30 Nisan 2012

The Cabin in the Woods

"Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor" ifadesini yüzde yüz hak eden bir yapım. Aslında her şey çok bildik bir temayla başlıyor: Beş üniversite öğrencisi çılgın bir haftasonu geçirmek üzere, Allah'ın unuttuğu bir ormanın derinliklerindeki bir kulübeye gidiyorlar. Bundan sonrasını söylersem filmden aldığınız lezzeti kaçırabilirim, ama şu kadarını söyleyeyim: bu o klasik "zombiler tarafından sırayla haşat edilen zibidi gençler" hikayesi değil. Hatta korku filmi severler biraz hayal kırıklığına bile uğrayabilirler. Ama son yıllarda sinemalarda gördüğüm en orjinal senaryolardan biri olduğunu söylemem lazım. Joss Whedon (Buffy the Vampire Slayer) ve Drew Goddard (Cloverfield) bu filmi çekerken eminim çok eğlenmişler, ve o eğlence duygusunu bize de yansıtmayı başarıyorlar. (8)

20 Nisan 2012

The Skin I Live In

İşin içinde Pedro Almodovar varsa, geçmişle bugünün birbirine geçtiği bir öyküyü,  baştan sona parlak renkleri ve her türlü sapkınlığı zaten beklemek lazım. İçinde Yaşadığım Deri'de bunlar yine var. Ama bütün o unutulmaz Almodovar filmlerinde  (Annem Hakkında Herşey, Konuş Onunla, Volver) görmeye alıştığımız, tüm hikayenin üstünü yorgan gibi örten yoğun duygusallık bu filmde eksik. Bu kez  manyak bir bilim adamının şok edici intikam öyküsünü izliyoruz sadece. "Almodovar olsun, taştan olsun" diyenler sevebilir. (6)   

19 Nisan 2012

Haywire

Steven Soderbergh türden türe atlamayı seven bir yönetmen. Bunu yaparken cesur kararlar almaktan da geri durmuyor: Bol yakın-plan dövüşlü bu casus aksiyonunda, başrole daha önce hiç sinema tecrübesi olmayan, profesyonel MMA (mixed martial arts) dövüşçüsü Gina Carano'yu çıkarmaktan çekinmemiş. Çevresine yan rollerde Michael Douglas'tan Antonio Banderas'a, Ewan McGregor'dan Michael Fassbender'a bir dizi ünlü erkeği sıralayarak...

Kendisine kurulan komplo yüzünden suçlu durumuna düşen özel ajanın intikam öyküsünü anlatan Haywire'ı izlerken, tıpkı geçen seneki Hanna için hissettiklerimi hissettim. Soderbergh "cool" bir aksiyon çekeyim derken işi abartmış: Binbir türlü görüntü yönetmenliği numaraları (siyaz-beyaz çekimler, kuş bakışı çekimler, omuz kamerasıyla çekimler, el kamerasıyla çekimler, ...) ve arka planda sürekli çalan bir caz müziği, bir süre sonra insana "tarz yapmayı bırakın da ağız tadıyla bir aksiyon izleyelim" dedirtiyor. (6)

17 Nisan 2012

The Descendants

Yazar/yönetmen Alexander Payne (About Schmidt, Sideways) sekiz yıllık bir aradan sonra sinemaya geri dönüyor. Tıpkı önceki Payne filmlerinde olduğu gibi aslında çok hüzünlü ama bir yandan da hayata karşı hep bir umut taşıyan bir öykü var karşımızda. Bir kaza sonucu karısı komaya giren bir adamın, çocuklarının tüm sorumluluklarını üzerine alıp ailesini birarada tutma çabasını anlatan film sade bir anlatım ve yer yer komik unsurlar ile bir yol filmi kıvamında akıp gidiyor. Ama bu sade anlatım filmin vurucu bir etki yaratmasını da sanki engelliyor. Örneğin filmin duygusal zirvelerinden olması hedeflenen George Clooney'nin komadaki eşiyle vedalaşma sahnesi nedense beni hiç etkilemedi. Sonuçta, "filmden bana kalan" sıkılmadan izlenen bir aile öyküsü ve ilk defa bu kadar yakından tanıma fırsatı bulduğumuz Hawaii'nin hoş görüntüleri oldu. (6,5)

10 Nisan 2012

Take Shelter

Amerika kırsalında, karısı ve işitme engelli kızıyla birlikte rutin ama mutlu bir yaşantı süren Curtis, kıyamet benzeri bir fırtınayı gördüğü kabuslarla uyanmaya başlar. Her gün düzenli işine giden ve böyle yaşlanmayı isteyen iyi bir adamın, ansızın kendisine musallat olan fırtına paranoyası nedeniyle önce ailesini tehlikeli sandığı dış dünyadan, sonra da kendisini tedirgin edici iç dünyasından kurtarma çabasını anlatan Take Shelter başarılı bir psikolojik gerilim. Yoruma açık finali bazı izleyicileri tatmin etmeyebilir, ama yönetmen Jeff Nichols sonuçtan ziyade sürece odaklanmamızı istiyor. Özellikle başrolde Michael Shannon'ın genç bir Christopher Walken'ı hatırlatan performansı görmelere değer. (7,5) 

9 Nisan 2012

Labirent

Filmin teknik üstünlüğüne diyecek yok. Tüm çatışma, patlama ve takip sahneleri büyük bir ustalıkla çekilmiş. Tempolu macera kurgusu anlamında, Labirent'in Türk sinemasında şimdiye kadar ulaşılan noktayı biraz daha ilerilere taşıdığı muhakkak. Tolga Örnek'in Kaybedenler Kulübü'nden hatırladığımız perdeyi ikiye üçe bölme gibi biçimsel denemeleri de filme ayrı bir lezzet katıyor. Tüm bu artılarına rağmen, Labirent'in senaryosu çok basit kalmış. Olay örgüsünü iki cümlede özetlemek mümkün: İstanbul'da radikal İslamcı bir terör örgütü bir intihar saldırısı düzenleyecek; gizli bir Türk istihbarat teşkilatı da bombayı patlatmadan onları yakalamaya çalışıyor. Sanki Tolga Örnek filmle ilgili kafasında planlamayı yaparken bir takım temel taşları (aksiyon, kovalamaca, 24 dizisinden fırlamış havalı bir istihbarat merkezi, vs..) iyi düşünmüş, ama bunların arasını nasıl dolduracağını tam hesaplayamamış. Öyküye biraz daha entrika, aralara bir-iki sürpriz gelişme eklense çok daha iyi olacakmış. Bu haliyle, polisiye aksiyon türünün şablonunu başarıyla uygulayan, kolay izlenen ama çabuk unutulan bir yapım Labirent. (7)

5 Nisan 2012

The Muppets

Yaşı 35-50 arasında olup da, Muppet Show'un açılış müziğini duyunca gülümsemeyecek yoktur herhalde. Bunu test etmek için şuraya tıklayabilirsiniz. The Muppets çocukluğumuzda yazdığımız bir mektubu yıllar sonra sandıktan bulup çıkarmak gibi... Nostaljik, basit, masum ve hala çok eğlenceli. (7,5)

27 Mart 2012

The Hunger Games

İyi çekilmiş, iyi oynanmış bir film. Özellikle başroldeki Jennifer Lawrence'ın seyirciyi hemen kendine bağlayan samimi ve kahramanlık taslamayan performansı övgüye değer. Ama benim The Hunger Games ile ilgili temel problemim konunun bana feci derecede tanıdık gelmesi. Fazla film izlemenin getirdiği bir defekt herhalde bu... Bir kere gelecekte geçen, insanların birbirini avladığı vahşi televizyon şovu konseptini yıllar önce, Arnold Schwarzenegger'in yeni yeni parlamaya başladığı dönemlerde The Running Man'de aynen izlememiş miydik? "Ama onda gençler yoktu" derseniz, ben de bu kez bizde pek bilinmeyen Japon filmi Battle Royale'i söylerim. Lütfen şuradan Battle Royale'in IMDb'deki sayfasına girip başlığın hemen altındaki film konusunu okur musunuz? Suzanne Collins kusura bakmasın ama The Hunger Games'in konusu resmen Battle Royale'den "apartılmış". Hayatta kalmak için birbirini doğrayan gençler fikri yeni nesillere ilginç gelmiş olabilir, ama "ben bu filmi bir yerde görmüştüm"   (6,5)

26 Mart 2012

The Grey

Alaska'nın karlı dağlarına düşen bir uçaktan sağ kurtulan yedi kazazede, bu kez çevrelerini saran vahşi kurtlarla bir ölüm-kalım mücadelesine giriyorlar. 2000'li yılların başlarında neredeyse unutulmaya yüz tutmuşken, Taken (2008) sayesinde "altmış yaşında bir aksiyon figürü" olarak küllerinden yeniden doğan Liam Neeson, müthiş karizmasıyla yine perdeyi dolduruyor. Ancak Liam Neeson ismini görünce nefes nefese bir macera bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilirler. Çünkü The Grey kurtlarla kapışma sahnelerinden ziyade, kurtların yarattığı ölüm tehlikesi karşısında insanların nasıl davrandığına odaklanıyor. Senaryo özellikle ikinci yarıda içe dönüş,  inanç, ölümü kabul etme gibi felsefi konulara epey bir dalıyor. Filmin bu haliyle alışveriş merkezi kalabalıkları için "fazla sanatsal" olduğu bile söylenebilir. The A-Team gibi popcorn sineması örnekleri çeken yönetmen Joe Carnahan'dan beklenmeyecek derecede olgun bir film. (7)

21 Mart 2012

SüperTürk

İtiraf ediyorum: bu filmden burada bahsetmekten ve bu filmi izlemiş olduğumun duyulmasından bile büyük hicap duyuyorum. "Hafta sonu aile saadeti" programımız dahilinde, kısıtlı seçenekler arasında (diğer filmler 13+ idi), oğlumun gönlü olsun diye katlandığım, sonrasında da belleğimden sonsuza dek silmek istediğim bir filmdi. Ama sonra düşündüm: "sinemada gördüğün en kötü film hangisiydi?" sorusunun net bir cevabı var artık. Şimdiye kadar hiç vermediğim 10 üzerinden 1 notunu da hiç çekinmeden yapıştırabilirim bu kepazeliğe. Tarihe not düşmek açısından blogda yer vermeye değer. Ayrıca belki bu yazının başkalarına bir faydası olur. Hasbelkader bu filme gitme planı yapan aileler varsa, belki burayı görüp yeniden düşünürler. Kötü, kötü, çok kötü!... (1)  

19 Mart 2012

The Woman in Black

"Bana artık Harry Potter demeyin" diyen Daniel Radcliffe, 10 yıldır tüm mesaisini kaplayan küçük büyücüden oldukça farklı bir karakterle sinemaya dönüyor. Her ne kadar epey boy atmış, gürbüzleşmiş ve kirli sakal bırakmış olsa da, canlandırdığı 4 yaşında çocuk babası Londralı avukat olarak pek de inandırıcı durmuyor perdede... Neyse ki, bu filmde çok fazla çaba harcaması gerekmiyor. Filmin baş rolünde aslında Radcliffe değil, bir perili köşk var çünkü.

The Woman in Black tam anlamıyla eski usul bir korku filmi. Klasik bir hayalet hikayesinde olması gereken tüm unsurlar bizi hazır bekliyor: izole bir yerde gotik bir köşk, gıcırdayan kapılar, merdivenler, bir mezarlık, tuhaf bir köy ve evet, ne yazık ki ölmüş çocuklar... Yönetmen James Watkins, şiddet öğelerine ve kanlı sahnelere başvurmadan, başarılı bir set tasarımı ve tedirgin eden seslerle gergin bir atmosfer yaratmayı başarmış. Klişelere biraz fazla yaslanmış olsa da, ve bir süre sonra hikaye kendini tekrar etmeye başlasa da, oldukça ürkünç bir film The Woman in Black. Yeni moda korku filmlerindeki gibi "aslında hayalet filan yok, adam şizofren, bunlar sadece onun halüsinasyonları" gibi bir çözümlemeye gitmekle de hiç uğraşmıyor film. Hayalet var ve niyeti hiç de iyi değil!..(7)

12 Mart 2012

The Girl with the Dragon Tattoo

Stieg Larsson'un çok satan romanından uyarlanan 2009 İsveç yapımı ilk film benim "yılın en iyi 10 filmi" listeme girmişti. O film ile ilgili yazarken demiştim ki "şimdi bunu Amerikalılar da çekiyor, ama tahminim Hollywood versiyonu biraz daha light olur". David Fincher imzalı bu yeni Ejderha Dövmeli Kız, beni iki konuda yanıltmayı başarıyor: Birincisi, bu film en az orjinali kadar sert ve rahatsız edici. (Fragmanlarında "the feel-bad movie of the year" denmesi boşuna değil). İkinci sürpriz ise Lisbeth Salander'i canlandıran Rooney Mara. İlk filmdeki İsveçli Noomi Rapace'ı izledikten sonra artık ondan başkası Lisbeth olamaz derken, Rooney Mara Oscar adaylığı da getiren bu performansıyla hem daha tuhaf hem de daha sevimli olmayı beceriyor. Kitaptakine daha yakın bir Lisbeth bu...

Öte yandan iki filmden birini seçmem gerekse, ben yine de İsveç yapımını bir adım öne alırım. Evet David Fincher'ın filmi belki daha profesyonel; çekimler, müzik kullanımı, vs. belki daha usta işi. Ama tüm bu profesyonel görünüm sanki ilk filmdeki o otantik gerçeklik duygusunu zedeliyor. Yine de, seriye yeni başlayanlar için yeterince iyi bir başlangıç noktası bu film. Sonuçta David Fincher (Seven, Fight Club, The Social Network) imzalı bir işten söz ediyoruz , kötü iş çıkmaz ondan. (7,5)   

2 Mart 2012

A Separation

Anadolu'da pek çok evde yaşanabilecek sıradan aile içi mesele gibi görünen bir konudan, baştan sona soluksuz izlenen bir film yaratmayı başarmış İranlı yönetmen Asghar Farhadi. Çünkü sınıf çatışması, dini baskılar, vicdan, söylenemeyenlerin ağırlığı gibi ülke farkı gözetmeksizin herkesi ilgilendirebilecek insani konuları müthiş oyunculuklar eşliğinde perdeye taşımış. Filmdeki karakterleri daha yakından tanıdıkça adalet duygusunun tek bir düzlemde olmadığını farkediyoruz. Nadir ve Simin'in hikayesinde kimse tam olarak haklı değil, ama kimse %100 suçlu da değil. Ve yönetmen kesinlikle taraf tutmuyor, seyircisine büyük bir alan açıp, düşünmemizi tartışmamızı istiyor.

Film günümüz İran'ı ile ilgili birçok önyargımızı sorgulamamızı da sağlıyor ve bize öcü gibi sunulan bir toplumun aslında ne kadar sempatik olabileceğini gösteriyor. Berlin Film Festivalinde hem en iyi film, hem en iyi erkek, hem de en iyi kadın oyuncu ödüllerini alarak bir ilki başaran, ödüller zincirine son olarak Altın Küre ve En İyi Yabancı Film Oscar'ını da ekleyen A Separation, aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hak ediyor. Yılın henüz başı olmasına rağmen, en iyiler listeme kesin girecek bir başyapıt. (8,5)

27 Şubat 2012

Fetih 1453

Önce olumlu yönlerle başlayalım: Fetih 1453 Türk sinemasında prodüksiyon tasarımı (production design) dediğimiz işi ilk kez hakkıyla gerçekleştiren bir yapım. Dijital efektlerin de yardımı ile özellikle savaş sahnelerinin Hollywood'daki benzerlerinden bir eksiğinin olmadığını kabul etmek lazım. Zaten filmin genelinde de sinematografik bir başarıdan söz etmek mümkün. Peki bütün bunlar "iyi film" olmak için yeterli mi?

Şöyle yorumlar okumuştum: "film görsel açıdan öyle başarılı ki, senaryodaki bazı ufak tefek aksaklıklar hoş görülebilir". Ben ise biraz farklı düşünüyor ve o cümleyi şöyle değiştirmeyi tercih ediyorum: Fetih 1453'ün senaryosunda ve oyunculuklarda öyle büyük kusurlar var ki, bu defolar görsel başarının önüne geçiyor ve filmi ciddiye almamızı zorlaştırıyor. Daha önceleri hep yapımcı kimliği ile tanıdığımız Faruk Aksoy, bu büyük hayalini gerçekleştirirken daha çok prodüksiyon kalitesi ile ilgili unsurlara yüklenmiş, iyi bir yönetmenin titizlikle üzerinde durması gereken senaryo, kurgu, casting gibi konulara ise yeterince eğilmemiş. Sonuçta da karşımıza 40 yıl önceki Malkoçoğlu, Kara Murat filmlerinin dev bütçeli, bol efektli bir versiyonu çıkmış. Öyle ki, Bizans sarayında imparatorun sürekli toplantı halinde olması, önündeki meyve tabağından bir üzüm tanesi alıp kameraya bakarak "nıhaha" diye kahkahalarla biten konuşmalar yapması 1973 yapımı bir filmden alınmış gibi duruyor ve açık konuşmak gerekirse komik kaçıyor. Bu kadar para ve emek harcanmış bir projede, keşke senaryo üzerinde biraz daha çalışılsa ve anlatılan hikaye müsamere düzeyinde kalmasaydı.

Fetih 1453 Türkiye'de gişe rekorlarını alt üst edecek gibi görünüyor. Benim tahminim toplam seyirci sayısı 6 milyonu bulur. Yatırılan paraların fazlasıyla geri dönmesi, yüksek bütçeli yeni prodüksiyonlar konusunda yapımcıları teşvik edecektir. Bunu da son tahlilde Türk sinema endüstrisi için olumlu bir gelişme olarak kabul etmek lazım. Belki bu yeni yapımlarda teknik üstünlüğün yanısıra zeka pırıltıları da olur.(5)  

21 Şubat 2012

Killer Elite

Jason Statham'ın yanında kadroda Robert de Niro ve Clive Owen gibi "baba" isimleri görünce insan daha nitelikli bir iş bekliyor, ama Killer Elite sıradan bir Jason Statham aksiyonundan öteye geçememiş. İlk kez yönetmen koltuğuna oturan Gary McEndry, çılgınca bir kurgu ile filmine tempo katacağını sanmış ama yanılmış. Avustralya, Umman, İngiltere derken iki dakikada bir oradan oraya ışınlanıp durmak, cansız bir senaryoyu ilginç hale getirmiyor, sadece dikkatimizi dağıtıyor. Film sona erdiğinde 1 saat 40 dakika uzunluğunda bir fragman izlemiş gibi hissediyoruz. (4)

16 Şubat 2012

The Artist

Amerika ve İngiltere'deki bazı sinema salonları, The Artist'in bir "sessiz film" olduğunu bilmeden içeri giren ve filmin ortasında salondan çıkan seyircilere bilet paralarını iade etmişler. İzmir'de bizim izlediğimiz salonda da, hemen arkamızdaki sırada oturan yirmili yaşlarda gençlerden oluşan gruptan "eh yani Orçun, bizi getirdiğin filme bak!" şeklinde isyan nidaları yükseliyordu. Eminim Türkiye'de de bilet parasını geri isteyen olmuştur. Evet en baştan şuraya kayıt düşelim: Tamamı sessiz, tamamı siyah-beyaz çekilmiş deneysel bir film bu. Fransız yönetmen Michel Hazanavicius 1920'lerin havasını yaratmak için teknolojiyi kullanmaktan özellikle kaçınmış. Örneğin, artık tüm perdeyi kaplayan sinemaskop filmlere alıştığımız şu günlerde, The Artist eski Hollywood yapımlarının en/boy oranı olan 4/3 formatı ile çekilmiş. Ayrıca filmin hiçbir sahnesinde zoom kullanılmamış. Bu teknoloji yoksunluğunun, katıksız nostaljik bünyeler dışında, filme bağlanmayı olumsuz etkilediği kesin, en azından bende öyle oldu. Günümüz sinema endüstrisine hizmet eden tüm ses teknisyenlerini ve tüm ses efekti uzmanlarını saygıyla andım film boyunca, "ne değerli adamlarmış" dedim.

Filmi kötülüyor gibi de olmayayım, The Artist kendi içinde belli bir mizah duygusunu barındıran, kendisiyle dalga geçmeyi becerebilen samimi bir film. Sessizliğin ortasında kıkırdamanıza yol açacak son derece ilginç hoşluklar içeriyor. Aday olduğu en iyi film Oscar'ını da 27 Şubat tarihinde büyük olasılıkla alacaktır, ilk işaretler onu gösteriyor. Benim ölçülerimde ise Oscarlık film, birkaç kez izlemek isteyeceğim filmdir. The Artist'e gittiğime pişman mıyım, asla değilim. Peki bir kez daha izlemek ister miyim?.. Yok almayayım. (6,5)

13 Şubat 2012

War Horse

Steven Spielberg'in son zamanlarda sık sık tekrarladığı bir alışkanlığı var: eğlenceli bir gişe filmi çektiyse aynı sene içerisinde bir de ciddi, ağırbaşlı, Oscar'ları hedefleyen bir melodram sıkıştırıyor. 1993'te Jurassic Park'ın yanına Schindler List'i koydu. 1997'de The Lost World ve Amistad vardı. 2005 War of the Worlds ile birlikte Munich'i getirdi. Şimdi de animasyon filmi Tenten'den sadece birkaç ay sonra War Horse ile karşı karşıyayız.

War Horse, Joey adlı bir savaş atının I.Dünya Savaşı boyunca yaşadıklarını anlatıyor. Elbette ön planda görünen Joey olsa da, burada asıl anlatılan savaşın korkunçluğu ve insanlar üzerinde yarattığı tahribattır. War Horse asla kötü bir film değil; bir kere Spilberg'in nefes kesici tablolar ve etkileyici set tasarımları yaratmadaki ustalığına diyecek yok. Ancak hikayenin bütünselliğinde bazı problemler var. Joey İngilizlerden Almanlara, Almanlardan bir Fransız aileye, sonra tekrar Almanlara ve tekrar İngilizlere sürekli sahip değiştirirken, perdede beşer dakika görünüp kaybolan bu kalabalık yan karakterlerin hiçbirini tam olarak tanıyamıyoruz. Sonuçta War Horse olmayı hedeflediği epik yapımdan ziyade, birbirine eklenmiş kısa hikayeler gibi duruyor. Ama ne de olsa bu bir Spielberg filmidir. Ustanın zirvelerinden biri olmasa da, aday olduğu en iyi film Oscar'ını alamayacak olsa da, saygı duyulacak etkileyici bir çalışma.(7)  

7 Şubat 2012

We Bought a Zoo

İşinden ayrılmış, üstelik de çok sevdiği eşini yeni kaybetmiş iki çocuk babası Benjamin Mee'nin bir hayvanat bahçesi satın alarak yeni bir hayat kurma çabaları. Filme konu olan Mee ailesi gerçekten de var (gerçi Amerika'da değil İngiltere'de yaşıyorlar) ve Benjamin'in hayvanat bahçesini kurtarma serüveni "Ben's Zoo" adlı dört bölümlük bir belgesel olarak National Geographic kanalında 2010 yılında yayınlanmış, belki denk gelen vardır. Başından sonuna klişelerle dolu ve her sahnesi tahmin edilebilir olsa da We Bought a Zoo çocuklarla birlikte izlemek için ideal, eğlenceli bir film. Hafif yaşlanmış ve oldukça da kilo almış Matt Damon başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Tüm film boyunca aynı surat ifadesi ile melül melül bakan Scarlett Johansson ise sanki konu mankeni olarak kadroya girmiş gibi duruyor. (6,5) 

6 Şubat 2012

Berlin Kaplanı

Eyyvah Eyvah serisine göre oldukça aşağılarda kalan vasat bir film olmuş Berlin Kaplanı. Evet, Ata Demirer'in taklit yeteneği müthiş, ama onun tek kişilik performansı filmi kurtarmaya yetmiyor maalesef. Yardımcı rollerdeki oyuncuların filme hiçbir bir katkısı yok. Antrenör rolünde Tarık Ünlüoğlu ve dede rolündeki Cemil Özbayer başta olmak üzere oyuncuların çoğu sanki çekimler boyunca "ben büyük tiyatrocuyum" diye kasılıp durmuşlar. En son yıllar öncesinin Arabesk filminde  bıraktığımız enişte Necati Bilgiç kaşı gözü ayrı oynayan kıpraşık performansıyla yine sinirlerimizi kaldırıyor. Senaryo zayıf, arada gereksiz durağanlıklar ve yapıştırma gibi duran skeçler var (örneğin rafting bölümü). Hikaye sizi içine alamıyor, Antalya gibi sıcak bir yerde geçmesine rağmen filmin genelinde bir sıcaklık eksikliği hissediliyor. (5)

3 Şubat 2012

50/50

"Filmin türü komedi ve drammış" dediğimde, "o nasıl şey öyle ya?" demişti eşim. Genç yaşta kansere yakalanan ve %50 yaşama şansı verilen Adam'ın bu hastalıkla mücadelesini anlatıyor 50/50. Patavatsız arkadaş rolündeki Seth Rogen da filmin komedi unsurunu oluşturuyor. Yönetmen böylesine hassas bir konuyu anlatırken dengeyi iyi korumuş:  hem konuyu sulandırmadan güldürmeyi, hem de salya sümük ağlatmadan hüzünlendirmeyi başarmış. Karakterlerin sahiciliği ve başroldeki Joseph Gordon-Levitt'in Altın Küre'ye aday oyunu bu başarıda etkili olmuş.

Filmden aklımda kalan bir diyalog:

- Araban yok mu?
- Yok. Zaten ehliyetim de yok...
- Nasıl yani!
- Tehlikeli bir şey, ölüme neden olur diye almadım. Ama kanser oldum.   (7,5)

Puss in Boots

Birkaç aydır izlediğim fragmanlar sonrasında daha eğlenceli bir film bekliyordum. Bir de Shrek'ten de tanıyoruz, seviyoruz zaten bu muzır kediyi. Beklenti artıyor haliyle. Komik esprilerin neredeyse tamamını fragmanda kullanmışlar, asıl filme pek bir şey kalmamış. Bir de o yumurta nereden çıktı? Hiç iyi bir fikir olmamış senaryoya yumurtayı eklemek. Filmden en çok aklımda kalan: öpüşme ve kur yapma sahnelerinde ağzını patisiyle kapatarak "auuvvv" diyen kedi. (5,5)    

2 Şubat 2012

The Thing

John Carpenter'ın 1982 yapımı klasiğini yeniden çevirmekten ziyade, o maceranın öncesini anlatan bir prequel (ön hikaye). Kısa filmlerden gelen Hollandalı yönetmen Matthijs van Heijningen bu ilk uzun metraj denemesinde beklentilerin üstüne çıkmayı becermiş. Özellikle görsel efektler çok başarılı. Bir de filmin sonunu 1982 macerasına çok iyi bağlamışlar. Filmi izledikten hemen sonra, şuradaki ilk filmin açılışına bir bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. (7)

One Day

Issız Adam'ın Londra şubesi bir Dexter ile çirkin ördek yavrusu (sonradan serpilen) bir Emma'nın 20 yıla yayılan aşk hikayesi. Hoş, sevimli, zararsız bir "kız filmi". Ama etkileyici olduğunu söylemek de zor. Anne Hathaway'in zorlama İngiliz aksanından mıdır, sürekli bir seneden diğerine hoplayip durmaktan mıdır nedir, bir türlü o romatizmin içine giremiyoruz. Filmden aklımda kalan bir özlü söz: "I love you very much, but I don't like you anymore". (6) 

12 Ocak 2012

Sherlock Holmes: A Game of Shadows

İki yıl önceki ilk filmin klasik Sherlock Holmes hikayelerine yeni ve yaratıcı bir soluk getirdiğini kabul etmekle birlikte, biraz Guy Ritchie'nin kurgu masası oyunlarına kurban gittiğini düşünmüş, anlatılan öyküyü de fazla karışık bulmuştum. Ritchie bu kez ilk filmdeki iyi yönleri geliştirirken, aksaklıkları da büyük ölçüde gidermiş. Bir kere başı sonu belli olan, derli toplu bir senaryo var karşımızda, kime ne olduğunu anlamak için filmin sonuna kadar kafası karışmış bir şekilde beklemek zorunda kalmıyoruz. Ayrıca Sherlock Holmes'un karşısına kendi gibi çok zeki ama kötü ruhlu bir ana karakter, Moriarty'yi yerleştirmek ilginçliği arttıran bir faktör olmuş. Londra'nın izbe sokaklarından kurtulup, Fransa, Almanya ve İsviçre'ye uzanan macera, öyküye biraz Bond lezzeti de katmış. Çekinerek gittim, ama kesinlikle ilk filmden daha iyi. (7) SİNEMADA İZLENDİ

10 Ocak 2012

Yeni bir yıla başlarken...

2012'ye küçük değişikliklerle giriyoruz. İş hayatımdaki bazı gelişmeler nedeniyle 150 film izleyebilme konusunda geçen yılki kadar iddialı değilim bu sene... İzlediğim filmleri yazmaya devam edeceğim elbette, ama bir yetiştirme telaşı olmadan, kasmadan, daha "az ve öz"... Blog başlığı 150Film olarak kalsa da, "sayım suyum yok" bu sene.

Buraya ilk kez yolu düşenler için not: sağ sütundaki blog arşivi kısmından son iki senede yazdığım 280 film kritiğine ulaşabilirsiniz, ya da yukarıdaki arama kutucuğunu kullanabilirsiniz.

Sağlıklı ve huzurlu yıllar herkese.


31 Aralık 2011

2011'in En İyileri



2011 yılında tam 150 film izledim. Bunların 65'ini gidip sinemada izleyerek sinema endüstrisine gerekli katkıyı da yaptım. Bu 150 film arasından en iyilerini aşağıda seçmeye çalıştım. Elbette bu son derece kişisel ve subjektif bir listedir. Sizin en iyileriniz bambaşka başlıklardan oluşabilir. Amacım görmüş olduğunuz filmler üzerine birlikte sohbet edebilmek, görmemiş olduklarınız için ise bir merak uyandırabilmektir.

Film isimlerinin üzerine tıklayarak ayrıntılı yorumlarıma ulaşabilirsiniz:

1. Bir Zamanlar Anadolu'da

2. Black Swan

3. Dedemin İnsanları

4. Drive

5. The King's Speech

6. Incendies

7. Tropa de Elite

8. Senna

9. Rabbit Hole

10. Fast Five




   

Yıl Sonu Notu



Senenin 150. filmi The Help'i 31 Aralık günü saat 18:00'de izleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Filmler arasında bir yıl süren yolculuğumuzun sonu da, nefes kesen bir aksiyon filmi gibi oldu. Ama başardım!.. Bu bloga adını veren "SENEDE 150 FİLM" iddiasını 2011'de gerçekleştirdim.

Takip eden, teşvik eden, yorum yazan, yazmayan herkese sonsuz teşekkürler!!!


150. The Help

Büyük oyuncu Viola Davis ilk olarak 2008 yapımı Doubt ile dikkatimizi çekmişti. Sadece sekiz dakikalık bir role sahip olmasına rağmen, o sekiz dakikanın her birinde perdeyi dolduran bir performansla herkesi büyülemiş, o sene Oscar'a aday olmayı da başarmıştı. Aradaki yıllarda birkaç sıra işi gişe filminde yan rollerde yeteneğini heba ettikten sonra şimdi tam güç geri dönüyor. Filmin diğer başrol oyuncusu şeker kız Emma Stone ile birlikte oynadığı sahnelerde, Emma Stone'un  Davis'e hayranlığını resmen hissedebiliyorsunuz. Sanki Emma bakışlarıyla Viola Davis'e "büyüksün abla, uzat elini öpeyim" diyor. Viola Davis The Help'deki rolüyle bu satırların yazıldığı sıralarda Altın Küre'ye aday oldu, Oscar'a da kesin olacaktır.

1960'ların Jackson Mississippi'sinde zenci hizmetçiler ile hizmet ettikleri evlerin hanımları arasındaki ilişkileri anlatan The Help etkileyici bir film. Zenci hizmetçileriyle aynı tuvaleti paylaşmaya tiksinen, hatta bunun için evin dışında hizmetçiye özel ayrı bir tuvalet yaptıran beyaz kadınlarla, onların çocuklarına annelik yapan, yemeklerini ve temizliğini yapan yardımcılarının iç içe ama aynı zamanda uzak yaşamlarının etkileyici hikayesi.  İnsan bu keskin ırk ayrımcılığının Amerika'da daha sadece 40-45 yıl önce yaşanmış olduğuna inanamıyor.  (7,5)

149. Mission Impossible: Ghost Protocol

Görevimiz Tehlike dizisi ile ilk olarak siyah beyaz tek kanallı televizyonumuzda tanışmıştık. Nostalji yapmak isteyenler şuraya tıklayabilirler. Dizinin yenilenmiş versiyonu da 90'ların başında Star'da yayınlanırdı. Sonrasında 1996 yılında Tom Cruise'un parası ve efsanevi yönetmen Brain De Palma'nın artistik katkılarıyla sinema perdesine etkileyici bir geçiş yapıldı. Bu projeyi sahiplenmiş görünen Tom Cruise daha sonra çekilen tüm Mission Impossible filmlerinde de yapımcı ve oyuncu olarak yer aldı. İkinci film Çinli yönetmen John Woo'nun aşırı stilize aksiyon sahnelerine kurban giderken, 2006'da Lost'un yaratıcısı J.J.Abrams seriye yeniden hayat vermeyi başarıyordu. Şimdi önümüze gelen bu Ghost Protocol ise bence 15 yıl önceki ilk filmden sonra en iyi Mission olmayı başarmış. Zaten şu son iki senede "devam filmleri iyi olmaz" sözümü o kadar çok yuttum ki (Toy Story 3, Fast Five, vs..). Büyük lokma yemeli, büyük söz konuşmamalı.

Ghost Protocol sürpriz bir yönetmene sahip. Daha önce The Incredibles ve Ratatouille gibi başarılı çizgi filmlere imza atmış Brad Bird, bu ilk "live-action" denemesinde animasyondan kazandığı hızlı kurgu becerisini  konuşturmuş. Seride ilk kez rastladığımız ince mizah duygusu da yine animasyonlardan gelen bir meziyet. Ghost Protocol unutulmaz set tasarımlarına sahip: filmden çıkanlar Kremlin sarayı, Dubai'deki gökdelen ve Mumbai'daki otopark sahnelerini uzun süre unutamayacaklar. Gündelik hayattan kopup bir kaç saatliğine başka alemlere dalmak, işi gücü bir kenara bırakıp o bir iki saatin keyfine varmak isteyenler için bol aksiyonlu, çok teknolojik, biraz klişe, biraz yenilikçi ama oldukça keyifli bir film. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ

148. Soul Surfer

Köpekbalığı saldırısında kolunu kaybeden sörfçü Bethany Hamilton'un gerçek hikayesi. Ancak her etkileyici gerçek hayat hikayesi başarılı bir filme dönüşecek anlamına gelmiyor. Kötü oyunculuklar ve yedi kişilik yazarlar ekibinin  senaryoya eklediği gereksiz Hollywood klişeleri, iyi olabilecek bir öyküyü pembe dizi kıvamına getirmiş. Sörf görüntüleri ise başarılı.  (6)

147. Nanny McPhee and The Big Bang

Çocuklara öğrettiği her dersten sonra yüzündeki bir ucubelikten kurtulan Dadı McPhee geri dönüyor. İlk filme göre biraz daha gürültülü, ama yine de 5-10 yaş arası çocuklarınızla birlikte izleyebileceğiniz, sihir ve gerçeği bir potada eriten, hoş sürprizlerle dolu bir film. (7)

146. Another Year

Sıradan insanların günlük hayatlarından küçük detayları işlemeyi çok iyi bilen İngiliz yönetmen Mike Leigh'den (Secrets & Lies) yine sade, gösterişsiz, ama şurup gibi bir film. Bütün oyunculuklar çok iyi. Özellikle Lesley Manville'in yalnızlığın getirdiği çaresizliği aklımıza kazıdığı mükemmel performansı görmelere değer. (7,5)

145. Çınar Ağacı

Aileyi ayakta tutan yaşlı ve huysuz anneanne temasını işleyen, ağlatmayı hedeflediği en baştan belli olan, klişelerle dolu bir Türk filmi. Nejat İşler, Nurgül Yeşilçay, Settar Tanrıöğen, Hüseyin Avni Danyal gibi televizyon dizileri ile şöhreti yakalamış birçok oyuncuyu bir araya getiren, ancak ne yazık ki kendisi de bir televizyon dizisi kıvamını aşamayan bir yapım. Öte yandan, elbette bu tür filmlerin de bir yeri ve zamanı var, örneğin bir bayram ziyareti sırasında, anneanneler dedeler tüm aile hep birlikte izlenebilir. (5,5)

144. Mars Needs Moms

Sinemalarda fragmanı gösterilmesine rağmen, sonrasında nedense vizyona girmeyen bir animasyon. Belki de 150 milyon dolara mal olup, Amerika'da sadece 20 milyon hasılat elde ederek yılın en büyük gişe fiyaskosuna imza atması nedeniyle olabilir. Film görsel açıdan fena olmasa da, ilgi çekici karakterlere ve merak uyandıran bir konuya sahip değil. Disney çatısı altından bu derece yaratıcılıktan yoksun bir işin çıkması şaşırtıcı. (4)  

143. Cedar Rapids

İşinde yükselmeyi dürüstlüğe tercih eden küçük bir sigortacının hikayesini anlatan, başrolünde The Hangover'dan Ed Helms'in oynadığı vasat bir komedi. Bağımsız sinemayı taçlandırmayı çok seven Amerikalı eleştirmenler yere göğe sığdıramadılar, ama ben filme pek ısınamadım. (5) 

142. The Way Back

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Sovyetler Birliği'ndeki komünist rejimin farklı gerekçelerle hapsettiği bir grup insanın, Sibirya'daki bir tutuklu kampından kaçıp Hindistan'a kadar yaya olarak gerçekleştirdikleri gerçek yolculuk. Peter Weir gibi çok saygın bir yönetmenin (Dead Poets Society, The Truman Show) elinden çıkmış olsa da, dramatik yapısının zayıflığı nedeniyle hedefi tam da vuramayan bir epik yolculuk filmi. (6,5)  

141. Hereafter

Clint Eastwood'un son filmi Hereafter, değme felaket filmlerine taş çıkartacak bir tsunami sahnesi ile açılıyor. Bu çarpıcı bölüm ile tavan yapan ilgi düzeyimiz o noktadan itibaren tepeden aşağı yuvarlanmaya başlıyor. Üç ayrı hikayeyi paralel anlatan ve ölümden sonraki hayat, spiritüelizm gibi konulara dalan senaryo temposunu giderek yitiriyor. Bir süre sonra perdedeki karakterlerin hiçbirisi için çok da meraklanmadığımızı farkediyoruz. (6) 

140. Inside Job

Son dağıtılan Oscar'larda en iyi belgesel ödülünü almayı başaran Inside Job 2008 global krizinin nedenlerini lafı dolandırmadan cesur bir şekilde anlatan çarpıcı bir belgesel. Yönetmen Charles Ferguson'ın politik tavrını da makul bir şekilde sunmayı ihmal etmediği film, ekonomik kriz hakkında derinlemesine ve anlaşılır bilgi edinmek isteyen sinemaseverler için biçilmiş kaftan. (7,5)

139. Alpha and Omega

Türkiye'de 23 Nisan haftasında "animasyon olsun da taştan olsun" mantığıyla sinemalarda gösterime sokulmuş, kötü grafiklere ve tahmin edilebilir renksiz bir senaryoya sahip, uzak durulması gereken bir çocuk filmi. (3) SİNEMADA İZLENDİ

30 Aralık 2011

138. Gnomeo and Juliet

Bizim kentleşme kültürümüze uzak olan, ancak Amerika ve Avrupa'da  bahçelerde dekoratif bir malzeme olarak sık görünen seramik cüce biblolarını anlatan bir animasyon. Son dönem Disney ya da Dreamworks animasyonlarında alıştığımızın aksine, çocuklar kadar büyüklerin de keyif alacağını söyleyebilmek zor. Sadece küçük yaştaki çocuklara. (5) 

137. The Lion King 3D

Aslan Kral'ın yeniden elden geçirilmiş ve 3 boyutlu hale getirilmiş versiyonunu izlerken, animasyon sinemasının son 15 yılda katettiği mesafeyi düşünmeden edemiyor insan. Her ne kadar makyajlanmış ve yeni bir boyut eklenmiş olsa da, sonuçta 1994 yılında çizilmiş çizgiler bunlar. Toy Story, Cars gibi son dönem Disney/Pixar yapımları ile karşılaştırıldığında çok ilkel, sanki başka bir çağda yapılmış gibi hissettiriyor. (6) SİNEMADA İZLENDİ

136. Justin Bieber: Never Say Never

Konser görüntülerinin çok fazla bir özelliği yok, çocuğun zaten üç tane şarkısı var. Ama sahne arkasını anlatan belgesel bölümleri ilgiye değer. Popüler kültürün yarattığı bir fenomenin hayatını daha yakından tanımak ve kısa sürede elde ettiği şöhretin nedenlerini anlamak açısından iyi bir fırsat. (6)

135. Diary of a Wimpy Kid: Rodrick Rules

Türkiye'de de çocukların çok sevdiği Saftirik Greg kitaplarından uyarlanan serinin ikinci filminin hala sinemalara gelmemiş olması enteresan (6 Ocak 2012'de gösterime girecekmiş). İlk film kadar olmasa da, kitabın ruhunu başarıyla yansıtan eğlenceli bir aile filmi. (6,5) 

134. Hall Pass

Bir zamanlar "There's Something About Mary" ile karnımızı tuta tuta gülmemizi sağlayan Farrelly Biraderler eski günlerini arıyorlar. Ama tıpkı filmdeki iki kafadar gibi sanırım onlar da orta yaş krizine tutulmuşlar. Baştan sona kaba "tuvalet şakaları" ile dolu Hall Pass kendini çok zorluyor ama komik olmayı başaramıyor. (4)

133. Spy Kids 4

Dört boyutlu film nasıl oluyormuş bir görelim diye çoluk çombalak gittik. Sinemanın girişinde verilen koku kartlarında yer alan sekiz ayrı kokuyu filmdeki yerleri gelince koklayacaktık hesapta. Ama bu sekiz kokunun hepsi birbirine karıştığı için film boyunca sosis-tarçın-kirli bebek bezi karışımı bir kokuyu koklayıp durduk. Dördüncü boyut esprisini çıkar, filmin kendisinde hiçbir numara yok zaten. (3)  SİNEMADA İZLENDİ

132. The Mechanic

Standart Jason Statham aksiyonu. İzlerken sıkmıyor, ama akılda kalan hiçbir şey de olmuyor. Hele bir de izledikten altı ay sonra film yazısı yazmaya kalkıştığında işe böyle "ne vardı o filmde yahu" diye düşünüp kalıyorsun. (5)

131. Larry Crowne

İki çok ünlü oyuncusuna rağmen, son derece ruhsuz, enerjisiz, orjinallikten ve ilgi çekicilikten uzak bir romantik komedi. Uyuklaya uyuklaya zor bitirdim. (4)

130. Drive

Kendi jenerasyonunun en iyi oyuncusu olduğunu son birkaç yıldır kafamıza iyice yerleştiren Ryan Gosling'in bence şimdiye kadarki en iyi performansı. Adının "Drive" olduğuna bakıp her anı aksiyonla dolu Fast Five tarzı bir film beklemeyin. Son derece sakin, ağırbaşlı, uzun bakışmalar ve sessizlikler içeren bir film bu. Ama çok iyi çekilmiş arabalı kaçış sahneleri ve şok edici bazı şiddet anları da yok değil. Danimarkalı yönetmen  Nicolas Refn klasik bir tür filmine Avrupalı bakış açısını taşımayı başarmış. Gece Los Angeles sokaklarındaki çekimler bana -çok sevdiğim- Michael Mann'in Collateral'ini hatırlattı. İkinci yarıda birden artan şiddetin dozu ise Tarantino sularında geziniyor. Soundtrack'te kullanılan mükemmel elektronik müzik örnekleri filmdeki 80'ler havasını destekliyor (jenerik müziği, hipnotik "Nightcall" şurada ). Yılın son günlerinde yakalama fırsatı bulduğum, 2011'in en sağlam filmlerinden biri. (8)

29 Aralık 2011

129. Fright Night

1985 yapımı Fright Night bir yandan vampir filmlerinin ritüelleri ile dalga geçen, ama bir yandan kendisi de gayet sağlam bir korku filmiydi. Bu yeniden çevrime gerek var mıydı, tartışılır. Ama fena da bir iş olmamış. Özellikle Colin Farrell'ın performansı filme önemli katkı sağlamış. (6,5) SİNEMADA İZLENDİ

128. Bad Teacher

Son dönem Amerikan bel altı komedilerinin bir başka örneği. Ümit veren bir konuya ve Cameron Diaz'ın cazibesine rağmen film bir türlü vaad ettiği seviyeye çıkamıyor. (5)

127. Bridesmaids

Edepsiz komedilerin efendisi Judd Apatow geri dönüyor. Amerika'da 170 milyon dolar gişe hasılatı elde ederek (filmin maliyeti ise 32 milyon dolar) bu sene ufak çaplı bir fenomen haline gelmiş olsa da, filmin fazla "liberal" espri anlayışı bana pek hitap etmedi. (5)