8 Şubat 2018

7. Aus dem Nichts

Fatih Akın geçen sene Elveda Berlin (Tschik) ile "mutlu ve güneşli" sularda dolaştıktan sonra, kendisini üne kavuşturan sarsıcı dram türüne geri dönüyor. Ama o eski formuna kavuştuğunu söylemek abartı olur. Aus dem Nichts (Paramparça) her ne kadar bu sene en iyi yabancı film dalında Altın Küre almış olsa da, Fatih Akın sinemasında bir Duvara Karşı ya da Yaşamın Kıyısında kadar müstesna bir yerde değil. Bir bombalı saldırı sonucu eşini ve oğlunu kaybeden ve hayatı alt üst olan Katja'nın önce matem sonra da intikam alma sürecini anlatan Aus dem Nichts, perdeye yansıtılan başlıklarla bölünmüş üç ana segmentten oluşuyor  (1.Aile, 2.Adalet 3.Deniz). İşin kötüsü, bölümler ilerledikçe seviye zirveye doğru çıkacağına gittikçe düşüyor. Saldırıdan hemen sonraki günleri anlatan ilk bölüm çok etkileyici ve "işte Akın yine karın boşluğumuza yumruğu çakmış" dedirtiyor. Bitmek tükenmek bilmeyen mahkeme sorgulamalarını anlatan ikinci bölüm fazla yüzeysel ve monoton. Üstelik yalancı şahitlik yaptığı çok belli olan bir tanığa rağmen mahkemenin verdiği karar inandırıcılığı zorluyor. Tamamı Yunanistan'da geçen son bölüm ise "buna gerek var mıydı" diye sordurtuyor. Katja'nın dramını ve çaresizliğini çok iyi yansıtan ve bu performansıyla Cannes'da en iyi kadın oyuncu ödülünü hak ederek alan Diane Kruger filmin gerçek yıldızı olarak parlıyor. Bir zamanlar Troy'un Helen'i olarak tanıdığımız bu Alman oyuncu kendi anadilinde oynadığı bu ilk başrolde filme çok şey katıyor. Açıkçası Paramparça'yı ben daha çok sevmek istedim, ama Fatih Akın'ın ilk bir saatten sonraki tercihleri biraz hevesimi kursağımda bıraktı. 

Benim Notum: 7 / 10

6 Şubat 2018

6. Jumanji: Welcome to the Jungle

Rahmetli Robin Williams'ın başrolünde oynadığı 1995 yapımı ilk Jumanji filminde, Monopoly tarzı zarlı kutulu bir aile oyunu olan Jumanji'deki figürler (gergedanlar, filler, zebralar, vesaire) gizemli bir şekilde dünyamıza geliyordu. Pek devam filmi denilemeyecek Welcome to the Jungle'da ise dört lise öğrencisi kendilerini Jumanji adlı bir video oyununun içinde buluyorlar ve bu sanal alemden kurtulmaya çalışıyorlar. Seksenlerin ünlü senaryo yazarı ve yönetmeni Lawrence Kasdan'ın oğlu Jake Kasdan'ın yönettiği film Amerika'da sürpriz bir gişe başarısı elde etti. Gösterime gireli yedi hafta olmasına rağmen, şu anda Amerika box office listesinde hala 1 numarada ve toplam hasılatı da 400 milyon dolara doğru gidiyor. Bana sorarsanız öyle çok matah bir tarafı da yok. Liseli gençlerin video oyununda gerçek hayattaki karakterlerine tamamen zıt  avatarlarla yer almaları filmin en parlak fikrini oluşturuyor. İri gövdesine rağmen cesaretten uzak bir karakteri canlandıran Dwayne Johnson'ın kendi gösteri dünyası şahsiyeti ile dalga geçtiği sahneler çok eğlenceli. Gerçek dünyada alımlı bir genç kız iken, oyun dünyasında sarsak bir bilim adamına dönüşen Bethany'ye hayat veren Jack Black de başarılı. Ama o kadar. Bu bireysel pırıltılar maalesef geriye kalan vasat aksiyon-komedi filmini kurtarmaya yetmiyor. 

Benim Notum: 5,5 / 10

4 Şubat 2018

5. Maze Runner: The Death Cure

Maze Runner serisinin bu son halkasında genç kahramanımız Thomas öncülüğündeki başkaldırı hareketi kötü şirket WCKD'ın elindeki arkadaşları Minho’yu sistemin karargahı konumundaki ‘Son Şehir’den kurtarmak üzere bir operasyona soyunuyorlar... İki sene önce izlediğim serinin bir evvelki bölümü The Scorch Trials aklımda o kadar az yer etmiş ki, bu üçüncü macerayı izlerken sürekli kendimi "bu çocuk kimdi, bu kız onlara nasıl ihanet etmişti" diye sorarken buldum. Haksızlık etmeyeyim, The Death Cure baştaki ve sondaki iyi çekilmiş aksiyon sahneleri ile ilgiyi biraz olsun ayağa kaldırmayı başarıyor. Ama toplamına bakıldığında, ipe sapa gelmez hikayesiyle ve iki buçuk saatlik fazla uzatılmış süresiyle yine gazı kaçmış bir "yeni yetme distopyası"na dönüşmekten kendini kurtaramıyor.

FRAGMAN

Benim Notum: 5 / 10


30 Ocak 2018

4. Coco


Meksikalı geniş bir ailenin oğlu Miguel'in en büyük dileği büyük büyük büyükbabası gibi meşhur bir müzisyen olmak. Ancak ailesi, onlara lanet getirdiğine inandığı için, müziği tamamen yasaklamış. Ailesine karşı çıkarak hayallerinin peşinden koşmaya karar veren Miguel, Meksikanın geleneksel Ölüler Günü (Día de Muertos) kutlamaları sırasında büyükbabasını bulmak üzere "öteki taraf"a geçiyor.

Toy Story 3'ün de yönetmeni olan Lee Unkrich, hem küçükleri eğlendirecek hem de büyükleri duygulandıracak hikayeleri perdeye aktarmakta pek becerikli. Coco da aslında ölüm gibi çok karanlık bir konuyu işlemesine rağmen, iskeletlerin karikatürize edilmesi ve ölüler diyarının pırıl pırıl rengarenk görüntüleri sayesinde bu handikapı aşmış. Filmin verdiği mesajları ben çok anlamlı buldum. Özellikle büyükannesini ya da büyükbabasını yeni kaybetmiş küçüklere, fazla dini konulara dalmadan, sevdiklerimizi hatırladığımız sürece aslında onların başka bir boyutta yaşamaya devam ettikleri fikrini verebilmek bence çok güzel. Hem annesini hem babasını kaybetmiş biri olarak itiraf edeyim, ben de özellikle ikinci yarı boyunca göz pınarlarımı epey bir baskı altında tutmak zorunda kaldım.

Coco, güzel müzikler ve harika bir animasyon eşliğinde, ailenin önemini ve hatırlanmanın değerini etkileyici bir şekilde anlatan, her yaştan seyircinin keyif alacağı nefis bir yapım. İzleyin, izlettirin efendim.

FRAGMAN

Benim Notum: 8 / 10


21 Ocak 2018

3. The Post


Steven Spielberg'in yönettiği The Post, 1971'de yaşanan ve tarihe "Pentagon Papers" adıyla geçen gerçek bir olayı anlatıyor. The Washington Post'un sahibi Katharine Graham (Meryl Streep) ve gazetenin editörü Ben Bradlee (Tom Hanks) hükümetin Vietnam savaşı ile ilgili yıllarca Amerikan halkına yalan söylediğini kanıtlayan bazı belgelere ulaşınca, bunları yayınlayıp yayınlamama konusunda ikilemde kalıyorlar. Çünkü yayınlamaları durumunda gazetenin kapanması ve hatta hapse atılmaları riski ile karşı karşıyadırlar. The Post'ta anlatılan olaylar 46 yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen bugünün siyasi iklimiyle şaşırtıcı paralellikler taşıyor. 

Spielberg, bir gazetenin 70'li yıllardaki haber odasını yeniden yaratmada çok titiz davranmış. Bilgisayarlar olmadan önce bir gazete sayfasının nasıl oluşturulduğunu ve nasıl basıldığını görmek nefis nostaljik lezzetler sunuyor. The Post, tıpkı iki yıl önce en iyi film Oscar'ını alan Spotlight gibi araştırmacı gazeteciliğin önemini vurgulayan ve başta Meryl Streep olmak üzere çok yetenekli bir oyuncu kadrosu ile desteklenen başarılı bir tarih dersi.     


Benim Notum: 7,5 / 10

18 Ocak 2018

2. The Commuter

Her gün trenle banliyödeki evinden Manhattan'daki işine gidip gelen sıradan aile babası Michael, bir gün eve dönüş yolunda trendeki esrarengiz bir kadından tuhaf bir teklif alır. Trendeki bir yolcuyu bulma karşılığında kendisine 100 bin dolarlık bir ödül sunulmaktadır. Michael önce teklife şüpheyle yaklaşsa da, finansal sıkıntı içinde olduğundan bu oyunu oynamayı kabul eder. Ancak kısa zamanda anlar ki, işin içinde başka işler vardır.
Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra yine favori aktörü Liam Neeson ile buluşmuş. Son yedi yılda dördüncü kez biraraya gelen bu ikilinin geçmiş işlerine baktığımızda (Unknown, Non-Stop ve Run All Night), hepsinin ortak özelliğinin kötü olmayan, ama çok iyi de denemeyecek, 10 üzerinden 6'lık, vasatın bir adım üzeri yapımlar olmaları olduğunu görüyoruz. "Bu kez şeytanın bacağını kırdılar mı acaba" diyerek izledim, ama yok, bu da tam olmamış. The Commuter, yer yer iyi aksiyon sahnelerine sahip, özellikle ilk yarısı belli bir merak duygusu ile izlenen bir yapım. Ama Liam Neeson'ın içine atıldığı entrikanın inandırıcılığı öyle zayıf ki, bir süre sonra artık "iyi ama bunu nasıl yapabilirler" demeyi bırakıp, umursamamaya başlıyorsunuz.

Benim Notum: 6 / 10



16 Ocak 2018

1. Stronger

Stronger, 2013 Boston Maratonu esnasında gerçekleşen bombalı saldırıda, yol kenarındaki seyirciler arasında yer alan ve olayda iki bacağını birden kaybeden Jeff Bauman'ın gerçek hikayesini anlatıyor. David Gordon Green'in yönettiği film benzer "yeniden ayağa kalkış" hikayelerinin aksine durumu şekerle kaplamaya çalışmıyor. Stronger alışılmadık derecede dürüst bir film. Bauman, geçirdiği travma sonrasında elde ettiği şöhreti yadırgıyor ve insanların kendini bir kahraman olarak görmesine de tepki gösteriyor. O başkalarına ilham vermekten ziyade kendi derdi ile uğraşıyor. Filmdeki karakterler de bir masal aleminde yaşamıyorlar. Örneğin Jeff Bauman'ın annesi oğlu için her türlü fedakarlığı yapan bir melek gibi değil, tam tersi bencil bir ayyaş olarak resmedilmiş. Bu karanlık ve fazla gerçekçi tavır, filmi biraz depresif hala getirmiyor değil, ama neyse ki sonda toparlıyor. Tam bu tür rollerin oyuncusu olan Jake Gyllenhaal, post travmatik stres sendromu yaşayan genç bir adamı yine büyük başarıyla canlandırıyor.

Benim Notum: 7 / 10

14 Ocak 2018

Yeni Yıl Mesajı


Tam sekiz yıl önce bu blogu açtığımda, çıkış noktası "senede 150 film" izleme hedefini gerçekleştirmek ve bu yolculuğu günbegün kayıt altına almaktı. Sitenin ismi de oradan geliyor zaten... 2017'de başka mecralara açılayım derken odak kaydı biraz. 

Bu sene 150Film fabrika ayarlarına geri dönüyor. 2018 yılında 150 film izleyeceğim ve hepsi ile ilgili notlarımı burada sizlerle paylaşacağım. Belki bazı yazılar daha kısa olacak (özellikle pek beğenmediğim filmler için), ama seyrettiğim tüm filmlerle ilgili mutlaka bir yorum ve puan yer alacak.

Hadi bakalım!..

  

Best of 2017


"2017'nin En İyileri" listesini bu sayfanın sağ tarafında görebilir, bu konuda çektiğim özel videoyu ise aşağıdaki linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

2018'de de bol sinemalı günler herkese!..

22 Aralık 2017

Star Wars: The Last Jedi


Filmin ortalarında bir yerlerde Luke Skywalker, Rey'e dönüp "işler senin düşündüğün gibi gitmeyecek" diyor ("this is not going to go the way you think"). Bu cümleyi aslında Star Wars: The Last Jedi filminin tamamını tasvir etmek için kullanabiliriz. Artık sekizinci bölüme ulaşmış, herkesin herşeyi bildiğini sandığı bir evrende bu kadar şaşırtmalı, bu kadar sürprizli bir hikaye ben beklemiyordum. Yönetmen Rian Johnson'ı öncelikle aldığı risklerden ötürü tebrik etmek lazım. Johnson, bir yandan Star Wars fanatiklerini mest edecek nostaljik öğeleri oraya buraya yerleştirirken, yepyeni açılımlara, keskin virajlara cesurca dalmaktan da çekinmiyor. Lucas/Disney makinesinin dişlilerini yerinden oynatmadan, filme kendi damgasını vurmayı başarıyor. Benden Epizod 8'i tek kelimeyle anlatmamı isteselerdi, ilk aklıma gelen sıfat "farklı" olurdu. Rian Johnson, Star Wars külliyatının onun emrine verdiği bütün oyuncaklarla oynamış, ama yol boyunca bu oyuncakların birkaçını kırmaktan da korkmamış.

En önemli değişikliklerden biri Luke Skywalker'ın ilk üç filmde olduğu gibi "prototip" bir kahraman olarak sunulmaması. O artık yaşlanmış, kendi içinde çelişkiler yaşayan, ruhu hasarlı bir Jedi ustası. Mark Hamill sadece Star Wars filmlerindeki değil, tüm sinema kariyerindeki en iyi performansını sergilerken, perdedeki hikayeye de bambaşka bir derinlik ve şiirsellik katıyor. Bu filmdeki tüm çekimlerini tamamladıktan hemen sonra hayata veda eden Carrie Fisher ise, Direniş sahnelerinin en etkileyici karakteri olarak parlıyor. Gençliğinde heyecanlı bir prenses olarak tanıdığımız Leia, burada General Organon ünvanıyla, sanki galaksinin tüm ağırlığını omuzlarında taşıyan, merhametli ama kararlı, bilge bir lider profili çiziyor. Onun bu performansını, acı gerçeği bilerek izlemek insana tarifi zor bir melankoli duygusu da veriyor.   

Elbette bu kusursuz bir film değil. Bu bölümde kadroya yeni dahil olan tamirci Rose ve şifre kırıcı DJ gibi bazı yeni karakterler, projeye umulan katkıyı sağlayamıyor. Özellikle Rose ile Finn'in bir kumarhane gezegenine gidip, orda hayvanları kurtarmakla uğraştıkları bölüm filmin güzelim temposunu düşürmekten başka bir şeye yaramıyor. 150 dakikalık süresiyle şimdiye kadarki en uzun Star Wars macerası olan filmden sanki bir 25-30 dakika rahatlıkla kırpılabilirmiş gibi geliyor. 

Neyse ki geriye kalan 120 dakikada bu kusurları telafi edecek yeterince güzellik mevcut: Nefes kesen uzay savaşları, Rey ve Kylo Ren arasındaki karanlık/aydınlık çatışması, bu ikilinin Snoke'un askerleri ile karşı karşıya geldiği ve Tarantino filmlerinden fırlamışa benzeyen ışın kılıcı kapışması ve sonda kırmızı tuzla kaplı bir zeminde ilerleyen araçların yarattığı nefis görüntüler gibi. Bunlar yumruklarımızı sıkmamızı sağlayan, kalp atış hızımızı arttıran, içimizin yağlarını eriten unutulmaz sinematik anlar olarak hafızamızda kalacak. 

Aslında iki sene önce The Force Awakens için yazdığım yazının son bölümünü burada da -biraz revize ederek- tekrarlamakta bir sakınca yok: "Herşey bir tarafa, bu Star Wars mitolojisinin sinemaya dair öğeler dışında benim için kişisel bazı özel anlamları da var: Oğlumla birlikte bir ay önceden ilk gün için biletlerimizi alıp dört gözle filmin gösterime girmesini beklemek, yeni filmi beklerken evde bir "Star Wars maratonu" yapıp daha önceki 7 bölümü yeniden izlemek, sinema salonunda ışıklar kararıp perdede siyah üzerine mavi fontlarla "long time ago in a galaxy far far away" yazısı eşliğinde John Williams'ın efsanevi müziği gümbür gümbür girdiğinde tüm salonla birlikte çocukça bir heyecanla alkışlamak (evet, bu kez alkışı gerçekten biz başlattık), salondan çıkınca filmdeki sürprizleri ve gizli detayları ailecek dakikalarca tartışabilmek. Bütün bunlar az şey mi? Mastercard reklamındaki gibi, filmlere puan veririz vermesine de, bunların karşılığı 'paha biçilmez'..." 


Star Wars: The Last Jedi (2017) on IMDb


Benim Notum: 8,5 / 10

17 Aralık 2017

Wind River


Türkiye'de nedense gösterime girmeyen Wind River, Wyoming'de kar ve soğuğun hüküm sürdüğü bir Kızılderili bölgesinde yaşanan gerçek bir cinayeti ve sonrasındaki katili yakalama sürecini anlatıyor. Bu filmiyle Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü alan Taylor Sheridan daha önce benim de çok sevdiğim Sicario ve Hell or High Water gibi filmlerin senaryo yazarı. Eğer o filmleri izlediyseniz, Wind River'ın da nasıl bir tonda ilerleyeceğini tahmin edebilirsiniz. Sheridan'ın toz pembe senaryolarla işi yok. Onun filmleri yüzeyde suç öyküleri gibi görünse de, o hikayelerindeki yaralı ruhların, kusurlu karakterlerin iç dinamikleriyle ilgilenmeyi daha çok seviyor.

Boş zamanlarında Avengers, Mission Impossible ve Jason Bourne filmlerinde iki boyutlu bir aksiyon figürü olarak görünüp cebini dolduran Jeremy Renner, burada geçmişiyle sorunları olan iz sürücü Cory Lambert rolünde aslında ne kadar yetenekli bir aktör olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Renner'ın Avengers'dan arkadaşı Elizabeth Olsen da sudan çıkmış balık kıvamındaki FBI ajanı Jane Banner rolünde ona eşlik ediyor. 

Bu yazıyı yazarken bir yandan filmin geçtiği Wind River'daki hava durumuna baktım: gündüz -11, gece -24 dereceydi. Gerçekten de filmi izlerken soğuk iliklerinize kadar işliyor, kış ve kar neredeyse filmin oyuncularından biri oluyor. Sheridan, tıpkı Hell or High Water'da olduğu gibi taşrada sıkışıp kalan insanların çaresizliklerini başarıyla aktarmış. Bu kez Amerika'nın ücra bir köşesinde, bir Kızılderili rezervinde ötekileştirilen ve unutulan insanların hayatta kalma mücadelesine tanıklık ediyoruz. Yönetmen, bu insanları, bu araziyi tanımamızı, soğuğun ısırığını hissetmemizi istiyor. Bizi "kar ve sessizlik" tarafından yönetilen bir yere sürüklüyor ve anlattığı suçların nihai açıklaması olarak da o atmosferi gösteriyor. Başlarda ağır bir tempoda ilerleyen gerilim duygusu, patlayıcı bir finalle zirve yapıyor. Sondaki birinci sınıf çatışma sahnesi Michael Mann filmlerini (Heat, Collateral) aratmıyor. Wind River, iyi bir yazarın iyi bir yönetmene dönüşümünü müjdeleyen, son zamanların en başarılı suç dramalarından biri.


Wind River (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10


8 Aralık 2017

Wonder


Julia Roberts, Owen Wilson ve geçen sene Room'dan hatırladığımız  çocuk oyuncu Jacob Tremblay'in başrollerini paylaştıkları Wonder, genetik bir rahatsızlık sonucu doğuştan deforme bir yüze sahip Auggie'nin ortaokuldaki ilk senesini anlatıyor. Melodrama dönüşmeye çok müsait bir hikaye, yazar/yönetmen Stephen Chbosky'nin değişik anlatım tarzı sayesinde, insanı ferahlatan, oldukça ilginç bir senaryoya dönüşüyor. Bu tür dokunaklı öyküler genelde problemli karakteri odağına alır ve onun başına gelenleri anlatmakla yetinir. Wonder ise beklenmedik bir rota izleyerek Auggie'nin çevresindeki diğer insanların; anne-babasının, okuldaki arkadaşının, ablasının, hatta ablasının arkadaşının bakış açılarıyla bizi tanıştırıyor. Yönetmen Chbosky hikayeyi sadece Auggie'nin bakış açısına hapsetmeyi reddederek bir anlamda filminin nefes almasını sağlıyor. Bu yan karakterlerin dünyalarına girdiğimizde anlıyoruz ki, her ne kadar Auggie'nin son derece kişisel ve baş etmesi zor bir derdi olsa da, dünyadaki tek dertli insan o değil. Ve hatta Auggie, kalbinin güzelliği sayesinde bir yandan kendi dağlarını aşarken bir yandan çevresindeki bu insanların da daha mutlu olmalarını sağlayabilir. Doğarken yüzümüzün nasıl olacağına belki biz karar veremiyoruz, ama davranışlarımız büyük ölçüde ne kadar "güzel" görüneceğimizi belirliyor.

Film bittiğinde "keşke şu aileyi biraz daha izleseydik" diyorsak eğer, bunun en başta gelen nedeni oyuncuların güçlü performansları. Geçen sene Oscar ödüllü Brie Larson'la bir odada tutsak kalan Jacob Tremblay, Auggie'de kolayca trajediye kayabilecek bir rolden ilham verici bir figür çıkarmayı başarıyor. Julia Roberts bilinçli olarak geri planda duruyor ve rol çalmaya çalışmıyor. Ve abla rolündeki Izabela Vidovic belki de filmin gerçek yıldızı olarak parlıyor.

Wonder, bazı bölümlerde yeterli dramatik ağırlığa sahip olmasa da, dürüst ve içten tavrıyla açıklarını kapatan, insanı iyi hissettiren bir film. Özellikle akran zorbalığı ile ilgili verdiği mesajların ise çok önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden mümkünse çocuklarınızla birlikte izleyin. Wonder'ın dönüştürücü bir gücü var!

FRAGMAN

Wonder (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

2 Aralık 2017

Justice League

Daha prodüksiyon aşamasında Justice League senenin hakkında en çok konuşulan yapımlarından biri oldu. Filmin yönetmeni Zack Snyder Allah kimseye göstermesin denilecek bir aile trajedisi sonrasında filmi yarı yolda bırakmak zorunda kalınca, onun yerine Avengers filmlerinin yönetmeni Joss Whedon direksiyona geçti. Böylece aslında DC Comics en önemli rakibi Marvel'dan büyük bir transfer gerçekleştirmiş oldu. Özellikle Batman v Superman'de katlanmak zorunda kaldığımız aşırı karamsar tablo çok eleştirilince, belli ki DC'dekiler bu işlerin piri Whedon eliyle tonu biraz yumuşatmak istemişler. Aslında süper kahraman filmi karanlık olmaz diye bir kural da yok elbette, Christopher Nolan The Dark Knight üçlemesinde bunu ziyadesiyle başarmıştı, ama Zack Snyder bu işleri beceremiyor. Justice League'de Joss Whedon etkisi hemen hissediliyor. Özellikle ekipteki Flash karakterinin yer aldığı sahnelerde mizahı öne çıkarma çabası çok belli oluyor. Ancak bir süre sonra, diğerleri dünyayı kurtarırken sanki Flash'ın yegane kadroda bulunma nedeni gözlerini fıldır fıldır döndürüp komiklik yapmakmış gibi bir hal alıyor.

Marvel kendi sinematik evreninin yörüngesini çizerken, her şeyi baştan çok iyi planlamıştı. Bir all-star maçına çıkmadan önce, neredeyse her ana karakterin (Iron Man, Hulk, Captain America, Thor) kendi başlangıç hikayesini izledik. Bu kahramanlar Avengers'da bir araya geldiklerinde, artık onları çok iyi tanıyorduk. Sonuçta formül işe yaradı ve Avengers hedefi 12'den vurdu (benim de 10 üzerinden 8 verdiğim filmlerdendir). DC ise "aman treni kaçırmayalım" telaşı içinde Justice League'i apar topar devreye almış gibi görünüyor. Filmde daha önceden hiç tanıştırılmadığımız üç ana karakter var (Aquaman, Cyborg ve Flash). Doğal olarak 120 dakikalık süre içerisinde hem bu yeni figürlerin orijin hikayelerini anlatmak hem de ana öyküye odaklanmak çok mümkün olmuyor. Karakterleri yeterince tanıyamadığımız için, onların başına ne geleceğine dair merak seviyemiz de güdük kalıyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, çok zayıf tanımlanmış bir kötü adam, zaten enerjisi düşük seyreden hikayeye tuz biber ekiyor. Çizgi roman villain klişeleri listesindeki bütün kutucukları tek tek tikleyen Steppenwolf "önümüze geleni ezelim, dünyayı yok edelim" dürtüsü dışında hiçbir kişilik özelliği yokmuş gibi dolanıp duruyor.

Geriye Danny Elfman'ın ta ilk Batman'den (1989) motifler taşıyan güzel müziği, ve Diane Lane, Amy Adams ve J.K.Simmons gibi yetenekli oyuncuların kısacık da olsa iyi performansları kalıyor. Justice League DC sinematik evreni adına en azından ileriye doğru atılmış bir adım ve kesinlikle Batman v Superman'den daha iyi. Ama bu çok da fazla bir şey ifade etmiyor. Önümüzdeki birkaç yılda bu kahramanların solo maceralarını izleyeceğiz. Belki şimdi DC en başta yapması gerekeni yapıp karakterleri biraz geliştirir, ve henüz tarihi belli olmayan Justice League 2 sinemalarımıza geldiğinde daha güçlü bir arka plana ve daha inandırıcı bir amaç duygusuna sahip oluruz. Bu evrende potansiyel var çünkü.

FRAGMAN

Justice League (2017) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10






23 Kasım 2017

Murder on the Orient Express

Agatha Christie'nin klasik "katil kim" romanı Murder on the Orient Express daha önce defalarca sinemaya ve televizyona uyarlanmıştı. Bunlardan en başarılısı hiç şüphesiz 1974 yapımı Sidney Lumet'in yönettiği filmdi. Altı dalda Oscar'a aday olup, Ingrid Bergman'a da kariyerinin üçüncü ve son Oscar'ını kazandıran film, daha sonra TRT ekranlarında "Şark Ekspresinde Cinayet" adıyla gösterilmişti. Eğer benim gibi televizyonun siyah-beyaz tek kanallı dönemine yetişenlerdenseniz, filmi yakalamış olmanız büyük ihtimal; defalarca gösterildi çünkü. Şimdi o filmden tam 43 yıl sonra bu kez de İngiliz oyuncu/yönetmen Kenneth Branagh bu klasik cinayet hikayesine kendi yorumunu getiriyor. Ve tıpkı 1974 yapımı filmde olduğu gibi neredeyse bütün Hollywood'u bir trene doluşturuyor. Kimler yok ki ekipte: Johnny Depp, Michelle Pfeifer, Penelope Cruz, Judi Dench, Willem Dafoe... Her biri ya Oscar almış ya da Oscar'a aday olmuş bu all-star kadroda, son yılların yükselen yıldızı Star Wars'un Rey'i Daisy Ridley figüran gibi kalıyor.

Kenneth Branagh'ın filmi Kudüs'te geçen oldukça eğlenceli bir açılış sekansıyla başlıyor. Burada ünlü detektif Hercules Poirot'nun bir hırsızlık olayını çözmesini izliyoruz. Sonra hikaye İstanbul'a taşınıyor ve Doğu Ekspresi'nin yolcuları ile tanışıyoruz. Filmin ilk üçte birlik bölümü ilginç karakterler, güzel kostümler, bu nadide trenin göz alıcı iç tasarımları derken ilgimizi ayakta tutmayı başarıyor. "Ah o trende ben de olsaydım" diyorsunuz. Sonra yolculuğun ikinci gecesinde trende bir cinayet işleniyor ve Poirot'nun şüphelilerle bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamaları başlıyor. Trenin Yugoslavya'nın sarp yamaçlarında raydan çıkıp kara saplandığı bu bölümde, vagonlarla birlikte sanki film de duruyor.

Kenneth Branagh, Agatha Christie'nin romanına oldukça sadık kalmış. Bu durum o klasik tadı almak isteyenler için olumlu olsa da, daha önceden kitabı okuyanlar ya da benim gibi eski filmi izlemiş olanlarda "e biz bu filmi görmüştük" hissi uyandırıyor. Hikayenin sonundaki çözümlemeye acaba Branagh modern bir "twist" getirir mi diye bekleyenlerin hevesleri kursaklarında kalıyor. Sonuç olarak, hedef seyirci kitlesini belirlemede biraz sıkıntı yaşayan bir film olmuş bu yeni Murder on the Orient Express. Yeni nesil için fazla demode, klasik tadları sevenler için ise elimizde zaten daha önceden yapılmış alası var. Yine de son tahlilde, ışıltılı oyuncu kadrosu, Kenneth Branagh'ın sempatik Poirot tasviri ve şık görüntüleri için izlenebilecek, vasatın üzerinde bir polisiye.

FRAGMAN

Murder on the Orient Express (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

19 Kasım 2017

Thor: Ragnarok


Marvel sinematik evrenini takip edenler hatırlayacaklardır, Captain America Civil War'da Thor ve Hulk ortalarda görünmüyordu. İşte onların o sırada ne işler peşinde olduklarını Thor Ragnarok'ta öğreniyoruz. Daha önce düşük bütçeli birkaç film çekmiş olan, sinema dünyasında tanınmasını sağlayan Hunt for the Wilderpeople'da ise o farklı mizah duygusunu sergileme fırsatı yakalayan Yeni Zelandalı yönetmen Taika Waititi yorgun Thor serisine taptaze bir bakış açısı getirmiş. Artık Marvel filmleri beni asla şaşırtamaz diyordum, yanılmışım; Thor Ragnarok şaşırttı.

İlk iki filmde daha çok dünyamızda dolanan, bu arada bir de Jane (Natalie Portman) ile aşk yaşayan Thor, bu kez Yeryüzü'ne pek uğramıyor. Üçüncü filmde, bir yandan "işyerinden arkadaşı" Hulk ile gladyatör savaşlarına girişirken, diğer yandan da  Asgard gezegenine hâkim olmak isteyen hain kız kardeş "ölüm tanrıçası" Hela’ya engel olmaya çalışıyor. Thor Ragnarok öncelikle karşı konulmaz komedi duygusuyla öne çıkıyor. Ama bu genel akışı baltalayan bir komedi anlayışı değil. Yine bu senenin diğer bir "komikli" filmi Guardians of Galaxy 2 ile karşılaştırırsak, Guardians'da sanki komedinin arasına birkaç aksiyon serpiştirilmiş gibiydi. Karakterler sanki sadece espri yapmak için kadroda yer alıyorlardı. Thor Ragnarok öyle değil. Bu gösterişli Hollywood aksiyonu, birçok sahnede kahkahalarla güldürmeyi başarırken, Cate Blanchett'in başarıyla canlandırdığı villain/kötü kadınıyla, ayrıca Grandmaster'dan Valkyrie'ye, Loki'den Korg'a birbirinden ilginç yan karakterleriyle bizi keyifli ve heyecanlı bir maceraya çıkarıyor. Sadece fragmanda değil, filmin de iki ayrı yerinde çok uygun zamanlarda kullanılan Led Zeppelin'den muhteşem Immigrant Song, "gaza getirme" görevini layıkıyla yerine getiriyor.

Eğer sinemaya sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda bir eğlence aracı olarak bakıyorsak (ki öyle), Thor Ragnarok bu işlevi fazlasıyla karşılıyor. Bu yıl başka hiçbir filmde bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Biraz iddialı olacak ama, bu sanıyorum şimdiye kadar en sevdiğim Marvel filmi. İçinizdeki 15 yaşındaki oğlan çocuğu ellerini çırparak izleyecek!..



Thor: Ragnarok (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10








11 Kasım 2017

The Salesman


Bu gecikmiş bir yazı, ama geç olsun güç olmasın. Sıradan gibi görünen ailevi meselelerden büyük insan öyküleri çıkarmanın ustası İranlı yönetmen Asghar Farhadi, yine harika bir karakter analizi ile karşımızda. Geçen senenin En İyi Yabancı Film Oscar'ını alan The Salesman, bir travma ile karşı karşıya kalan İran orta sınıfından bir çiftin, bu travma ile baş etmelerini (ya da baş edememelerini) anlatıyor. Bir yandan amatör olarak tiyatro ile ilgilenen Rana ve Emad, bir yandan da yeni taşındıkları evlerine yerleşme telaşı yaşıyorlar. Bir akşam tiyatrodan eve döndüğünde yerde kan izleriyle karşılaşan Emad, eşi Rana'yı bir hastanenin acil servisinde saldırıya uğramış halde buluyor. Önceleri merkezine kadını alacakmış gibi görünen hikaye, giderek adamın geçirdiği psikolojik dönüşüme ve onun erkeklik gururunun yarattığı yıkıma odaklanıyor.

Asghar Farhadi'nin filmlerinde siyah ve beyaz yok, griler var. Ne iyiler yüzde yüz iyi, ne de kötüler katıksız birer canavar. O kamerasını sabırlı bir gözlemci gibi kullanıyor ve öncelikle bir dedektiflik hikayesinin ilmeklerini yavaş yavaş örüyor. Sondaki yüzleşme bölümünde ise dayanılması zor bir gerilimle seyircisini darmadağın ediyor. Bu öyle geleneksel anlamda "acaba perdenin arkasında kim var" tarzı bir gerilim değil. Tamamen karakterlerin kalplerinde ve zihinlerinde olup bitenlerden beslenen bir gerilim. Elbette bu gerilimin yaratılmasında başta kocayı canlandıran (Cannes Film Festivali en iyi erkek oyuncu ödüllü) Shahab Hosseini olmak üzere tüm oyuncuların mükemmel performanslarının payı büyük.  

Günümüzün en ilgiye değer hikaye anlatıcılarından biri olduğunu düşündüğüm Farhadi, daha önceki filmlerinde olduğu gibi karakterlerinin iç çatışmalarını ve duygusal çalkantılarını yine her zerresiyle seyirciye geçirmeyi başarıyor. Kaçırmayın!..


The Salesman (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


3 Kasım 2017

Happy Death Day

Hani bir zamanlar bir Michael Landon vardı, Küçük Ev'deki Charles Ingalls ve Bonanza'daki "Küçük Joe" Cartwright... İşte o Michael Landon'ın oğlu Christopher Landon büyüdü, 32 yaşına geldi de yönetmen oldu. Oğul Landon'ın yönettiği Happy Death Day (Ölüm Günün Kutlu Olsun) bir üniversite kampüsünde geçiyor. Doğum gününün sabahında tanımadığı birinin odasında uyanan Tree (anne-babası hippiydi herhalde), gün içerisinde çeşitli olaylar yaşadıktan sonra, aynı günün akşamında kampüs içerisinde bebek maskeli bir katil tarafından öldürülüyor. Ama ölüp de bulutlara yükselmek yerine, aynı odada aynı yatakta yeniden uyanıyor ve aynı günü yeniden yaşıyor. Sonra yeniden ve yeniden... Her seferinde de günün sonunda bir cinayetin kurbanı oluyor. Bir iki derken, genç kız sonunda katilinin kim olduğunu bulmaya karar veriyor. Artık klasikleşmiş "Groundhog Day" temasıyla "Scream" filmlerinin bir karışımı olarak değerlendirilebilecek Happy Death Day çok da ciddiye alınacak bir yapım değil. Ama işin güzel tarafı şu ki, zaten filmin kendi de kendisini çok ciddiye almıyor. Hatta bir sahnede karakterlerden biri "hey, bu durum aynı Groundhog Day filmindeki gibi" diyor. Film birçok bölümde korkudan ziyade komedi sularında geziniyor. PG-13 sınıflandırması nedeniyle cinayet sahnelerinde şiddet dozu da minimumda tutulmuş. Öte yandan, özellikle başrol oyuncusu Jessica Rothe'un başarılı performansı sayesinde film belli bir düzeyi korumayı ve az da olsa ilgi çekici olmayı başarıyor. Özellikle Tree'nin her sabah yeniden uyanmanın birtakım avantajları da olduğunu farkedip, çeşitli haylazlıklar yaptığı bölüm çok keyifli. Sonuç olarak, senaryodaki bir takım mantık hatalarına ve sızdıran deliklerine rağmen, fazla şey beklenmeden izlenebilecek eğlenceli bir film. Evde birkaç arkadaş bir araya gelip, şamata yaparak izlemek için ideal.

FRAGMAN

Happy Death Day (2017) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

29 Ekim 2017

Blade Runner 2049


Son yedi yıla sıkıştırdığı Incendies, Prisoners, Sicario ve Arrival gibi filmleriyle yaşayan yönetmenler arasında en iyilerden biri olduğunu kanıtlayan Denis Villeneuve, sanırım benim de yönetmenler listemde 2 numaradan 1 numaraya doğru hareketleniyor (Nolan'ı tahtından indirerek). Bir röportajında "neden Blade Runner gibi bir kült filmin devamını çekme ateşten gömleğini giydiniz" sorusuna, "çünkü başka birinin gelip bunu mahvetmesine seyirci kalamazdım" diye yanıt veren Villeneuve, gerçekten de hem Blade Runner fanatiklerini hem de has bilim-kurgu severleri fazlasıyla tatmin edecek bir iş çıkarmayı başarmış. "Has bilim-kurgu severler" diyorum, çünkü bu filme bir bilim-kurgu aksiyonu diye bakarak izleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir. Toplam aksiyon herhalde 10 dakikayı filan geçmez. Ama tıpkı ilk filmde olduğu gibi, yapay zeka nerede biter insanlık nerede başlar, bize kimliğimizi kazandıran hatıralar mıdır gibi felsefi sorular üzerine düşünmek ve beynimize kazınıp kalan muhteşem görüntülerin tadını çıkarmak isteyen gerçek bilim-kurgu meraklıları bu filmi gönüllerinde ilk Blade Runner'ın hemen yanına (hatta belki biraz üzerine) yerleştirecekler.

1982'deki ilk Blade Runner bilim-kurgu janrını yeniden tanımlayan bir yapım olmuştu. Öyle ki, ondan sonra çekilen tüm "distopik gelecek" öyküleri bir şekilde hep Blade Runner'dan izler ya da esinlenmeler taşıyordu. Şimdi Blade Runner 2049 ise altından kalkılması çok zor bir işi başarıyor: Blade Runner ruhunu aynen koruyarak, aynı evrende 30 yıl sonra geçen farklı bir öyküyü anlatıyor. Günümüzdeki pek çok devam filminin aksine, Villeneuve sadece bir nostalji duygusuna yaslanıp kalmamış. 2049 pek çok yönüyle ilk filme hürmetini sergiliyor; ama bu asla bir reboot / yeniden çevrim değil. Yeni fikirleri, yeni amaçları olan ve kendi ayakları üstünde duran yepyeni bir hikaye. Bu bakımdan, ilk filmi seyretmiş olmak bence bir "ön koşul" değil. Ama faydası olur. 

Filmin afişinde ve tüm fragmanlarında göründüğüne göre, Harrison Ford'un Deckard rolüyle geri döndüğünü söylemek bir spoiler sayılmaz. Zaten Harrison Ford perdede görünene kadar filmin üçte ikilik kısmı geride kalıyor, ama hikayeye dahil olduktan sonra filme öyle bir enerji katıyor ki, beklemeye değdi diyorsunuz. Deckard'ın dönüşü bir sürpriz değil belki ama, senaryoda güzel sürprizler ve beklenmedik virajlar var. O yüzden mümkün olduğunca konuyu önceden öğrenmeden izlemek bence en iyisi. Yazının girişinde de söylediğim gibi, Denis Villeneuve'ün bir önceki filmi geçen senenin en beğendiğim yapımlarından Arrival'dı. Tuhaf bir şekilde Blade Runner 2049'un DNA'sında da Arrival'dan izler var. Yönetmen seyircisinin perdedeki olayları izlerken bir yandan da düşünmesini istiyor ve bir gizem duygusunu sürekli canlı tutuyor. En sonda da şaşırtıcı ama tatmin edici bir çözümlemeyle seyirciyi koltuğuna yapıştırıyor.  

Şimdiye kadar tam 13 kez Oscar'a aday olup, bir türlü ödülü eve götüremeyen emektar görüntü yönetmeni Roger Deakins nefes kesen sinematografisiyle bu kez heykelciği kucaklayacak gibi görünüyor. Bu şüphesiz son yılların perdede en "güzel" görünen filmi. Bundan sonra 2049'u düşündüğümde, gece duvara çarpan dalgaların, büyük bir alandaki sessiz karların, endüstriyel çöplüklerin, Las Vegas'taki dev heykellerin muazzam görüntüleri zihnimden çıkmayacak.  Her zaman güvenilir Hans Zimmer'in orjinal Vangelis tınılarıyla uyumlu elektronik müziği de yine başarılı. 

Denis Villeneuve çok saygı duyulacak bir iş çıkarmış. Blade Runner 2049, ilk filmin felsefesini ve atmosferini de yanına alarak seyirciyi insan olmanın anlamı ve hafızanın değeri üzerine devamlı düşünmeye iten, görsel yönetimi ile parmak ısırtan, kıymeti belki önümüzdeki yıllarda daha fazla anlaşılacak bir üstün yapım. Bilim-kurgu sevenler için paha biçilmez bir armağan ve bu senenin (şimdiye kadarki) en iyi filmi. 

Benim Notum: 9 / 10


Blade Runner 2049 (2017) on IMDb




     





22 Ekim 2017

American Made

Jack Reacher 2 ve The Mummy fiyaskolarından sonra Tom Cruise neyse ki yeniden "cruise control" modunda. Daha önce Edge of Tomorrow'da birlikte çalıştıkları Doug Liman tarafından çekilen American Made, 80'li yıllarda önce CIA sonra ise Medellin karteli için çalışan Barry Seal adında Amerikalı bir pilotun inanılması güç gerçek hikayesini anlatıyor. El Salvador ve Honduras'taki gerilla kamplarının havadan fotoğraflarını çekmek üzere CIA tarafından işe alınan Seal, Orta Amerika yolculukları sırasında bir süre sonra Pablo Escobar ile tanışıyor ve uyuştucu kaçakçılığı işine giriyor.

Tom Cruise karizmatik ve yüksek enerjili performansıyla filmin en büyük kozu. Pilot gözlüklerinin ardına yerleştirdiği meşhur sırıtışıyla zaten tam bu rollerin adamı. Hikaye bir suç organizasyonunun başlangıcını ve inanılmaz bir hızla büyümesini GoodFellas ya da Wolf of Wall Street tarzı dinamik bir kurguyla anlatıyor. Bu bakımdan izlemesi eğlenceli. Ama elbette Scorcese'nin filmlerine getirdiği derinlik burada yok. Doug Liman hikayeyi daha "light" bir tonda anlatmayı tercih etmiş. Barry Seal sürekli yeni adamlarla tanışıyor, yeni işler kabul ediyor, ordan oraya uçuyor ve sonunda paralarını yerleştirecek yer bulamıyor. Ama bütün bu tekinsiz işleri sanki bir parti havasında yapıyor. Seçtiği yolun getirdiği riskleri, kendini ve ailesini attığı tehlikenin boyutlarını biz seyirci olarak pek hissedemiyoruz. Senaryo yazarı Gary Spinelli, Barry'nin karakterine dair psikolojik bir bakış açısı getiremiyor. Örneğin, tüm bu maceranın sonunda başının derde gireceği çok belliyken, harcayabileceğinden daha fazla para kazanmaya neden bu kadar kararlı olduğunu anlayamıyoruz.

Yine de American Made, Tom Cruise'un star ışığı için izlenebilecek keyifli bir kara komedi. Bir yandan da, Amerikan dış politikasının günümüze de yansıyan kepazelikleri üzerine düşünme fırsatı sunan gerçek bir suç hikayesi.

FRAGMAN

American Made (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

18 Ekim 2017

Mother!

Sinemada hemen arkamızdaki sırada oturan 17-18 yaşlarındaki kızlı erkekli genç grup filmin 75. dakikası civarlarında birbirlerine dönüp "bu ne ya, Orçun bizi nasıl bir filme getirdin!" diye söylenmeye başladı. Belli ki, "şöyle hayaletli mayaletli bir korku filmi izleyelim" diyerek Cumartesi eğlencelerini planlamışlardı. Gerçekten de filmin aşağıda linkini verdiğim fragmanını izleyenler, Mother'ın bir korku filmi olduğunu düşünmekte çok haklılar. Filmi böyle pazarlamak stüdyonun fikri miydi bilmiyorum, ama Darren Aronofsky'nin filmi geleneksel anlamda bir korku filmi değil... çok dehşet verici sahneler içerse de.

Eğer izleyeceğiniz filmle ilgili hiçbir şey bilmek istemeyenlerdenseniz, bu satırdan sonrasını okumayın. Öte yandan, normalde ben de spoiler'a karşı olsam da, Mother'ı, asıl meselesinin ne olduğunu bilerek izlemenin daha iyi bir seyir deneyimi sunacağına inanıyorum. Çünkü filmin yaklaşık üçte ikilik bölümünü genç bir kadın ve kendinden yaşça hayli büyük narsist bir şair kocanın, bir kır evinde hem evlerini hem de hayatlarını yeniden inşa etme çabaları olarak okuyorsunuz. Anlatılanların tamamen bir alegori olduğunu, (DİKKAT SPOILER) adamın Tanrı'yı, kadının da doğa anayı simgelediğini, yaşananların ise uygarlık tarihinin iki saate sıkıştırılmış bir temsili olduğunu anladığınızda ilk bölümdeki bazı detayları yeniden değerlendirmek istiyorsunuz, ama iş işten geçmiş oluyor. Şöyle söyleyeyim: hikayenin içine bazı metaforlar yerleştirilmiş demek eksik olur, filmin tamamı bir metafor. Bundan önce The Fountain ve Noah ile yine dinler, Tanrı, yaradılış gibi teolojik konularla haşır neşir olan Aronofsky, bu kez dünya ahvaline kafasının bozukluğunu son derece ajitatif bir meydan okuma ile göstermek istemiş. Filmin, bir oturma odasının ortasında minyatür bir kıyameti andıran cinnetli son yarım saatini izlediğinizde, adındaki ünlem işaretinin boşuna olmadığını anlıyorsunuz.

Yıllar önce Requiem for a Dream ile midemize yumruklar atan Darren Aronofsky, Mother'da yine izleyicisini sarsıyor. Ama bu herkesin seveceği bir sarsıntı mı, tartışılır. Mother, ateşli bir hastalığa yakalandığınızda gece gördüğünüz kabusları andırıyor. Tıpkı Requiem for a Dream'de olduğu gibi, bu filmi gördüğüm için memnunum, çünkü çok benzersiz bir deneyim, ama bir daha görmek ister miyim emin değilim. Darren Aronofsky'nin Mother'ı son yıllarda bir büyük stüdyo (Paramount) tarafından yapılmış en tuhaf, en deneysel ve en cüretkar film. Seveni olduğu kadar nefret edeni de çok olacak. Ben ortalarda bir yerdeyim.

FRAGMAN

Mother! (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


11 Ekim 2017

Kingsman: The Golden Circle

İki buçuk sene evvel gösterime giren ilk Kingsman filmi 2015'in sürpriz hit'lerinden biriydi. Eski usül Bond filmlerine bir saygı duruşu şeklinde ilerleyen öykü, patavatsız mizah duygusuyla eğlendirirken, fazlasıyla grafik şiddet içeren ve bir bale gibi tasarlanmış aksiyon sahneleriyle şaşırtıyordu. Yönetmen Matthew Vaughn bu devam filminde ilk filmdeki o "anarşik" enerjiyi yeniden yaratayım demiş, ama gaz pedalına biraz fazlaca yüklenmiş. Demek ki neymiş, "daha fazla" her zaman "daha iyi" olmayabiliyormuş. Kingsman: The Golden Circle ilk filmin orjinalliğinden ve yaratıcı zekasından yoksun.

Aslında film fena başlamıyor: Londra'nın dar ve işlek caddelerinde geçen hızlı takip ve aksiyon bölümü, Vaughn'ın ilk filmden aşina olduğumuz 360 derece dönen kamera hareketleri ve dar mekândaki dövüş koreografisiyle yine adrenalimizi yükseltiyor. Ama sonrasında senaryo o kadar uçuk ve absürd ki, izlediklerimizi ciddiye almak zorlaşıyor. CGI kullanımının çok bariz olduğu aksiyon sahneleri de artık daha çok bir bilgisayar oyunundan alınmış kayıtlara dönüşüyor. İlk film eski Bond filmlerini anımsatıyorsa, bu film zeka düzeyiyle maalesef daha çok Spy Kids serisine yakınlaşıyor.

FRAGMAN

Kingsman: The Golden Circle (2017) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10


5 Ekim 2017

It


It ile Netflix dizisi Stranger Things arasında paralellikler kurmamak mümkün değil. İkisi de seksenlerde küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor, ikisinde de hikayenin merkezinde bisikletleriyle dolaşan bir grup dışlanmış ve zorbalığa maruz kalmış çocuk var, ikisinde de bir kız sonradan gruba katılıyor, ve elbette ikisinde de başka bir boyuttan gelen bir yaratık etrafa dehşet saçıyor. Üstüne üstlük çocuklardan birinin (Finn Wolfhard) iki yapımda da oynaması benzerlik duygusunu daha da arttırıyor. Ama bizim sinemalarda şimdi izlediğimiz It filmi için "Stranger Things'den esinlenmiş" demek haksızlık olur, çünkü aslında It korku romanları yazarı Stephen King'in ta 86'da yazdığı bir eser. Yani aslında "meğer televizyon dizisi Stranger Things birçok fikri o romandan apartmışmış" demek daha doğru bir tespit.

Derry kasabasında bir grup çocuğun, palyaço kılığındaki kötü bir ruha karşı verdikleri mücadeleyi anlatan It elbette Stranger Things'in daha korkunç bir versiyonu. Arjantinli yönetmen Andy Muschietti, bu korku klasiğini romandan beyazperdeye uyarlarken, Stephen King hayranlarını tatmin edecek bir sonuç almayı başarmış. Ben şiddet dozunu beklediğimden daha fazla buldum. Bir Hollywood kuralıdır, özellikle çocukların ön planda olduğu sahnelerde şiddet seviyesi belli bir sınırda tutulur. Ama daha açılışta canavar ruhlu palyaço Pennywise altı yaşındaki küçük Georgie'nin kolunu kopardığında, filmin bu kuralı pek umursamadığını anlıyoruz. İyi çekilmiş korku sahneleri bir yana, yönetmen Muschietti bence çocukların dünyasını ve aralarındaki ilişkileri anlatırken daha iyi bir iş çıkarıyor. Ve o 13 yaş gençliği tasviri filmin asıl güçlü yanı haline geliyor.

Sondaki final kapışması biraz fazla uzatılmış ve gereksiz tekrarlara düşülmüş olsa da, It iyi çekilmiş, iyi kurgulanmış, dengeli bir mizah duygusu da içeren etkili bir Stephen King uyarlaması.

FRAGMAN

It (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10









22 Eylül 2017

Annabelle: Creation

Avustralyalı yönetmen James Wan 2010 yılından itibaren Insidious ve The Conjuring serileri ile korku sinemasında yeni bir çığır açmıştı. Bu filmler 80'li 90'lı yıllardaki Friday the 13th tarzı, seyircisini bol şiddet içeren kan banyolarına maruz bırakmak yerine, tekinsiz bir atmosfer yaratmayı hedef belirleyen ve "eski usül" korku sinemasına daha yakın duran başarılı örneklerdi. Geçen sene Lights Out ile dikkatleri çeken David F.Sandberg, James Wan'ın açtığı yoldan devam ediyor.

Yetimhanede yer bulunamaması nedeniyle, altı yetim kız başlarında bir rahibe ile birlikte onlara kucak açan yaşlı bir çiftin evine yerleşiyorlar. Bir süre sonra evde tuhaf  şeyler olmaya başlıyor. Aslında hikayenin çok özgün ve farklı bir tarafı yok. Daha önce defalarca izlediğimiz "kötü ruh tarafından ele geçirilmiş ev" klişeleri yine önümüzden geçit yapıyor. Yine o kötü ruhu sadece bir çocuk görebiliyor. Ve evin sakinleri yine akılsızca tercihler yapıyorlar. Örneğin bir sahnede rahibe ve çocuklar evde korkunç bir şekilde öldürülmüş bir cesetle karşılaşıyorlar. Normalde ne yapmalarını beklersiniz, pılıyı pırtıyı toplayıp o evden kaçmalarını, değil mi? Ama rahibemiz, hiçbir şey olmamış gibi "hadi kızlar geç oldu artık yatalım" diyor ve o perili evde bir gece daha kalmaya devam ediyorlar.

Hikaye her ne kadar tahmin edilebilir olsa da, yönetmen David F. Sandberg yüksek prodüksiyon kalitesi, titiz görüntü yönetimi ve başarılı ses efektleri ile filmi baştan sona izlenir kılmayı başarmış. Annabelle: Creation zayıf bir senaryonun bile işbilir bir yönetmenin elinde en azından ilgi çekici bir filme dönüşebileceğinin kanıtı olmuş.

FRAGMAN

 Annabelle: Creation (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10


   

12 Eylül 2017

The Hitman's Bodyguard

Patrick Hughes'un yönettiği The Hitman's Bodyguard'da Ryan Reynolds bir yakın koruma uzmanını, Samuel L.Jackson ise Uluslararası Adalet Divanı'nda bir diktatör aleyhinde tanıklık edecek olan eski bir tetikçiyi canlandırıyor. Geçmişlerinde düşman olan bu ikili, Lahey'deki mahkemeye zamanında ulaşabilmek için tehlikeli bir yolculuğu  birlikte tamamlamak zorunda kalıyorlar. Biz seyirciler ise, "uyumsuz zenci-beyaz ikili" klişelerini yüz milyonuncu kez tekrarlamaktan utanmayan, aksiyon desen aksiyon değil, komedi desen komedi değil bir yavanlığı 2 saat boyunca çekmek zorunda kalıyoruz. Samuel L. Jackson son birkaç yıldır neredeyse her filminde canlandırdığı, yüksek sesle alaycı alaycı konuşan, iki cümlesinden birinde küfür eden, ağzı bozuk sert adam karakterini bir kez daha ısıtıp önümüze servis ediyor. Belki de bu iki aktörü de pek sevmediğimden midir nedir, filmin parlak noktası olarak lanse edilen Reynolds ve Jackson arasında dakikalar süren birbirlerine laf sokuşturma sahneleri bana Çin işkencesi gibi geldi. Filmin ihtiyaç duyduğu dinamizm sonlara doğru Amsterdam kanallarında geçen iyi çekilmiş aksiyon sahneleriyle bir nebze geliyor; ama tabii o vakte kadar dayanabilirseniz. The Hitman's Bodyguard, daha çok televizyonda kanal değiştirirken denk gelirseniz göz ucuyla bakabileceğiniz filmlerden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Hitman's Bodyguard (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

4 Eylül 2017

War for the Planet of the Apes



2011'de Rise ile başlayıp, 2014'de Dawn ile devam eden Planet of the Apes üçlemesi son bölüm War ile kapanışı yapıyor. Genelde bu tür serilerde ikinci ve üçüncü halkalarda grafik aşağı doğru gider; ama yönetmen Matt Reeves, ikinci film Dawn'da bir adım yukarıya taşıdığı kalite seviyesini bu kez zirveye çıkarmayı beceriyor. Tıpkı yıllar önce Lord of the Rings üçlemesinin son filmi Return of the King'de olduğu gibi War for the Planet of the Apes de bence bu serinin en başarılı filmi. Güzel bir üçlemeye harika bir final!..

Yaz aylarının Spider-Man'li Wonder Woman'lı aksiyon koşuşturmacası arasında War for the Planet of the Apes de bol patırtılı gürültülü bir savaş filmi gibi düşünülebilir. Aslında filmin adı biraz yanıltıcı. Elbette çatışma sahneleri de var, ama büyük bir maymun-insan savaşı izleyeceğiz diye filme gidenler hayal kırıklığına uğrarlar. Bu daha çok ırkçılığa, savaşın kötülüklerine, takıntılı olmanın tehlikelerine, ve intikam duygusunun zehirine odaklanan bir dram. İnce işlenmiş senaryosu, usta işi görüntüleri ve vurucu müziği ile tam bir epik film ile karşı karşıyayız. Matt Reeves'in filmi 2. Dünya Savaşı'nda geçen toplama kampı filmlerinden esintiler taşırken, bir yandan da Francis F. Coppola klasiği ‘Kıyamet’e selam gönderiyor. Duygusal finali ise 1968 yapımı orjinal Maymunlar Cehennemi filmine zarif bir köprü kuruyor.

Üç yıl önce Dawn ile ilgili yazımda "Andy Serkis artık bir Oscar almalı" demiştim. Gerçi aday bile olamadı, ama bu emektar İngiliz aktör Sezar rolünde yine sadece bakışlarıyla harikalar yaratmaya devam ediyor. Kamera önceki filmlere göre bu filmde Sezar'a daha çok odaklanmış ve Sezar'ın hissettiği tüm duyguları onun yüzünde net bir şekilde okuyabiliyoruz. Motion capture teknolojisinin geldiği en üst noktayı izlediğimiz yapımda kullanılan bilgisayar desteği tek bir sahnede bile sırıtmıyor. Baştan sona görsel efektle ilerleyen bir filmin hiç görsel efekt kullanılmamış hissi vermesi de muazzam bir başarı. Ve son olarak müzikler: Michael Giacchino'nun bazen sadece vurmalı çalgılardan oluşan, bazense koca bir senfoni orkestrasını kullanan ihtişamlı müziği tüm filmi sarıp sarmalıyor ve filmin epik yönünü sanki bir derece daha kuvvetlendiriyor.

War for the Planet of the Apes şüphesiz bu yaz mevsimin en iyi filmi, yılın da en iyilerinden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

War for the Planet of the Apes (2017) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


24 Ağustos 2017

Dunkirk


Bu sene herhalde en merakla beklediğim filmlerden biriydi Dunkirk. Söz konusu Christopher Nolan olunca beklentinin yüksek olması sürpriz değil, çünkü adamın çektiği son dört filmden üçü çekildikleri sene benim yıl sonu değerlendirmemde "yılın en iyi filmi" seçilmiş, biri ise 2 numara olmuştu. Bu filmler Interstellar, Inception, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Dolayısı ile yaşayan yönetmenler arasında Christopher Nolan'ın en sevdiğim yönetmen olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İşte bu duygularla ve haliyle çok büyük beklentilerle gittim Dunkirk'ü izlemeye.

Dunkirk, 2. Dünya Savaşı'nın başlarında yaşanan gerçek bir kurtarma operasyonunu anlatıyor. Nazi orduları tarafından kuşatılan ve sayıları 400 bini bulan İngiliz ve Fransız askerleri Fransa'nın Dunkirk (aslında doğru yazılışı Dunkerque) kasabası sahilinde, deniz ve düşman arasında sıkışıp kalıyor. İngiliz donanmasının gemileri bu kadar büyük bir tahliye harekatı için yetersiz kalınca, karşı sahildeki İngiliz balıkçı tekneleri devreye giriyor.  

Dunkirk savaşla başlayıp savaşla bitiyor. Nolan geniş açılarla ve IMAX kameralarla çekilmiş spektaküler görüntüler eşliğinde savaşın dehşetini çok iyi bir şekilde yansıtmış. Üstelik bunu yaparken Saving Private Ryan ya da Hacksaw Ridge tarzı kanlı sahnelere, kopan bacaklar ve ortalığı saçılan vücut parçaları içeren şok edici görüntülere başvurmamış (ki onlar da çok iyi filmlerdir). Savaşın yarattığı o terör duygusunu çaresizlik içinde sahilde bekleşen, kendilerini bombalamaya gelen düşman uçağının sesini duyup korkuyla gökyüzüne bakan askerlerin yüz ifadeleriyle vermeyi başarmış. Yönetmenin özellikle kalabalık sahnelerdeki hüneri ve yaratılan gerçeklik duygusu parmak ısırtıyor. Hans Zimmer'in pek melodik olmayan, daha çok ses efektlerinin devamı gibi hissedilen huzursuz edici müziği bir saatli bombayı hatırlatıyor ve -zaman zaman fazla gelse de- tansiyonun sürekli yüksek tutulmasına yardımcı oluyor. 

Nolan, 100 dakikalık kendi standartlarına göre oldukça kısa bu filmde karakter gelişimine fazla yer vermemiş, sadece ve sadece olaya odaklanmış. Film bittiğinde askerlerden hiçbirinin ismi aklımızda kalmıyor. Nerden gelirler, nereye giderler, topçu mudurlar, popçu mudurlar, hiç bilmiyoruz (bu arada popçu demişken filmde Harry Styles oynuyor). Zaten filmde doğru dürüst bir diyalog da yok. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu ve "savaşta hepimiz aynıyız" duygusunun verilmeye çalışıldığını kabul ediyorum. Yönetmenin tercihine saygı duymakla birlikte, karakterlerle duygusal bir bağ kuramamanın hikayenin etkileyiciliğini zedelediğini söylemeye de bir seyirci olarak hakkım var. Christopher Nolan'ın artık takıntısı haline gelmiş, zaman boyutunu eğip bükme, olayları birkaç farklı zaman katmanında anlatma manevrası da bu kez kafa karıştırıcı bir etki yaratıyor ve hikayeyi takip etmeyi güçleştiriyor.

Herşeye rağmen, Dunkirk çok iyi çekilmiş bir savaş filmi. Daha önce hiç adını sanını duymadığımız bir yönetmen çekmiş olsa eminim filmi yerlere göklere sığdıramazdık. Ufak tefek kusurlarının gözümüze batmasının nedeni Nolan'ın çıtayı çok yükseklere koymuş olması. Dunkirk, muhtemelen en iyi film dalında Oscar'a aday olacak, bir kere teknik ödülleri kesin süpürür. Benim yıl sonu değerlendirmemde de en iyiler arasına gireceğini şimdiden ilan edebilirim. Ama Nolan filmografisi göz önüne alındığında, girişte saydığım o dört filmin gerisinde kaldığını da söylemem lazım. Dunkirk çok iyi, ama kusursuz değil (Nolan Top 5 listemi aşağıda bulabilirsiniz).  

Bu yorumun YouTube videosu


Dunkirk (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10


Nolan Top 5:
1. The Dark Knight
2. Inception
3. Interstellar
4. The Dark Knight Rises
5. Dunkirk





17 Ağustos 2017

Atomic Blonde

1989 yılında Berlin'de, doğu ile batıyı ayıran meşhur duvar yıkılmadan hemen önce yaşanan bir casusluk hikayesini anlatan Atomic Blonde, John Wick'te ortak yönetmen olarak çalışan, eski dublör  David Leitch tarafından çekilmiş. Vurduğunu deviren yaman bir İngiliz ajanını canlandıran Charlize Theron'un başrolde olduğu film en baştan beri bir "dişi John Wick" (ya da esprili söylemiyle "Jane Wick") olarak pazarlanmıştı. Ama bence pek öyle değil. Film John Wick tarzı dakika başına sekiz kişinin öldüğü bir pür aksiyon yerine, daha çok bir soğuk savaş dönemi entrikası şeklinde ilerliyor. Hakkını yemeyelim, aradaki birkaç dövüş sahnesi gerçekten çok iyi çekilmiş. Hele Berlin'in sokaklarında başlayıp, eski bir apartmanın merdivenlerinde devam eden, sonrasında ise yine sokaktaki araba takip sahnesiyle sonlanan yaklaşık 10 dakikalık tek plan çekim filmin zirvesini oluşturuyor. Bu sekansta, kavga edenlerle kameramanın sürekli yer değiştirmesi muhteşem bir efekt yaratmış. Kendinizi bir köşeden izliyor gibi değil de kavganın sürekli içinde gibi hissediyorsunuz.

Ne yazık ki, aksiyonun bitip karanlık koridorlarda "acaba çift taraflı casus kim” sorusunun peşinden koşulduğu entrikalı bölümlerde film aynı parlak düzeyi yakalayamıyor. Hikaye fazla karışık ve yeterince merak uyanırıcı değil; kopuk kopuk ilerleyen senaryo daha önce klasik casus hikayelerinde yüz kere gördüğümüz "çalınan ajan listesi" konusunu yeniden ısıtıp önümüze koyuyor. Sondaki plot twist ise inandırıcılıktan çok uzak. Yine de Charlize Theron'un karizmatik performansı ve yukarıda bahsettiğim o 10 dakikalık nefes kesen tek plan için izlenecek bir film. Bu casus öyküsü büyük olasılıkla Jason Bourne tarzı bir seriye dönüşecek ve içimden bir ses Atomic Blonde 2'nin daha iyi olacağını söylüyor.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Atomic Blonde (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10