti. İşin ilginci, o filmde de yine Michael Fassbender ve Marion Cotillard oynuyorlardı. Hani sanki çekimlerin son günü yönetmen "Mike, Marion! Eşyalarınızı toplayın, şimdi buradan başka bir sete geçiyoruz" demiş gibi... Elbette Assassin's Creed tür olarak Macbeth'ten çok çok farklı bir yapım. Filmin ilk fragmanı çıktığında, Fassbender ve Cotillard isimlerini görünce "hah" demiştim, "ilk defa bir bilgisayar oyunu uyarlaması iyi bir filme dönüşecek galiba". Bu iki yüksek kalibreli oyuncunun kötü bir projede yer alamayacağını düşünmüştüm. Ama heyhat, yanılmışım. Bu iki büyük oyuncu film boyunca kendilerinin birer silik kopyası gibiler. Elde yetenek var ama, filmi yapanlar bu yeteneği nasıl kullanacaklarını sanki bilememişler. Tamam, Assassin's Creed'i Amerikalı eleştirmenler kadar berbat bulmadım. En azından engizisyon İspanya'sında geçen sahneler belli bir çekiciliğe sahip. Ama o aksiyon sahnelerinde de yönetmen öyle çılgın bir kurgu seçmiş ki, ne olup bittiğini anlayamıyorsunuz. Her sahneyi illa üç farklı açıdan göstermek yerine biraz uzun planlar, belki biraz slow-motion kullanılsa çok daha etkili olacakmış. Burada ise slow-motion'ı geçtim, bazı sahneler sanki normale göre daha da hızlandırılmış gibi. Herhalde oyuna sadık kalmak için olsa gerek, hikaye günümüz ile geçmiş arasında gidip geliyor. Halbuki 15.yüzyılda geçen bölümler çok daha ilginç. Öyle ki, Callum Lynch'i filan boşverip, film bize sadece geçmişteki suikastçi Aguilar'ın hikayesini anlatsa, Gladiator tarzı epik bir film izleyeceğiz. Bu gürültülü çorbanın içinde bir yerlerde iyi bir macera var, ama sanki yönetmen onu bizden saklamak için özel çaba harcamış.  

FRAGMAN

Assassin's Creed (2016) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10