28 Eylül 2016

84. Sully


Bir haftadır arka arkaya vasatı aşamayan yapımlarla haşır neşir olduktan sonra, işi bilen bir yönetmenin elinden çıkma bir film izlemek, kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibi (no pun intended)... 77 yaşına girmesine rağmen, hala sağlam filmler çekmeye devam eden Clint Eastwood bu kez başrol oyuncusundan da büyük destek alıyor. Lise yıllarımda izlediğim Splash (1984)'ten bu yana yaklaşık elli filmde oynayan, başka bir ifadeyle benim yetişkin sinema seyirciliği hayatımın tamamında gözümün önünde olan Tom Hanks, son yıllarda Meryl Streep'in erkek versiyonu halini aldı: hangi filmde oynasa o filmin en güçlü parçası oluyor, hangi role el atsa bir Oscar adaylığı konuşuluyor. Sully'deki sakin, gösterişsiz, "bakın ben büyük oyuncuyum" demeyen ama etkileyici performansıyla da ödül sezonunda aday listelerinde hiç şüphesiz yerini alacak. 

2009 yılında bizim haber bültenlerimize de yansıyan gerçek bir olayı anlatan filmde, Hanks iki motoru birden arızalanan bir Airbus A320'yi 155 yolcusu ile birlikte, kimsenin burnu bile kanamadan Hudson nehrine indirmeyi başaran kaptan pilot Chesley 'Sully' Sullenberger'i canlandırıyor. Filmde olaylar kronolojik sırayla anlatılmıyor, hikayenin sonunu herkes bildiği için, kazanın ertesi sabahı ile başlıyoruz. Herkes Sully'yi kahramanlığından dolayı tebrik etmektedir, sigorta şirketi ve güvenlik kurulu hariç... Onlar, acaba Sully uçağı nehire değil de, havaalanına indirebilir miydi, yani aslında kahramanlık şöyle dursun, 155 yolcunun hayatının gereksiz yere tehlikeye atıldığı bir sorumsuzluk mu söz konusu, bunu araştırıyorlar. Yürütülen soruşturma boyunca olay günü ile ilgili bazı detaylar öylesine başarıyla veriliyor ki, filmin ortalarına doğru siz de "acaba" demeye başlıyorsunuz. Eastwood, olayı farklı bakış açılarından son derece gerçekçi bir şekilde tekrar tekrar yeniden canlandırırken, tansiyonu yükseltmeyi de başarıyor. Sonunu bilmenize rağmen yine de geriliyorsunuz. "Gerçekçi" demişken, şu küçük detayı eklemeden geçemeyeceğim: Filmlerde bir uçağın içi genelde hep olduğundan daha büyük görünür, çünkü orası aslında gerçek bir uçak değil oluşturulmuş bir settir. Burada ise yönetmen Clint Eastwood, özellikle kabin içinde mekânın darlığını, kalabalığını bire bir yansıtan gerçekçi bir tarz benimsiyor. İlk kez uçağın içi gerçekten bir A320'nin içi... “Sully” senaryosu kadar kurgusu, kamera kullanımı ve görsel efektleriyle de öne çıkan (özellikle nehre iniş ve kabus sahneleri) başarılı bir yapım.


Sully (2016) on IMDb


Benim Notum: 7,5 / 10

27 Eylül 2016

83. Suicide Squad

Eleştirmenlerden aldığı kötü puanlar nedeniyle bu filmi izlemeyi ertelemiştim, birkaç ay sonra evde izlerim diyordum. Ama Amerika'da 8, Türkiye'de 7 haftadır box office listelerinde ilk ondan düşmeyince, bari gösterimden kalkmadan sinemada izleyeyim dedim. Hemen peşinen söyleyeyim, Suicide Squad o kadar da kötü bir film değil. Böyle düşük beklentiyle gitmenin de bu faydası oluyor, çok kötüye kendimi hazırladığım için hayal kırıklığı yaşama ihtimalim azalıyor. Artılar: 1-Deadshot rolünde Will Smith iyi. bu kalabalık kadro içerisinde karakter gelişimi beklemek hayal belki ama, Smith canlandırdığı kiralık katilin içinde birazcık kalmış insanlık kırıntısını başarıyla perdeye yansıtıyor. 2-Harley Quinn rolünde Margot Robbie şaşılacak derecede iyi. Şimdiye kadar daha çok aptal sarışın rollerinde gördüğümüz Avustralyalı aktris, birkaç tahtası eksik Quinn karakteri ile kadroda öne çıkıyor. "Öne çıkıyor" demişken hemen buradan eksilere geçiş yapalım. Filmin tanıtımlarında çok sık görünen ve normalde öne çıkması beklenen Joker, neredeyse filmde hiç yok gibi. Birkaç sahnede "geçiyorken uğruyor" ve bir-iki satır laf ediyor, o kadar. Filmin genel problemi ise şöyle eli yüzü düzgün, sürükleyici bir olay örgüsüne sahip olmaması. Senaryo o kadar sallapati ki, bir süre sonra bu çatlaklar çetesinin başına ne geldiğini umusamıyoruz. Onların bir takım olabileceğine de asla inanmıyoruz. Sonuç olarak Sucide Squad ilginç olmayan bir hikayeyle ve birbirinden kopuk sahnelerle ilerleyen, duygusuz bir özel efekt şovundan öteye gidemiyor.

FRAGMAN

Suicide Squad (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

26 Eylül 2016

82. Neighbors 2: Sorority Rising

İki yıl önceki ilk Neighbors'da, küçük bebekleriyle sakince yaşamaya çalışan Radner ailesi, yanlarındaki evi tutan üniversite öğrenci kulübü üyelerinin çılgın partilerinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Bu ikinci filmde ise tek değişen ilk filmdeki erkek öğrenciler yerine bu kez kız öğrencilerin komşu eve taşınması. Gerisi aynı... Yüzelli filmi tamamlayacağız derken arada böyle işkencelere de maruz kalıyoruz mecburen. "Bir daha Seth Rogen filmi izlemeyeceğim" demeye yelteniyorum, ama adam bazen de gidiyor Steve Jobs gibi çok sevdiğim bir filmde de rol alabiliyor. Geriye kalan tüm filmleri ise bol kusmuk/penis/ot içeren tuvalet komedileri. Muhafazakar ya da aşırı ahlakçı filan da değilim ama, "acaba edepsizlikte sınırları ne kadar zorlayabiliriz" motivasyonu bir senaryonun ana eksenini oluşturuyor ve anlatılan hikayenin önüne geçiyorsa, çok da keyif alamıyorum o filmden.

FRAGMAN

Neighbors 2: Sorority Rising (2016) on IMDb

Benim Notum: 3 / 10

25 Eylül 2016

81. Barbershop: The Next Cut

Chicago'nun "south side" denilen kesiminde babadan kalma berber dükkanını işletmeye devam eden Calvin, bir yandan da oğlunu mahallede tırmanan çete şiddetinden uzak tutmaya çalışıyor. Barbershop filmlerinin üçüncüsü, tıpkı ilk iki filmde olduğu gibi zenci mizahı diyebileceğimiz ve benim pek sevemediğim bir komedi türüne yaslanıyor. Bir salona doluşmuş on-onbeş kişi neredeyse tüm film boyunca bir tiyatro sahnesindeymiş gibi monologları sıralayıp duruyorlar. Film bittiğinde kendinizi -pek de komik olmayan- bir sitcom'un üç bölümünü arka arkaya izlemiş gibi hissediyorsunuz. Gevezelik bölümlerini çıkarıp, sokak çeteleri ile ilgili dram kısmını arttırsalar sanki daha iyi bir film çıkacakmış ortaya.

FRAGMAN

Barbershop: The Next Cut (2016) on IMDb

Benim Notum: 4,5 / 10

24 Eylül 2016

80. Criminal

Criminal yıllar önceki Face/Off'u hatırlatan bir hikaye çerçevesinde, öldürülen bir CIA ajanının hafızasının tehlikeli bir suçlunun zihnine aktarılmasını konu alıyor. Bir alttaki başlıkta Mel Gibson için söylediklerim kısmen burada Kevin Costner için de tekrarlanabilir. Yıllardır Dances With Wolves'daki ışıltısını arayan, ama oynadığı vasat filmlerdeki, hep aynı mülayim adam kişiliği ile bir türlü o günlere dönemeyen Costner, çok farklı bir role soyunup sadist bir katili canlandırdığı Criminal'da bence uzun zamandır en iyi performansını sergiliyor. Ama filmin geri kalanı için aynı övgü dolu sözleri söyleyebilmek mümkün değil. Elinde ilginç bir çıkış fikri ve Gary Oldman, Tommy Lee Jones, Ryan Reynolds gibi her yönetmenin ağzının suyunu akıtacak bir kadro olmasına rağmen, İsrailli yönetmen Ariel Vromen bu malzemeden olması gerektiği gibi çok iyi bir ziyafet çıkaramamış. Senaryodaki mantık hataları bir süre sonra sürükleyici olabilecek bir konunun önüne geçiyor ve filmden alınan keyfi zedeliyor. Boş bir günde vakit geçirmek için izlenebilir.

FRAGMAN

Criminal (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

23 Eylül 2016

79. Blood Father

Hoşgeldin Mel Gibson!.. Son yıllarda Expendables 3, Machete Kills gibi ikinci sınıf aksiyon filmlerindeki kötü adam rolleriyle güzelim kariyerinin üstüne sifonu çekecekmiş gibi görünen Avustralyalı aktör, bence 2002'deki Signs'dan beri en iyi performansıyla nihayet kendine geliyor. Fransız yönetmen Jean- François Richet imzalı Blood Father, 17 yaşındaki kızını suç çetelerinin elinden kurtarmaya çalışan bir babanın öyküsünü anlatıyor. Hikayeyi duyunca, bunu Taken tarzı bir aksiyon gibi düşünmemek lazım. Blood Father, daha çok hapisten yeni çıkmış alkol bağımlısı bir babanın, yıllardır görmediği ve kendisinden belki de daha kötü durumdaki kızı ile yeniden bir bağ kurma çabasını anlatan aksiyon soslu bir dram. Orta bölümlerinde temposu düşse de, Gibson hatırına izlenebilecek düşük bütçeli ama kişilikli bir yapım.

FRAGMAN

Blood Father (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10


22 Eylül 2016

78. Me Before You

Çok zengin, yakışıklı, iyi eğitimli ve sportmen genç bir iş adamı, geçirdiği trafik kazası sonucu felç oluyor. Onun bakıcılığını yapmak üzere işe alınan fakir ama her daim neşeli genç kız ise onu hayata tutundurmaya çalışıyor. Me Before You, daha beşinci dakikasında filmin geri kalanında neler olacağını sahne sahne tahmin edebileceğiniz, hedef kitlesi ve niyeti çok belli bir melodram. Sevgilileri ile sinemaya gelmiş genç kızlar göz yaşlarını tutamasınlar diye her şey düşünülmüş. Öyle ki, biri yetmez belki diye, bir değil iki tane Ed Sheeran şarkısı (Thinking Out Loud ve Photograph) bile var filmde. Aslında bu tür romanslara kategorik olarak karşı değilim, çok sevdiğim romantik hikayeler de vardır. Ama keşke şu başroldeki Emilia Clarke'ın sürekli otuz iki dişini gösteren abartılı "sevgi böceği" halleri olmasaydı...  

FRAGMAN

Me Before You (2016) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

9 Eylül 2016

77. Don't Breathe


Bu yaz "iyi korku filmleri" sezonu oldu. Önce muhteşem The Conjuring 2, sonra mütevazı ama ilginç Lights Out, şimdi de Sam Raimi'nin himayesinde genç Uruguaylı yönetmen Fede Alverez'den Don't Breathe. Diğer ikisinden farklı olarak, bu kez ruhlarla cinlerle değil de, insanoğlunun içindeki kötülük ve şiddetle haşır neşir oluyoruz. Detroit'te yaşayan işsiz güçsüz üç genç, zengin olma hayaliyle kör ve yaşlı bir adamın evini soymaya kalkıyorlar, ama geceyarısı eve girdikten sonra kör adamın sandıkları kadar aciz ve savunmasız olmadığını kötü bir tecrübe yaşayarak görüyorlar. "Nefesini Tut" isminin ne kadar uygun bir başlık olduğunu filmi izleyince görüyorsunuz. Üç yıl önce Evil Dead remake'i ile dikkatimizi çeken yönetmen Fede Alverez, karanlık bir dünyada seslerin öne çıkması konseptini film boyunca çok iyi kullanmış. Sinemada filmi izlerken birçok sahnede tıpkı filmdeki oyuncular gibi kendimi nefesimi tutmuş bir şekilde beklerken buldum. Sanki nefes alırsam perdedeki kötü adam beni de duyacakmış gibi... Neredeyse tamamı tek bir mekanda, bir evin içinde geçen filmde, yönetmen Alverez kamera hareketleri ve çok başarılı bir ses miksajıyla seyirciye o evin içerisindeymiş hissini veriyor. Kaçma, saklanma ve kovalamacanın bizde yarattığı stres filmin son sahnesine kadar bitmiyor. Demek ki, bu umut vaad eden Uruguaylı başarılı yönetmeni takip etmeye devam edeceğiz.

FRAGMAN

Don't Breathe (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

8 Eylül 2016

76. Star Trek Beyond

Yeni nesil Star Trek filmlerinin ilk ikisini (Star Trek 2009 ve Into Darkness 2013) J.J.Abrams çekmişti. Abrams o filmlerin PR kampanyaları sırasında "ben aslında Trekkie değilim, Star Wars'cuyum" diye birkaç kere utana sıkıla itiraf etmişti. Sonunda çocukluk rüyasına kavuştu ve geçen sene Star Wars'un gönüllerimizi şenlendiren yeni epizodunu çekme şerefine nail oldu. Star Trek'teki yönetmen koltuğunu ise Fast and Furious'lardan tanıdığımız Justin Lin'e devretti. Star Trek Beyond iyi bir yaz aksiyonu. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu son halka Abrams'ın yönettiği ilk iki filmdeki yaratıcılığa ve mizah duygusuna sahip değil. Justin Lin, Star Trek'in 50.yaşını kutladığı bir senede Atılgan'ın mürettebatına ve orjinal televizyon dizisine bir saygı duruşunda bulunmak istemiş. Öyle ki, hem oyuncular arasındaki diyaloglar hem de olay akışı, ilk iki filme göre, yıllar önceki Uzay Yolu dizisini çok daha fazla hatırlatıyor. Sanki diziden bir bölümün yüksek bütçeli genişletilmiş bir versiyonunu izliyoruz. Bu iyi bir şey mi tam emin değilim, ama orjinal diziyi sevenlerin nostaljik tadlar alacağı kesin.

FRAGMAN

 Star Trek Beyond (2016) on IMDb
 
Benim Notum: 7 / 10

6 Eylül 2016

75. Daddy's Home

1990’ların ortalarında televizyon programı “Saturday Night Live”da parlayan Will Ferrell, kendi kuşağının en yetenekli ve uzun soluklu komedyenlerinden biri. “Anchorman” gibi parlak filmleri bir yana, ben onu özellikle Oscar ve Altın Küre gibi ödül törenlerinde, konuk sunucu olarak sahneye çıkıp yaptığı kısa şovlarda pek komik bulurum. Ferrell bu kez, iki üvey çocuğunun sevgisini kazanmak ve kendini baba olarak kabul ettirmek için elinden geleni yapan Brad Whitaker karakterini canlandırıyor. Tam çocuklarla bir bağ kurmaya başladığı sırada deri ceketli, motosikletli biyolojik baba Dusty Mayron (Mark Wahlberg) çıkıp geliyor ve iki erkek arasında “kim daha iyi baba” rekabeti başlıyor. Sean Anders'ın yönettiği film başroldeki iki yetenekli aktörünün potansiyellerini tam olarak kullanamamış maalesef. Daddy's Home birkaç sahnesinde gerçekten güldürmeyi başarsa da (Ferrel'ın kaykay ve motosiklet üzerinde ya da basketbol sahasında yaptığı sakarlıklar) bu komik anlar sadece düşme kalkmalarla kısıtlı kalıyor; filmin genelinde elle tutulur düzgün bir senaryo yok. Aşağıdaki iki buçuk dakikalık fragmanı izlediğinizde, neredeyse filmdeki bütün komik sahneleri de görmüş oluyorsunuz. Sadece iflah olmaz Will Ferrel hayranlarına tavsiye edilebilecek vasat bir komedi.

FRAGMAN

Daddy's Home (2015) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

4 Eylül 2016

74. Krampus

Biz sadece Noel Baba'yı bilirdik, meğer onun bir de anti-tezi varmış. Özellikle orta Avrupa'da (Almanya, Avusturya, Macaristan, vesaire) yaygın olan bir inanışa göre, Noel zamanı Noel Baba iyi çocuklara hediyeler dağıtırken, onun korkutucu yol arkadaşı Krampus da kötü çocuklara cezalar verirmiş. Bizdeki "seni iğneci teyzelere veririm" misali, Avrupa'da da "uslu durursan Noel Baba, uslu durmazsan Krampus gelir" diye korkuturlarmış çocukları. İşte kakara kikiri bir Christmas hikayesi gibi başlayan filmimiz, evin küçük oğlu Max'in "hay lanet olsun böyle yılbaşına" tarzı çemkirmeleri sonucu Krampus'un teşrif etmesiyle bildiğin korku filmine dönüşüyor. Yıllar öncesinden Gremlins'e benzeyen olay örgüsünde, PG-13'ün sınırlarını zorlayan dehşet sahneleri beklentilerin üzerine çıksa da, filmin temel problemi bu dehşete maruz kalan ailenin sevilir bir yanının olmaması. Hele öyle sinir bozucu bir enişte var ki, "Krampus şunu halletse de kurtulsak" diyorsunuz.    

FRAGMAN

Krampus (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

3 Eylül 2016

73. Nerve

Tam da Pokemon Go çılgınlığının zirve yaptığı bir dönemde, akıllı telefon ve sosyal medya çağının tehlikelerine dikkat çeken Nerve sinemalarımızda. Julia Roberts’ın yeğeni Emma Roberts'ın başrolde oynadığı film, isteyen herkesin akıllı telefonlarıyla katılabildiği “Nerve” adlı hayali bir online oyun etrafında şekilleniyor. Oyuna girişte "Oyuncu" ya da "Gözcü" olmayı seçiyorsunuz. Oyuncular kendilerine verilen görevleri yaparak para kazanırken, Gözcüler de para ödeyerek onları seyrediyor. Amerikan gençliğinin yabancısı olmadığı “truth or dare" (gerçek ya da cesaret) oyununun “dare” kısmını temel alan bir oyun bu. Yabancı biriyle öpüşmek, sokaklarda iç çamaşırlarıyla dolaşmak gibi zorlayıcı görevler giderek ciddileşiyor, hatta tehlikeli ve kriminal bir hal almaya başlıyor. "Şöyle hızlı, tempolu ve eğlenceli bir şeyler izleyelim" diyenleri tatmin edebilecek bir yapım Nerve. Ancak perdede gördüklerinizde biraz mantık, biraz gerçeklik aradığınızda hikaye fıslamaya başlıyor. Örneğin, bu kadar tehlikeli ve illegal olduğu belli olan bir oyun neden hemen yetkililerce kapatılmaz, bunu sorgulamamanız gerekiyor. Filmin flöresan görüntülerine eşlik eden elektronik müzik başlarda ilginç gelirken, yönetmenlerin (filmin iki yönetmeni var) "her sahneye bir müzik bulalım" takıntısı filmi giderek uzun bir video-klip haline dönüştürüyor. Sonuç olarak, Roberts-Franco ikilisinin uyumuyla ve renkli görüntüleri ile ayakta kalan Nerve daha çok smartphone jenerasyonu için tasarlanmış gibi görünen, hızla tüketilebilecek bir eğlencelik; beyninizin açma-kapama düğmesini kapalı konuma getirmek şartıyla...

FRAGMAN

Nerve (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

29 Ağustos 2016

72. Keanu

Bizim pek bilmediğimiz, Amerika'da ise Comedy Central kanalında yayınlanan Key & Peele dizisi ile epey popüler olan Keegan-Michael Key ve Jordan Peele ikilisi birlikte oynadıkları ilk sinema filmleri ile karşımızda. Sevgili kedisi Keanu'yu geri alabilmek için, onu kaçıran çete üyelerinin arasına sızmaya çalışan ve bu arada sert gangster rolü yapmak zorunda kalan Rell ve kuzeni Clarence'ın hikayesi, daha çok "zenci mizahı" diyebileceğimiz esprilere yaslanıyor. Bu tarzı pek kendime yakın bulmasam da, arada popüler kültüre yapılan göndermeler komik. Örneğin George Michael hayranı Clarence'ın, yiğitliğe toz kondurmamak için onu ilk kez dinleyen çete üyesi arkadaşlarına, George Michael'ın bir zenci olduğunu iddia ettiği bölüm harika. Ancak ne yazık ki filmin geri kalanında espriler pek hedefi tutmuyor ve en fazla "tıh" sesiyle geçiştiriliyor.

FRAGMAN

Keanu (2016) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10

27 Ağustos 2016

71. Race

Race, 1936 Berlin olimpiyatlarında tarih yazan Amerikalı atlet Jesse Owens'ın gerçek hikayesini anlatıyor. Filmi izlemeden önce, "Race" adını çok basit ve sıradan bulmuştum. Ancak izledikten sonra anladım ki, İngilizce'de "yarış"ın yanı sıra "ırk" anlamına da gelen bu kelime filmin asıl meselesini özetleyen güzel bir buluş olmuş. Çünkü Jesse Owens'ınki sıradan bir spor başarısı hikayesi değil. Almanya’da yükselen faşizmin tüm dünyayı tehdit ettiği yıllarda, Adolf Hitler yaklaşan 1936 olimpiyatlarını, ideolojisini dayadığı ‘ari ırkın üstünlüğü’ düşüncesini sağlamlaştırmak için bir büyük fırsat olarak görmektedir. Böyle bir ortamda, uluslararası kamuoyundan yükselen olimpiyatları boykot etme çağrılarına rağmen Jesse Owens gider ve Berlin'de piste çıkar. Üstelik zenci düşmanlığının kendi ülkesinde de zirvede olduğu yıllarda. Böylece ülkesinde ikinci sınıf insan muamelesi gören bir zenci, ırkçılığın başkentinde kendisini hor gören ülkesi adına yarışır ve rekor üstüne rekor kırar. Predator 2 (1990) ve The Ghost and the Darkness (1996) gibi filmleri yönettikten sonra ortalardan kaybolan ve kendini televizyon dizilerine veren yönetmen Stephen Hopkins bu etkileyici hikayeyi anlatırken, biraz TV filmi kıvamında olsa da, eli yüzü düzgün bir iş çıkarmış. Owens'ın antrenörü ile ilişkisi, karısı ile ilişkisi, olimpiyat komiteleri arasındaki politik çekişmeler, yarışları filme alan kadın yönetmen vesaire gibi birçok alt hikaye ise, temponun düşmesine ve filmin gereğinden fazla uzun hissedilmesine yol açmış.

FRAGMAN

Race (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

25 Ağustos 2016

70. Cafe Society

Cafe Society, tam anlamıyla klasik bir Woody Allen filmi. Hazretin bütün takıntıları yine mevcut: Yine kalabalık bir kadro, yine Woody Allen'ın dış sesi, yine bir aşk üçgeni, yine New York, yine 1930'lar, yine caz müziği. Bir Woody Allen filmine "kötü" diyebilmek mümkün değil elbette, sinema tanrıları çarpar adamı. En azından iyi oyunculuklar, iyi tasarlanmış dönem sahneleri ve iyi yazılmış diyaloglar izleyeceğiniz kesin. Ama bu filmi çekmeye gerek var mıydı diye sormadan da edemiyor insan. Çünkü Cafe Society, sanki birkaç farklı Woody Allen filminden parçaları birleştirip oluşturulmuş gibi duruyor. İlk defa bir Woody Allen filmi izleyecekseniz problem yok, tavsiye ederim. Ama her sene sektirmeden mutlaka bir film çeken bu üretkenliğin dibine vurmuş yönetmenin (toplam 53 film yönetmişliği var) benim gibi en az 20-30 filmini izlediyseniz, bazı muhabbetler de artık "öeh" dedirtiyor.

FRAGMAN

Café Society (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

24 Ağustos 2016

69. Midnight Special

Özel bazı güçleri nedeniyle bir tarikatın çiftliğinde yıllarca alıkonulmuş olan bir çocuk, babası tarafından kaçırılıyor ve peşlerine hem FBI hem de tarikat takılıyor. Take Shelter ve Mud gibi benim de beğendiğim iki ilginç filmin yönetmeni Jeff Nicols, bu kez bir bilim-kurgu ile geri dönüyor. Filmdeki hikayeyi giriş, gelişme, sonuç diye üç dilime ayırırsak, aslında filmin oldukça merak uyandırıcı bir şekilde açıldığını ve bu merak duygusunun ilk iki bölüm boyunca sürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak üçüncü perdede film bir çuval inciri berbat ediyor ve merak ettiğimiz soruların bir çoğunu havada asılı bırakarak son derece muğlak ve sıradan bir final yapıyor. Tarikat, olağanüstü güçler, FBI filan, bunların hepsi ilgi çekici motifler. Ama bu proje 110 dakikalık bir film değil de şöyle sekiz bölümlük bir mini dizi olsaymış, sanki daha tatmin edici olacakmış gibi görünüyor.

FRAGMAN

 Midnight Special (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

22 Ağustos 2016

68. The Shallows

Meksika'nın "gizli cennet" bir körfezinde sörf yapmaya giden bir genç kız, bir büyük beyaz köpekbalığının saldırısına uğruyor ve denizin ortasında küçük bir kayalığın üstünde mahsur kalıyor. The Shallows 2000'li yılların gençleri için bir Jaws hikayesi. Tek bir mekanda geçmesi ve mahsur kalan ana karakterin geçmişe dönmesi ise James Franco'lu 127 Hours'ı hatırlatıyor. Son yıllarda arka arkaya sıraladığı Liam Neeson filmleriyle (Unknown, Non-Stop, Run All Night) tanınan yönetmen Jaume Collet-Sera, güzel görünen, parlak, şıkır şıkır bir film çekmiş. Bu "güzel görünme" olayına bizzat katkıda bulunan ve hemen hemen filmin tamamında perdede arz-ı endam eyleyen Blake Lively de fiziksel olarak oldukça zorlayıcı bir rolde iyi iş çıkarmış. Gel gelelim, Steven Spielberg klasiği Jaws'la yetişmiş bizim nesil için The Shallows'daki köpekbalığı biraz "light" kaçıyor. Film onca pırıltılı görüntüsüne ve janjanlı video klip estetiğine rağmen, taa 41 yıl önce çekilen Jaws'daki insanı koltuğunun köşesinde oturtan gerilimi yakalayamıyor. Bizim Jaws'ımız bu tatlı su balığını çiğ çiğ yer.

FRAGMAN

The Shallows (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

18 Ağustos 2016

67. Sing Street


80'lerin ortalarında Dublin'de fakir bir ailede büyüyen 14-15 yaşlarındaki Conor, sevdiği kızı etkileyebilmek ve gergin ailesinden uzaklaşmak için bir müzik grubu kuruyor. Lise ve üniversite yılları Duran Duran'larla, The Cure'larla geçmiş benim gibi bir "seksenler çocuğu" için bu filmi sevmemek mümkün değil. Ama Sing Street'de güzel olan şu: 80'lerin bazı klasikleri filme sadece soundtrack'te güzel dursun, nostaljinin dibine vursun diye monte edilmiş hoşluklar değiller; bu şarkıların filmin hikayesi ile direkt organik bağları var. Conor, bir yandan evdeki abisinden hayat üzerine taktikler alırken, bir yandan da kendi müziğini bulmaya ve yazdığı şarkılarla sevdiği kıza kendini ifade etmeye çalışıyor. Dinlediği müzikler de zamanla hem kurduğu grubun müzik tarzını hem de kendi yaşam tarzını belirliyor. Örneğin The Cure dinlediği bir dönemde Robert Smith gibi giyinmeye başlıyor. Ya da Hall and Oates dinledikten sonra yazdığı ilk şarkı Maneater'ın unutulmaz riff'lerini içeriyor. Sing Street herkesin kendi ergenlik çağından bir şeyler bulacağı, yıllar önceki The Commitments tadında, sıcak ve samimi bir film.  

FRAGMAN

Sing Street (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

17 Ağustos 2016

66. Fan

Three Idiots ve PK gibi Aamir Khan filmlerini gördükten sonra, Bollywood yapımlarının bende her zaman bir miktar kredisi var. Hint sinemasının diğer bir han'ı Shah Rukh Khan'ı ise şimdiye kadar hiç izlememiştim (zaten bunlar üç tane: bir de Salman Khan var). 1996 Amerikan yapımı Robert De Niro'lu The Fan'e konu olarak çok benzeyen filmde, Shah Rukh Khan hem kendisi gibi çok ünlü bir yıldızı, hem de o yıldıza obsesif bir şekilde bağlanmış olan Gaurav isimli bir hayranını canlandırıyor. Oscar'lı makyaj sanatçısı Greg Cannon'ın marifeti ve biraz da görsel efekt yardımıyla aslında 53 yaşında olan SRK, 20 yaşındaki Gaurav'a başarıyla dönüştürülmüş. Fan, Aamir Khan filmleri gibi dudakları büze büze seyrettiğimiz, insana "ağlamıycam, ağlamıycam...aha ağlıyorum" dedirten bir film değil. Zaten filmin bence en büyük sorunu ne olacağına bir türlü karar verememesi; yoksul bir delikanlının yürek burkan dramı mı, çatılarda koşturulan bir aksiyon mu. teknolojik cihazların kullanıldığı, Londra senin, Dubrovnik benim dolaşılan bir ajan filmi mi, yoksa bir komedi mi? Film bu farklı tonlar arasında vites değiştirip duruyor, bu da konsantre olmayı zorlaştırıyor. Özellikle Gaurav karakterinde çok başarılı olduğunu düşündüğüm Shah Rukh Khan'ın performansı ise filmi dağılmaktan kurtaran en önemli faktör.

FRAGMAN

Fan (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

9 Ağustos 2016

65. Jason Bourne

Hafızasını bir türlü toparlayamayan ajanımız Jason Bourne dördüncü kez bizlerle (arada Jeremy Renner'ın oynadığı The Bourne Legacy'yi de sayarsak beşinci Bourne filmi). Matt Damon'ın yaklaşık on yıl sonra yeniden yönetmen Paul Greengrass ile bir Bourne filminde buluşması heyecan verici bir haberdi elbette. Ama ortaya çıkan sonuç maalesef bir hayal kırıklığı. Bu son Bourne macerası vasatın üzerinde bir aksiyon sunsa da ilk üç Bourne filminin (Identity, Supremacy, Ultimatum) seviyesine ulaşamıyor. Aslında Atina sokaklarındaki nefes kesen motosikletli kovalamaca sahnesiyle hayli ümit verici bir şekilde açılıyor film. Bu bölümde, diğer Bourne filmlerinden alıştığımız üzere bir intikam hikayesinin tohumları da atılıyor. Ama sonra sosyal medya ile ilgili anlamsız ve gereksiz bir entrika senaryoya dahil ediliyor. Sanki bir yerlerde muhtemelen elli yaş üzeri üç yazar kafa kafaya vermişler ve "sosyal medya şu sıralar pek moda, onunla ilgili bir şeyler koyalım filmimize" demişler. Oysa ki, filmin akışı sadece Jason Bourne'un intikamına odaklansa sanki daha iyi bir film izleyeceğiz gibi. İlk üç Bourne filminin ortak özelliği iyi aksiyon sahnelerinin yanısıra, etkileyici, zıpkın gibi, kütür kütür bir konuya da sahip olmalarıydı. Burada ise orasına burasına kötü diyaloglar serpiştirilmiş tembel bir senaryo var karşımızda. İyi aksiyon sahneleri ve Matt Damon/Tommy Lee Jones ikilisinin hatrına izlenebilir.  

FRAGMAN

 Jason Bourne (2016) on IMDb
 
Benim Notum: 6 / 10

8 Ağustos 2016

64. Dheepan

Fransız yönetmen Jacques Audiard'ın 2015 Cannes Film Festivali'nden büyük ödül Altın Palmiye ile dönen filmi, Sri Lanka iç savaşında bir Tamil gerillasıyken, savaştan kaçıp Fransa'ya iltica eden Dheepan'ın hikayesini anlatıyor. Ailelerin mülteci başvuruları daha kolay kabul edildiği için, Dheepan hiç tanımadığı bir kadın ve bir kız çocuğu ile birlikte bir aileymiş gibi iltica başvurusunu yapıyor. Böylece, Paris'in dışında bir kasabaya yerleştirilen bu "toplama" ailemiz bir yandan birbirlerini tanımaya, bir yandan da dilini hiç bilmediklerini bu yepyeni dünyada hayata tutunmaya çalışıyorlar. Jacques Audiard benim "2013 yılının en iyileri" listesine aldığım Rust and Bone'un da yönetmeniydi. Dheepan belki Rust and Bone kadar beni etkilemedi, Altın Palmiye'yi hak ediyor mu, o da tartışılır, ama Audiard'ın yine karakterlerinin ruh durumlarını içtenlikle yansıtmayı başardığını da kabul etmek lazım. Özellikle göçmenler konusunun hem Avrupa hem de ülkemiz için çok gündemde olduğu şu günlerde, bu talihsiz insanları daha iyi anlamak ve empati kurabilmek adına iyi bir fırsat Dheepan.

FRAGMAN

Dheepan (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

7 Ağustos 2016

63. Anomalisa

Yani herhalde bende bir eksiklik var: Ben bu Charlie Kaufman'ın yazdığı senaryoları bir türlü sevemiyorum: Being John Malkovich'i de, Nicholas Cage ve Meryl Streep'li Adaptation'ı da, Jim Carrey ve Kate Winslet'li Eternal Sunshine of a Spotless Mind'ı da, herkeşler ayılıp bayılırken, ben soğuk ve bağlantı kurması zor bulmuştum. Kaufman bu kez hep yazıp hem yönettiği Anomalisa'da yine yalnız, insanlarla iletişim kuramayan, depresif bir adamın hikayesini bu kez yetişkinlere özel bir animasyon şeklinde sunuyor. Filmin görselliğine ve stop-motion tekniği ile çekilen animasyonuna lafım yok. Ama artık Charlie Kaufman'ın bu "sıradan yaşamın monotonluğu altında boğulan" karakterlerinden de gına geldi. Ayrıca tıpkı anlattığı ana karakteri Michael Stone gibi filmin kendisi de narsist ve seyircisi ile iletişim kurmakta zorlanıyor bence. Kaufman'ın yukarıda saydığım filmlerini beğenenler ve en iyi animasyon Oscar'ına aday ilk 18+ film nasıl oluyormuş merak edenler izleyebilirler.

FRAGMAN

Anomalisa (2015) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

2 Ağustos 2016

62. Victoria


Vay vay vay!... İşte böyle arada bir farklı ülke sinemalarından çıkıp gelen olağanüstü parlak işler insanda nefes açıcı bir etki yapıyor, bir tür aydınlanma yaratıyor. Victoria benim bir filmden beklediğim her şeye sahip: baştan sona gözünüzü kırpmadan ekrana yapışıp kalacağınız gerçek zamanlı bir olay akışı, çok emek harcandığı belli olan bir işçilik ve teknik anlamda da "nasıl yapmışlar" dedirten bir ustalık. 

48 yaşında olmasına rağmen şimdiye kadar sadece dört film çekmiş olan titiz Alman yönetmen Sebastian Schipper'in, baştan sona tek çekim (plan sekans) halinde kotardığı film, sabaha karşı Berlin'de bir gece kulübünde tek başına dans eden Victoria'nın yüzü ile açılıyor. Sonraki beş dakikada Victoria'nın gece kulübünden çıkışını ve sokakta Berlinli dört serseri ile karşılaşmasını izliyoruz. Konuyu anlatma faslını burada keseyim, çünkü filmin konusu hakkında ne kadar az şey bilirseniz o kadar iyi. Ben konuyu hiç bilmeden izlemeye başladım ve film ilerledikçe, ilk dakikalarda düşündüğümden çok daha farklı bir senaryo ile başbaşa kaldım. Filmlerin fragmanlarını aşağıda hep veriyorum ama bu defa Victoria'nın fragmanını izlememek filmden aldığınız keyfi arttırabilir. 

Filmin ilk saniyesi ile birlikte "rec" tuşuna basılan Sebastian Schipper'in kamerası 140 dakika boyunca bizi kesintisiz bir şekilde Berlin sokaklarında dolaştırıyor. Bu tek çekim meydan okumasını iki yıl önce Birdman ile Inarritu da yapmıştı, ama o filmde aslında farklı zamanlarda çekilmiş sekanslar "akıllı" geçişlerle birleştiriliyor ve bir tek plan algısı yaratılıyordu. Filmi izlerken önce "burada da herhalde öyle yapmışlardır" dedim. Ama sonra filmin çekim notlarını okuyunca teknik ekibin becerisine hayranlığım bir kat daha arttı: Victoria gerçekten de bir tiyatro oyunu gibi 140 dakikalık tek bir planla çekilmiş, yani sonradan kesilen birleştirilen hiçbir bölüm yok, hiçbir kurgu masası faaliyeti yok, kamera ne çektiyse onu görüyorsunuz. Bunun için ne kadar detaylı bir planlama ve ön hazırlık gerektiğini varın düşünün. Oyuncular için de bu çok zor bir sınav, çünkü "ben bu sahnede ne diyecektim" diye durup text'e bakma şansları yok. O yüzden bol bol doğaçlama yapmışlar, ama bu rahatsız etmiyor. Aksine bu doğaçlamalar filmi, konuşmaları ve karakterleri daha doğal kılmış. Schipper ve ekibi aylarca süren provalar ve iki başarısız çekim girişiminden sonra, bir Nisan sabahı gerçekleştirdikleri üçüncü denemede, saat 04:30 - 07:00 arasında bu kesintisiz çekimi yapmayı başarmışlar.

Victoria, yıllar önce bizi Run Lola Run ile yine şaşırtan Alman sinemasının son dönemde beyazperdeye bıraktığı en yenilikçi, en cesur ve en nitelikli eserlerden. Kesinlikle seyredilmeli.


Victoria (2015) on IMDb


Benim Notum: 9 / 10



1 Ağustos 2016

61. Lights Out

Bu yaz iyi korku filmlerinden gidiyoruz. Benim övmelere doyamadığım The Conjuring filmlerinin yönetmeni James Wan bu kez sadece yapımcı olarak bu projede yer almış. Lights Out, Conjuring'lere göre her şeyiyle daha "küçük" bir film. Daha düşük bütçeli ve süresi de daha kısa (sadece 80 dakika). Zaten film İsveçli yönetmen David F. Sandberg'in daha önce çektiği bir kısa filmin genişletilmiş versiyonu; o kısa filmi de şuradan izleyebilirsiniz. Lights Out aslında kısa filmde de göreceğiniz tek bir basit fikre yaslanıyor: Çocukluğumuzdan beri korkularımızın en çok ortaya çıktığı anlar karanlıkta olduğumuz zamanlardır. Burada da sadece karanlıkta yaşayabilen, ışığı açtığınızda yok olan bir kötü ruh bir aileye musallat oluyor. Bu "ışıklar sönünce" numarasının film boyunca tekrar etmesi sıkıcı da olabilirdi, ama neyse ki yönetmen David F. Sandberg merdiven otomatiği, bir dükkanın yanıp sönen ışıklı tabelası, bir cep telefonunun ekranı gibi zeki buluşlarla bu ışık esprisini her seferinde ilginç kılmayı başarıyor. Filmin Amerika'da PG-13 yaş sınırı ile gösterime çıkması hedeflenince, şiddet dozu da ona göre azaltılmış. Sonuç olarak her ne kadar küçük ölçekli olsa da ürpertmeyi başaran bir yapım var karşımızda. Lights Out birkaç gece ışık açık yatmanıza sebep olabilir.

FRAGMAN

Lights Out (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

31 Temmuz 2016

60. Wolf Totem

Yaklaşık otuz sene önce, benim de liseden yeni mezun olduğum yıllarda, Türkiye'de -ilginç bir şekilde- pek sevilen ve sinemalarda haftalarca oynayan bir Ayı (L'ours) filmi vardı, bilmem hatırlar mısınız? İşte o filmin, artık 73 yaşına gelmiş yönetmeni Jean-Jacques Annaud yıllar sonra kamerasını yine vahşi doğaya çeviriyor. Bu kez başrolde Moğolistan kurtları var. 1967'de Çin Kültür Devrimi sırasında iki Çinli üniversite öğrencisi göçebe Moğollara Mandarin dilini ve kültürünü öğretmek üzere komünist rejimin kontrolü altındaki İç Moğolistan’a gönderiliyorlar. Başta sudan çıkmış balık gibi şaşkın şaşkın dolanan şehirli gençlerimiz, zamanla bu göçebe halkın doğayla ve özellikle de kurtlarla kurdukları uyumun bir parçası oluyorlar. Ne var ki partinin yerel yöneticileri yaptıkları bazı sorumsuz hamlelerle bu mükemmel dengeyi bozuyorlar ve "tabiat ana" bir şekilde intikamını alıyor. Ekolojik mesajlarla dolu öykü bize bu gezegenin en tehlikeli canlısının insan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Annaud'un filmi öncelikle uçsuz bucaksız Moğolistan steplerini kadrajına alan mükemmel görüntüleri ile dikkati çekiyor. Ancak filmin temposu ve hikaye anlatımı görüntüler kadar sağlam değil. Özellikle Çinli oyuncuların abartılı oyunları da etkileyiciliğe zarar veriyor. Sonuç olarak, Wolf Totem belgesele yaklaştığı ölçüde başarılı olan, ancak diyaloglu bölümler başladığında kazandığı artı puanların bir kısmını kaybeden yarı-belgesel tarzda bir yapım.

FRAGMAN

Wolf Totem (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10