26 Ağustos 2013

The Place Beyond the Pines

Hollywood'un şu aralar en gözde iki genç aktörü Ryan Gosling ve Bradley Cooper'ı bir araya getiren The Place Beyond the Pines üç ana bölümden oluşan uzun bir edebiyat eseri gibi. İlk bölümde motoruyla lunaparkta gösteriler yapan serseri Luke'u (Ryan Gosling) tanıyoruz. Ryan Gosling'i Drive'da çok sevmiştim ama burada Drive'daki rolünün neredeyse birebir aynısını oynuyor. Bu gidişle bu az konuşan, içine kapanık, gizemli ağır abi karakteri bu çocuğun üzerine yapışıp kalacak. İkinci bölümde ise genç polis memuru Avery (Bradley Cooper) ile tanışıyoruz. Bu iki adamın hikayeleri bir şekilde kesişiyor, şimdi çok ipucu vermeyeyim. Üçüncü bölümde ise zaman çizgisinde 15 yıllık kocaman bir zıplama yapıyor ve babaların günahlarının oğulların hayatlarını nasıl etkilediğini izliyoruz. The Place Beyond the Pines, iyi çekilmiş, iyi oynanmış ve başladınız mı kendisini izlettirmeyi başaran kalburüstü bir film. Tek sıkıntı çok uzun olması ve aslında üç ayrı filmi besleyecek bir malzemenin tek seferde çıkarılmaya çalışılması. Hani sanki televizyon dizisi olsa daha uygun olacakmış. Yine de, eğer zaman ayırabilirseniz, Eva Mendes dahil oyuncu performansları ve güzel müziği ile tavsiye edeceğim bir yapım. (7,5)

FRAGMAN
  

22 Ağustos 2013

Mud

Amerikan film dağıtım şirketlerinin farklı coğrafyalardaki alıcılarla yaptıkları satış anlaşmaları zaman zaman ilginç durumlar ortaya çıkarabiliyor: Şu film 10 Mayıs'ta Amerika'da gösterime girdi, Temmuz ayında hala sinemalarda oynuyordu. Ben "bizim sinemalara gelse de gitsem" diye beklerken, film bir akşam televizyonda karşıma çıktı! Evet, D-Smart'ın Temmuz ayında "Kaçak Mud" adıyla gösterime soktuğu "Mud" aynı günlerde Amerikan sinemalarında hala gösterimdeydi. Hani "TV'de ilk kez" diye bir ibare vardır, bu güzel film "tüm dünya televizyonlarında ilk kez" Türk televizyonlarında gösterildi aslında. D-Smart çalışanlarının bu durumun farkında olmaması ve yeterince reklamını yapmaması ise ayrı bir konu elbet.

Mississippi nehrinin kenarında yaşayan ve Mark Twain romanlarından fırlamış gibi görünen iki çocuk nehirdeki bir ada üzerinde bir kanun kaçağıyla karşılaşırlar. Zamanla Mud ile aralarında bir bağ oluşur ve çocuklar bu esrarengiz adamın hem ödül avcılarından kaçmasına, hem de sevgilisi ile yeniden buluşmasına yardım etmeye karar verirler. Take Shelter'ın yönetmeni Jeff Nichols'tan yine doğa, aile ve saplantılar üzerine iyi bir film. Yıllar öncesinden Stand By Me'yi anımsatan öyküde özellikle çocuk oyuncular çok başarılı. Ancak  Matthew McConaughey için ayrı bir parantez açmak lazım: Yıllardır eften püften işlerde kendini paslandıran bu "southern" aksanlı adam bence kariyerinin en iyi performansını sergiliyor ve bir Oscar adaylığını hak ediyor. Mud sakin bir şekilde ilerleyen, sizi yormayan, süresi uzun olmasına rağmen sıkmayan, hayatın acımasız gerçeklerini kitap dilinde anlatan başarılı bir film. (7,5)

FRAGMAN

Not: "Mud" MovieSmart Gold kanalında gösterilmeye devam ediyor, örneğin 30 Ağustos Cuma gecesi izleyebilirsiniz.



15 Ağustos 2013

Side Effects

Filmin yönetmeni Steven Soderbergh, bu filmin çekeceği son sinema filmi olduğunu, bundan sonra televizyon projelerine ağırlık vereceğini duyurdu. Neden böyle bir karar aldı bilmiyorum ama, henüz 50 yaşını doldurmamış olmasına rağmen CV'sine 37 film sığdırabilmiş bu yetenekli ve becerikli yönetmenin en verimli olduğu bir yaşta sinemadan emekli olma kararına üzüldüm. 1989'da daha ilk filmi ile (çok sevdiğim "Sex, Lies and Videotape") Cannes'da Altın Palmiye almayı başaran Soderbergh'in sonrasında inişli çıkışlı bir grafiği oldu. Bu 37 film içinde Traffic, Contagion gibi başyapıtlar olduğu gibi, Ocean's serisi (Eleven, Twelve, Thirteen) ve son olarak Magic Mike gibi çok sıra işi yapımlar da vardı. Ama her filminde asgari bir özen duygusu, ışık ve renk kullanımında bir farklılık, bir detaycılık hep göze çarpardı.

Side Effects yönetmenin ustalığını konuşturduğu kaliteli filmlerinden. Depresyon tedavisi gören bir genç kadının hayatı, kullanmaya başladığı yeni bir ilacın beklenmeyen bazı yan etkileri nedeniyle alt-üst oluyor. Bu yan etkiler nedeniyle önce psikiyatr suçlanıyor. Ancak doktor bazı detayları sorgulamaya başlayınca örtünün altından çok farklı bir polisiye hikaye çıkıyor. Sürprizli ve ters köşeye yatıran finalleri sevenler Side Effects'i beğenecektir. Ancak bana filmin sonu biraz aceleye getirilmiş, biraz paldır küldür olmuş gibi geldi. Sinemadan çıkarken senaryodaki boşlukları ve mantıksızlıkları düşünürken buldum kendimi. Sonuç olarak çok iyi başlayan, sürükleyici devam eden ama olay örgüsündeki entrika gazının biraz fazla kaçması nedeniyle finalde eli ayağına dolaşan bir yapım. Yine de Soderbergh için izlenir. (7)

FRAGMAN

  

14 Ağustos 2013

Before Midnight

Bir kere benim gibi Before Sunrise (1995) ve Before Sunset'i (2004) izlemiş olanlar iki elleri kanda olsa da Celine ve Jesse ile yeniden buluşmaya koşacaklar. Her şey bir tarafa, bir "proje" olarak bu çok ilginç bir fikir: aynı yönetmen ve aynı başrol oyuncularının 9'ar yıl arayla yeniden bir araya gelebilmeleri ve aynı hikayeye devam edebilmeleri başlı başına ilgiye değer ve sinemada pek rastlanmayan bir durum, benim bildiğim başka örneği yok (10 yıl ara verip ikincisi çekilen çok film var da, bunu 18 yıl boyunca devam ettirebilen başka yok).

1995'te bir trende karşılaşan ve sabaha kadar Viyana'yı dolaşan bir Amerikalı delikanlı ve bir Fransız genç kız, 2004'te Paris'te yeniden bir araya gelmişler ve bu kez de akşama kadar sokakları arşınlamışlardı. Bu kez çok daha olgunlaşmış ve çoluk çocuğa karışmış çiftimizi Yunanistan'da buluyoruz. Format yine aynı: Film boyunca uzun tek plan çekimlerle Celine ve Jesse'nin kadın-erkek ilişkilerine, evliliğe, hayata ve ölüme dair konuşmalarını dinliyor, sanki onların peşinde dolaşan bir sinek gibi yürüyüşlerine eşlik ediyoruz. Kötü bir senaryo ya da vasat oyunculuk performanslarıyla böyle bir format çekilmez olabilirdi. Ama Ethan Hawke ve Julie Delpy'nin de yazılmasına iştirak ettikleri senaryo öylesine ilginç ve oyunculuklar öylesine gerçek ki... Film hiç bitmesin ve bu iki insan sabaha kadar konuşsunlar, hatta mümkünse eve gelsinler oturma odamızda da konuşmaya devam etsinler istiyorsunuz.

Bu üçüncü halka ile ilgili tek eleştirim şu olabilir: İlk iki filmde romantik bir heyecan duygusu da vardı, "acaba bir araya gelecekler mi" diye. Bu kez artık bir arada olduklarını zaten biliyorsunuz, bu da sanki biraz lezzeti azaltıyor. Ama yine de yaz filmlerinin patırtısı arasında kaçırılmayacak bir vaha. Eğer ilk iki filmi izlemediyseniz önce onları bir yerlerden edinin (DVD'leri mevcut), sonra da Before Midnight ile final yapın. (8)  

FRAGMAN

The Wolverine

Filmin afişini görenler "birkaç sene önce de bir Wolverine filmi yok muydu?" diye düşünebilirler. Evet, vardı: 2009 yılında yine Hugh Jackman'ın başrolünde oynadığı bir başka film "X-Men Origins: Wolverine" adıyla gösterime girmişti ve vasatı aşamayan başarısız bir yapımdı. Şimdi sanki hem yapımcılar, hem de Hugh Jackman "ilk denemede beceremedik, bize bir şans daha verin" der gibiler. Teslim etmek lazım, bu Wolverine ilkinden çok daha iyi. Hikayenin neredeyse tamamen Japonya'da geçmesi ve samuray kültürüne dair çeşitlemeler filme daha ağırbaşlı bir hava vermiş. Öyle ki, son yirmi dakikaya kadar (ah o yirmi dakikaya birazdan geleceğim) sanki bir çizgi roman uyarlamasından ziyade, diğer X-Men'lerden bağımsız, dramatik yapısı güçlü farklı bir hikaye izliyoruz. Ama sonra nedense Hollywood kuralları devreye giriyor, yapımcılar seyirciler arasında ellerinde mısırlarıyla oturan ve perdede cümbüş görmeyi isteyen 15-16 yaşlarındaki ergenleri hatırlıyor. Stüdyo yöneticileri "şimdi o çocukların beklentilerini karşılamazsak ayıp olur" diyor ve filmin son yirmi dakikasına garip bir robotumsu canavar ekleniyor. Ve bir anda bütün o samuray felsefesi, o "cool" hava pencereden uçup gidiyor. (6,5)

FRAGMAN

26 Temmuz 2013

Pacific Rim

Uzaydan gelen Godzilla benzeri dev deniz yaratıkları gezegenimizi ele geçirmeye çalışırken, dünyalılar inşa ettikleri dev robotlarla onları durdurmaya çalışıyorlar. Şu hikayeyi duyanlar ve yandaki afişe bakanlar beyinsiz bir Transformers ya da Power Rangers çakması ile karşı karşıya olduğumuzu düşünebilirler. Açıkçası filmden önce benim de beklentilerim çok düşüktü, sadece oğlumla birlikte erkek erkeğe bir yaz eğlencesi olsun düşüncesi ile girmiştim sinemaya... Ama işte yönetmen koltuğunda işini bilen bir ismin oturması, en uyduruk hikayeden bile iyi bir filmin çıkmasını sağlayabiliyor. Yıllar önce Pan'ın Labirenti (El laberinto del fauno) ile çok daha farklı bir izleyici kitlesinin gönlünde taht kuran Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro görsellikteki ustalığını yine konuşturuyor. Filmin büyük çoğunluğu bilgisayar ortamında yaratılmış görüntülerden oluşsa da perdede izledikleriniz hiçbir zaman yapay bir efekt gibi durmuyor. Robotlarla canavarların dövüş sahneleri ise tek kelimeyle nefes kesici. Filmin aksayan yönü ise oyunculuklar. Mareşal rolündeki Idris Elba soğukkanlı performansı ile gemiyi kurtarmaya çalışsa da, özellikle başroldeki Charlie Hunnam'ın ruhsuz ve karizmadan yoksun oyunu, onu "kahramanımız" olarak benimsememize engel oluyor. Hatta bir ara "şu Godzillalardan biri bu adamı eziverse ne hoş olur" diye düşünmedim değil... (7,5)

FRAGMAN

23 Temmuz 2013

Kon-Tiki

Önce biraz tarih dersi: Norveçli bilim adamı ve kaşif Thor Heyerdahl 1947 yılında ilkel bir salla Pasifik Okyanusunu geçmeye kalkar. Amacı Tahiti'nin de içinde yer aldığı Polinezya adalar grubunda yaşayan yerlilerin soyunun sanıldığı gibi Asya'dan değil, Güney Amerika'dan geldiğini kanıtlamaktır. Bu iddiaya o dönemdeki bilim çevreleri inanmak istemezler, çünkü onlara göre 1500 yıl öncesinin denizcilik kültürü ve imkanları ile o insanların Peru'dan Tahiti'ye gelebilmeleri mümkün değildir. Heyerdahl iddiasını kanıtlamak için beş arkadaşı ile birlikte tıpkı 1500 yıl önceki yerliler gibi sadece tomruklar ve ip kullanarak bir sal yapar ve bu motoru olmayan ilkel deniz aracı ile 8000 kilometre ve 100 gün sürecek bir yolculuğa çıkar. Kon-Tiki işte bu inanılmaz (ama gerçekten yaşanmış) yolculuğun hikayesini anlatıyor.

Anlaşılan benim için bu senenin teması İskandinav sineması olacak. Danimarka'dan iki harika filmden sonra (The Hunt ve A Royal Affair) bu kez de Norveç'ten zihin açan, sanki oksijen dolu taptaze bir nefes Kon-Tiki. Avrupa filmi deyince sıkılacağız diye düşünmeyin. Özellikle köpekbalığı sahneleri değme Hollywood yapımlarındaki gerilime taş çıkartır. Sürükleyici hikayesi, iyi oyuncuları ve enfes okyanus görüntüleri ile iki saatin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. (8)

FRAGMAN

17 Temmuz 2013

The Call

Amerikanın meşhur 911 acil yardım hattı operatörlerinden biri, Jordan (Halle Berry), sapık bir katil tarafından kaçırılan bir genç kızdan çağrı alıyor. Bir süre telefon üzerinden genç kıza taktikler veren Jordan, daha sonra "bu iş böyle olmayacak" deyip masasından kalkmaya ve sazı ele almaya karar veriyor. O noktadan itibaren de film sıradanlaşmaya başlıyor. The Machinist ve Transsiberian gibi oldukça iyi filmlerin yönetmeni Brad Anderson'ın elinden çıkma The Call aslında yukarıda bahsettiğim kırılma noktasına kadar ilgi çekmeyi başaran bir gerilim. Sonrasında nedense izleyicisini aptal yerine koyan ve en klişe televizyon filminden çıkıp gelmiş bir olay akışı, filmin ilk yarısındaki tüm artıları çöpe atıyor. (5)

FRAGMAN

16 Temmuz 2013

The Hangover Part III

İlk Hangover ilginç karakterler ve orjinal bir hikayeyi barındıran, aynı zamanda da acayip komik bir filmdi. İzlerken birçok yerde kahkahalarla güldüğümü hatırlıyorum. İkinci Hangover tamamen ilkinin kopyasıydı, sadece lokasyon değişmişti. Bu üçüncü halka ise "zorlama devam filmlerinin şahı" olarak tarihe geçecek. Hikayenin hiçbir komik tarafı yok, hatta bu bir komedi filmi mi o bile tartışılır: 100 dakika boyunca herhalde sadece bir kere "tı-hı" diye bir ses çıkardım. Başta Bradley Cooper olmak üzere tüm oyuncular "ne işimiz var bizim burda" der gibi oynamışlar. Bir de Mr.Chow meselesi var tabii. İlk iki filmde en sinir olduğum karakterin bu filmde çok daha uzun bir rol alması tuz biber ekmiş. "Las Vegas'ta yaşananlar, Las Vegas'ta kalır" diye bir lafı vardır Amerikalıların. Keşke 2009'da o ilk filmde yaşananlar da hep orada kalsaydı. (4)

FRAGMAN

15 Temmuz 2013

Monsters University

Pixar son dönemlerde Brave ve Cars 2 gibi filmlerle biraz vasat çizgisine doğru gerilemeye başlamıştı (Linklerden de ulaşabileceğiniz yorumlarımda bu filmler için sırasıyla 6,5 ve 6 vermişim). Monsters University bu hayal kırıklığı trendinden bir çıkış fırsatı gibi görünüyor. Bir "prequel" (ön hikaye) olan filmde, Monster Inc.den tanıdığımız Mike ve Sully'nin ilk kez birbirleri ile tanıştıkları üniversite yıllarına dönüyoruz.

Monsters University "aman sakın kaçırmayın" denecek bir film değil, ama küçük çocuklarınızla birlikte gidilebilecek güzel bir aile eğlencesi. Çocuklar bu rengarenk canavarlara zaten bayılacaklar; eski Pixar yapımlarından alışageldiğimiz o ince mizah duygusu sayesinde anne-babalar da filmden epey keyif alacaklar. Filmin özellikle son 15-20 dakikasında beylik bir "happy ending" yerine sürprizli bir finali tercih etmeleri nedeniyle ise yapımcılara özel bir tebrik. Sende hala iş var Pixar! (7)

FRAGMAN

5 Temmuz 2013

Now You See Me

Çok yetenekli dört illüzyonistten oluşan ve kendilerine "Mahşerin Dört Atlısı" diyen bir ekip, gösterileri esnasında gerçek bir bankayı soyup paraları da seyircilere dağıtmaya başlayınca, kararlı bir FBI ajanı tarafından takip edilmeye başlıyorlar. İllüzyon gösterileri dünyanın her tarafında ilgi çeker (bakınız: Yetenek Sizsiniz Türkiye). Now You See Me bu cazip konsepti alıyor ve çılgın bir kurgu, dur durak bilmeyen bir tempo ve cafcaflı sahne performansları ile sanki sinema koltuğundaki seyirciyi iki saatliğine bir Las Vegas şovuna götürüyor. Ancak tıpkı "ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet" sözünde olduğu gibi, yönetmen Louis Leterrier biraz el çabukluğuna güvenmiş.  Kabataslak çiziktirilmiş karakterler ve senaryodaki "içinden kamyon geçecek" boşlukları kapatmak için seyircinin dikkatini başka yere çekmeyi denemiş. Sonuçta elde kalan bol gürültülü, bol ışıltılı ama şapkadan tavşan çıkarmayı başaramayan bir "Ocean's Eleven" çakması olmuş. (5)

FRAGMAN

2 Temmuz 2013

World War Z

World War Z, büyük kalabalıkların histeri halinde koşuşturduğu, patlamalar ve kaotik yıkım sahneleri içeren 2012 tarzında bir felaket filmi mi olsam, yoksa küçük ve kapalı mekanlarda geçen Alien tarzı klostrofobik bir korku filmi mi olsam, karar verememiş bir yapım. Filmin yapım aşamasında yaşanan problemler geçen sene sektörle ilgili yayınlara bolca konu olmuştu. Çekimlerin tam orta yerindeyken senaryo en baştan yeniden yazılmış, bazı bölümler tekrar çekilmişti. Bu aksaklıklar çıkan son üründe kendini belli ediyor. Her ne kadar başarılı görsel efektler ve etkileyici set tasarımları göz doldursa da, senaryodaki zayıflıklar konuya tam olarak dahil olmamızı engelliyor. (6)

FRAGMAN

23 Haziran 2013

Man of Steel

Neredeyse bir sene önceden dönmeye başlayan fragmanlarıyla, Russel Crowe ve Kevin Costner’ı bir araya getiren parıltılı kadrosuyla, yönetmen Zack Snyder’in (300) yanı sıra projede -yapımcı olarak da olsa- Christopher Nolan isminin yer alması ile yeni Superman filmi bu senenin belki de en fazla merakla beklenen “blockbuster” prodüksiyonuydu. Hemen söyleyeyim, sonuç biraz hayal kırıklığı... Man of Steel kötü bir film değil, ama ben bu ekipten daha iyisini beklerdim. Önce artılarla başlayalım: Man of Steel diğer Superman filmlerinden oldukça farklı bir Kripton bölümü ile açılıyor. “İşte uzakta buzlarla kaplı bir gezegen” deyip geçmek yerine, Kripton’daki hayatı, insanları, onların kullandığı teknolojiyi daha yakından tanıyoruz. Bu bölümde özellikle Russel Crowe çok başarılı. Yıllar önce Marlon Brando’nun uyurgezer performansından sonra, Crowe çok daha canlı ve akılda kalıcı bir Jor El portresi sunuyor bize. Dünyaya gönderilen Kal El’in yani Clark Kent’in süper güçlerini fark edip, kötü adam Zod’la çarpışmaya başlamasıyla filmin eksileri su yüzüne çıkıyor. Filmin son bir saati aksiyon üstüne aksiyon, yıkım üstüne yıkımla geçiyor. Bu kadar CGI bir süre sonra insanı bunaltıyor, “Transformers’a mı geldik, bi durun” dedirtiyor. Halbuki yazının girişinde sözünü ettiğim ve aşağıdaki linkten ulaşabileceğiniz fragmanlar, karakter gelişimine ve  Clark'ın yaşadığı değişimin insani boyutlarına ağırlık veren çok daha derinlikli bir film vaad ediyordu. Sometimes less is more. (6)

FRAGMAN

20 Haziran 2013

Star Trek Into Darkness

Lost'un yaratıcısı J.J.Abrams 2009 yılında efsanevi Star Trek serisine bir gençlik aşısı yapmıştı. Bir yandan Atılgan'ın kadrosunu tamamen gencecik ve nispeten adı sanı duyulmamış oyuncularla yenileyerek günümüzün genç sinema izleyicisini tavlamayı başarmış, öte yandan serinin bir takım ritüellerine bağlı kalarak orjinal Star Trek fan'lerini de küstürmemişti. Abrams dört yıl sonra bu işe yarar formülü şaşılacak şekilde yeniden işletmeyi başarıyor. Film boyunca birçok farklı sahnede neredeyse 50 yıl önce çekilmiş TV dizisine göndermeler yaparak saygı duruşunu ihmal etmezken, karışıma yepyeni elementler ekleyerek hikayenin taze kalmasını da sağlıyor. Bu yeni elementlerden biri hiç şüphesiz kötü adam rolündeki Benedict Cumberbatch. Şimdiye kadar daha çok BBC dizilerinde karakter rolleriyle sınırlı bir ün yapmış bu genç İngiliz aktör, Khan rolündeki soğuk ama keskin performansıyla filmin en akılda kalan portresi olmayı başarıyor. İster benim gibi yıllaar yıllar önce Kaptan Kirk ve Mister Spock'ı TRT'nin siyaz beyaz ekranından izlemiş dinozorlardan olun, ister oğlum gibi Atılgan'la ilk kez karşılaşanlardan, bu Star Trek'i seveceğiniz kesin. (8)    

12 Haziran 2013

Sinister

Bir cinayet romanları yazarı, yeni romanına malzeme toplayabilmek için bir ailenin katledildiği kasabaya taşınıyor. Kasabadaki bir otelde kalsa neyse diyeceğiz ama gidip kendi çoluk çocuğu ile birlikte cinayetin işlendiği evi kiralıyor. Tavan arasında bulduğu eski film şeritlerini izlediğinde, yaşananlara dair aradığından daha fazlası ile karşılaşıyor. Sinister ilk olarak kadrosunda Ethan Hawke ismi ile ilgimi çekti. Gerçekten de genelde ortalamanın üstü yapımlarda boy göstermesine alıştığımız Hawke eğer bu projede yer almayı kabul ettiyse dikkate değerdi. Film ikinci olarak da açılış sahnesi ile sizi şöyle bir sarsıyor. Sonrasında da o ürperten hava film boyu devam ediyor. İlk bir saat boyunca bir seri katil hikayesi gibi gelişen ve ayakları yere gayet sağlam basan senaryo, sonrasında nedense bir hayalet hikayesi olmaya karar veriyor ve inandırıcılığını o noktada yitirmeye başlıyor. Yine de son 2 yıldır izlediğim en korkunç film olduğunu söyleyebilirim, en son 2011 yapımı Insidious'ta böyle tedirgin olmuştum. Korku filmi severlerin beklentilerini karşılayacak bir yapım. (7)

FRAGMAN

5 Haziran 2013

Fast & Furious 6

İki yıl önceki Fast Five tam bir sürprizdi. Gerçekten de isminin sonunda "5" rakamı olan bir filmden herkes artık gazı kaçmış, yorgun ve zorlama bir yapım beklerken Justin Lin serinin en gösterişli ve aksiyon dozu en yüksek halkası ile çıkıp gelivermiş, o müthiş adrenalin fırtınası hatta benim "2011'in en iyileri" listeme bile girmişti. O filmin bıraktığı güzel izlerden sonra,bir sonraki maceraya da yüksek bir beklentiyle gittik haliyle... Açılış jeneriğinde ilk beş filmin görüntüleri eşliğinde Wiz Khalifa'nın "We Own It" parçasıyla iyice havaya da girdik. Ama sonrası tam anlamıyla tatmin edici değil ne yazık ki... Evet yine insanın ağzını açık bırakacak müthiş aksiyon sahneleri var. Ama senaryo ve diyaloglar öyle zayıf ki. Sanki önce hızlı arabalar, tanklar, uçaklar, patlamalar vesaire içeren o aksiyon sahneleri kurgulanmış sonra da "hmm, şimdi buna uygun bir hikaye yazalım" denmiş gibi. Ayrıca takip sahnelerinin genelde gece çekilmiş olması ve çılgın bir kurgu neyin ne olduğunu anlamamızı zorlaştırıyor. Yaz eğlencesi olsun da, "akil" olmasa da olur diyenlere... (6,5)  

31 Mayıs 2013

A Royal Affair

Artık karar verdim, bu Danimarka sinemasında -hatta biraz daha genellersek İskandinav sinemasında- iş var. O topraklardan şu aralar çıkan  en parlak yıldız da Mads Mikkelsen kuşkusuz. İlk olarak James Bond macerası Casino Royale'de kötü adam Le Chiffre olarak karşımıza çıkan bu Danimarkalı aktörü, geçen ay izlediğim The Hunt'da da çok başarılı bulmuştum. Şimdi ise bir tarihi dramada, The Hunt'takinden çok daha farklı bir rolde yine göz dolduruyor. Henüz izlemedim ama, Mikkelsen bu sene başlayan NBC dizisi Hannibal'da başrolü kapmayı da başardı.

18.yüzyılda Danimarka kraliyet sarayında yaşanan bir yasak aşkın gerçek hikayesini, dönemin aydınlanma hareketi ile harmanlayarak anlatan, teknik açıdan mükemmeliği ile benzerlerine fark atan bir yapım A Royal Affair.  62. Berlin Film Festivalinde en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu dallarında gümüş ayı alan film, aynı zamanda en iyi yabancı film dalında bu seneki Oscar adaylarından biriydi. Saray entrikaları için her hafta Muhteşem Yüzyıl'ı ayıla bayıla izleyenler mutlaka bu filme de bir göz atmalı, tarihi drama nasıl çekilir görmeli. (8)

FRAGMAN

30 Mayıs 2013

Seven Psychopaths

"Yedi Psikopat" adını koyduğu ama hikayesini bir türlü tam olarak kurgulayamadığı kitabını zar zor yazmaya çabalayan senarist Marty'nin başı, tuhaf arkadaşlarının bir mafya babasının köpeğini kaçırması sonrasında belaya dolanıyor. Olaylar gelişirken bir yandan Marty'nin senaryosundaki farklı psikopat katil hikayelerini dinliyor, bir yandan da bizzat Marty'nin yaşadıklarının aslında yazmaya çalıştığı filmi oluşturduğuna şahit oluyoruz. Yani bir tür "film içinde film" durumu. Biraz Guy Ritchie'nin erken dönem filmlerini (Lock Stock, Snatch, RocknRolla), çoklukla da Quentin Tarantino tarzını anımsatan olay örgüsü başta ilginç gelse de, bir süre sonra çok fazla hikaye, çok fazla karakter ve çok fazla diyalog nedeniyle insanın dikkatini dağıtmaya başlıyor. Elbette kadrodaki Christopher Walken, Sam Rockwell ve Woody Harrelson gibi yetenekli aktörleri izlemek bir keyif. Ancak filmde genel bir akıcılık sorunu var. (6) 

FRAGMAN

27 Mayıs 2013

The Great Gatsby

Yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından F.Scott Fitzgerald'ın The Great Gatsby romanı, aynı zamanda sinemaya en çok uyarlanan eserlerden biridir. Gerçekten de IMDb'de "The Great Gatsby" diye aratsanız bir dolu film ile karşılaşırsınız, ki bunların arasında en çok akılda kalanı 1974 yapımı Robert Redford'lu olanıdır. Şimdi Avustralyalı yönetmen Baz Luhrmann bu meşhur romana kendi tarzı ile yaklaşıyor. Burada "tarz" kelimesi önemli, çünkü Luhrmann'ın önceki filmleri Romeo+Juliet (yine Leonardo vardı) veya Moulin Rogue'u izlemiş olanlar, yönetmenin bir edebi esere kendi damgasını vurmaya ne kadar meraklı olduğunu hatırlayacaklardır. Evet, bu son Gatsby her şeyden önce bir "yönetmen filmi". Leonardo DiCapprio her ne kadar Gatsby rolünde çok iyi bir iş çıkarmış olsa da, bu filmin başrolünde Baz Luhrmann var. Luhrmann 1920'lerin eğlence ve şatafat içerisindeki New York'unu perdeye taşırken, çok başarılı kostümler, etkileyici dekorlarla rüya gibi bir atmosfer yaratıyor ve müthiş bir görsel ziyafet sunuyor. Kullanılan müzikler de sanki filmin oyuncularından biri gibi... Müzik demişken, filmdeki Jay Z parçalarını duyup "1920'lerin caz çağında hip hop müziğin işi ne" diye filmi eleştirenler olmuş. Ben bu post-modernist yaklaşımı hiç rahatsız edici bulmadım. Ayrıca, o parti sahnelerinde aslında önce caz müziği duyuluyor, sonra melodinin altyapısında caz devam ederken R&B tınıları giriş yapıyor, ki akraba müzik türleridir bu ikisi. Bir anlamda Baz Luhrmann'ın kafasında yarattığı bir hayale ortak oluyor, gördüğü bir rüyada ona eşlik ediyoruz. Son günlerin moda deyimiyle "bu neyin kafası Baz?" diyenler yanılmış olmazlar. Öte yandan, yönetmenin dinmeyen gösteriş tutkusu, görsel bir bombardıman şeklinde gelen coşku ve fütursuzluk sanki eserdeki edebi lezzeti zedeliyor. Çok yoğun kullanılan bilgisayar destekli görüntüler perdede bir plastiklik duygusu yaratıyor ve izleyiciyi yabancılaştırıyor. Sonuç olarak,  filmin Türkçe adındaki gibi "muhteşem" olmasa da göz dolduran bir yapım. Sinemaya gitmeden önce "ne, aşk filmine mi gidiyoruz" diye söylenen 13 yaşındaki oğlumun, filme hayran kaldığını ve 10 üzerinden 9 puan verdiğini de ekleyeyim. (7,5)

FRAGMAN


21 Mayıs 2013

De rouille et d'os (Rust and Bone)

Beş yaşındaki oğluna bakmak zorunda kalan işsiz Alain, geçinebilmek için Belçika'dan ayrılıp güney Fransa'daki ablasının yanına sığınıyor. Bir sahil kentindeki gösteri merkezinde balina eğiticisi olarak çalışan Stephanie ile tanışıyor. Stephanie'nin geçirdiği kaza sonucu iki bacağını kaybetmesi sonrasında, zorlukların bir araya getirdiği tamamen ayrı dünyaların insanı bu iki karakter arasında farklı bir ilişki gelişiyor.

Bunca film izledikten sonra artık kendimce şöyle bir teori geliştirdim: "Bir filmin konusunu anlatmaya çalışıp da anlatamıyorsanız, o iyi bir filmdir". Burada da öyle oldu; yukarıdaki paragraf aslında film ile ilgili o kadar az şey anlatıyor ki... Sadece genel çerçeveyi veriyor diyelim.

"Tekerlekli iskemleye mahkum entellektüel ile işsiz cahil serserinin yakınlaşması" teması geçen senenin -yine bir Fransız filmi- Intouchables'ını anımsatsa da, bu filmi Intouchables ile aynı kefeye koymak biraz ayıp kaçar. Bir kere Intouchables daha eğlenceli, daha "light" bir filmdi. Burada ise yoğun bir dram ile karşı karşıyayız. Oynadığı her rolde o filmin çekim merkezi olmayı başaran Marion Cotillard, yine gözleriyle çok şey anlatıyor. İfadesiz performansı ile Matthias Schoenaerts da tam bir keşif. Eminim filmi izlemiş olanlar "keşke şu Ali (Alain) bu kadar kalas olmasaymış" demiştir. Ama işte var böyle adamlar... Pas ve Kemik klasik Hollywood kalıplarının çok dışında, hırpalanmış insanlar hakkında zor bir film. Bu yüzden izleyicinin de hem duygusal hem görsel açıdan biraz tartaklanmayı göze alması gerekiyor. İnsan ruhunun gücü ve her zorluğa rağmen hayata tutunma arzusuna dair etkileyici bir dram. (8,5)      

15 Mayıs 2013

Iron Man 3

2013 yılı yazlık aksiyon filmleri sezonu Iron Man 3 ile açılıyor. Geçen seneki Avengers'ın büyük başarısının ardından, serinin yapımcıları akıllıca bir kararla  özel efektlerle dolu ihtişamlı sahneler bakımından Avengers'ı geçmeye çabalamak yerine kostümün içindeki adama, Tony Stark'a odaklanan daha "küçük", daha samimi bir film çekmişler. Elbette Iron Man 3'te de bol bol patlama ve yıkım var (özellikle son 15 dakikada), ama filmin ortalarındaki uzunca bir bölüm Tony Stark'ın o meşhur zırhından ve her türlü teknolojik oyuncaktan uzakta, zekasını kullanarak bir nevi MacGyver'cılık oynamasıyla geçiyor. Senaryoda bazı mantık hataları olsa da (örneğin, madem evin bodrumunda küçük bir Iron Man'ler ordusu var, neden Tony Stark onları yardıma çağırmak için ta filmin sonuna kadar bekliyor) bunlara takılmayacağız, mısırımızı yiyip "escapism"in tadını çıkaracağız. (7)    

2 Mayıs 2013

Stoker

Eminim haftasonu birçok izleyici "Lanetli Kan" ismine bakıp korku filmine gittiğini düşünmüştür. Film şirketlerimiz de Türk sinema seyircisinin korku filmlerine düşkünlüğünü hesaba katıp böyle "kan"lı "lanet"li Türkçe isimler koymayı pek severler. Oysa Stoker'da öyle hayaletler, cinler filan yok. En fazla bir psikolojik gerilim. İnternet ortamlarında ufak çaplı bir fenomene dönüşmüş Oldboy'un yönetmeni Güney Koreli sinemacı Chan-wook Park'ın Amerika'da çektiği ilk film olan Stoker, babasının ölmesiyle annesiyle bir başına kalan India'nın ilk kez tanıştığı gizemli amcasıyla arasındaki öfke, nefret ve arzuyla karışık tuhaf ilişkiyi anlatıyor. İlk yarısında uzun sessiz boşluklar ve yönetmenin farklı bir tarz yapacağım sevdası biraz sıkıntıya yol açsa da, ikinci yarıda arka arkaya gelen cinayetlerle film Hitchcock'vari bir gerilim öyküsüne dönüşüyor. Yine de Oldboy hayranları Chan-wook Park'tan aynı seviyeyi beklemesinler. Stoker, görüntü yönetmenliği ile farklılaşan, biraz tuhaf, ama sonuçta iyi bir gerilim. (7)

29 Nisan 2013

The Hunt (Jagten)

Danimarka sinemasından sosyal psikoloji üzerine arka arkaya çok ilginç filmler geliyor. İki sene önce en iyi yabancı film Oscar'ını alan In a Better World intikam ve affetme duygularına odaklanıyordu. Thomas Vinterberg'in filmi The Hunt ise bir çocuğun çok hassas bir konuda söylediği küçük bir yalanın, bir insanın hayatını nasıl alt üst edebileceğini anlatıyor. Önyargının insanoğlu üzerindeki etkisi ve linç kültürü dünyanın her yerinde aynı, söz konusu toplum gelişmiş Avrupa'nın en aydınlık ülkesi Danimarka olsa bile... Bu filmdeki rolü ile Cannes film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Mads Mikkelsen, taciz suçlamasıyla karşı karşıya kalan öğretmeni gerçekten mükemmel oynamış. Bir kitlesel histeri halinin yaratabileceği tahribata dair, izlemesi kolay olmayan ama son derece etkileyici bir film... (8) 

26 Nisan 2013

Warm Bodies

Warm Bodies bir zombi filmi. Ama bildiğiniz zombi filmlerinden oldukça farklı. Bu sene daha yeni Jack the Giant Slayer'da izlediğimiz Nicholas Hoult'un başrolünde oynadığı film, aşık bir zombinin kaybettiği insani özellikleri teker teker yeniden kazanmasını anlatıyor. Olayları, alışılmadık biçimde bir zombinin bakış açısıyla anlatan senaryo yer yer epey gırgır sahneler içeriyor. Filmin "sevgi tüm güçlükleri yener" teması etrafında toplanan iyimser mesajlarını da beğendim. İki entry alttaki Evil Dead'in aksine bu filmi rahatlıkla ailecek izleyebilirsiniz, tabii yine de küçük çocuklar hariç diyelim. Guns'n'Roses'dan "Patience", Scorpions'tan "Rock You Like a Hurricane" gibi unutulmaz hard rock klasiklerini barındıran soundtrack ise filmin notunu bir yarım puan daha arttırmamı sağladı. (7,5)

25 Nisan 2013

Oblivion

Üç yıl önceki Disney yapımı Tron Efsanesi'nin yönetmeni Joseph Kosinski, yine bir bilim-kurgu ile karşımızda. Bu kez daha ünlü yıldızlar ve daha yetişkinlere yönelik bir prodüksiyon ile... İki filmi yanyana getirdiğinizde yönetmenin tasarıma olan düşkünlüğünü hemen farkediyorsunuz. Oblivion, her şeyden önce perdede çok "şık" görünen bir film. Tüm o uzay araçları ve kullanılan aksesuarlar için titizlikle uğraşıldığını hissediyorsunuz. Özellikle hasbelkader izleme şansına eriştiğim IMAX perdesinde filmin görsel üstünlükleri çok daha çarpıcı bir hale geliyor (İstanbul ve Ankara'daki okuyucularımın Oblivion'ı mutlaka IMAX'de izlemelerini hararetle tavsiye ederim). Fransız elektronik müzik grubu M83'ün film için yazdığı müzikler harika. Anlaşılan Kosinski bu konuda da alışkanlıklarından vazgeçmiyor: Tron'un müziklerini de yine bir Fransız elektronik müzik grubu Daft Punk yapmıştı ve o da nefisti .

Senaryosu The Matrix'ten Total Recall'a daha önce izlediğimiz birçok diğer filmi anımsatsa da, Oblivion görüntüleri, müzikleri ve yarattığı havalı atmosfer ile başarılı bir bilim-kurgu. (7,5)

   

23 Nisan 2013

Evil Dead

Evil Dead, 1981 yapımı Sam Raimi klasiğinin yeniden çevrimi. Bir ortaokul öğrencisi iken İzmir'de Çınar sinemasında ilk filmi "Şeytanın Ölüsü" adıyla izlediğimi hatırlıyorum. (Bu arada, biz ne tuhaf bir çocukluk geçirmişiz, ne sinemalarda yaş sınırlaması vardı, ne de anne-babalar "acaba oğlumun gittiği film yaşına uygun mu" diye kafa yorardı, tam bir "saldım çayıra" durumu...) Sam Raimi daha sonra aynı serinin ikinci ve üçüncü filmlerini de çekmişti. Raimi ve orjinal serinin başrol oyuncusu Bruce Campbell, bu yeni projede yapımcı olarak ekibe dahil olmuşlar. Yönetmenliği ise Uruguaylı genç yetenek Fede Alvarez'e teslim etmişler.

Evil Dead 1980'lerin korku filmlerine bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Bilgisayar destekli efektler yerine tıpkı o yıllardaki gibi bol bol makyaj, aksesuar ve kırmızı boyaya yaslanılmış. Yapımcıların filmin afişine kocaman harflerle yazdıkları "the most terrifying film you will ever experience / izleyebileceğiniz en korkunç film" iddiasına pek katılmasam da, şimdiye kadar izlediğiniz en kanlı film olduğu kesin. Bu 2013 model Evil Dead o kadar kanlı ki, eve döndüğünüzde bir banyo yapma ihtiyacı duyabilirsiniz. Film boyunca her türlü kesici delici alet (bıçak, falçata, boy boy elektrikli testereler, çivi çakma makinaları) düşünebileceğiniz en vahşi şekilde kullanılıyor. Orjinal Evil Dead serisinin taraftarları ya da genel olarak 80'li yılların korku filmlerini sevenler bu güncellenmiş versiyondan da memnun kalacaklardır. Ama kesinlikle 18+ olduğunu aklınızdan çıkarmayın. (7)      



   

4 Nisan 2013

Jack the Giant Slayer

Hollywood'un dönem dönem bazı takıntıları oluyor: Şu son iki senedir de çocukluğumuzun masallarını yeniden yorumlayarak gösterişli, bol efektli ve tabii ki 3D filmler çekmek moda oldu. Alice Harikalar Diyarında, Pamuk Prenses ve Avcı, Kırmızı Başlıklı Kız, Hansel ve Gretel derken şimdi de Jack ve Fasulye Sırığı masalı perdelerimizde. Bu kez yönetmen koltuğunda tanıdık bir isim var: Bryan Singer. Bir zamanlar The Usual Suspects gibi artık kült seviyesine yükselmiş bir filme imza atmış olan bu usta yönetmen, son birkaç yıldır daha çok X-Men ve Superman Returns gibi süper kahraman hikayeleri ile oyalanıyordu. Jack the Giant Slayer, izledikten sonra hemen unutulacak filmlerden olsa da, yine de yeterince eğlenceli bir seyirlik. Eğer 10-17 yaş aralığında bir çocuğunuz varsa, birlikte izleyip heyecanlanmak için ideal bir seçim. 10 yaşın altındaki çocuklar ise gerçekten başarılı bir CGI ile yaratılmış devlerin ürkünç görüntülerinden korkabilirler. (7) 

21 Mart 2013

Searching for Sugar Man

1970'lerde Detroit'te barlarda çalan Rodriguez adında bir rock gitaristi iki albüm çıkarıyor. Albümler eleştirmenler tarafından beğenilse de hiç satmıyor ve bir süre sonra Rodriguez ismini Amerika'da kimse hatırlamıyor. Birkaç yıl sonra Cape Town'a tatile giden bir Amerikalı üniversite öğrencisinin yanında götürdüğü albümler sayesinde, Rodriguez şarkıları ilk kez Güney Afrika'ya ulaşıyor. Kasetten kasete çoğaltılarak ufak çapta bir fenomene dönüşen bu müzik, Güney Afrikalı bir plak yapımcısının bu albümleri lisanslı olarak piyasaya sürmesi ile tam anlamıyla patlıyor ve Rodriguez plakları Güney Afrika'da Beatles ve Elvis Presley'den daha fazla satılıyor. Ancak işin garibi, ülkede kimse Rodriguez'i tam olarak tanımıyor. Kulaktan kulağa dolaşan bir rivayete göre, esrarengiz gitaristin bir gün sahnede herkesin gözü önünde kendini yakarak intihar ettiğine inanılıyor. O yılların ırkçı Apartheid rejimi nedeniyle tüm dünyanın ambargo uyguladığı bu kendi içine kapalı toplum, kendi yarattığı efsanelere inanmayı tercih ediyor. Ta ki 1996'da, yani Rodriguez ilk albümünü çıkardıktan tam 25 yıl sonra, Güney Afrikalı iki müziksever bu gizemli adamın izini sürmeye karar verene kadar... Gerisini anlatmayayım.  Bu sene en iyi belgesel dalında Oscar ödülü alan Searching for Sugar Man'i mutlaka bir yerlerden bulun izleyin. (8)

28 Şubat 2013

Kelebeğin Rüyası

Tesadüf, tam bir sene önce, 27 Şubat 2012'de bu blogda "Fetih 1453" için yazdığım yazıyı şu cümlelerle bitirmişim: "Yatırılan paraların fazlasıyla geri dönmesi, yüksek bütçeli yeni prodüksiyonlar konusunda yapımcıları iştahlandıracaktır. Bunu da son tahlilde Türk sinema endüstrisi için olumlu bir gelişme olarak kabul etmek lazım. Belki bundan sonraki yüksek bütçeli yapımlarda teknik üstünlüğün yanısıra biraz zeka pırıltısı da olur". İşte Yılmaz Erdoğan'ın 11 milyon TL bütçeli son filmi tam da bunu beceriyor: Kelebeğin Rüyası tüm teknik departmanlarda dünya standartlarını -yakalamayı bırakın- epey bir geçmeyi başarırken, oyunculukları ve hikayesiyle de "harcanan her kuruş helal olsun" dedirtiyor.

1941 yılının Zonguldak'ında yoksulluk ve dönemin illeti verem hastalığı ile boğuşan iki genç şairin oldukça hüzünlü hikayesini anlatan Kelebeğin Rüyası, fragmanını gördüğüm ilk andan itibaren görüntülerine vurulduğum bir filmdi. Filmin kendisi de beklentilerimi hiç yanıltmadı. Daha açılışta, madendeki o kesintisiz 4 dakikalık tek plan çekimle birlikte "n'oluyoruz, nereye geldik, bu hakkaten bir Türk filmi mi?" diyorsunuz. Sonrasında da film görselliğiyle izleyiciyi tereddütsüz sarıp sarmalıyor. Görsellikte filmin çıtayı bu kadar yükseğe koymasını sağlayan şüphesiz ki usta sinematograf Gökhan Tiryaki’in varlığı. "Bir Zamanlar Anadolu’da” ve “Dedemin İnsanları” gibi filmlerin vazgeçilmez görüntü yönetmeni Tiryaki’nin bu kusursuz atmosferi yaratmadaki payı büyük.

Peki ya Kıvanç Tatlıtuğ'a ne demeli? Bir zamanlar Best Model of the World seçilerek magazin basınının radarına giren bu genç adam, televizyonda Gümüş ve Behlül (Aşk-ı Memnu) olduğu dönemlerde -genç kızların hayranlığı dışında- açıkçası pek de ciddiye alınmıyordu. İlk olarak Kuzey Güney dizisindeki performansıyla "bunda iş var galiba" dedirten Tatlıtuğ, Muzaffer rolü ile yılların önyargısını yıkarak oyunculuktaki rüştünü herkese ispat ediyor. Rolü için geçirdiği fiziksel değişim bir yana, o solgun, hastalıklı şairi canlandırırken sergilediği üstün performanstan sonra artık kimsenin kalkıp da Tatlıtuğ’a "hoş ama boş manken çocuk" muamelesi yapması mümkün değil. Oyunculuklar demişken, Farah Zeynep Abdullah'ın da tam bir keşif olduğunu eklemeliyim.

Geçen Pazar günü Oscar ödülleri verildiğine göre, bir sonraki Oscar törenine önümüzde tam bir yıl var. Kelebeğin Rüyası gerek dramatik yapısı, gerek sanat yönetimi ile "ben Oscarlık filmim" diye bas bas bağıran bir yapım. Bana birçok karesi ile 1988'in Cinema Paradiso'sunu anımsattı mesela. Yılmaz Erdoğan ve ekibi en iyi yabancı film kategorisinde Türkiye'ye akademi ödülleri tarihindeki ilk adaylığını getirirse benim için sürpriz olmaz. (Aralık ayında GÜNCELLEME: Kelebeğin Rüyası Türkiye'nin Oscar aday adayı oldu, ama kısa listeye giremedi.) (9)

24 Şubat 2013

Lincoln

Lincoln, Steven Spielberg'in belki de şimdiye kadarki en ağır tempolu filmi. Şöhretini aslen Indiana Jones, Jurassic Park gibi daha kitlesel, dur durak bilmeyen aksiyonlarla sağlamış olan usta yönetmen, arada bir Schindler's List ya da geçen seneki War Horse gibi dram ağırlıklı yapımlarla "istedim mi Oscar'lık film de yaparım" mesajını vermeyi ihmal etmezdi. Bu kez de 12 yıllık bir hazırlığın ardından çektiği Lincoln'de, Amerikan tarihinin en önemli figürlerinden birine (belki de birincisine) çeviriyor kamerasını. Aslında film Lincoln'ün tüm hayat hikayesini vermek yerine, onun ikinci başkanlık döneminde kritik bir dönemeç sayılan Temsilciler Meclisi'nde köleliğin kaldırılması ile ilgili anayasa değişikliği öncesindeki lobi faaliyetlerine ve bu çalışmaların kendi ailesine yansımalarına odaklanıyor. Elbette, aksiyondan ya da görsel ihtişamdan ziyade fikirlere önem veren bir film bu. Nitekim, 150 dakikalık filmin neredeyse üçte ikilik bölümü Lincoln'ün konuşmalarıyla geçiyor. Lincoln ofisinde kurmaylarıyla konuşuyor, evinde eşiyle çocuklarıyla konuşuyor, sokakta askerlerle konuşuyor. Velhasıl konuşuyor da konuşuyor. Yanlış anlaşılmasın, bu büyük liderin zaman ve mekana bağlı olmaksızın her devir ve her toplum için geçerli olacak değerli fikirlerini çok beğendim, bazı cümlelerini aklımda not ettim. Daniel Day-Lewis de her zamanki gibi harika oynamış. Ama filmin toplamı değerlendirildiğinde, Amerikan tarihine özel ilgi duyanlar dışında, genel haftasonu AVM izleyicisine çok etkileyici gelmeyebileceğini de kabul etmek lazım. (7)

21 Şubat 2013

Zero Dark Thirty

Ben dahil herkesin Avatar'ı favori gösterdiği bir senede (2009) The Hurt Locker ile hem En İyi Film hem de En İyi Yönetmen ödülünü alan Kathryn Bigelow operasyon bölgelerine geri dönüyor. Bu kez, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra kurulan ve tek amacı Usama Bin Ladin'i yakalamak olan CIA içerisindeki özel bir birimin 10 yıla yayılan çalışmalarını, birinci elden tanıklıklardan oluşturulan bir senaryo eşliğinde izliyoruz. Filmin çekim aşamaları başlamışken, 1 Mayıs 2011'de yapılan baskınla Bin Ladin ölü ele geçirilince, senaryo yeniden yazılmış ve filmin sonuna yarım saatlik Pakistan'daki operasyon bölümü eklenmiş. Böylelikle henüz haber başlıkları hafızamızda çok taze olan bir olayı en ince ayrıntısıyla sinema perdesinde izleme imkanını yakalıyoruz. Filmin adı Zero Dark Thirty askeri jargonda Bin Ladin operasyonunun gerçekleştirildiği 00:30 saatini ifade ediyormuş. Kendi adıma Zero Dark Thirty'yi The Hurt Locker'dan çok daha fazla beğendiğimi söylemeliyim. Tıpkı Argo'da olduğu gibi, yakın geçmişin önemli olaylarından birini bir belgesel gerçekliğinde keşfederken, aynı zamanda yaman bir gerilim hikayesi de izliyoruz. Kathryn Bigelow'un bizi olayların tam ortasına yerleştiren kamerası ve aksiyon sahnelerindeki ustalığı filmin etkileyiciliğini arttırıyor. (8,5)

8 Şubat 2013

Django Unchained

Evet, Django Unchained sonuçta bir Tarantino filmi ve Tarantino'dan bekleyeceğiniz her şey fazlasıyla var: yine çok iyi yazılmış mükemmel diyaloglar, o uzun diyalogların sonunda patlayıcı bir şiddet, yine tür sinemasına ve özellikle 70'li yılların filmlerine saygı duruşu, ve filme eşlik eden müthiş bir soundtrack. Bütün bunlar iyi güzel; filmi izlerken epey keyif aldığımı da söylemeliyim. Ama saatler ilerledikçe, kendine hayran yaramaz bir çocuğun elindeki oyuncaklarla oynamayı biraz fazla uzattığını hissediyorsunuz. Özellikle son 15 dakikadaki aşırı karikatürize anlatım eğreti duruyor. Yönetmenin tüm filmlerini (ki 8 adettir kendileri) izlemiş bir Tarantinosever olarak, sinemaya tutkuyla bağlı bu dahi adam ile buluşmaktan yine mutlu oldum, ama üstadın en iyi işlerinden biri olmadığını da kabul etmek lazım. (7,5)  

31 Ocak 2013

Mama

Annelerinin bir cinayete kurban gittiği gün ormanda kaybolan iki küçük kız, tam 5 yıl sonra bulunuyorlar. Kızları evlerine alan ve bakımlarını üstlenen amcaları Lucas ve yengeleri Annabel, bir süre sonra yeğenlerinin o 5 yıl boyunca ormanda yalnız olmadıklarını, bir "şey"in onlara baktığını anlıyorlar. Senaryo bir hayalet hikayesinde kullanılabilecek bütün klişeleri içerse de, özellikle Jessica Chastain'in oyunculuğu ve İspanyol yönetmen Andrés Muschietti'nin ürpertmeyi iyi beceren tarzı sayesinde Mama ayakta kalmayı başarıyor. "Şöyle bir korku filmi izleyelim de, gerim gerim gerilelim" diyenler için iyi bir seçenek.(6,5)   

25 Ocak 2013

Beasts of the Southern Wild

New Orleans yakınlarında, bir su bendinin arkasında dünyanın geri kalanıyla bağlantısı kesilmiş, hayvanlarla iç içe tuhaf bir komün hayatı yaşayan bir topluluğun ve bu topluluğun üyelerinden 6 yaşındaki Hushpuppy'nin hikayesi. İlk  filmini çeken yönetmen Benh Zeitlin ve tamamı o yörenin sakinlerinden oluşan amatör oyuncular, filmlerinin aylar sonra 4 dalda birden Oscar'a aday olacağını (hem de film, yönetmen, kadın oyuncu ve senaryo gibi "baba" dallarda) herhalde çekimler sırasında hiç tahmin etmemişlerdi. Dünyayı ve evreni küçük bir kız çocuğunun gözlerinden anlatan, farklı bir dilin ve alabildiğine sembolik bir anlatımın kullanıldığı Beasts tam bir bağımsız sinema örneği... Bu son söylediğim "tam bir bağımsız sinema örneği" olması iyi bir şey midir, bak ondan çok emin değilim. (6)

24 Ocak 2013

Amour

Paris'te eski bir apartman dairesinde yaşayan 80'lerindeki bir çift, kadının felç geçirmesi ve giderek kötüleşmesi sonrasında birbirlerine olan bağlılıklarını test etmek durumunda kalıyorlar. Avusturyalı yönetmen Michael Haneke'nin tamamı tek bir mekanda geçen bu ağır ama etkileyici filmi Cannes Film Festivalindeki Altın Palmiye'den sonra geçtiğimiz günlerde en iyi yabancı film dalında Altın Küre ödülünü aldı, aynı dalda Oscar'ı da alacağı kesin gibi... (sonradan EDIT: evet Oscar'ı da aldı)

Haneke duyguları yoğun, zaman zaman rahatsız edici şekilde vermeyi seven ama asla ajitasyona kaçmayan bir yönetmen. Öyle ki, perdedeki hikaye son derece üzücü olsa da, film boyunca ana karakterlerden hiçbiri tek bir damla gözyaşı bile dökmüyor. Saf, sert, yalın bir oyunculuk eşliğinde duyguların tamamen izleyenle senkronize olmasını hedefliyor yönetmenimiz. Psikolojik analizler yapmaya meraklı, insanın iç dünyasını sorgulamayı seven bir izleyiciyseniz bu fırsatı kaçırmayın. Amour, Haneke'den çok lezzetli bir acı kahve! (8)

23 Ocak 2013

Silver Linings Playbook

Bazen böyle oluyor, eleştirmenlerin ayılıp bayıldığı, ödüllerin önünde sıraya dizildiği bazı filmler bende aynı etkiyi yaratmayabiliyor. Silver Linings Playbook şu anda IMDb puanı 8.1 olan ve bu sene 8 dalda Oscar'a aday bir film. Ama nedir bu koparılan gürültü, ben anlayamadım. Tamam, kötü film değil, diyaloglar çok iyi yazılmış, Bradley Cooper başarılı. Yıllardır otomatik pilota bağlamış gibi oynayan Robert de Niro uzun süre sonra ilk defa büyük aktör olduğunu hatırlamış. Tabii bir Jennifer Lawrence faktörü de var... Ama film öyle çok özel, çok sıradışı bir yapım da değil açıkçası. Bir psikiyatri tedavisinden yeni çıkan lise öğretmeni Pat, anne-babası ile birlikte yaşamaya başlıyor. Eski eşi ile barışmak için uğraşırken, ruh sağlığı yine pek yerinde olmayan Tiffany ile tanışması işleri karıştırıyor. Klasik romantik komedi/drama kalıplarını sonuna kadar sömüren, fakat en azından bunu düzgün bir şekilde yapan bir yapım. (6)    

2 Ocak 2013

2012'nin En İyileri


İşte yine bir yılbaşı ve yeni bir ilk 10 listesi...

2012 yılında 110 film izledim. İşler güçler derken, izlediğim her film ile ilgili burada bir kritik yazamadım ne yazık ki. Ama kendi içimde şöyle bir çare buldum: Buraya yazamadıklarım zaten pek sevmediğim yapımlardı; beğendiğim her filme ise blogda mutlaka yer verdim. Bunların arasında "en" beğendiklerimi aşağıdaki listede görebilir, film isimlerinin üzerine tıklayarak o film ile ilgili ayrıntılı yorumlarıma ulaşabilirsiniz. 2013'te bol sinemalı günler herkese...

2012'nin En İyileri

  1.  The Dark Knight Rises
  2.  A Separation
  3.  The Raid: Redemption
  4.  Skyfall
  5.  Life of Pi
  6.  Argo
  7.  Looper
  8.  Flight
  9.  Three Idiots
10.  The Girl with the Dragon Tattoo


31 Aralık 2012

Life of Pi

İşte sinemada yaşayabileceğiniz çok farklı bir deneyim. Bir kere görsel açıdan Life of Pi'nin bu senenin (hatta belki de son senelerin) en göz alıcı filmi olduğunu en baştan söylemeli. Daha, doğal ortamlarında çeşitli hayvanların görüntülendiği ilk karesinden başlayarak film o müthiş renk paletiyle ve 3D'nin etkileyici kullanımı ile insanı büyülüyor. Bu özellikleri ile Life of Pi "evde değil, kesinlikle bir sinema salonunda izlenmesi gereken filmler" listesinin en başlarında da yerini alıyor.

Kanadalı yazar Yann Martel’e 2002 yılında, dünyanın en saygın edebiyat ödüllerinden Man Booker ödülünü kazandıran kitabın uyarlaması olan film kabaca 3 bölümden oluşuyor: İlk bölüm Piscine Patel, nam-ı diğer Pi'nin, Hindistan’da geçirdiği çocukluğunu anlatıyor ve bir anlamda hikayenin temellerini atıyor. Pasifik okyanusundaki gemi kazasından sonra, Pi'nin denizin ortasında bir filikada Richard Parker adında 300 kiloluk bir Bengal kaplanıyla başbaşa hayatta kalma mücadelesinin anlatıldığı ikinci bölüm başlıyor. Son perdede ise Pi alternatif bir hikaye anlatıyor. İşte o zaman herşey farklı bir anlam kazanıyor ve dönüp filmdeki bütün sahneleri yeniden gözden geçirmeniz gerekiyor. Bu alternatif hikayeyi duyduğunuzda, o ana kadar bir çocuk filmi gibi de okunabilecek senaryonun, aslında 17 yaşında bir çocuğun yaşadığı son derece travmatik bir sürecin sembollerle anlatımı olduğunu anlıyorsunuz. Yine de çoğu izleyici ilk hikayeye inanmayı tercih edebilir, yönetmen Ang Lee hangi hikayeye inanacağımız konusunda kararı bize bırakıyor. Life of Pi, izleyip de eve döndükten sonra üzerinde düşündükçe insanın içinde daha da büyüyen filmlerden. Yılın sondan bir önceki gününde görme şansına eriştiğim, senenin en iyi filmlerinden biri. Görsel bir başyapıt. (8)

28 Aralık 2012

Argo

Kim derdi ki Ben Affleck bir gün gelecek Amerikan sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri olacak... Oyuncu olarak 2000'li yılların başlarında Pearl Harbour, Daredevil, Gigli gibi ardı ardına fiyasko işlere imza atan bu genç adam, meğer kameranın önünde komik durumlara düşmeyi bırakıp bir an önce kameranın arkasına geçmeliymiş. Gerçi içinde farklı bir takım cevherler olduğunu ta 1998 yılında Good Will Hunting ile senaryo Oscar'ını alarak göstermemiş miydi?.. 2007 yılında ilk yönetmenlik denemesi Gone Baby Gone ile dikkatleri üzerine çeken Affleck, olgun ürünler vermeye 2010 yılı yapımı The Town ile devam etti. Şimdi ise, bence kariyerinin en üst noktası ile karşımızda.

1980 yılında Şah'ın devrildiği İran devriminin en yoğun günlerinde, Kanada Elçiliği’ne sığınan 6 Amerikan vatandaşının bir CIA operasyonu ile İran dışına kaçırılmasını anlatan Argo'nun en etkileyici tarafı izlediklerimizin birebir gerçek olayları anlatması... Filmin sonunda 1980 tarihli haber görüntüleri perdeye yansıdığında, bu gerçeklik duygusu daha da artıyor. Affleck'in işlek anlatımı ile özellikle final sahneleri nefes nefese izlenen Argo başarılı bir politik gerilim. (8)

25 Aralık 2012

Jack Reacher

Jack Reacher'ın fragmanını izlediyseniz, filmin Tom Cruise'un kural tanımaz bir eski polisi canlandırdığı, bol arabalı ve bol dövüşlü hızlı bir aksiyon filmi gibi pazarlandığını farketmişsinizdir (fragmanı izlemediyseniz ahanda şurada ). Oysa ki, Jack Reacher ağır ağır ve sindire sindire ilerleyen bir cinayet soruşturması hikayesi. Bunu da kötü anlamda söylemiyorum, perdedeki ana karakterle birlikte bir düğümü çözmeye çalışmak ve film bittikten sonra da birtakım detayları konuşabilmek oldukça keyifli. Tek sorun, Tom Cruise kısa boyu ve temiz yüzlü parlak çocuk ifadesi ile "salaş, ağır abi" olarak çizilmiş bir karaktere bir türlü oturmuyor. (7) 

21 Aralık 2012

Flight

"Uçağını kurtaran kahraman pilot" hikayesi gibi başlayıp izleyicisine "fake" atan bir film Flight. Bir aksiyon/felaket filmi izleyeceğiz beklentisiyle sinemaya girenler ilk yarım saatte beklediklerini fazlasıyla buluyorlar. Ancak sonrasında film bir alkol bağımlısının üzücü hikayesine odaklanan çok daha olgun bir drama dönüşüyor. Denzel Washington perdedeki ağırlığı ile bir filmi tek başına alıp götürebilen nadir aktörlerden. Burada da Oscar'a kesin aday gösterilecek bir performans gösteriyor (Altın Küre adaylığı açıklandı bile...)  (8)   

19 Aralık 2012

The Hobbit: An Unexpected Journey

Hobbit öncelikle hoş bir "eski dostlarla yeniden buluşma" hissiyatı yaratıyor insanda. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi üçlemesinden önce yazdığı kitaptan aktarılan filmde Elfler, Orklar gibi aşina ırklar, Gandalf, Frodo, Gollum ve hatta o meşhur yüzük gibi tanıdık figürler bir bir arz-ı endam ediyorlar perdede. Hobbit tek başına bakıldığında Peter Jackson'ın yine ustalığını sergilediği, 3D ve sinemada ilk kez kullanılan 48-frames-per-second tekniği ile zenginleştirilmiş başarılı görsel efektleri ile oldukça iyi bir film. Öte yandan Yüzüklerin Efendisi'ndeki o sihirli görkemin ve azametin eksik kaldığını da kabul etmek lazım. Bunun  temel nedeni Jackson'ın aslında tek bir kitap olan Hobbit'i bir üçlemeye çevirmesi ve 2 saat 50 dakikalık bu ilk bölümün içini doldurmak için hikayeyi orasından burasından biraz fazlaca çekiştirmesi. Örneğin başta Bilbo Baggins'in evindeki bölüm ve sondaki Gollum'la bilmece yarışması bölümü sıkıntı verecek derecede uzuyor da uzuyor. Neyse ki aralara serpiştirilmiş nefes kesici aksiyon sahneleri filmin bu kusurlarını telafi ediyor ve salondan çıkarken "bakalım ikinci bölüm ne zaman gelecek" dedirtiyor. Orta Dünya'ya dönmek güzel netekim... (7,5) 

29 Kasım 2012

Cloud Atlas

Dominos Pizza'dan eve sipariş verenlerden misiniz? Oğlum sağ olsun biz en sıkı müşterilerindeniz bu zincirin. Dominos'un "bol malzemos" diye bir pizzası var. Adı üzerinde salam, sucuk, sosis, jambon, mantar ne buldularsa dayamışlar. Fikir başta cezbedici olsa da, bu pizzayı denediğinizde hiçbir şeyin lezzetini tam olarak alamadığınız karman çorman bir karışımla baş başa olduğunuzu anlıyorsunuz. Şimdi bu pizza muhabbeti de nereden çıktı diyeceksiniz, hemen konuya bağlıyorum: Cloud Atlas'ı izlerken nedense aklıma hep işte bu "bol malzemos" geldi. Matrix'in yaratıcıları Wachowski kardeşlerin (yanlarına Tom "Run Lola Run" Tykwer'i de alarak) çektikleri Cloud Atlas, 1800'lerden 2300'lere uzanan altı farklı hikayeyi paralel bir şekilde anlatıyor. "Hepimiz birbirimize bağlıyız, bizim şimdi yapacağımız bir seçim 500 yıl sonraki bir insanın hayatını etkileyebilir" şeklinde özetlenebilecek felsefi bir temaya sahip film, görsel yönüyle göz doldursa da, içine girmesi zor bir hikayeye sahip. Aynı aktörün ağır makyajlarla altı farklı role birden soyunması bu "dezoryantasyon" durumunu daha da körüklüyor. Mutlaka çok sevenler ve "filmin içerdiği derin anlamı sen kavrayamamışsın" diyenler de çıkacaktır. Gidin görün, kendi kararınızı verin. Benim açımdan Cloud Atlas yüksek bir prodüksiyon kalitesine sahip, ama olmak istediği "muhteşem epik film" mertebesine ulaşamamış bir yapım. Çünkü "bol malzemos" her zaman iyi bir şey değildir. (6)  

7 Kasım 2012

Skyfall

Ellinci yılına ulaşan Bond filmlerini başroldeki aktöre göre farklı dönemlere ayırmak mümkün. Roger Moore'lu yıllarda gülünç bir karaktere, Pierce Brosnan ile ise bir süper kahramana dönüşen 007, nihayet Daniel Craig sayesinde Sean Connery saygınlığına yeniden kavuşuyor (arada Timothy Dalton filan da vardı, ama onu zaten hatırlayan yok). Adele'in sesinden müthiş bir jenerikle açılan Skyfall, kaliteyi hiç düşürmeden iki buçuk saati tamamlıyor. Spektaküler aksiyon sahneleri bakımından (örneğin bir Casino Royale'e göre) biraz tutumlu olsa da, Skyfall'un en ağırbaşlı ve sağlam temelli Bond filmi olduğu kesin. American Beauty'nin Oscar'lı yönetmeni Sam Mendes, Bond serisine bir nevi olgunluk aşısı yapmış. Skyfall'un son karesinde perdeye şu iki yazı yansıyor: "50 years of Bond" ve "007 will return". Eğer böyle gelecekse buyursun hoş gelsin, başımızın üstünde yeri var!.. (8)  

5 Kasım 2012

Looper

Zamanda yolculuk hikayeleri çoğu zaman kendi içinde bir takım paradokslar içerir. Looper çok iyi yazılmış bir senaryo ile bu tuzakları zekice çözümlüyor ve filmin sonunda "e peki ama o adam oradaysa, şu adamın öyle olmaması lazım" tarzı hayal kırıklıkları ile salondan ayrılmanızın önüne geçiyor. Çok özgün bir hikaye değil belki, filmin genel karanlık atmosferi ve bir karakterin yaşlı halinin gelecekten geçmişe yollanması hemen 17 yıl önceki 12 Monkeys filmini akla getiriyor (tesadüf, onda da Bruce Willis vardı), ama 12 Monkeys'den kopya çekilmiş demek de yönetmen Rian Johnson'a haksızlık olur. Looper sağlam kurgusu, göz dolduran oyunculukları (Cid'i oynayan o küçük çocuk dahil) ve tatmin edici sonu ile iyi bir bilim-kurgu/aksiyon örneği, bu senenin en iyi yapımlarından biri. (8)

Not: Bu arada Joseph Gordon Levitt'i makyajla Bruce Willis'e benzetelim derken ayar kaçmış, bizim Atilla Taş'a benzetmişler. Fragman için tıklayın .

22 Ekim 2012

Brave

Disney/Pixar ortaklığı ile gelen Toy Story, Finding Nemo, Up gibi filmler, küçükler kadar büyüklere de hitap eden, orjinal fikirlerden beslenen son derece parlak yapımlardı. Pixar şirketi bu kez biraz kurumsal ortağı Disney'in eski günlerine dönüş yapmış. Bir prenses, kahramana eşlik eden bir hayvan, bir cadı ve aralara sepiştirilmiş birkaç tane şarkı gibi unsurları ile Brave daha çok Beauty and the Beast'i anımsatıyor. Brave'i çocuklar yine çok sevecekler (muhtemelen kız çocuklar biraz daha fazla); ama büyüklerin yukarıda saydığım filmlerdeki keyfi alacaklarından şüpheliyim. Elbette filmin görsel üstünlüğüne her zamanki gibi laf yok: Kuzey İskoçya dağlarının görüntüleri ve prenses Merida'nın kızıl saçlarındaki detaycılık gibi grafik öğeler müthiş bir başarı ile perdeye yansıtılmış. (6,5) 

18 Ekim 2012

Taken 2

Filmin Türkiye'yi nasıl otuz yıl geride gösterdiği konularına hiç girmeyeceğim. Kara çarşaflı kadınlar, Murat131'li polisler ve siyah-beyaz televizyonlar (LigTV'si olan bir adamın renkli televizyon alacak parası olmaması ise ayrı hikaye) gibi saçmalıklarla ilgili tepkileri gazetelerde okumuşsunuzdur.

Benim asıl derdim Taken 2'nin sinemasal açıdan da yerlerde sürünmesi. 2008 yılında 22 milyon dolar gibi mütevazı bir bütçeyle çekilen ilk Taken, Liam Neeson'ın yıllar sonra yaman bir aksiyon figürü olarak küllerinden doğmasına vesile olmuş, tüm dünyada 228 milyon dolarlık bir gişe hasılatı ile yapımcısı Luc Besson'u da ihya etmişti. Bu ikinci film ise tamamen "ilkinden parayı götürmüştük, kasayı yeniden doldurmanın zamanıdır, çağırın Liam abiyi, bir de şöyle egzotik bir mekan seçelim" dürtüsüyle çekilmiş gibi görünüyor. Liam Neeson'ın ilk filmdeki enerjisinden de eser yok. Size tavsiyem 2'yi pas geçip, izlemediyseniz bir yerlerden 2008 yapımı ilk Taken'ı bulun, evde onu izleyin. (4)   

16 Ekim 2012

Ted

Filmin sonlarına doğru ayı Ted, Sam Jones'a döner, "şimdi tam Flash Jump zamanı der" ve ikisi birlikte yukarıda duran kameraya doğru zıplarlar. Bazen işte bir film böyle çok farklı, çok kişisel ve nostaljik nedenlerle size sempatik gelebiliyor: Efendim, biz taa 1980'lerde yatılı okulumuzun TV odasında, on bin kez döndürülmekten renkleri birbirine karışmış bir Betamax video kasetten, Sam Jones'un başrolünde oynadığı, müziklerini de Queen grubunun yaptığı Flash Gordon filmini izlemiştik. Film pek de matah bir şey değildi (müziği hariç), ama kötü Ming'in ordusunu yok eden Flash'in zafer sevinci ile "Yes!" diyerek yukarıda duran kameraya zıplaması nedense sevgili arkadaşım Eray'la benim pek bir hoşumuza girmişti. Eray'ın bir masanın üstüne çıkması, benim de fotoğraf makinesine doğru zıplamam suretiyle o sahneyi aynen yeniden canlandırmışlığımız bile vardır (Eray'cım, o fotoğraf şimdi nerededir kim bilir). Ve işte o fotoğraftan tam 30 yıl sonra, Ankara'da bir sinema salonunda (ne alakaysa), perdedeki iki karakter Flash Gordon hayranı çıkıyorlar ve Flash Gordon'u canlandıran aktörle birlikte o sıçrayışı tekrarlıyorlar. İçinizin yağları erimez mi?

Bizde de bir aralar CNBC-e'de (şimdi e2'de) gösterilen Family Guy'ın yaratıcısı Seth MacFarlane'in ilk sinema filmi Ted, son derece edepsiz ama bir o kadar da komik bir film. Ben film boyunca "bu filme Ayı Teddy ismine aldanıp çocuk filmi diye girenler nasıl bir şok yaşamışlardır" diye düşünmekten kendimi alamadım. Tek bir espriye dayanan senaryo bir süre sonra sarkmaya başlasa da, 80'li 90'lı yılların popüler kültürüne yapılan göndermeler ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor. (7)

Not: Yukarıda sözünü ettiğim "Flash Jump" sahnesi için şuraya tıklayınız. Ah youtube sen nelere kadirsin... 



15 Ekim 2012

Dredd

İngiltere'den çıkma en meşhur çizgi-roman kahramanı Judge Dredd ilk olarak 1995 yılında beyazperdeye aktarılmış, Sylvester Stallone'un başrolde olduğu ve Hollywood kalıplarının dışına çıkamayan bu versiyon çizgi-romanın takipçileri tarafından fazla uysal bulunmuştu. Şimdi ise has Dredd fanatiklerini fazlasıyla memnun edecek çok daha sert, şiddet sahneleri bakımından "elini korkak alıştırmamış" bir yeniden çevrim ile karşı karşıyayız. Kan görmeye dayanamayanlar Dredd'i oldukça rahatsız edici bulacaklardır, filmin 17 yaş altına pek uygun olmadığı da kesin. Ama ne izleyeceğini bilerek girenler bu "300" tarzı slow-motion'larla süslü ve bol çizgi-roman estetiği içeren yapımı beğenecekler.  (7,5)