19 Mart 2022

The Batman

 



DC Comics şirketinin ismindeki DC'nin "Detective Comics" yani "dedektif çizgi romanları" olduğunu biliyor muydunuz? 1930'larda önce polisiye öykülerle yayın hayatına başlayan şirket daha sonra Batman ve Superman gibi süper kahramanlarla çok daha fazla tanınır olmuştu. İşte sinemalarımıza teşrif eyleyen bu son Batman macerası belki de şirketin köklerine dönüşünü işaret ediyor. Çünkü Matt Reeves'in yönettiği The Batman bir süper kahraman hikayesinden ziyade bir dedektiflik öyküsü. Ve tarz olarak da en çok David Fincher filmlerine, özellikle de Zodiac ve Seven'a yakın duruyor.

İyi suç filmlerinde görmeye alıştığımız üzere Batman de sırlarla, kimlik sorunlarıyla ve beklenmedik ifşaatlarla uğraşıyor. Kahramanımız yağmurun hiç durmadığı Gotham şehrinde bir seri katili yakalamaya çalışırken aynı zamanda kendi sorunlu geçmişi ve kişisel şeytanları ile de başetmek zorunda kalıyor. Filmdeki yüksek oktanlı aksiyon sahneleri diğer süper kahraman filmlerine kıyasla daha az. Ama iki bölüm var ki (Batmobil'in ilk kez ortaya çıktığı muhteşem bir araba takip sahnesi ve Batman'in karanlık bir koridordaki silahsız tek adam olduğu çatışma sahnesi) gerçekten spektaküler. Ancak filmin genelinde Batman daha çok The Riddler'ın bıraktığı şifreleri çözmeye, bilmeceleri yanıtlamaya ve nihai çözüme ulaşmak için bir labirenti takip etmeye odaklanıyor.

Henüz birkaç ay önce Dune'da da becerisine şahit olduğumuz görüntü yönetmeni Greig Fraser'ın sinematografisi ve daha önceki iki Maymunlar Cehennemi filminde yönetmen Matt Reeves ile çalışan Michael Giacchino'nun müziği, filmin kendine özgü karanlık kimliğine katkıda bulunuyor. İlk anons edildiğine "Robert Pattinson'dan da Batman mi olur" diye biraz burun kıvırmıştım ama meğer çok da güzel oluyormuş. Twilight yıllarından bu yana epey mesafe kat ettiği anlaşılan Pattinson genç Batman'in o kırılgan, kendi kişiliğini arayan ve dünyanın yükünü omuzlarında taşır halini mükemmel bir şekilde perdeye yansıtıyor. Bu kadar ikonik bir rolde, kendisinden önce gelen birçok oyuncudan yanlışlıkla bile olsa esinlenmek kolay olabilirdi, ancak Pattinson Bruce Wayne'i tamamen kendine ait yapmayı başarıyor. 

Matt Reeves'in The Batman'i belki Christopher Nolan'ın The Dark Knight'ını geçemiyor. Ama ona epey yaklaştığı da kesin. Filmin gücü farklılıklarında yatıyor. Birçok çizgi roman serisinin kozmik varlıklar ve çoklu evrenlerle büyük, daha büyük, en daha büyük olmak için yırtındığı bir zamanda, Batman'in ayakları yere basan gerçekçi yaklaşımı hoş bir rahatlama sağlıyor. Batman, Bruce Wayne'e hak ettiği sağlam temelli dedektif hikayesini veren sürükleyici, görkemli ve zaman zaman gerçekten ürpertici bir psikolojik suç/gerilim filmi. Covid sonrası artık sinemalara dönmek için mükemmel bir bahane.

Benim Notum: 8 / 10


   

28 Şubat 2022

Şubat Filmleri

 


Şubat ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



Kimi 7,5

Black Box 7,5




Scream 7





The Fallout 6,5

Benedetta 6,5



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 27


26 Şubat 2022

Kimi

 


Geçtiğimiz dört yıl içinde sekiz film çekmeyi beceren üretken yönetmenimiz Steven Soderbergh'in son filmi Kimi, Seattle'da evinden çalışan agorafobik bir teknoloji firması çalışanı Angela'nın yaşadıklarını anlatıyor. Beklentilerin aksine Kimi şu yukarıdaki afişte gördüğünüz kızımızın adı değil, Angela'nın üzerinde çalıştığı, tıpkı Siri ya da Alexa benzeri.bir teknolojik oyuncağın adı. Günümüzün sıkıntılı gerçeği COVID-19 salgınını da hikayenin arka fonu olarak kullanan filmde, Angela bir veri akışını incelerken bir cinayetin kanıtlarını keşfediyor. Bu cinayeti yetkili makamlara bildirmeye çalışırken kendi hayatını da tehlikeye atabilecek bir entrikanın içine sürükleniyor.

Film aslında çok basit bir hikayeye sahip, ama Soderbergh usta işi yönetimi ile sadeliğin bazen ne kadar etkili olabileceğini kanıtlıyor. 90 dakikanın altındaki süresi ile Kimi işi hiç uzatmadan biraz Rear Window, biraz agorafobi ve biraz siber gerilim ile harmanlanıyor ve özellikle finale doğru gerçekten keyifli hale geliyor. Başrolde, çok sevdiğimiz Lenny Kravitz'in kızı Zoë Kravitz, karakterine kattığı enerji ile filmi baştan sona iyi sürüklüyor.

Benim Notum: 7,5 / 10
 

12 Şubat 2022

Nightmare Alley

 


Guillermo del Toro'nun son filmi Nightmare Alley 1930'ların sonunda Amerika'da gezici bir sirkte yaşananlarla başlıyor. Panayır da diyebileceğimiz bu mekanda bir işçi olarak çalışmaya başlayan Stan (Bradley Cooper) buradaki sözde medyumlardan öğrendiği numaralarla kendine bir kariyer yolu çiziyor. İnsanları iyi seçilmiş birkaç kelimeyle manipüle etme yeteneğine sahip hırslı bir düzenbaz olan Stan, zamanla sirkten ayrılıp büyük şehirde kendi gösterilerini yapmaya başlıyor. Ancak orada kendisinden bile daha tehlikeli bir kadın psikiyatristle karşı karşıya gelince hayatı alt üst olmaya başlıyor.

Nightmare Alley tüm Guillermo del Toro filmlerinde olduğu gibi öncelikle prodüksiyon tasarımı ile dikkati çeken bir film. Yönetmenin her sahnede kılı kırk yaran bir hassasiyetle çalıştığı, her detaya dikkat ettiği hemen fark ediliyor. Filmin yapım hikayesinde de yönetmenin bu aşırı titizliğinin yansımaları mevcut. Örneğin, panayır sahnelerindeki dekorlar için Del Toro 30'lu 40'lı yıllardan kalma gerçek sirk eşyalarını bulmuş getirmiş. Ya da panayır alanında yerlerin sürekli çamurlu görünebilmesi için bütün bir set arazisinin altına su boruları döşettirmiş. Detaylara gösterilen bu özen karşımıza gelen son üründe görsel bir ziyafet olarak kendini belli ediyor.

Filmin oyuncu kadrosu müthiş: Başrolü üstlenen Bradley Cooper’a; Cate Blanchett, Toni Collette, Rooney Mara, Willem Dafoe, Richard Jenkins, Ron Perlman ve David Strathairn gibi her biri başka filmlerde tek başına filmi sürükleyebilecek kalibrede usta isimler eşlik ediyorlar. Del Toro'nun bir sinemacı olarak her zaman en güçlü noktalarından biri olan görsel algısı bu filmde tam anlamıyla çiçek açmış durumda. Işık yönetimi ve özellikle de gölgelerin kullanımı güçlü bir karamsarlık ve umutsuzluk duygusunu besliyor. Nightmare Alley, Pan's Labyrinth ve The Shape of Water ile birlikte yönetmenin sanatsal açıdan en iyi olduğu işlerden biri. Senenin en iyi hissettiren filmlerinden olmayabilir ama kalıcı bir iz bıraktığı kesin.

Benim Notum: 8 / 10
   


31 Ocak 2022

Ocak Filmleri

 



2022'nin ilk ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Mass 8

Encanto 7,5


Schumacher 7,5



Antlers 7

Val 7



Eternals 6,5

Cry Macho 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2022'de izlenen film adedi: 13




28 Ocak 2022

Encanto

 



Son yıllarda Disney çatısı altında çalışan iki animasyon stüdyosu (Disney ve Pixar), "beyaz prenses fabrikası" olarak nitelendirilebilecek kötü şöhretlerinden kurtulmak için arka arkaya bilinçli hikaye tercihleri yapıyor. Sonuç: Coco, Soul, Luca, Raya and the Last Dragon ve şimdi de Encanto gibi farklı kültürlere ve etnisitelere kucak açmış bir dizi yapım. Encanto, Kolombiya'da gözlerden uzak bir vadiye yerleşmiş, büyülü güçleri ile yerel halkı koruyan Madrigal ailesinin hikayesini anlatıyor. Disney'in her zamanki birinci sınıf animasyonu filmi en baştan sağlam bir temele oturtuyor. Tıpkı Soul'da olduğu gibi, Encanto'da da geleneksel anlamda bir "villain" / kötü adam yok. Bu farklı hikaye kurgusu, animasyon filmlerinde sıkça karşılaştığımız ve bazen anlatıyı zedeleyen o yapaylık unsurunu ortadan kaldırıyor. Ancak tanıdık bir şablona alışmış özellikle küçük izleyiciler bu değişikliği nasıl karşılayacak, henüz bilmiyoruz.

Son zamanlarda Hamilton, In the Heights ve Tick Tick Boom gibi müzikaller ile yıldızı parlayan yetenekli besteci Lin-Manuel Miranda sekiz şarkısıyla filme katkıda bulunuyor. Bu çok akılda kalıcı güzel şarkılar filmi gerçekten bir üst seviyeye taşımayı başarıyor. Filmi izledikten sonra kendimi bazılarını mırıldanırken buldum. Güzel şarkılar demişken, bu yazının yazıldığı hafta filmdeki üç şarkının birden İngiltere müzik listelerinde ilk 20'de olduğunu, hatta bir tanesinin de an itibarı ile 1 numaraya yükseldiğini belirtelim. Bu son yıllarda çok rastlanan bir durum değil, Frozen filminden dillere pelesenk olan "Let It Go" bile en fazla 11 numara olabilmişti (İngiltere'de bu haftanın 1 numarası "We Don't Talk About Bruno" için tıklayınız ).

Walt Disney firmasının 60. yıl kutlamaları eşliğinde gelen Encanto çok emek verilmiş, üzerinde çok iyi çalışılmış, büyük-küçük görülmeyi hak eden başarılı bir animasyon. 

Benim Notum: 7,5 / 10






26 Ocak 2022

C'mon C'mon

 


Bu sene ödül sezonu muhabbetlerinde adı sık geçen filmlerden C'mon C'mon daha önce 20th Century Women ile sevdiğimiz Mike Mills tarafından çekilmiş. Joaquin Phoenix'i yıllar sonra ilk kez "normal" bir adam olarak izlediğimiz filmde, bir radyo programcısı kız kardeşinin isteği üzerine bir süreliğine onun oğluna bakmak zorunda kalıyor. Şehirler arası bir yolculuğa çıkan amca-yeğen bir yandan birbirlerini ilk kez yakından tanıma fırsatı bulurken bir yandan kendi dünyalarını da yeniden keşfediyorlar. 

Joaquin Phoenix'in her zamanki gibi yeteneğini konuşturduğu filmin asıl sürprizi küçük oyuncu Woody Norman. Şimdiden birçok eleştirmen birliği tarafından "yılın yükselen yıldızı" seçilen Woody abartısız performansıyla yüreğimize dokunmayı başarıyor. Hikayenin arasına radyo programcısının çeşitli yaşlardan çocuklarla yaptığı röportajlar yerleştirilmiş. Gerçek çocuklarla gerçekleştirilen ve onların bugüne ve geleceğe bakışlarını anlattıkları bu röportajlar filmin konusu ile de paralellikler taşıyor. Mike Mills için bir tutku projesi olduğu aşikar olan C'mon C'mon, zaman zaman tempo problemi yaşasa da, çocukluk ve büyüme üzerine içten ve gerçekçi bir hikaye. 

Benim Notum: 7 / 10   



 

23 Ocak 2022

2021'in En İyi Filmleri

 



2021'de yine tam 150 film izlemeyi başardım. Yılın bana göre en iyi filmleri sıralamasını sağ sütunda görebilir, bununla ilgili hazırladığım videoyu da şuraya tıklayarak izleyebilirsiniz. 

2022'de bol sinemalı, bol filmli günler herkese.

31 Aralık 2021

Aralık Filmleri

 



Aralık ayında izlediğim filmler ve puanlarım:






Spencer 7




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 150


30 Aralık 2021

Spider-Man: No Way Home

 


Spoiler vermeden bu filmin yazısı nasıl yazılır bilemiyorum ama deneyeyim. Siz yine de mümkün olduğunca senaryo hakkında hiçbir şey bilmeden filmi izlemeye gidin. Jon Watts'ın "home" üçlemesinin son halkası ikinci filmin kaldığı yerden başlıyor. Spider-Man Peter Parker kimliğinin ortaya çıkması sonrasında, bu durumun yarattığı problemlerle uğraşıyor. Yakın arkadaşlarının ve halası May'in de bu ifşaattan olumsuz etkilendiğini görünce, Avengers'dan arkadaşı Doctor Strange'ten yardım istiyor. Filmin ilk yarısı bittiğinde düşüncelerim "eğlenceli, komik, güzel" şeklindeydi. Ama ikinci yarıda öyle şeyler oluyor ki film "muh-te-şem" boyutuna doğru yükseliyor. İkinci yarıda sinemada oturduğum koltukta birkaç kere sesli bir şekilde "hadi canım, yok artık" dedim. Sonra da kendimi bu yoğun duygusallık, coşku, eğlence sarmalına bıraktım. İçimdeki on yaşındaki oğlan çocuğu bazı sahneleri ellerini çırparak izledi. 

Eğer benim gibi 2002 yılında Sam Raimi’nin yönettiği ilk filmden başlayarak tüm Spider-Man filmlerini izlemiş bir Spider-Man hayranıysanız bu filmi izlerken yağlarınızın erimemesi imkansız. Evet doğrudur, film birçok nostaljik öğe içeriyor. Ama fan servisi yapılacaksa da işte böyle yapılmalı. Filmdeki nostaljik unsurlar “bakın bu da vardı” diye şöyle bir görünüp sonra kaybolmuyorlar, bir amaca hizmet ediyorlar, filmin anlatmak istediği hikayeye katkıda bulunuyorlar. Senaryoyu yazanlar Spidey hayranlarını mest edecek sürprizleri oraya buraya yerleştirmeyi ihmal etmemişler, ama aynı zamanda karaktere ve yıllardır onu izleyerek büyüyenlere gerçekten saygı duyan bir iş var karşımızda. Bayıldım! 

Benim Notum: 9 / 10





29 Aralık 2021

The Rescue

 


Bir gerçek olay iyi anlatıldığı zaman, ortaya çıkan belgesel değme kurgu hikayelerden daha sürükleyici ve daha gerilimli olabiliyor. The Rescue buna iyi bir örnek. Daha önce Free Solo ile en iyi belgesel Oscar’ı alan Jimmy Chin ve Elizabeth Chai Vasarhelyi’nin çektiği film 2018 yılında Tayland’da bir mağarada mahsur kalan 12 genç futbolcu ve antrenörlerinin inanılmaz kurtarılma hikayesini anlatıyor. Ben olayı haberlerden hatırlıyordum ama belgeseli izledikten sonra bu kurtarma operasyonu ile ilgili bilmediğim ne kadar çok detay olduğunu fark ettim. 

Filmin yapımcıları Tayland ordusundan ve mağara dalgıçlarından elde ettikleri daha önce hiç görülmemiş yüzlerce saatlik arşiv görüntülerini tarayarak ortaya soluk soluğa izlenen bir belgesel çıkartmışlar. Hikayenin sonunu bilmeme rağmen baştan sona koltuğumun kenarında doğrularak izledim. Bu belgesel önümüzdeki aylarda National Geographic kanalında yayınlanacak, denk gelirseniz sakın kaçırmayın.     

Benim Notum: 8 / 10  

19 Aralık 2021

West Side Story

 


Elli yıla yaklaşan yönetmenlik kariyeri boyunca Steven Spielberg birçok farklı türde film yaptı, ancak West Side Story onun müzikal daldaki ilk girişimini temsil ediyor. 1961 yapımı Oscar'lı filmin yeniden çevriminde Spielberg bir yandan ilk filme saygı duruşunda bulunmayı ve onu yüceltmeyi ihmal etmezken, bir yandan da bir klasiği daha da geliştirmeyi başarıyor. Bu, "yeniden çekmeye ne gerek vardı" dedirtmeyecek nadir remake'lerden. Spielberg'in filmi özellikle görüntü yönetmenliği ve oyunculuk departmanlarında ilk filmin seviyesinin üzerine çıkmayı dahi beceriyor.

Bu yazının başına oturmadan önce 1961 yapımı filmi bir kez daha izledim. İki versiyon arasındaki farklar çok açık. Orjinal film daha çok bir sahne performansının kameraya çekilmiş hali gibi. Yani kalabalık bir oyuncu kadrosu sahnede hünerlerini sergiliyorlar ve bir kamera da sanki seyircilerin olduğu bölüme konmuş, sahnedeki şovu kaydediyor. Steven Spielberg'in versiyonu ise çok daha üç boyutlu, kamera yerinde durmuyor, oyunculara yaklaşıyor, onların aralarında dolaşıyor. Elbette bunda gelişen sinema teknolojisinin payı inkar edilemez. Ama bu yeni film çok daha fazla sinema lezzeti barındırıyor. Hele bir "America" şarkısı var ki... Neredeyse 100'e yakın kişinin sokakta aynı anda dans ettiği bu görkemli bölüm bile filmi izlemek için tek başına bir sebep bence.  

2021 yapımı Batı Yakasının Hikâyesi görüntü yönetimi, prodüksiyon tasarımı, kostümleri, koreografisi ve müzikleriyle mükemmel bir iş. Bu asla cepleri dolduralım motivasyonuyla kotarılmış ruhsuz bir para kapma aracı değil. Spielberg'in filmi, göz alıcı bir eğlence, tam bir sinema olayı. Sinemanın en büyük klasiklerinden birinin bile, gişe rekorları kıran bir film yapmaktan çok bir "film" yapmakla ilgilenen usta bir yönetmenin elinde yeni bir hayat bulabileceğini kanıtlayan özel bir proje.

Benim Notum: 8,5 / 10





17 Aralık 2021

The Power of the Dog

 


Neredeyse 30 yıl önce The Piano ile tanıyıp sevdiğimiz ve o zamandan beri de pek ortalarda görünmeyen Yeni Zelandalı yönetmen Jane Campion bu seneki ödül sezonunun favorilerinden olacak bir film ile geri dönüyor. Venedik Film Festivalinde en iyi yönetmen ödülü ile alan film, bu hafta başında açıklanan Altın Küre adaylıklarında da neredeyse her majör kategoride ödüle aday oldu: en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi senaryo ve en iyi müzik. 

1920'lerin Montana'sında geçen The Power of the Dog modern bir western tadında başlayıp ağır tempolu bir psikolojik dramaya hatta gotik bir gerilime evriliyor. Jane Campion ustası olduğu karakter gelişimine ağırlık verirken bir tablo güzelliğindeki geniş plan doğa görüntülerini de bol bol kullanıyor. Benedict Cumberbatch'in başrolde oynadığı The Power of the Dog yavaş tempolu bir film. Biraz festival filmi havasında. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış. Ancak, birçok mücadele ve “aksiyon” içsel olarak ceryan ettiğinden, iki saati aşan uzunluğunu haklı çıkaracak yeterince malzeme yok. Ama sabredip sonuna kadar izleyebilirseniz, finalde taşlar yerine oturuyor, bazı halkalar tamamlanıyor. 

Benim Notum: 7,5 / 10

12 Aralık 2021

The French Dispatch

 


Sinema dünyasının en kendine has yönetmenlerinden Wes Anderson'a ben yıllardır biraz mesafeli yaklaşmaktaydım. Onun o aşırı stilize tarzı bende hep bir soğukluk etkisi yaratıyordu. Ancak bu kez, belki de ne ile karşılaşacağımı bilerek sinemaya gittiğimden, ilk defa bir Wes Anderson filminden keyif aldım. Üstelik de The French Dispatch yönetmenin en "Wes Anderson'vari" filmi. Muhterem bu kez cephanelikte ne varsa hepsini üstümüze salmış.

Fransa'da yayınlanan The French Dispatch adlı hayali bir dergiyi tanıtarak başlayan film, daha sonra derginin sanat, politika, yemek gibi farklı bölümlerinde yayınlanmış makalelerden uyarlanmış üç ayrı hikayeyi sırayla perdeye getiriyor. Wes Anderson bu hikayeleri anlatırken elbette yine görsel stiliyle ön plana çıkıyor. Simetrik kadrajlar, farklı açılar, sağdan sola ya da aşağıdan yukarıya kayan kamera hareketleri, farklı çerçeve oranları (aspect ratio), siyah-beyaz başlayıp renkliye geçme gibi biçimsel sıçramalar film boyu devam ediyor. Bu çılgın imajlar festivali zaman zaman seyirciyi yorsa da, genelde hoş gözüküyor. Bu kez anlatılan öykülerin de oldukça ilgimi çektiğini söyleyebilirim, özellikle ressam bir mahkum ile gardiyanın aşkını anlatan ilk hikaye. Fransız kültürüne bir saygı duruşunda bulunduğu açık olan filmde henüz ilk sahneyle başlayan referanslar, film boyunca yedinci sanatın birçok akım ve türüne değinerek devam ediyor. Ve son tahlilde bir "sinefil ziyafeti"ne dönüşüyor.

Benim Notum: 7,5 / 10 
   

10 Aralık 2021

Spencer

 



Pablo Larraín'in yönettiği Spencer, Prenses Diana'nın (yani gerçek adı ile Diana Spencer'ın) kraliyet ailesi ile birlikte Sandringham şatosunda geçirdiği üç günlük bir Noel tatilini anlatıyor. Yıl doksanların başıdır ve Lady Di artık  Prens Charles ile boşanma aşamasına gelmiştir. Bulimia adlı yeme bozukluğundan mustarip genç kadın, bir yandan kocası Charles’ın ihanetiyle bir yandan da geleneklerin ve kraliçenin baskısıyla başa çıkmaya çalışmaktadır.

Pablo Larrain tıpkı bir önceki filmi Jackie'de olduğu gibi yine gerçek hayattan yüksek profilli bir kadın karakteri alıyor ve onun psikolojik durumuna odaklanıyor. Bu alışılagelmiş bir hikaye şablonuna sahip, kadrodaki önemli şahsiyetlerin çarpıcı laflar ettiği, arka arkaya olayların cereyan ettiği geleneksel bir biyografik film değil. Öyle ki, Kraliçe Elizabeth filmde toplam beş dakika filan görünüyor, Prens Charles da taş çatlasın on dakika. Hayal ile gerçek arasında dolaşan anlatı, Diana’nın içine düştüğü ruh halini ön plana çıkartırken zaman zaman bir gerilim formatına bile bürünüyor. Yönetmen Diana’nın kapana sıkışmışlığını ve kapatıldığı kafeste nefessiz kalışını seyirciye birebir yaşatmayı amaçlıyor. Ve bunu başarıyor da.

Bir zamanlar Twilight serisinin Bella Swan'ı olarak şöhrete kavuşan Kristen Stewart, son yıllarda daha çok küçük bütçeli bağımsız filmlerde boy göstererek oyunculuğunu ön plana çıkarmaya ve kendini farklı bir yere konumlandırmaya çalışıyordu zaten. Spencer'daki performansı ile amacına ulaşmış gibi görünüyor. Kristen Stewart bu senenin en iyi kadın oyuncu Oscar'ının en güçlü adayı konumunda şu anda. Ben iyi oyuncu olduğunu kabul etsem de bu filmde kendini biraz fazla zorladığını düşünüyorum. "Rolün içinde kaybolmak" diye bir deyim vardır. Ben burada rolünün içinde kaybolduğunu hissetmedim, tam tersi o kafasını yana eğerek süzüldüğü, ya da fısıldayarak konuştuğu her sahnede "Kristen Oscar için bastırıyor" dedim içimden.

Benim Notum: 7 / 10

  

30 Kasım 2021

Kasım Filmleri

 



Kasım ayında izlediğim filmler ve puanlarım:







Finch 6,5

Lamb 6,5



Nine Days 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 141

29 Kasım 2021

King Richard

 


King Richard, tenis dünyasının yıldız isimleri Venus ve Serena Williams kardeşlerin zirveye giden yolculuklarını anlatıyor. Ama bunu yaparken odağına kız kardeşleri değil, onların babaları Richard Williams'ı alıyor. Yoksul bir aileden gelen ve hayatı boyunca ABD'deki ırk ayrımcılığı ile yüzleşen Richard, kızları için doğumlarından itibaren bir plan tasarlıyor: onları bir gün tenisin bir numarası yapmak ve adlarını tarihe yazdırmak. Beyazların hakimiyeti altındaki bir spor dalında bu planı gerçekleştirmek ne kadar zor olsa da, Richard kızlarının gelişimi ile ilgili bütün detayları en ince ayrıntısına kadar bire bir takip ederek hayalini adım adım hayata geçiriyor. Tabii zaman zaman aşırı zorlayıcı ya da geçimsiz olma pahasına.

Daha önce pek adını sanını duymadığımız Reinaldo Marcus Green'in yönettiği filmde Will Smith performansı ile parlıyor. Sakalları ve hafif kambur postürü ile fiziksel olarak da bir tranformasyon geçiren aktör, bu seneki Oscar'larda en iyi erkek oyuncu adaylığına doğru gümbür gümbür ilerliyor.

Filmin yapımcılığını Williams kardeşler üstlenmiş. Bu nedenle izlediğimiz hikayenin objektifliği konusunda şüphe duymamız doğal. Filmde Richard kızlarını her daim destekleyen ve onların potansiyellerine ulaşmaları için elinden geleni ardına koymayan bir baba olarak tasvir ediliyor ama böylesine inatçı ve kontrol manyağı bir baba ile büyümenin mutlaka verdiği bazı hasarlar da olmuştur; biz onları göremiyoruz. Gerçek yaşam öyküsü bir Hollywood masalına dönüştürülürken o hasarlar sanki bilinçli olarak gözümüzden uzak tutulmuş.

Benim Notum: 7 / 10

    

28 Kasım 2021

Last Night in Soho

 


Edgar Wright’ın yönettiği Last Night in Soho, büyük şehre moda tasarımı okumaya gelen taşralı genç kız Ellie’nin şehre ve hayata tutunma hikâyesi gibi başlıyor. Ellie rüyalarında çok sevdiği 1960’lar Londra’sına gidiyor ve orada bir şarkıcı kız ile tanışıyor. Geçmişe yapılan bu gizemli yolculuklar esnasında karanlık bir sırrın da ortaya çıkması ile birlikte hikaye önce bir polisiyeye sonrasında ise sıkı bir korku gerilim filmine dönüşüyor. Türler arasında gezinmeyi seven yönetmen Edgar Wright, müzikleri, kurgusu, sanat yönetimi ve özellikle de renk kullanımı ile yine müthiş bir atmosfer yaratmayı başarıyor. 

Daha önceleri hep yan rollerde görmeye alıştığımız ve en son geçen sene Jojo Rabbit’te izlediğimiz Thomasin McKenzie, Ellie rolünde dikkat çekici bir performansa imza atıyor ve artık bir filmi tek başına omuzlayabileceğini gösteriyor. 60’lı yıllara bir güzelleme gibi başlayan ama şaşırtıcı bir finale doğru ilerleyen Last Night in Soho, dönem ruhunu yansıtan detayları ve yarattığı atmosferi ile senenin izlenmeyi hakeden yapımlarından.

Benim Notum: 7,5 / 10

31 Ekim 2021

Ekim Filmleri

 



Ekim ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Dune 8




Titane 7

Old Henry 7


The Guilty 6,5

Blue Bayou 6,5

Copshop 6,5



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 130


Dune

 


Kanadalı Dennis Villeneuve için "yaşayan yönetmenler arasında en beğendiğim" demem boşuna değil. Düşünsenize adamın 2011'den beri çektiği bütün filmler (sırasıyla Incendies, Prisoners, Sicario, Arrival ve son olarak Blade Runner 2049) hep benim o yılın en iyileri listeme girdi. Özellikle son iki filminde bilim-kurgu janrındaki ustalığını da hayranlıkla izledikten sonra, Frank Herbert'in artık klasikleşmiş bilim-kurgu romanının sinema uyarlamasında neler yapabileceğini görmeyi sabırsızlıkla bekliyorduk. Beklediğimize de değmiş: Bir Villeneuve filmi daha benim "senenin en iyileri" listeme girecek, orası kesin. Ama sanırım çok üst sıralarda olamayacak, onun da nedenine birazdan geleceğiz.   

Pandemi nedeniyle, Warner Bros şirketi 2021'deki filmlerinin aynı gün Amerika'da streaming platformu HBOMax'te de yayınlanacağını duyurunca buna en çok isyan eden Dennis Villeneuve olmuştu. Filmi bir IMAX salonunda izledikten sonra ona hak vermemek elde değil. Dune mümkün olan en büyük perdede ve çok iyi bir ses sistemi ile izlenmesi gereken bir film, tam anlamıyla görsel ve işitsel bir ziyafet. Yönetmen Villeneuve özellikle ölçeklendirme konusunda ilginç bir şey yapıyor: perdede büyük bir bina, büyük bir uzay aracı ya da büyük bir canavar izleyeceğimiz zaman aynı karenin içine çok daha küçük bir ayrıntıyı, örneğin koşuşturan insanları da yerleştiriyor. Böylece o objenin devasalığı çok daha dikkat çekici bir şekilde önümüze geliyor. Filmin görsel efektler departmanı ayrı bir tebriki hak ediyor. Filmde belki de binlerce bilgisayarda üretilmiş efekt var, ama sanki hiç CGI yokmuş gibi hissediyoruz. Dune bizi bambaşka bir dünyaya götürürken, izlediğimiz hiçbir şey bize yapay ya da plastik gelmiyor. Sanki biz de oradayız ve her şey dokunup hissedebileceğimiz kadar organik ve gerçek.

Dune bu senenin en iyi filmlerinden biri ama bir eksiği var: çok iyi bir filmin sadece ilk yarısını izliyoruz. Film başlayıp da perdede "Dune Part 1" yazısını görünce "nasıl yani" dedim içimden. Çünkü filmin pazarlaması böyle yapılmamıştı, sinemalarda gösterime girdiği güne kadar biz onu "Dune" diye biliyorduk. Şimdi ise çekileceğinden yüzde yüz emin bile olmadığımız bir Part 2'yi beklemek zorundayız. Üstelik de Part 1 kendi içinde bütünlüğü olan bir hikaye değil (mesela Lord of the Rings bölümleri öyleydi). Bir macera tam ortasında zart diye kesiliyor ve biz izleyiciler askıda bırakılmış bir şekilde öylece kalakalıyoruz. Sinema salonundan çıkarken de lezzetli bir yemeğin tam ortasındayken tabak önümüzden alınmış gibi hissediyoruz. Sırf bu nedenle, aslında daha da yüksek bir notu hak eden filmin puanını biraz kırmak zorunda kaldım. Belki ikinci bölümü izleyip (o da inşallah çekilirse), lezzetli yemeği tamamladıktan sonra geri dönüp tekrar değerlendirebilirim.  

Benim Notum: 8 / 10

9 Ekim 2021

No Time to Die


Pandemiden etkilenen ilk büyük stüdyo filmlerinden biri No Time To Die idi. Normalde 2020 ilkbaharında gösterime girmesi gereken bu 25. Bond filminin vizyon tarihi tam dört kez ertelendi. Daniel Craig'i son kez 007 rolünde izleyeceğimiz bu Bond macerası nihayet sinemalarımızda, hem de ABD'den bir hafta önce. 1977'deki The Spy Who Loved Me'den bu yana çıkan tüm Bond filmlerini sinemada izlemiş bir sinemasever olarak tedbirimizi alıp, maskemizi takıp, IMAX salonunda yerimizi aldık elbette. Dev  perdede film izlemeyi de özlemişiz vesselam. 

No Time To Die, Daniel Craig dönemine şık bir veda olmuş. True Detective dizisinden hatırladığımız yönetmen Cary Joji Fukunaga, bir Casino Royale seviyesine çıkamasa da, Bond hayranlarını tatmin edecek bir eğlencelik yaratmayı başarmış. Filmin hemen başında o güzel İtalyan kasabasında geçen nefes kesici açılıştan itibaren havaya giriyoruz. Aksiyon sahneleri ve özellikle de araba takip bölümleri çok başarılı. Bir de o kadar çok nostaljik öğe var ki (Bond müziği, Aston Martin, teknolojik oyuncaklar, egzotik mekanlar, smokin, Martini, vs..) bu rüzgara kapılıp gitmemek imkansız. Filmin sonunda ise oldukça duygusal bir finalin sizi beklediğini söyleyebilirim. En sevdiğim Daniel Craig'li Bond filmi hala Casino Royale olsa da, No Time To Die da üst sıralara oynar.

Benim Notum: 7,5 / 10


 

30 Eylül 2021

Eylül Filmleri

 



Eylül ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


CODA 7,5

Stillwater 7,5

Free Guy 7

Candyman 7


Malignant 7

Old 6,5

Respect 6,5


Together 6,5

Kate 6


Annette 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 119


25 Eylül 2021

Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings

 


Son bir senedir sinema salonunda izlediğim ikinci film olan Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings, Marvel sinematik evrenindeki yeni fasılın başlangıcını temsil ediyor. Dört haftadır Amerika gişe hasılatı listesinin zirvesinde yer alan (Türkiye box office listesinde de iki hafta bir numarada kaldı) filmi iki bölüme ayırarak değerlendirmek lazım. Filmin ilk yarısı Marvel filmlerinde şimdiye kadar gördüğümüz en başarılı aksiyon sahnelerini bize sunuyor. Bu ilk bölümde müthiş bir koreografi ile oluşturulmuş uzakdoğu dövüş sanatlarını içeren sahneler adeta bir baleyi andırıyor. Sürekli titreyen bir kamera yerine, kimin ne yaptığını rahatlıkla seçebildiğimiz geniş plan çekimler 70'lerin Bruce Lee filmlerini ya da daha yakın zamanlardan Crouching Tiger Hidden Dragon'u hatırlatıyor. 

Daha önce The Glass Castle ve Just Mercy gibi çok daha düşük bütçeli, karakter ağırlıklı filmlerle tanıdığımız yönetmen Destin Daniel Cretton, Shang-Chi'de de aslında işleri basit tuttuğunda ve ayakları yere basan bir hikaye anlattığında daha başarılı sonuçlar alıyor. İkinci yarıda ise -artık stüdyonun zorlamasıyla mıdır bilinmez- film o güzelim koreografili yumruk yumruğa dövüş sekanslarını bir kenara bırakıp klasik Marvel formülünü uygulamaya karar veriyor. Bu bölümde bol bilgisayar efektli, bol uçan kaçan yaratıklı, bol patlamalı çatlamalı sahneler filmin özgünlüğünü de bir nebze zedeliyor.

İkinci yarıdaki hafif düşüşe rağmen sinemadan memnun ayrıldım. Tıpkı filmde canlandırdığı Shang-Chi (ya da Shaun) karakteri gibi kendisi de küçük yaşta Çin'den Amerika'ya göç etmiş Simu Liu yepyeni bir aksiyon yıldızı olarak parlıyor. Tamamı Asya kökenli oyunculardan oluşan bu yetenekli kadronun Marvel evreninde bundan sonra neler yapacağını merakla bekliyorum.

Benim Notum: 7,5 / 10 

17 Eylül 2021

CODA

 


CODA işitme engelli ebeveynlerin çocuğu anlamına gelen bir terim (Child of Deaf Adults). Ama aynı zamanda bir müzik terimi. Filmi seyredince, bu çift anlamlı kelime tercihinin bilinçli olduğunu anlıyoruz. Çünkü hikayesini izlediğimiz lise son sınıf öğrencisi Ruby bir yandan tamamı işitme engelli olan ailesinin (annesi, babası ve büyük kardeşi) balıkçılık işinde onlara yardımcı olmaya çalışırken bir yandan da büyük şehirde müzik eğitimi alma hayalinin peşinden koşuyor.

Yazar yönetmen Siân Heder klişe denilebilecek bir büyüme hikayesinden, ilgi çekici bir film çıkartmayı başarmış. Bunu da oyuncularının samimi performanslarına ve gerçekçi bir senaryoya borçlu. CODA  işitme engellilerin dünyasını onların gözünden görmemi sağlayan bir film oldu. Özellikle bir konser sahnesi var ki, çok etkileyici.  

Benim Notum: 7,5 / 10
 

6 Eylül 2021

The Green Knight

 


David Lowrey daha önce The Ghost Story ve Pete's Dragon gibi ilginç filmlere imzasını atmış vizyoner bir yönetmen. Bu kez orta çağda Kral Arthur döneminde geçen bir halk efsanesine kendi müstesna yorumunu getirmiş. 

The Green Knight öncelikle enfes görüntüleri ile dikkat çekiyor. Filmdeki neredeyse her bir kare özenle çekilmiş. Set dizaynları, kostümler, müzik gibi ayrıntıların hepsi birinci sınıf. Ancak ne yazık ki, aynı övgüleri anlatılan hikaye için söylemek zor. David Lowrey özenerek bir fantastik dünya yaratmış ve bizi bu dünyanın içine girmeye davet ediyor. Ama senaryo A noktasından B noktasına gideyim derken yolu çok uzatıyor. Filmdeki her gerçek üstü detayı anlamaya çalışmak insanı yoruyor. Lowrey enerjisinin tümünü atmosfer yaratmaya harcamış, etkileyici bir atmosfer kurmayı başardığı da kesin. Ancak keşke hikayeyi daha sürükleyici, daha anlaşılır kılmak için de biraz uğraşsaymış.

Benim Notum: 7 / 10       

 

31 Ağustos 2021

Ağustos Filmleri

 


Ağustos ayında izlediğim filmler ve puanlarım:





Zola 6,5


F9 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 104


29 Ağustos 2021

Pig

 


Senenin en büyük sürprizlerinden biri diyebileceğim Pig'de, Nicolas Cage Oregon ormanlarında tek başına yaşayan Rob isimli bir trüf mantarı avcısını canlandırıyor. Rob'un en güzel trüfleri bulmasına yardımcı da olan çok sevgili domuzu bir gece kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıyor. Rob domuzunu bulmak üzere yıllar sonra şehre iniyor. Ancak bu yolculuk sırasında geçmişi ile ilgili detaylar da bir bir ortaya çıkmaya başlıyor.

Filmin ilk 15 dakikasını izlediğinizde ya da yukarıdaki konuyu okuduğunuzda bunun bir tür John Wick hikayesi olduğunu düşünebilirsiniz. Nicolas Cage yumruklarını ve silahlarını konuşturacak, gözü dönmüş bir halde, domuzunu çalanlardan vahşi bir şekilde teker teker intikamını alacak. Ne büyük yanılgı!.. Film tam tersi bir yönde ilerliyor. Nicolas Cage'in muhteşem oyunculuğu eşliğinde çok sakin, iddiasız, ama hayatın anlamı üzerine etkileyici ve beklenmedik derecede dokunaklı bir film izliyoruz. İnsanların hayatlarında değerli bir şey bulmak için zorlandığı, bir arayış uğruna işlerini ya da yaşadığı şehirleri bıraktığı bir zamanda, Cage, anlamı olan bir şeye tutunma konusunda sessiz bir manifesto bırakıveriyor beynimizin köşesine. Özellikle filmin ortalarına doğru bir restoran sahnesi var ki, birkaç kere izlemeye ve üzerinde düşünmeye değer.  

Son yıllarda önüne gelen her projeyi kabul eden Nicolas Cage ne yazık ki bu filmlerin birçoğunda kendini heba ederek, artık neredeyse bir karikatüre dönüşmeye başlamıştı. Yönetmen Michael Sarnoski'nin filmi, doğru bir hikaye ve doğru bir rol ile buluşturulduğunda Cage'in aslında ne kadar yetenekli bir aktör olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Pig, Cage'in dehası için bir vitrin.

Benim Notum: 8 / 10

20 Ağustos 2021

The Suicide Squad

 


2016'da çekilen David Ayer imzalı ilk Suicide Squad filmi dünya çapında 750 milyon dolar gişe geliri elde etse de, eleştirmenleri ve çizgi romanın hayranlarını pek tatmin edememişti. Ben de o film ile ilgili bu blogda şöyle yazmışım: "Filmin genel problemi şöyle eli yüzü düzgün, sürükleyici bir olay örgüsüne sahip olmaması. Senaryo o kadar sallapati ki, bir süre sonra bu çatlaklar çetesinin başına ne geldiğini umursamıyoruz. Onların bir takım olabileceğine de asla inanmıyoruz. Sonuç olarak Suicide Squad ilginç olmayan bir hikayeyle ve birbirinden kopuk sahnelerle ilerleyen, duygusuz bir özel efekt şovundan öteye gidemiyor."

Warner Bros beş yıl sonra projeyi bu kez Guardians of Galaxy'nin yönetmeni James Gunn'a emanet etmiş, Gunn'ın "çekerim ama R-rated (yani yetişkinlere yönelik) olacak" şartını da kabul ederek. Yani aslında böylece James Gunn Marvel'dan diğer tarafa, DC'ye geçiş yapmış. Stüdyonun yönetmen seçimi ve onu zincirlerinden kurtarması da çok isabetli bir tercih olmuş. 2021 model The Suicide Squad ilk filmde eksik olan neredeyse her şeyi yerine koyuyor. İyi yazılmış sürükleyici bir senaryo, kalabalık bir kadroya rağmen her karakterin hak ettiği karakter gelişimine sahip olması, başta Idris Elba (Bloodshot) olmak üzere çok iyi oyunculuklar bizi perdede izlediğimiz maceraya kilitliyor ("perdede izlediğimiz" ifadesini özellikle seçtim, The Suicide Squad tam bir sene aradan sonra bir sinema salonunda izlediğim ilk filmdi).  

Pandemi nedeniyle The Suicide Squad muhtemelen ilk filmin ulaştığı gişe rakamlarına erişemeyecek. Ama kesinlikle bu çok daha iyi bir film. Şöyle anlatayım: ilk filmi izledikten sonra sinemadan çıkarken o birbirinden kopuk grubun bundan sonra ne yapacağı umurumda bile değildi. Ama The Suicide Squad'ı izledikten sonra bu tuhaf ama eğlenceli çetenin bir sonraki maceralarını görmeyi dört gözle bekliyorum.

Benim Notum: 8 / 10