28 Mart 2019

39. Mirai


Yönetmen: Mamoru Hosoda
Senaryo    : Mamoru Hosoda

Animasyon

Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN

27 Mart 2019

38. Us


Yazıp yönettiği ilk filmi Get Out ile iki sene önce herkesi şaşırtan, o yıl en iyi film ve yönetmen dallarında Oscar'a aday olup, senaryo dalında da ödülü kapan Jordan Peele ikinci filmi ile karşımızda. Get Out'un başarısından sonra bu filme dair beklentilerin yüksek olması sürpriz değil. Neyse ki, Peele bu beklentileri boşa çıkarmıyor ve modern sinemanın en yaratıcı, en inovatif yönetmenleri arasındaki yerini sağlamlaştırıyor. 

Dört kişilik Wilson ailesinin tatil için gittikleri göl kenarındaki evde, bir gece kendilerine tıpatıp benzeyen başka bir aile karşılaşmaları ve bu klon ailenin hayatlarını cehenneme çevirmesini anlatan hikaye, Get Out'a göre daha korku ve gerilim yüklü. Ancak tıpkı Get Out'ta olduğu gibi, bol katmanlı ve farklı okumalara açık bir film Us. Sadece yüzeydeki korku hikayesi de yeterince tatmin edici, ama daha derine indiğinizde birçok sembol ve metafor barındıran bir senaryo var karşımızda.  Bu nedenle de belki ikinci kez izlendiğinde değeri daha iyi anlaşılacak bir yapım. Spoiler vermemek amacıyla, filmin farklı olası alt metinlerine hiç girmiyorum, ama sinemadan çıktıktan sonra üzerinde bir saat konuşulabilecek malzeme var filmde. Ve ben böyle filmleri seviyorum. 

Jordan Peele korku sinemasını çok iyi anlayan ve bir gerilimi yaratmak için sesleri ve müziği çok iyi kullanan bir yönetmen. Henüz ikinci filmi olmasına rağmen, sanki kırk yıldır bu işi yapıyormuşçasına kamerasına hakim. Bu parlak başlangıç yıllar öncesinin M. Night Shyamalan'ının hatırlatıyor (The Sixth Sense ve ardından Unbreakable). Umarım kariyerinin devamı ona benzemez.

Müzik demişken, yönetmenin Get Out'ta da birlikte çalıştığı Michael Abels'ın müzikleri sanki filmin ana aktörlerinden biri gibi. Luniz'in ta 1995'ten kalma "I Got 5 On It" parçası bu film ile birlikte sanki yeni bir hayat buluyor; artık o şarkıyı duyduğumuzda Us'ı hatırlamamamız imkansız, hafiften ürpererek elbette...  

Yönetmen : Jordan Peele
Senaryo     : Jordan Peele
Oyuncular: Lupita Nyong'o, Winston Duke, Elisabeth Moss

Benim Notum: 8 / 10

FRAGMAN

25 Mart 2019

37. RBG


Bu sene en iyi belgesel (ve ayrıca en iyi şarkı) dalında Oscar'a aday olan RBG, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin 85 yaşındaki en yaşlı ve şu andaki tek kadın üyesi yargıç Ruth Bader Ginsburg'ün hayatını anlatıyor. Julia Cohen ve Betsy West'in yönettiği film, Ginsburg’ün çocukluğunu, gençliğini, evliliğini ve uzun kariyerini perdeye aktarırken, onun günümüzde bir kültür ikonu haline gelişinin de izini sürüyor. Ruth Bader Ginsburg özellikle 70'li yıllarda henüz genç bir avukat iken takip ettiği ve kazandığı cinsiyet ayrımcılığı davalarıyla Amerika'da kadın haklarının şekillenmesinde en önemli paya sahip isimlerden biri. Belgeselde kullanılan arşiv görüntülerinin yanı sıra mahkemelerin gerçek ses kayıtları filmin etkileyiciliğini arttırıyor. Filmin geneli RBG'ye yazılmış bir hayran mektubu gibi olsa da, kaçınılmaz şekilde ilham verici bir gerçek hayat hikayesi.

Benim Notum: 7,5 / 10


24 Mart 2019

36. Museo

Yönetmen: Alonso Ruizpalacios
Senaryo: Manuel Alcalá, Alonso Ruizpalacios
Oyuncular: Gael García Bernal, Leonardo Ortizgris, Simon Russell Beale

Benim Notum: 6,5 / 10


FRAGMAN

23 Mart 2019

35. Teen Titans Go! To the Movies


Cartoon Network'teki "Teen Titans Go" animasyon dizisinin sinema versiyonu. Daha çok küçüklere yönelik bir film olacak diye korkarken, sürpriz bir şekilde çok eğlendim. Son zamanlarda her tarafımızı saran süper kahraman evrenleri ile ilgili zekice espriler havada uçuşuyor. Yer yer çok leziz göndermeler var, ama bunlar sırf gönderme olsun diye yazılmamış, konu ile bağlantılı ve gerçekten komik. DC Comics'in kendisiyle dalga geçebilmesi de ayrıca takdire şayan. Film boyunca birkaç kez sesli bir şekilde güldüm. Özellikle Superman ile Batman'in kavgaya tutuştuğu sahne müthiş.

Yönetmenler: Aaron Horvath, Peter Rida Michail
Senaryo: Michael Jelenic, Aaron Horvath 
Seslendirenler: Greg Cipes, Scott Menville, Khary Payton

Benim Notum: 7,5 / 10



20 Mart 2019

34. The Night Comes for Us


Yönetmen: Timo Tjahjanto
Senaryo: Timo Tjahjanto
Oyuncular: Iko Uwais, Julie Estelle, Joe Taslim

Benim Notum: 6,5 / 10

FRAGMAN

19 Mart 2019

33. Support the Girls


Regina Hall'un başrolünde oynadığı Support the Girls, otoyol kenarındaki bir barda işletme müdürlüğü yapan Lisa'nın bir gününü anlatıyor. Çalıştığı yeri seven ve ekibindeki garson kızları her koşulda koruyup kollamaya çalışan Lisa'nın iyimserliği, o bir gün boyunca ortaya çıkan çeşitli aksaklıklar neticesinde test ediliyor. Fragmanında ve posterinde komedi ifadesi geçse de, bu daha çok geçen sene izlediğimiz The Florida Project ya da iki sene önceki American Honey tarzında, günümüz Amerikasında parasızlıkla boğuşan ve her an işsiz kalma tehdidi ile yaşayan genç çalışan nüfusun, özellikle de çalışan kadının hayatına gerçekçi bir bakış. İş hayatında herhangi bir ekibin yönetimini üstlenmiş herkes filmden kendine bazı mesajlar çıkarabilir, her ne kadar burada anlatılan iş ortamı çok çok farklı olsa da... Yirmi yıldır birçok filmde görünmesine rağmen, hep yan rollerde harcanıp giden Regina Hall, sonunda kaptığı bu başrolde pırıl pırıl parlıyor ve anlatılan hikayenin etkileyici olmasında en önemli unsur haline geliyor.    

Yönetmen : Andrew Bujalski
Senaryo     : Andrew Bujalski
Oyuncular: Regina Hall, Haley Lu Richardson, Shayna McHayle

Benim Notum: 7,5 / 10


13 Mart 2019

32. Border

Yönetmen: Ali Abbasi
Senaryo: Ali Abbasi, Isabella Eklöf (John Ajvide Lindqvist'in hikayesinden)
Oyuncular: Eva Melander, Eero Milonoff, Jörgen Thorsson

En İyi Makyaj dalında Oscar adayı
Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN


11 Mart 2019

30. Mary Poppins Returns

Yönetmen: Rob Marshall
Senaryo: David Magee (P.L. Travers'ın hikayelerinden)
Oyuncular: Emily Blunt, Lin-Manuel Miranda, Ben Whishaw

Benim Notum: 6 / 10

FRAGMAN



10 Mart 2019

29. Free Solo


İki hafta önce yılın en iyi belgesel filmi Oscar'ını alan Free Solo, dağcı Alex Honnold'un hikayesini odağına alıyor. "Free Solo" herhangi bir halat ya da güvenlik teçhizatı olmadan yapılan kaya tırmanışları için kullanılan bir terim. Jimmy Chin ve Elizabeth Chai Vasarhelyi'nin çektikleri film Alex'in 3 Haziran 2017 tarihinde Amerika'daki Yosemite milli parkında bulunan 900 metre yüksekliğindeki El Capitain duvarına yaptığı akıl almaz tırmanışı ve tırmanış öncesindeki hazırlık sürecini anlatıyor. Filmi izlerken birkaç kez kendimi kanepenin köşesinde sırtım dikilmiş ve ağzım açık kalmış bir vaziyette buldum. En yaman gerilim filminden daha fazla gerilim içeren, avuçlarınızın içini terletecek bir yapım.

Free Solo şu sıralar National Geographic Türkiye kanalında izlenebilir. Hemen hemen her gün gösteriliyor, hatta günde iki kere...

Benim Notum: 7,5 / 10 

9 Mart 2019

28. Captain Marvel

Yönetmen: Anna Boden, Ryan Fleck
Senaryo: Anna Boden, Ryan Fleck, Geneva Robertson-Dworet
Oyuncular: Brie Larson, Samuel L. Jackson, Ben Mendelsohn

Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN

27 Şubat 2019

27. Boy Erased

Yönetmen: Joel Edgerton
Senaryo: Joel Edgerton (Garrard Conley'in anı kitabından)
Oyuncular: Lucas Hedges, Nicole Kidman, Joel Edgerton

Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN


26 Şubat 2019

26. 22 July


22 Temmuz 2011'de gerçekleşen ve Norveç tarihinin en kanlı terör saldırısı olarak kayıtlara geçen Utoya adası gençlik kampı baskınının gerçek öyküsü. Bu tür yarı-belgesel tarzda hikayeleri anlatmada usta olan yönetmen Paul Greengrass'ın (Captain Phillips, United 93) çektiği film, olay günündeki trajedinin yanısıra, sonrasındaki mahkeme sürecini ve kurtulanların duygusal yolculuğunu da etkili bir şekilde aktarıyor. Norveçli oyuncuların Norveç'te geçen bir hikayeyi İngilizce olarak oynamaları biraz dikkat dağıtıcı olsa da, iyi bir film. Netflix'te izleyebilirsiniz.

Yönetmen : Paul Greengrass
Senaryo     : Paul Greengrass (Åsne Seierstad'ın kitabından)
Oyuncular: Anders Danielsen Lie, Jonas Strand Gravli, Jon Øigarden

Benim Notum: 7,5 / 10

FRAGMAN 

25 Şubat 2019

25. Everybody Knows



Yönetmenin en iyi işlerinden biri olmasa da, sonuçta bir Asghar Farhadi filmi..

Yönetmen : Asghar Farhadi
Senaryo     : Asghar Farhadi
Oyuncular: Penélope Cruz, Javier Bardem, Ricardo Darín

Benim Notum: 7,5 / 10

20 Şubat 2019

24. At Eternity's Gate

Yönetmen: Julian Schnabel
Senaryo: Jean-Claude Carrière, Julian Schnabel, Louise Kugelberg
Oyuncular: Willem Dafoe, Rupert Friend, Oscar Isaac

Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN

19 Şubat 2019

23. If Beale Street Could Talk


Tesadüf, bir gece önce Amerikan yargı sisteminin nasıl bozuk işlediğini ve Amerikan hapishanelerinin nasıl haksız yere tutuklanmış siyahi gençlerle doldurulduğunu anlatan 13th adlı bir belgesel izlemiştim. Barry Jenkins'in Oscar ödüllü Moonlight'tan sonra çektiği filmi If Beale Street Could Talk, o belgeselde anlatılanların drama hali gibi. James Baldwin'in romanından uyarlanan senaryo, özünde Harlem'de yaşayan 19 yaşındaki Tish ile 22 yaşındaki Fonny arasındaki aşkı anlatıyor. Evlenmeyi düşündükleri sırada Fonny'nin işlemediği bir suçtan hapse girmesi ve Tish'in hamile olduğunu öğrenmesi hem onların hem de ailelerinin hayatlarını alt üst ediyor.

Barry Jenkins filmin merkezindeki Tish ve Fonny arasındaki sevgi dolu romantizmi anlattığı sahnelerde çok başarılı. Özellikle yakın çekim portrelerdeki ustalık filmi daha kişisel bir derinliğe taşıyor. Nicholas Britell'in filmi bir tül gibi örten harika müziği de bu duygusal anların etkisini arttırıyor. Ancak zenci hakları üzerine vaazlar vermeye başladığı sahnelerde film tempo kaybediyor. Aynı noktaları tekrar tekrar yineleme eğilimi, aslında iyi hazırlanmış ve çok iyi oynanmış bir hikayeye zarar veriyor. Yine de toplamına baktığımda, iki genç yüreğin birbirine duyduğu aşkın özünü, en temel ve insani haliyle anlatmayı beceren Barry Jenkins'in filmini sevdim. Moonlight'tan da daha çok beğendim.

Yönetmen : Barry Jenkins
Senaryo    : Barry Jenkins (James Baldwin'in romanından)
Oyuncular: KiKi Layne, Stephan James, Regina King  

Benim Notum: 7,5 / 10

18 Şubat 2019

22. Mid90s

Yönetmen: Jonah Hill
Senaryo   : Jonah Hill
Oyuncular: Sunny Suljic, Katherine Waterston,
                     Lucas Hedges

Benim Notum: 5,5 / 10

FRAGMAN


17 Şubat 2019

21. Hold the Dark

Yönetmen: Jeremy Saulnier
Senaryo: Macon Blair (William Giraldi'nin romanından)
Oyuncular: Jeffrey Wright, Alexander Skarsgård, James Badge Dale

Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN

14 Şubat 2019

20. The Old Man & the Gun

Yönetmen: David Lowery
Senaryo: David Lowery (David Grann'in makalesinden)
Oyuncular: Robert Redford, Casey Affleck, Sissy Spacek

Benim Notum: 6 / 10

FRAGMAN

13 Şubat 2019

19. The Sisters Brothers

Yönetmen: Jacques Audiard
Senaryo: Jacques Audiard, Thomas Bidegain (Patrick DeWitt'in romanından)
Oyuncular: John C. Reilly, Joaquin Phoenix, Jake Gyllenhaal

Benim Notum: 6 / 10

FRAGMAN

12 Şubat 2019

18. Beautiful Boy

Yönetmen: Felix van Groeningen
Senaryo: Luke Davies, Felix van Groeningen (David Sheff'in kitabından)
Oyuncular: Steve Carell, Timothée Chalamet, Maura Tierney

Benim Notum: 7 / 10

FRAGMAN

11 Şubat 2019

17. Vice

Yönetmen: Adam McKay
Senaryo: Adam McKay
Oyuncular: Christian Bale, Amy Adams, Steve Carell

Benim Notum: 6,5 / 10

FRAGMAN

10 Şubat 2019

16. The Favourite


Bu sene tam 10 dalda Oscar'a aday olan The Favourite, 1702'den 1714'e kadar Büyük Britanya'yı yöneten Kraliçe Anne dönemini anlatıyor. Gerçi buna tam olarak yönetme denemez, çünkü ülke ile ilgili tüm kararları "çok yakın" arkadaşı Marlborough Düşesi Sarah'nın etkisi altında aldığını herkes biliyor. Bir gün saraya çıkıp gelen ve düşesin kuzeni olduğunu iddia eden Abigail adlı bir hizmetçi, çeşitli entrikalarla Sarah'nın yıldızını söndürmeye ve kraliçenin gözdesi olmaya başlıyor. Sarah ve Abigail arasında kraliçenin onayını ve gönlünü kazanmak için hamleler ve karşı hamleler sürerken, arka planda da parlamentodaki kirli bir güç savaşı ülkenin geleceğini belirliyor.

Yorgos Lanthimos benim çok meraklısı olduğum yönetmenlerden değildi. Herkeslerin ayılıp bayıldığı The Lobster (2015) ve The Killing of a Sacred Deer'ı (2017) ben içine girilmesi zor bulmuştum. The Favourite Yunan yönetmenin şimdiye kadarki en "erişilebilir" filmi olmuş. Senaryoyu ilk defa kendisinin yazmaması bunda etkili olmuş olabilir. The Favourite özünde bir kostümlü dönem filmi olsa da, Lanthimos kostümlü dönem filmlerinde alışageldiğimiz tüm kalıpları pencereden dışarı atıp, son derece modern bir tarz yerleştirmeyi başarıyor. Tuhaf kamera açıları ve karakterlerin mekanın içinde sıkışıp kalmışlığını vurgulayan balıkgözü lensler filmin farklı sinematografisini tamamlıyor. Yaylıların ön planda olduğu baskın bir müzik eşliğinde mum alevinde çekilmiş görüntüler filmdeki rüya havasını (ya da kabus diyelim) arttıran faktörler olarak zihnimize çakılıyor. Şüphesiz filmin en büyük gücü senaryonun merkezindeki üç kadın arasındaki dinamikler. Hepsi de Oscar'a aday olmuş Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone üçlüsünün her biri ayrı ayrı çok iyi performanslar sergilemiş. Ama ben en çok Sarah rolündeki Rachel Weisz'ı beğendim. 

Yorgos Lanthimos'un sonunda benden de yüksek puan almayı başardığı filmi The Favourite, 18. yüzyıl kraliyet dekorunda geçen lezzetli bir güç, ihanet ve intikam masalı.

Yönetmen : Yorgos Lanthimos
Senaryo     : Deborah Davis, Tony McNamara
Oyuncular: Olivia Colman, Emma Stone, Rachel Weisz

Benim Notum: 8 / 10








5 Şubat 2019

13. Can You Ever Forgive Me


Marielle Heller'ın yönettiği film, Lee Israel adlı Amerikalı bir kadın yazarın gerçek hikayesini anlatıyor. 1970’ler ve 80’lerde ünlü yıldızların kısa biyografilerini yazarak geçimini sürdüren Lee (Melissa McCarthy) zamanla popülerliğini yitiriyor ve yayıncı bulmakta zorlanıyor. Parasız kalıp kirasını bile ödeyemeyecek hale gelen kadın, bu zor durumdan çıkış yolunu hayatını kaybetmiş meşhur yazarların mektuplarını taklit etmekte buluyor. Bu sahte mektupları satarken de, bir barda tanıştığı gösterişli ve fakat çulsuz eşcinsel arkadaşı Jack (Richard E. Grant) ona suç ortaklığı yapıyor. 

Daha çok komedi filmlerindeki tek tip rolleri ile tanıdığımız Melissa McCarthy burada gerçek yeteneğini gösterme fırsatı bulmuş. Bu performansı ile en iyi kadın oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilen McCarthy filmin şüphesiz en büyük kozu. Lee Israel'i canlandırırken onun hem kırılganlığını hem de insanlarla normal bir sosyal ilişki kurmadaki beceriksizliğini çok iyi işlemiş. Onun bu derinlikli kompozisyonu, kağıt üzerinde gayet sevimsiz görünen ve resmen suç işleyen bir karaktere sempati duymamızı sağlıyor. Elbette, Can You Ever Forgive Me aslında iki karakterli bir hikaye. Filmin %50'den fazlası Lee ile Jack arasındaki diyaloglardan oluşuyor. İngiliz karakter oyuncusu Richard E. Grant, aşırı dışa dönük ve uçarı Jack rolünde bu uyumsuz ikilinin diğer yarısını  başarıyla canlandırıyor. Özellikle finaldeki 5-6 dakikalık dokunaklı performansı, onun da Oscar'a aday olmasını haklı çıkartıyor. Alçakgönüllü ama iyi bir film.

Benim Notum: 7,5 / 10 


1 Şubat 2019

10. The Wife


2018 ödül sezonuna girildiğinde, en iyi kadın oyuncu heykelciğini The Favourite ile Olivia Colman mı yoksa A Star Is Born ile Lady Gaga mı alacak derken, Altın Küre'yi gerilerden gelerek Glenn Close kapıvermişti. Birkaç gün önce dağıtılan Oyuncular Birliği (Screen Actors Guild) ödüllerinde de taçlandırılınca, daha önce tam 6 kez aday olup hiç Oscar alamayan Close, artık bu senenin en güçlü Oscar favorisi haline geliverdi. The Wife'ı izleyene kadar "acaba 71 yaşına gelen aktrise bir vefa borcu mu söz konusu" diyordum, ama hayır, Glenn Close bu ödülleri sonuna kadar hak ediyor.

İsveçli yönetmen Björn Runge'nin çektiği film, iki güçlü performansın desteklediği ilgi çekici bir hikaye anlatıyor. Sanki gerçek gibi görünen ama kurgu bir öyküde, 1992 yılı Nobel Edebiyat ödülünü kazanan yazar Joe Castleman, eşi Joan ile birlikte ödülü almak üzere Stockholm'e gidiyor. Seyahat esnasında "fedakar sadık eş" Joan kocası ile ilgili bazı yaşam tercihlerini sorgulamak zorunda kalıyor. Film boyunca yapılan geri dönüşlerle bir yandan Joe ve Joan'ın ilişkilerinin yapıtaşları ortaya çıkarılırken, geçmişlerindeki önemli bir sırrın ipuçları da kenara köşeye bırakılıyor.

Glenn Close sadece bakışlarıyla çok şey anlatabilen oyunculardan. The Wife'da belki de kariyerinin en iyi performanslarından birini vermiş. Ama ben kocayı oynayan Jonathan Pryce'ı da çok başarılı buldum. Şu ödül sezonunda ona da en azından bir adaylık yakışırdı. The Wife, karakter analizi üzerine yoğunlaşan ve güçlü oyuncularının sırtında yükselen çok iyi bir film.

Benim Notum: 8 / 10

FRAGMAN


   

28 Ocak 2019

7. Shoplifters


En son Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye kazanan, geçenlerde açıklanan Oscar adaylıklarında da en iyi yabancı film dalında aday olan Shoplifters, Tokyo'nun bir kenar mahallesinde tek göz bir evde yaşayan ve marketlerden hırsızlık yaparak geçinen yoksul bir ailenin hikayesini anlatıyor. Bir gün yine bir arakçılık işinden dönen baba ve oğul sokakta terkedilmiş küçük bir kız çocuğu buluyorlar ve onu evlerine götürüyorlar. Kızın kendi ailesi tarafından şiddet gördüğünü öğrendiklerinde de, onu evde tutmaya karar veriyorlar. Zaten küçük kız Yuri de ailesine dönmek istemiyor, ve teknik olarak düpedüz "çocuk kaçırma" olarak adlandırılabilecek bir olayda, bu mutlu ailenin bir parçası olmaya razı oluyor.

Beş yıl önce Like Father Like Son adlı filmini izlediğim Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda, o filmdekine çok benzer bir tema üzerinden ilerliyor ve yine "aile nedir, bir aileyi aile yapan sadece kan bağı mıdır" gibi soruları ortaya atmaya devam ediyor. Kore-eda kendi yazdığı senaryosunda bize ciddi şekilde kusurlu oldukları çok açık ama bir yandan da iyi kalpli karakterler sunuyor. Her şeyin siyah-beyaz olmadığını, toplumun "suç" olarak gördüğü bazı olayların ardında daha derin ve insani hikayeler de olabileceğini gösteriyor. Filmdeki oyuncuların tümünün çok doğal ve anı yaşayan performansları seyircinin de bu duygusal yolculuğa eşlik etmesini sağlıyor.

Benim Notum: 7,5 / 10

24 Ocak 2019

4. Creed II


Üç sene önceki ilk Creed filmini çok sevmiş, hatta o yılki ilk 10 listeme almıştım. Filmin yönetmeni Ryan Coogler da Creed'deki başarısı sayesinde Hollywood'un en aranan isimlerinden biri haline geldi ve Black Panther'ı yönetme işini kaptı. İkinci bir Creed çekileceği haberini aslına bakarsanız biraz endişe ile karşıladım. Aynı koyundan ikinci bir post daha çıkarabilir miyiz telaşıyla yapılmış, içi boş, ucuz bir boks aksiyonu olacak diye korktum. Çok şükür ki öyle olmamış. Creed II, ilk filmin yüksek seviyesine tam olarak ulaşamasa da onun yakınlarında seyrediyor, olabilecek en iyi devam filmi olmayı başarıyor.

Yaşı müsait olanlar 1985 yapımı Rocky IV filmini ve dev Rus boksör Ivan Drago'yu hatırlayacaklardır. İşte o filmde önce Apollo Creed'i (yani bu filmdeki Adonis'in babasını) boks ringinde öldüren, sonra da Rocky'den dayak yiyen Drago, 33 yıl sonra oğluyla birlikte çıkıp geliyor ve organizatörlerin de gazıyla oğlu Viktor ile dövüşmesi için Creed'e meydan okuyor. İlk uzun metraj filmini çeken genç siyahi yönetmen Steven Caple Jr. işin kolayına kaçıp sadece bir intikam hikayesine ve boks karşılaşmalarına odaklanmamış. Tıpkı ilk filmde Ryan Coogler'ın yaptığı gibi karakterlerine duygusal bir derinlik kazandırmayı başarmış. Öyle ki Ivan Drago (Dolph Lundgren) bile Rocky IV filmindeki kartondan kötü adam profilinden sıyrılıp, motivasyonunu anlayabildiğimiz, empati kurabildiğimiz gerçek bir kişiliğe kavuşmuş. İlk filmin duygusal yükünü yaşlı Rocky haliyle Sylvester Stallone çekerken, bu filmde Michael B. Jordan'ın canlandırdığı Adonis karakteri daha ön plana çıkıyor; eşi Bianca ve yeni doğan bebeği ile birlikte dokunaklı sahnelere imza atıyor. Creed 2, iyi kurulmuş hikayesi ile ilkinin gölgesinde kalmayan başarılı bir boks filmi.

Benim Notum: 7,5 / 10

FRAGMAN


23 Ocak 2019

3. Burning



Yönetmen : Chang-dong Lee
Senaryo    : Jungmi Oh, Chang-dong Lee
                    (Haruki Murakami'nin kısa hikayesinden)
Oyuncular: Ah-in Yoo, Steven Yeun, Jong-seo Jun

(Detaylı yorum yakında)

Benim Notum: 8 / 10


FRAGMAN

18 Ocak 2019

Best of 2018


2018'de tam 150 film izledim. Bu 150 film içinde bence en iyilerini sağdaki sütunda görebilir,  "2018'in En İyileri" özel videosunu aşağıdaki linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

2019'da da bol sinemalı günler herkese!..

2018'in En İyi Filmleri

31 Aralık 2018

150. Aquaman

DC'nin yeni süper kahraman filmi Aquaman'i James Wan'ın yöneteceğini duyduğumda çok ümitlenmiştim. Kariyerinin başlarında, şimdilerde bir kült haline gelmiş Saw'u çeken, sonraki yıllarda Insidious ve The Conjuring serileri ile yeteneğini kanıtlayan bu Çin asıllı Avustralyalı genç yönetmen benim favori sinemacılarımdan biri olma yolunda hızla ilerliyordu. Özellikle The Conjuring 2 benim için 2016 yılının en iyi filmlerinden biriydi. Tıpkı Wonder Woman'da Patty Jenkins'den yararlandıkları gibi, James Wan gibi işini bilen bir yönetmenle çalışırlarsa DC'nin de -Marvel'ın gölgesinden kurtulup- iyi filmler yapabileceğini düşünmüştüm. Ama hevesim kursağımda kaldı. Aquaman'in bazı artıları var, ama eksileri o artıların önünü kapatıyor, dört yanlış bir doğruyu götürüyor. Önce artılar dersek: Bir kere Jason Momoa Aquaman  rolüne çok yakışmış. İri cüssesi ve kalender haliyle o karakteri Momoa'dan başkasının oynayamayacağını düşünüyorsunuz. Filmdeki bazı aksiyon sahnelerini de beğendim, örneğin Black Manta ile Sicilya'daki kapışma bölümü. Ama onun dışında James Wan'ın yönetmen olarak filme ne kattığını anlamak pek mümkün değil. Bir kere kayıp kıta Atlantis efsanesi üzerinden ilerleyen bu masalsı hikayenin çok çocuksu, 10 yaş civarına hitap eder gibi görünen bir senaryosu var. Filmdeki hiçbir karaktere psikolojik anlamda bir derinlik kazandırılamamış, karakter gelişimi deseniz hak getire... Filmin "Cumartesi sabahı çizgi film kuşağı" seviyesindeki akıl yaşını en iyi özetleyen görüntü, Atlantis'teki bir tören sırasında sekiz koluyla davul çalan ahtapot sahnesi herhalde. Zaten o sahneden sonra ben filmden koptum, zekamla alay edildiğini düşündüm. Geriye de sersemleten bir aksiyon ve ölçüyü kaçırmış bir özel efekt bombardımanı kalıyor. Yerseniz...

Benim Notum: 5 / 10  

149. Cebimdeki Yabancı

(Yıl içerisinde izleyip, yazmaya fırsat bulamadığım bazı yerli yapımlarla ilgili yorumlarımı şimdi tamamlıyorum.)

Serra Yılmaz, 35 yıldır filmlerde rol alan Türk sinemasının önemli kadın oyuncularından biri. Ben kendisini 1987 yapımı Anayurt Oteli'ndeki başarılı temizlikçi kadın rolü ile hatırlıyorum. Doksanların sonundan itibaren Ferzan Özpetek'in favori oyuncularından biri haline gelen Yılmaz, İtalyan sinemasında da şu anda çok iyi tanınan bir aktris. İşte o Serra Yımaz ilk yönetmenlik denemesinde, aşinası olduğu İtalyan sinemasından Paolo Genovese'nin Perfetti Sconosciuti (Perfect Strangers) filminin yeniden çevrimi ile karşımızda. Tıpkı bir önceki başlıkta bahsettiğim Taksim Hold'em gibi tek bir mekanda başlayıp biten Cebimdeki Yabancı, bir akşam yemeği için bir araya gelen yedi yakın arkadaşın, başlattıkları bir oyun sonrası arapsaçına dönen ilişkilerini konu ediniyor. Birbirlerinin en iyi dostu olduklarını düşünen bu yedi arkadaş, ortaya saçılan sırlarla birlikte birbirlerine ne kadar yabancı olduklarını keşfediyorlar. Serra Yılmaz, bu ilk yönetmenlik denemesinde tansiyonu sürekli yüksek tutmayı başarmış. Ancak anlatılan hikayede bazı inandırıcılık sorunları var bence. Bir kere karakterler ve senaryo yeterince "yerli ve milli"leştirilememiş. Tüm karakterlerde sanki bir İtalyan olma hevesi var gibi. Ayrıca masanın etrafındaki her erkek ve kadının illa büyük bir sırrının olması, bu sırların da istisnasız hep seksle alakalı olması biraz zorlama kaçıyor.

Benim Notum: 6,5 / 10

148. Taksim Hold'em

(Yıl içerisinde izleyip, yazmaya fırsat bulamadığım bazı yerli yapımlarla ilgili yorumlarımı şimdi tamamlıyorum.)

1977 İngiltere doğumlu, Boğaziçi Felsefe mezunu, ABD’de sinema eğitimi görmüş Michael Önder'in yazıp yönettiği Taksim Hold'em, Gezi olayları sırasında Taksim yakınlarındaki bir evde poker oynamak üzere bir araya gelen Alper ve arkadaşlarının hikâyesini anlatıyor. Bir Cumartesi akşamı Alper, nişanlısının ısrarlarına rağmen, evlerinin dibindeki protestoya katılmayıp lise arkadaşlarıyla poker oynamak ister. Eve gelen arkadaşları ise oyuna başlamaktansa eylemlere katılıp katılmamak üzerine hararetli bir tartışmaya girişler. Alper'in gecesi, nişanlısının ayağı yaralı bir şekilde, yakışıklı bir yabancının kollarında eve dönmesiyle iyice karışır. Taksim Hold'em tümü bir apartman dairesinin içinde geçen, tiyatro oyunu tadında gelişen bir kapalı mekan filmi. Filmin amacı o gecenin bir belgeselini yapmak değil, bir avuç insanın o süreçte yaşadıklarını sunmak ve ev, aile, aşk ile ilgili bir takım sorunlarını tartıştırmak. Bunda belli bir seviyeye kadar başarılı da oluyor. İlgiye değer gözlemlere sahip, başarılı bir deneme.

Benim Notum: 7 / 10

147. Victoria and Abdul

Victoria and Abdul, Kraliçe Victoria'nın hükümranlığının son dönemlerinde Hintli bir hizmetkarı ile geliştirdiği beklenmedik dostluğu anlatıyor. Genç bir katip olan Abdul Karim, Kraliçe'nin tahttaki ellinci yılı şerefine düzenlenen kutlamalarda görev almak üzere Hindistan'dan getirilmiştir. Kraliçe ise o sırada tahttaki uzun dönemini sorgulamaktadır. İkili yakınlaşır ve kısa sürede sıradışı bir arkadaşlık kurarlar. Dostluk derinleştikçe, Kraliçe değişen bir dünyayı yeni gözlerle görmeye başlayacaktır. Stephen Frears'ın yönettiği filmde İngiliz sinemasının kadrolu kraliçesi Judi Dench başrolde yer alıyor. Dench daha önce Mrs.Brown'da da Kraliçe Victoria'yı canlandırmış, Shakespeare in Love'da ise Kraliçe Elizabeth olarak karşımıza gelmişti. En iyi kostüm ve makyaj dallarında geçen sene Oscar'a aday olan filmde Judi Dench her zamanki gibi çok iyi bir iş çıkarırken, Abdul rolünde Ali Fazal ona pek eşlik edemiyor. İzlemesi kolay, eğlenceli bir film. Ancak senaryo, aslında çok iyi bir potansiyel barındırmasına rağmen, sanki yüzeysel kalmış. Kraliçe ile Abdul'ün arkadaşlıklarının ve paylaşımlarının derinliği tam yansıtılamamış. Böyle olunca da seyirciyi etkileyecek sahneler eksik kalmış.

Benim Notum: 6 / 10   

146. Arada

(Yıl içerisinde izleyip, yazmaya fırsat bulamadığım bazı yerli yapımlarla ilgili yorumlarımı şimdi tamamlıyorum.)

Doksanlı yıllarda geçen filmde, İstanbul'da bir punk rock grubu ile müzik yapan Ozan, Amerika'da albüm çıkarma hayalleri kuruyor. Doğum gününün gecesinde sahneye çıkan Ozan, ertesi sabah California'ya hareket edecek bir gemiye bilet bulmak üzere kız arkadaşı Lara ile birlikte İstanbul'un altını üstüne getiriyor. Bu blogda yerli yapımlara karşı daha toleranslı yaklaşıyorum. Ama bu filmin neresinden tutayım bilemedim. Çıkış fikri ilginç olsa da, bu fikri bir sinema filmine dönüştürmek için senaryo, oyunculuk, yönetmenlik gibi başka becerilerin devreye girmesi gerekiyor. Arada'da oyunculuklar ilkokul müsameresi düzeyinde, senaryo ise çok acemice. Sürekli ders vererek konuşan karakterler, çok kötü yazılmış diyaloglar, çiğ bir mesaj verme kaygısı, zorlama ve mantık dışı bir olay zinciri. Örneğin, Ozan'ın pasaportsuz ve vizesiz o gemiye nasıl binebileceği, binse bile Amerika'ya nasıl giriş yapabileceği üzerinde hiç durulmuyor, "halledilir bir şekilde" diye geçiştiriliyor. ''Türkiye'nin ilk punk filmi' diye lanse edilen bir projenin daha elle tutulur bir şey olmasını çok isterdim. Ama Arada olmamış. Ne yazık ki, bu sene izlediğim en kötü film. Müziklerini bulup dinlemek belki ilginç olabilir (Spotify'da film müzikleri albümü mevcut), ama filmden gördüğünüz yerde kaçın.

Benim Notum: 3 / 10    

145. Divines

Dounia (ya da bizdeki söylenişiyle Dünya) annesi ve teyzesiyle Paris'in bir banliyösünde yaşayan Arap asıllı bir genç kız. O ve en iyi arkadaşı Maimouna süpermarketlerde hırsızlık yapıp buralardan aldıkları eşyaları sınıf arkadaşlarına satıyorlar. Dounia güç ve başarı uğruna meslek lisesinden ayrılıp uyuşturucu satıcısı Rebecca için çalışmaya başlıyor. Bu arada yerel bir dans grubunun üyesi Djigui ile tanışıp onunla yakınlaşınca hayata bakışı da değişiyor. Geçen sene en iyi yabancı film dalında Altın Küre'ye aday olan Divines'ı ilk uzun metraj filmini çeken Houda Benyamina yönetmiş. Filmdeki Dounia'yı başarıyla canlandıran Oulaya Amamra da yönetmen Benyamina'nın kız kardeşi. Film Eyfel Kulesiyle, ışıltılı Şanzelize'siyle görmeye alıştığımız Paris'in arka mahallelerinde yaşanan trajedileri duygu sömürüsü yapmadan ve klişeye yaslanmadan etkileyici bir perspektifle sunmuş. Gerçi inandırıcılıktan uzak bazı sahneleri de vardı, itfaiyecilerin yangına müdahale etmemeleri gibi. Ama yine de yoksulluğun içinde sıkışıp kalmış hayata tutunma mücadelesi veren banliyö gençlerinin ruh dünyası, hayalleri, umutları ve gerçeklerle yüzleşmeleri iyi yansıtılmış.

Benim Notum: 7 / 10

144. Arif v 216


(Yıl içerisinde izleyip, yazmaya fırsat bulamadığım bazı yerli yapımlarla ilgili yorumlarımı şimdi tamamlıyorum.)

Cem Yılmaz'ın popüler bilimkurgu komedi serisinin ilk halkası 2004 yılında çekilen ve uzayda geçen G.O.R.A.'ydı. 2008’de çekilen devam filmi A.R.O.G ise ana karakter Arif’i Taş Devri’ne taşımıştı. Bu kez, son filmden tam on yıl sonra, aynı yazar ve temel oyuncu kadrosu yeni bir serüvenle karşımızda. Cem Yılmaz, komedyenliğinin yanısıra katıksız sinema sevgisiyle de bilinen bir sanatçı. Bunu 2014 yılında çektiği Pek Yakında filminde de göstermişti. İşte yönetmenliğini Kıvanç Baruönü’nün üstlendiği, senaryosunu Cem Yılmaz’ın kaleme aldığı bu son film, adeta G.O.R.A. evreni ile Pek Yakında nostaljisinin birleşimi gibi olmuş.

Arif V 216, eski Yeşilçam sineması ile 1960 ve 70'lerin popüler kültürünü, Cem Yılmaz'ın mizah anlayışıyla birleştiren, esprilerin peş peşe geldiği enerji dolu bir komedi. Film, başlar başlamaz dur durak bilmeksizin sürekli göndermeler eşliğinde ilerliyor. Bu göndermelerden sadece Yeşilçam sineması değil, The Shining’den X-Men'e, James Cameron’dan Christopher Nolan’a Hollywood sineması da nasibini alıyor. Filmdeki tüm oyuncular üzerlerine düşeni layıkıyla yerine getirirken, en çok akılda kalan o inanılmaz Zeki Müren kompozisyonuyla Çağlar Çorumlu oluyor. Biraz fazla uzun olması (130 dakika) ve orta bölümde temponun ve dakika başına düşen espri sıklığının düşmesi ise filmin eksileri.  

Cem Yılmaz filmlerini seversiniz sevmezsiniz, ama onun yaptığı işe gösterdiği özeni ve harcadığı emeği takdir etmek lazım. Onun izleyicisine her zaman vaadettiği yüksek yapım standartlarını burada da dönem atmosferinden kostümlere görüntü yönetiminden setlere bir kez daha görüyoruz. Arif V 216 sinemamıza ve tarihimize yönelik ince, zekice ve vefalı bir saygı duruşu.

Benim Notum: 7,5 / 10

30 Aralık 2018

143. Lucky

Harry Dean Stanton'ın başrolünde yer aldığı Lucky, çölün ortasındaki bir kasabada kendi halinde yaşayan 90 yaşındaki Lucky'nin hikâyesini anlatıyor. Lucky, her sabah güne kahve ve yoga ile başlayan, yalnızlığı ile barışık bir adam. İlerleyen yaşına rağmen herhangi bir sağlık sorunuyla karşılaşmayan Lucky, aynı zamanda sıkı bir ateist. Hayatı, zevk alınması ve büyük amaçlar uğrunda koşulması gereken bir maraton olarak görmekten ziyade sıradan bir yolculuk olarak değerlendiriyor. Filmin öyküsü, değişmez alışkanlıklarından, günlük rutinlerinden asla sapmayan Lucky'nin, 90 yaşında bile öğrenecek yeni şeyler olabileceğini keşfetmesini anlatıyor.

Filmin çekimleri esnasında, tıpkı canlandırdığı Lucky gibi tam 90 yaşında olan televizyon ve sinema dünyasının emektar aktörü Harry Dean Stanton, bu filmde rol aldıktan hemen sonra hayata veda etmiş. Hatta filmin galasına bile katılamamış. Zaten filmi izlediğinizde, Stanton'ın her an hakkın rahmetine kavuşuverecekmiş gibi bir hali olduğunu farkediyorsunuz. John Carroll Lynch'in bu ilk yönetmenlik denemesinde, ünlü yönetmen David Lynch de önemli bir rolde oyuncu olarak yer almış (bu arada iki Lynch arasında bir akrabalık yok). Ölüm düşüncesini ya da ölümle yüzleşmeyi seyredeni rahatsız etmeden anlatan, yalın, sade, sakin bir yapım. Herkese hitap etmeyebilir, filmdeki kaplumbağa gibi biraz ağır ilerliyor. Ama büyük bir oyuncuya veda etmek için iyi bir fırsat.

Benim Notum: 6,5 / 10 

29 Aralık 2018

142. Daha


(Yıl içerisinde izleyip, yazmaya fırsat bulamadığım bazı yerli yapımlarla ilgili yorumlarımı şimdi tamamlıyorum.)

Oyuncu Onur Saylak'ın, Hakan Günday'ın romanından uyarladığı ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi Daha, kendini bir anda babasının insan kaçakçılığı suç zincirinde bulan Gaza'nın hikâyesini anlatıyor. 14 yaşındaki Gaza, yaşadığı küçük sahil kasabasından ayrılıp İstanbul'da liseyi okumayı hayal ederken, babasının onu mültecileri yurt dışına kaçıran şebekede çalıştırması sonucu farklı bir dünya ile tanışır. Bu yeni iş Gaza’ya yalnızca göçmenlerin yaşadıklarını değil, babasının gerçek kişiliğini de gösterecektir. Ve zorbalık babadan oğula geçmeye başlar. “Daha” çarpıcı konusu ve oyunculuklarıyla öne çıkan bir film. Ahmet Mümtaz Taylan hayatının rolünü oynamış. Genç oyuncu Hayat Van Eck ise filmin asıl keşfi olmuş. Sert ve seyri zor olsa da, insan psikolojisinin derinlerine inmeyi başaran ve oradaki karanlığı yüzümüze vuran güçlü bir yapım.

Benim Notum: 7,5 / 10

141. Battle of the Sexes

Emma Stone ve Steve Carell'ın başrollerinde yer aldığı Battle of the Sexes, yirminci yüzyılın en çok ilgi çeken tenis maçlarından biri olan Billie Jean King ile Bobby Riggs arasındaki tenis karşılaşmasını odağına alıyor. Kariyeri boyunca 12 Grand Slam kazanan ve söz konusu maçın oynandığı dönem tenis dünyasının en başarılı isimlerinden olan Billie Jean King, kadın tenisçileri ikinci sınıf olarak nitelendiren ve 55 yaşında bile en iyi kadın tenisçiyi yeneceğini iddia eden şovenist eski tenisçi Bobby Riggs'in meydan okumasını kabul eder. 1973 yılında düzenlenen maç medyada çok büyük bir ilgi uyandırır. Daha önce Little Miss Sunshine ile adlarını duyuran Jonathan Dayton ve Valerie Faris ikilisinin yönettiği film o dönemlerde kadın tenisinin, hatta daha genişletirsek kadın sporcuların toplumdaki yerini göstermesi bakımından ilginç. 1970'ler havasının iyi yaratıldığı yapımda, BJK ile Riggs arasındaki çekişmeyi izlemek keyifli. Yalnız hikayenin odağı tenis kortundan başka yerlere saptığı anda senaryo yalpalamaya başlıyor. Stone ve Carrell oldukça iyiler, ama canlandırdıkları karakterler çok düz tipler. Ele almaya çalıştığı konularda çok derinlere inmese de, özellikle en sondaki tenis maçı sayesinde ilgiyi ayakta tutmayı başaran, vakit geçirmelik eğlenceli bir film.

Benim Notum: 6,5 / 10