29 Ekim 2017

Blade Runner 2049


Son yedi yıla sıkıştırdığı Incendies, Prisoners, Sicario ve Arrival gibi filmleriyle yaşayan yönetmenler arasında en iyilerden biri olduğunu kanıtlayan Denis Villeneuve, sanırım benim de yönetmenler listemde 2 numaradan 1 numaraya doğru hareketleniyor (Nolan'ı tahtından indirerek). Bir röportajında "neden Blade Runner gibi bir kült filmin devamını çekme ateşten gömleğini giydiniz" sorusuna, "çünkü başka birinin gelip bunu mahvetmesine seyirci kalamazdım" diye yanıt veren Villeneuve, gerçekten de hem Blade Runner fanatiklerini hem de has bilim-kurgu severleri fazlasıyla tatmin edecek bir iş çıkarmayı başarmış. "Has bilim-kurgu severler" diyorum, çünkü bu filme bir bilim-kurgu aksiyonu diye bakarak izleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir. Toplam aksiyon herhalde 10 dakikayı filan geçmez. Ama tıpkı ilk filmde olduğu gibi, yapay zeka nerede biter insanlık nerede başlar, bize kimliğimizi kazandıran hatıralar mıdır gibi felsefi sorular üzerine düşünmek ve beynimize kazınıp kalan muhteşem görüntülerin tadını çıkarmak isteyen gerçek bilim-kurgu meraklıları bu filmi gönüllerinde ilk Blade Runner'ın hemen yanına (hatta belki biraz üzerine) yerleştirecekler.

1982'deki ilk Blade Runner bilim-kurgu janrını yeniden tanımlayan bir yapım olmuştu. Öyle ki, ondan sonra çekilen tüm "distopik gelecek" öyküleri bir şekilde hep Blade Runner'dan izler ya da esinlenmeler taşıyordu. Şimdi Blade Runner 2049 ise altından kalkılması çok zor bir işi başarıyor: Blade Runner ruhunu aynen koruyarak, aynı evrende 30 yıl sonra geçen farklı bir öyküyü anlatıyor. Günümüzdeki pek çok devam filminin aksine, Villeneuve sadece bir nostalji duygusuna yaslanıp kalmamış. 2049 pek çok yönüyle ilk filme hürmetini sergiliyor; ama bu asla bir reboot / yeniden çevrim değil. Yeni fikirleri, yeni amaçları olan ve kendi ayakları üstünde duran yepyeni bir hikaye. Bu bakımdan, ilk filmi seyretmiş olmak bence bir "ön koşul" değil. Ama faydası olur. 

Filmin afişinde ve tüm fragmanlarında göründüğüne göre, Harrison Ford'un Deckard rolüyle geri döndüğünü söylemek bir spoiler sayılmaz. Zaten Harrison Ford perdede görünene kadar filmin üçte ikilik kısmı geride kalıyor, ama hikayeye dahil olduktan sonra filme öyle bir enerji katıyor ki, beklemeye değdi diyorsunuz. Deckard'ın dönüşü bir sürpriz değil belki ama, senaryoda güzel sürprizler ve beklenmedik virajlar var. O yüzden mümkün olduğunca konuyu önceden öğrenmeden izlemek bence en iyisi. Yazının girişinde de söylediğim gibi, Denis Villeneuve'ün bir önceki filmi geçen senenin en beğendiğim yapımlarından Arrival'dı. Tuhaf bir şekilde Blade Runner 2049'un DNA'sında da Arrival'dan izler var. Yönetmen seyircisinin perdedeki olayları izlerken bir yandan da düşünmesini istiyor ve bir gizem duygusunu sürekli canlı tutuyor. En sonda da şaşırtıcı ama tatmin edici bir çözümlemeyle seyirciyi koltuğuna yapıştırıyor.  

Şimdiye kadar tam 13 kez Oscar'a aday olup, bir türlü ödülü eve götüremeyen emektar görüntü yönetmeni Roger Deakins nefes kesen sinematografisiyle bu kez heykelciği kucaklayacak gibi görünüyor. Bu şüphesiz son yılların perdede en "güzel" görünen filmi. Bundan sonra 2049'u düşündüğümde, gece duvara çarpan dalgaların, büyük bir alandaki sessiz karların, endüstriyel çöplüklerin, Las Vegas'taki dev heykellerin muazzam görüntüleri zihnimden çıkmayacak.  Her zaman güvenilir Hans Zimmer'in orjinal Vangelis tınılarıyla uyumlu elektronik müziği de yine başarılı. 

Denis Villeneuve çok saygı duyulacak bir iş çıkarmış. Blade Runner 2049, ilk filmin felsefesini ve atmosferini de yanına alarak seyirciyi insan olmanın anlamı ve hafızanın değeri üzerine devamlı düşünmeye iten, görsel yönetimi ile parmak ısırtan, kıymeti belki önümüzdeki yıllarda daha fazla anlaşılacak bir üstün yapım. Bilim-kurgu sevenler için paha biçilmez bir armağan ve bu senenin (şimdiye kadarki) en iyi filmi. 

Benim Notum: 9 / 10


Blade Runner 2049 (2017) on IMDb




     





22 Ekim 2017

American Made

Jack Reacher 2 ve The Mummy fiyaskolarından sonra Tom Cruise neyse ki yeniden "cruise control" modunda. Daha önce Edge of Tomorrow'da birlikte çalıştıkları Doug Liman tarafından çekilen American Made, 80'li yıllarda önce CIA sonra ise Medellin karteli için çalışan Barry Seal adında Amerikalı bir pilotun inanılması güç gerçek hikayesini anlatıyor. El Salvador ve Honduras'taki gerilla kamplarının havadan fotoğraflarını çekmek üzere CIA tarafından işe alınan Seal, Orta Amerika yolculukları sırasında bir süre sonra Pablo Escobar ile tanışıyor ve uyuştucu kaçakçılığı işine giriyor.

Tom Cruise karizmatik ve yüksek enerjili performansıyla filmin en büyük kozu. Pilot gözlüklerinin ardına yerleştirdiği meşhur sırıtışıyla zaten tam bu rollerin adamı. Hikaye bir suç organizasyonunun başlangıcını ve inanılmaz bir hızla büyümesini GoodFellas ya da Wolf of Wall Street tarzı dinamik bir kurguyla anlatıyor. Bu bakımdan izlemesi eğlenceli. Ama elbette Scorcese'nin filmlerine getirdiği derinlik burada yok. Doug Liman hikayeyi daha "light" bir tonda anlatmayı tercih etmiş. Barry Seal sürekli yeni adamlarla tanışıyor, yeni işler kabul ediyor, ordan oraya uçuyor ve sonunda paralarını yerleştirecek yer bulamıyor. Ama bütün bu tekinsiz işleri sanki bir parti havasında yapıyor. Seçtiği yolun getirdiği riskleri, kendini ve ailesini attığı tehlikenin boyutlarını biz seyirci olarak pek hissedemiyoruz. Senaryo yazarı Gary Spinelli, Barry'nin karakterine dair psikolojik bir bakış açısı getiremiyor. Örneğin, tüm bu maceranın sonunda başının derde gireceği çok belliyken, harcayabileceğinden daha fazla para kazanmaya neden bu kadar kararlı olduğunu anlayamıyoruz.

Yine de American Made, Tom Cruise'un star ışığı için izlenebilecek keyifli bir kara komedi. Bir yandan da, Amerikan dış politikasının günümüze de yansıyan kepazelikleri üzerine düşünme fırsatı sunan gerçek bir suç hikayesi.

FRAGMAN

American Made (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

18 Ekim 2017

Mother!

Sinemada hemen arkamızdaki sırada oturan 17-18 yaşlarındaki kızlı erkekli genç grup filmin 75. dakikası civarlarında birbirlerine dönüp "bu ne ya, Orçun bizi nasıl bir filme getirdin!" diye söylenmeye başladı. Belli ki, "şöyle hayaletli mayaletli bir korku filmi izleyelim" diyerek Cumartesi eğlencelerini planlamışlardı. Gerçekten de filmin aşağıda linkini verdiğim fragmanını izleyenler, Mother'ın bir korku filmi olduğunu düşünmekte çok haklılar. Filmi böyle pazarlamak stüdyonun fikri miydi bilmiyorum, ama Darren Aronofsky'nin filmi geleneksel anlamda bir korku filmi değil... çok dehşet verici sahneler içerse de.

Eğer izleyeceğiniz filmle ilgili hiçbir şey bilmek istemeyenlerdenseniz, bu satırdan sonrasını okumayın. Öte yandan, normalde ben de spoiler'a karşı olsam da, Mother'ı, asıl meselesinin ne olduğunu bilerek izlemenin daha iyi bir seyir deneyimi sunacağına inanıyorum. Çünkü filmin yaklaşık üçte ikilik bölümünü genç bir kadın ve kendinden yaşça hayli büyük narsist bir şair kocanın, bir kır evinde hem evlerini hem de hayatlarını yeniden inşa etme çabaları olarak okuyorsunuz. Anlatılanların tamamen bir alegori olduğunu, (DİKKAT SPOILER) adamın Tanrı'yı, kadının da doğa anayı simgelediğini, yaşananların ise uygarlık tarihinin iki saate sıkıştırılmış bir temsili olduğunu anladığınızda ilk bölümdeki bazı detayları yeniden değerlendirmek istiyorsunuz, ama iş işten geçmiş oluyor. Şöyle söyleyeyim: hikayenin içine bazı metaforlar yerleştirilmiş demek eksik olur, filmin tamamı bir metafor. Bundan önce The Fountain ve Noah ile yine dinler, Tanrı, yaradılış gibi teolojik konularla haşır neşir olan Aronofsky, bu kez dünya ahvaline kafasının bozukluğunu son derece ajitatif bir meydan okuma ile göstermek istemiş. Filmin, bir oturma odasının ortasında minyatür bir kıyameti andıran cinnetli son yarım saatini izlediğinizde, adındaki ünlem işaretinin boşuna olmadığını anlıyorsunuz.

Yıllar önce Requiem for a Dream ile midemize yumruklar atan Darren Aronofsky, Mother'da yine izleyicisini sarsıyor. Ama bu herkesin seveceği bir sarsıntı mı, tartışılır. Mother, ateşli bir hastalığa yakalandığınızda gece gördüğünüz kabusları andırıyor. Tıpkı Requiem for a Dream'de olduğu gibi, bu filmi gördüğüm için memnunum, çünkü çok benzersiz bir deneyim, ama bir daha görmek ister miyim emin değilim. Darren Aronofsky'nin Mother'ı son yıllarda bir büyük stüdyo (Paramount) tarafından yapılmış en tuhaf, en deneysel ve en cüretkar film. Seveni olduğu kadar nefret edeni de çok olacak. Ben ortalarda bir yerdeyim.

FRAGMAN

Mother! (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


11 Ekim 2017

Kingsman: The Golden Circle

İki buçuk sene evvel gösterime giren ilk Kingsman filmi 2015'in sürpriz hit'lerinden biriydi. Eski usül Bond filmlerine bir saygı duruşu şeklinde ilerleyen öykü, patavatsız mizah duygusuyla eğlendirirken, fazlasıyla grafik şiddet içeren ve bir bale gibi tasarlanmış aksiyon sahneleriyle şaşırtıyordu. Yönetmen Matthew Vaughn bu devam filminde ilk filmdeki o "anarşik" enerjiyi yeniden yaratayım demiş, ama gaz pedalına biraz fazlaca yüklenmiş. Demek ki neymiş, "daha fazla" her zaman "daha iyi" olmayabiliyormuş. Kingsman: The Golden Circle ilk filmin orjinalliğinden ve yaratıcı zekasından yoksun.

Aslında film fena başlamıyor: Londra'nın dar ve işlek caddelerinde geçen hızlı takip ve aksiyon bölümü, Vaughn'ın ilk filmden aşina olduğumuz 360 derece dönen kamera hareketleri ve dar mekândaki dövüş koreografisiyle yine adrenalimizi yükseltiyor. Ama sonrasında senaryo o kadar uçuk ve absürd ki, izlediklerimizi ciddiye almak zorlaşıyor. CGI kullanımının çok bariz olduğu aksiyon sahneleri de artık daha çok bir bilgisayar oyunundan alınmış kayıtlara dönüşüyor. İlk film eski Bond filmlerini anımsatıyorsa, bu film zeka düzeyiyle maalesef daha çok Spy Kids serisine yakınlaşıyor.

FRAGMAN

Kingsman: The Golden Circle (2017) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10


5 Ekim 2017

It


It ile Netflix dizisi Stranger Things arasında paralellikler kurmamak mümkün değil. İkisi de seksenlerde küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor, ikisinde de hikayenin merkezinde bisikletleriyle dolaşan bir grup dışlanmış ve zorbalığa maruz kalmış çocuk var, ikisinde de bir kız sonradan gruba katılıyor, ve elbette ikisinde de başka bir boyuttan gelen bir yaratık etrafa dehşet saçıyor. Üstüne üstlük çocuklardan birinin (Finn Wolfhard) iki yapımda da oynaması benzerlik duygusunu daha da arttırıyor. Ama bizim sinemalarda şimdi izlediğimiz It filmi için "Stranger Things'den esinlenmiş" demek haksızlık olur, çünkü aslında It korku romanları yazarı Stephen King'in ta 86'da yazdığı bir eser. Yani aslında "meğer televizyon dizisi Stranger Things birçok fikri o romandan apartmışmış" demek daha doğru bir tespit.

Derry kasabasında bir grup çocuğun, palyaço kılığındaki kötü bir ruha karşı verdikleri mücadeleyi anlatan It elbette Stranger Things'in daha korkunç bir versiyonu. Arjantinli yönetmen Andy Muschietti, bu korku klasiğini romandan beyazperdeye uyarlarken, Stephen King hayranlarını tatmin edecek bir sonuç almayı başarmış. Ben şiddet dozunu beklediğimden daha fazla buldum. Bir Hollywood kuralıdır, özellikle çocukların ön planda olduğu sahnelerde şiddet seviyesi belli bir sınırda tutulur. Ama daha açılışta canavar ruhlu palyaço Pennywise altı yaşındaki küçük Georgie'nin kolunu kopardığında, filmin bu kuralı pek umursamadığını anlıyoruz. İyi çekilmiş korku sahneleri bir yana, yönetmen Muschietti bence çocukların dünyasını ve aralarındaki ilişkileri anlatırken daha iyi bir iş çıkarıyor. Ve o 13 yaş gençliği tasviri filmin asıl güçlü yanı haline geliyor.

Sondaki final kapışması biraz fazla uzatılmış ve gereksiz tekrarlara düşülmüş olsa da, It iyi çekilmiş, iyi kurgulanmış, dengeli bir mizah duygusu da içeren etkili bir Stephen King uyarlaması.

FRAGMAN

It (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10









22 Eylül 2017

Annabelle: Creation

Avustralyalı yönetmen James Wan 2010 yılından itibaren Insidious ve The Conjuring serileri ile korku sinemasında yeni bir çığır açmıştı. Bu filmler 80'li 90'lı yıllardaki Friday the 13th tarzı, seyircisini bol şiddet içeren kan banyolarına maruz bırakmak yerine, tekinsiz bir atmosfer yaratmayı hedef belirleyen ve "eski usül" korku sinemasına daha yakın duran başarılı örneklerdi. Geçen sene Lights Out ile dikkatleri çeken David F.Sandberg, James Wan'ın açtığı yoldan devam ediyor.

Yetimhanede yer bulunamaması nedeniyle, altı yetim kız başlarında bir rahibe ile birlikte onlara kucak açan yaşlı bir çiftin evine yerleşiyorlar. Bir süre sonra evde tuhaf  şeyler olmaya başlıyor. Aslında hikayenin çok özgün ve farklı bir tarafı yok. Daha önce defalarca izlediğimiz "kötü ruh tarafından ele geçirilmiş ev" klişeleri yine önümüzden geçit yapıyor. Yine o kötü ruhu sadece bir çocuk görebiliyor. Ve evin sakinleri yine akılsızca tercihler yapıyorlar. Örneğin bir sahnede rahibe ve çocuklar evde korkunç bir şekilde öldürülmüş bir cesetle karşılaşıyorlar. Normalde ne yapmalarını beklersiniz, pılıyı pırtıyı toplayıp o evden kaçmalarını, değil mi? Ama rahibemiz, hiçbir şey olmamış gibi "hadi kızlar geç oldu artık yatalım" diyor ve o perili evde bir gece daha kalmaya devam ediyorlar.

Hikaye her ne kadar tahmin edilebilir olsa da, yönetmen David F. Sandberg yüksek prodüksiyon kalitesi, titiz görüntü yönetimi ve başarılı ses efektleri ile filmi baştan sona izlenir kılmayı başarmış. Annabelle: Creation zayıf bir senaryonun bile işbilir bir yönetmenin elinde en azından ilgi çekici bir filme dönüşebileceğinin kanıtı olmuş.

FRAGMAN

 Annabelle: Creation (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10


   

12 Eylül 2017

The Hitman's Bodyguard

Patrick Hughes'un yönettiği The Hitman's Bodyguard'da Ryan Reynolds bir yakın koruma uzmanını, Samuel L.Jackson ise Uluslararası Adalet Divanı'nda bir diktatör aleyhinde tanıklık edecek olan eski bir tetikçiyi canlandırıyor. Geçmişlerinde düşman olan bu ikili, Lahey'deki mahkemeye zamanında ulaşabilmek için tehlikeli bir yolculuğu  birlikte tamamlamak zorunda kalıyorlar. Biz seyirciler ise, "uyumsuz zenci-beyaz ikili" klişelerini yüz milyonuncu kez tekrarlamaktan utanmayan, aksiyon desen aksiyon değil, komedi desen komedi değil bir yavanlığı 2 saat boyunca çekmek zorunda kalıyoruz. Samuel L. Jackson son birkaç yıldır neredeyse her filminde canlandırdığı, yüksek sesle alaycı alaycı konuşan, iki cümlesinden birinde küfür eden, ağzı bozuk sert adam karakterini bir kez daha ısıtıp önümüze servis ediyor. Belki de bu iki aktörü de pek sevmediğimden midir nedir, filmin parlak noktası olarak lanse edilen Reynolds ve Jackson arasında dakikalar süren birbirlerine laf sokuşturma sahneleri bana Çin işkencesi gibi geldi. Filmin ihtiyaç duyduğu dinamizm sonlara doğru Amsterdam kanallarında geçen iyi çekilmiş aksiyon sahneleriyle bir nebze geliyor; ama tabii o vakte kadar dayanabilirseniz. The Hitman's Bodyguard, daha çok televizyonda kanal değiştirirken denk gelirseniz göz ucuyla bakabileceğiniz filmlerden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Hitman's Bodyguard (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

4 Eylül 2017

War for the Planet of the Apes



2011'de Rise ile başlayıp, 2014'de Dawn ile devam eden Planet of the Apes üçlemesi son bölüm War ile kapanışı yapıyor. Genelde bu tür serilerde ikinci ve üçüncü halkalarda grafik aşağı doğru gider; ama yönetmen Matt Reeves, ikinci film Dawn'da bir adım yukarıya taşıdığı kalite seviyesini bu kez zirveye çıkarmayı beceriyor. Tıpkı yıllar önce Lord of the Rings üçlemesinin son filmi Return of the King'de olduğu gibi War for the Planet of the Apes de bence bu serinin en başarılı filmi. Güzel bir üçlemeye harika bir final!..

Yaz aylarının Spider-Man'li Wonder Woman'lı aksiyon koşuşturmacası arasında War for the Planet of the Apes de bol patırtılı gürültülü bir savaş filmi gibi düşünülebilir. Aslında filmin adı biraz yanıltıcı. Elbette çatışma sahneleri de var, ama büyük bir maymun-insan savaşı izleyeceğiz diye filme gidenler hayal kırıklığına uğrarlar. Bu daha çok ırkçılığa, savaşın kötülüklerine, takıntılı olmanın tehlikelerine, ve intikam duygusunun zehirine odaklanan bir dram. İnce işlenmiş senaryosu, usta işi görüntüleri ve vurucu müziği ile tam bir epik film ile karşı karşıyayız. Matt Reeves'in filmi 2. Dünya Savaşı'nda geçen toplama kampı filmlerinden esintiler taşırken, bir yandan da Francis F. Coppola klasiği ‘Kıyamet’e selam gönderiyor. Duygusal finali ise 1968 yapımı orjinal Maymunlar Cehennemi filmine zarif bir köprü kuruyor.

Üç yıl önce Dawn ile ilgili yazımda "Andy Serkis artık bir Oscar almalı" demiştim. Gerçi aday bile olamadı, ama bu emektar İngiliz aktör Sezar rolünde yine sadece bakışlarıyla harikalar yaratmaya devam ediyor. Kamera önceki filmlere göre bu filmde Sezar'a daha çok odaklanmış ve Sezar'ın hissettiği tüm duyguları onun yüzünde net bir şekilde okuyabiliyoruz. Motion capture teknolojisinin geldiği en üst noktayı izlediğimiz yapımda kullanılan bilgisayar desteği tek bir sahnede bile sırıtmıyor. Baştan sona görsel efektle ilerleyen bir filmin hiç görsel efekt kullanılmamış hissi vermesi de muazzam bir başarı. Ve son olarak müzikler: Michael Giacchino'nun bazen sadece vurmalı çalgılardan oluşan, bazense koca bir senfoni orkestrasını kullanan ihtişamlı müziği tüm filmi sarıp sarmalıyor ve filmin epik yönünü sanki bir derece daha kuvvetlendiriyor.

War for the Planet of the Apes şüphesiz bu yaz mevsimin en iyi filmi, yılın da en iyilerinden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

War for the Planet of the Apes (2017) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


24 Ağustos 2017

Dunkirk


Bu sene herhalde en merakla beklediğim filmlerden biriydi Dunkirk. Söz konusu Christopher Nolan olunca beklentinin yüksek olması sürpriz değil, çünkü adamın çektiği son dört filmden üçü çekildikleri sene benim yıl sonu değerlendirmemde "yılın en iyi filmi" seçilmiş, biri ise 2 numara olmuştu. Bu filmler Interstellar, Inception, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Dolayısı ile yaşayan yönetmenler arasında Christopher Nolan'ın en sevdiğim yönetmen olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İşte bu duygularla ve haliyle çok büyük beklentilerle gittim Dunkirk'ü izlemeye.

Dunkirk, 2. Dünya Savaşı'nın başlarında yaşanan gerçek bir kurtarma operasyonunu anlatıyor. Nazi orduları tarafından kuşatılan ve sayıları 400 bini bulan İngiliz ve Fransız askerleri Fransa'nın Dunkirk (aslında doğru yazılışı Dunkerque) kasabası sahilinde, deniz ve düşman arasında sıkışıp kalıyor. İngiliz donanmasının gemileri bu kadar büyük bir tahliye harekatı için yetersiz kalınca, karşı sahildeki İngiliz balıkçı tekneleri devreye giriyor.  

Dunkirk savaşla başlayıp savaşla bitiyor. Nolan geniş açılarla ve IMAX kameralarla çekilmiş spektaküler görüntüler eşliğinde savaşın dehşetini çok iyi bir şekilde yansıtmış. Üstelik bunu yaparken Saving Private Ryan ya da Hacksaw Ridge tarzı kanlı sahnelere, kopan bacaklar ve ortalığı saçılan vücut parçaları içeren şok edici görüntülere başvurmamış (ki onlar da çok iyi filmlerdir). Savaşın yarattığı o terör duygusunu çaresizlik içinde sahilde bekleşen, kendilerini bombalamaya gelen düşman uçağının sesini duyup korkuyla gökyüzüne bakan askerlerin yüz ifadeleriyle vermeyi başarmış. Yönetmenin özellikle kalabalık sahnelerdeki hüneri ve yaratılan gerçeklik duygusu parmak ısırtıyor. Hans Zimmer'in pek melodik olmayan, daha çok ses efektlerinin devamı gibi hissedilen huzursuz edici müziği bir saatli bombayı hatırlatıyor ve -zaman zaman fazla gelse de- tansiyonun sürekli yüksek tutulmasına yardımcı oluyor. 

Nolan, 100 dakikalık kendi standartlarına göre oldukça kısa bu filmde karakter gelişimine fazla yer vermemiş, sadece ve sadece olaya odaklanmış. Film bittiğinde askerlerden hiçbirinin ismi aklımızda kalmıyor. Nerden gelirler, nereye giderler, topçu mudurlar, popçu mudurlar, hiç bilmiyoruz (bu arada popçu demişken filmde Harry Styles oynuyor). Zaten filmde doğru dürüst bir diyalog da yok. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu ve "savaşta hepimiz aynıyız" duygusunun verilmeye çalışıldığını kabul ediyorum. Yönetmenin tercihine saygı duymakla birlikte, karakterlerle duygusal bir bağ kuramamanın hikayenin etkileyiciliğini zedelediğini söylemeye de bir seyirci olarak hakkım var. Christopher Nolan'ın artık takıntısı haline gelmiş, zaman boyutunu eğip bükme, olayları birkaç farklı zaman katmanında anlatma manevrası da bu kez kafa karıştırıcı bir etki yaratıyor ve hikayeyi takip etmeyi güçleştiriyor.

Herşeye rağmen, Dunkirk çok iyi çekilmiş bir savaş filmi. Daha önce hiç adını sanını duymadığımız bir yönetmen çekmiş olsa eminim filmi yerlere göklere sığdıramazdık. Ufak tefek kusurlarının gözümüze batmasının nedeni Nolan'ın çıtayı çok yükseklere koymuş olması. Dunkirk, muhtemelen en iyi film dalında Oscar'a aday olacak, bir kere teknik ödülleri kesin süpürür. Benim yıl sonu değerlendirmemde de en iyiler arasına gireceğini şimdiden ilan edebilirim. Ama Nolan filmografisi göz önüne alındığında, girişte saydığım o dört filmin gerisinde kaldığını da söylemem lazım. Dunkirk çok iyi, ama kusursuz değil (Nolan Top 5 listemi aşağıda bulabilirsiniz).  

Bu yorumun YouTube videosu


Dunkirk (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10


Nolan Top 5:
1. The Dark Knight
2. Inception
3. Interstellar
4. The Dark Knight Rises
5. Dunkirk





17 Ağustos 2017

Atomic Blonde

1989 yılında Berlin'de, doğu ile batıyı ayıran meşhur duvar yıkılmadan hemen önce yaşanan bir casusluk hikayesini anlatan Atomic Blonde, John Wick'te ortak yönetmen olarak çalışan, eski dublör  David Leitch tarafından çekilmiş. Vurduğunu deviren yaman bir İngiliz ajanını canlandıran Charlize Theron'un başrolde olduğu film en baştan beri bir "dişi John Wick" (ya da esprili söylemiyle "Jane Wick") olarak pazarlanmıştı. Ama bence pek öyle değil. Film John Wick tarzı dakika başına sekiz kişinin öldüğü bir pür aksiyon yerine, daha çok bir soğuk savaş dönemi entrikası şeklinde ilerliyor. Hakkını yemeyelim, aradaki birkaç dövüş sahnesi gerçekten çok iyi çekilmiş. Hele Berlin'in sokaklarında başlayıp, eski bir apartmanın merdivenlerinde devam eden, sonrasında ise yine sokaktaki araba takip sahnesiyle sonlanan yaklaşık 10 dakikalık tek plan çekim filmin zirvesini oluşturuyor. Bu sekansta, kavga edenlerle kameramanın sürekli yer değiştirmesi muhteşem bir efekt yaratmış. Kendinizi bir köşeden izliyor gibi değil de kavganın sürekli içinde gibi hissediyorsunuz.

Ne yazık ki, aksiyonun bitip karanlık koridorlarda "acaba çift taraflı casus kim” sorusunun peşinden koşulduğu entrikalı bölümlerde film aynı parlak düzeyi yakalayamıyor. Hikaye fazla karışık ve yeterince merak uyanırıcı değil; kopuk kopuk ilerleyen senaryo daha önce klasik casus hikayelerinde yüz kere gördüğümüz "çalınan ajan listesi" konusunu yeniden ısıtıp önümüze koyuyor. Sondaki plot twist ise inandırıcılıktan çok uzak. Yine de Charlize Theron'un karizmatik performansı ve yukarıda bahsettiğim o 10 dakikalık nefes kesen tek plan için izlenecek bir film. Bu casus öyküsü büyük olasılıkla Jason Bourne tarzı bir seriye dönüşecek ve içimden bir ses Atomic Blonde 2'nin daha iyi olacağını söylüyor.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Atomic Blonde (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


28 Temmuz 2017

Spider-Man: Homecoming


Önce filmin Türkçe ismindeki garabetle başlayalım. "Homecoming" ifadesi bire bir çeviri ile "Eve Dönüş" olarak Türkçeleştirilmiş, ama Spider-Man'in aslında bir yerlerden döndüğü filan yok. Homecoming Amerika'da liselerde geleneksel olarak her yıl Eylül Ekim aylarında düzenlenen bir okul balosunun adı. Bir anlamda tatilden dönen öğrenciler için yeni okul yılının açılışı yapılıyor. Yani sezon sonundaki "prom"lar ne kadar adettense, onun sezon başı versiyonu olan "homecoming"ler de o derece gelenekselleşmiş bir okul eğlencesi.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere bu altıncı Spider-Man filmi, diğerlerinden farklı olarak Spider-Man yani Peter Parker'ın lise günlerine ve ergenlik sorunlarına odaklanıyor. Hatta filmin daha çok bir lise gençlik komedisi kıvamında olduğu bile söylenebilir. Geçen sene Captain America: Civil War'da ilk kez karşılaştığımız Tom Holland şimdiye kadarki en gerçekçi ve çizgi romanın ruhuna en uygun Peter Parker yorumu ile karşımızda. Filmin en iyi Spider-Man filmi olup olmadığı tartışılır, bence hala Sam Raimi'nin 2002 ve 2004'te yönettiği ilk iki film önde, ama karakter olarak en sahici ve en başarılı Spider-Man canlandırması olduğu kesin. Tom Holland 15 yaşında bir lise öğrencisinin heyecanını, acemiliğini ve beceriksizliklerini çok başarılı bir şekilde aktarmış. Batman, Birdman derken Vulture rolünde bir kez daha kanatlı bir karakteri canlandıran Michael Keaton da Marvel ortalamasının üzerinde bir kötü adam olmuş.

Geçmişteki diğer iki Spider-Man reboot'unun aksine Jon Watts'ın filmi bir origin hikayesi değil. Peter Parker'ı örümceğin ısırması, Ben Amca'nın ölmesi gibi ayrıntıları boşverip, direkt karakterin Avengers olmak için kendini kanıtlama sürecine odaklanılmış, iyi de olmuş. Homecoming dünyayı kurtarma derdi olmayan ve diğer Marvel filmlerine göre daha düşük tonda ilerleyen bir film. Bu da karakter gelişimine ve daha sempatik bir hikayeye fırsat tanımış. Ancak diğer süper kahraman filmlerinden gelen alışkanlıkla müthiş aksiyon sahneleri görmek isteyen seyirciler hayal kırıklığı yaşayabilir. Şöyle ağzımızı açık bırakacak, akılda kalıcı bir aksiyon sahnesinin olmaması filmin zayıf yönü olarak sayılabilir.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Spider-Man: Homecoming (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

20 Temmuz 2017

Baby Driver

Edgar Wright'ın yönettiği Baby Driver'da Ansel Elgort, Kevin Spacey, Jon Hamm ve Jamie Foxx oynuyorlar. Öncelikle filmin neden Baby Driver gibi tuhaf  bir adı olduğuyla başlayalım: Hikayemizin başrolündeki delikanlının adı Baby, evet bildiğin Baby ve kendisi bir suç çetesi için şoför olarak çalışıyor. Yani işte "Baby" ve "Driver".

Daha çok Simon Pegg ile birlikte yazdıkları Cornetto üçlemesi de denilen Shaun of the Dead, Hot Fuzz ve The World's End gibi filmlerle tanınan İngiliz yönetmen Edgar Wright Baby Driver'ı son derece farklı bir stilde çekmiş. Çocukluğunda geçirdiği bir kaza sonucu tinnitus denilen ve kulakta devamlı bir çınlama ile kendini belli eden bir hastalığa sahip olan Baby, kulaklarındaki bu gürültüyü bastırabilmek için sürekli olarak müzik dinliyor. Ve hayatındaki neredeyse her hareket bu dinlediği müzikle senkronize bir şekilde gerçekleşiyor. Dolayısı ile filmin kurgusu da çalan müziğe ayak uyduruyor. Şöyle anlatayım: müziğin ritmine göre arabaların kapıları kapanıyor açılıyor, bir çatışma sahnesinde müziğin temposuna göre tetiklere basılıyor. Sonuç olarak film bazı sahnelerde neredeyse bir müzikal kıvamında akıp gidiyor. Yönetmenin değişik tarzı filmin ilk yarısında çok ilgi çekici gelse de, ikinci yarıdan itibaren sanki biraz biçim özün önüne geçiyor. Bir de evet filmin başrolünde müzik var, ama nedense seçilen müzikler çok az bilinen şarkılar, daha çok 60'ların sonu 70'lerin başı funk ve r&b parçaları. Onlar da pek öyle gaza getiren ateşinizi yükselten şarkılar değiller.

Baby Driver ilginç koreografisi, tek plan sekansları, iyi yazılmış diyalogları ve yaratıcı aksiyon sahneleri ile baştan sona sıkılmadan izlenecek bir film. Ama Amerika'da festivallerde kopardığı gürültü kadar göklere çıkartılacak bir yapım da değil.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Baby Driver (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


15 Haziran 2017

The Mummy

Tom Cruise ve Russel Crowe gibi A kategorisi aktörler nasıl olmuş da bu filmde rol almayı kabul etmişler hayret. Paranın gözü körü olsun!..

The Mummy, Universal stüdyolarının "aman sinematik evren trenini kaçırmayalım, biz de bir evren yaratıp tüm canavarları toplayalım" diyerek başlattığı Dark Universe serisinin ilk filmi. Daha sonra bu evrene Frankenstein, Dracula, Invisible Man, Doktor Jekyll and Mr.Hyde gibi klasik korku sinemasının tanıdık figürleri de eklenecekmiş. Ama bu kötü başlangıçtan sonra serinin devamı gelir mi, orası bence biraz meçhul.

1999 yapımı Brendan Fraser'lı filmin neredeyse yeniden çevrimi denilebilecek yapımda senaryo yazarları çok da orjinal olmayan şöyle bir anafikir ile yola çıkmışlar. Mumyalanmış eski Mısır firavunlarından birini mezarından kaldıralım, o da etrafa lanet saçsın. Ama bu anafikri destekleyecek bir hikaye oluşturma aşamasında tıkanıp kalmışlar. Filmdeki hiç bir karakterin neyi neden yaptığı anlaşılamıyor. Örneğin mumyamız Tom Cruise'u öldürmek mi istiyor, yoksa sevgilisi olarak yaşatmak mı istiyor belli değil. Sonra eğer onun beynine girip onu istediği gibi yönlendirebiliyorsa, neden üstüne fareler, örümcekler, zombiler vesaire gibi envai çeşit mahlukat gönderiyor?

Hikaye akışı o kadar abuk subuk ve dağınık ki, Tom Cruise'un star ışığı bile filmi bir arada tutamıyor. Kadın başrol oyuncusu Annabelle Wallis daha çok bir televizyon dizisinde oynuyor gibi. Tom Cruise ile aralarında hiçbir kimya yok. Zaten Tom Cruise bu kadını seviyor mu sevmiyor mu, filmin sonuna kadar bu sarsak senaryoda o da tam anlaşılmıyor.

Senaryoya tam altı kişinin elinin değmesi filmin ne yöne gideceği konusundaki kafa karışıklığını açıklıyor olabilir. The Mummy, çeşitli tonlar arasında gidip geliyor: Indiana Jones tarzı bir aksiyon mu, Evil Dead tarzı bir zombi korkusu mu yoksa yeni bir sinematik evrenin tohumlarının atıldığı bir orijin hikayesi mi olacak, bir türlü karar veremiyor ve nihayetinde seyircinin "hiçbiri" seçeneğini işaretlemesiyle bu omurgasız yavanlık son buluyor. Arada tek tek bakıldığında iyi denebilecek bazı aksiyon sahneleri var: örneğin bütün o uçak kazası bölümü, ya da bir ambulansın içinde zombilerden kaçtıkları sahne gibi. Ama bu kopuk kopuk aksiyonların filmin bütünü ile hiçbir organik bağı yok, sanki YouTube'dan bazı ilgi çekici videoları alıp filmin orasına burasına yapıştırmışlar gibi.

The Mummy 125 milyon dolarlık bir hayal kırıklığı ve sanırım Tom Cruise'un en kötü filmi olarak kayıtlara geçecek.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Mummy (2017) on IMDb

Benim Notum: 3,5 / 10

7 Haziran 2017

Wonder Woman


Wonder Woman süper güçlere sahip bir Amazon prensesinin dünya barışını sağlamak için güvenli gizli adasını terkedip 1.Dünya Savaşının en çetin cephelerine yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bir kadın kahramanın başrolde olduğu çizgi-roman uyarlamalarını hatırladığımızda Hollywood'un karnesi pek parlak değil: 1984'teki Supergirl'ü izlemiştim ama herhalde o kadar kötüydü ki hafızamda hiç yer etmemiş. 2004'teki Catwoman ve 2005'teki Elektra'da da hayal kırıklıkları devam etmişti. Bu filmlerin IMDb notlarının 4'lerde dolaşması sanırım size bir fikir verir. Buna son yıllardaki DC Comics filmlerinin vasatı aşamaması eklendiğinde, sinemaseverler  ve çizgi-roman severler Wonder Woman filmi için "lütfen bu kez iyi olsun" diye dua eder hale gelmişti. Ama tünelin ucunda ışık vardı, çünkü geçen sene gösterime giren Batman Superman'e Karşı'nın en çok akılda kalan unsuru hiç şüphe yok ki, orada misafir oyuncu olarak ekibe dahil olan ama diğer iki adamı gölgede bırakan Wonder Woman'dı.

Ve bir senelik sabırsız bekleyişten sonra Wonder Woman ilk solo macerasıyla karşımızda. Hepimiz derin bir "oh" çekebiliriz çünkü bu sefer olmuş. Wonder Woman, bence The Dark Knight'tan sonraki en iyi DC filmi. Başarısını da büyük ölçüde harika bir casting'e borçlu. 2004 yılında İsrail güzeli seçildikten sonra sinemaya geçen ve şimdiye yan rollerde sadece endamını göstermekle yetinen Gal Gadot bu kez Wonder Woman'ı tamamen sahiplenmiş. Cennet adasından çıkıp bir dünya savaşının orta yerine düşen Diana rolünde karakterin hem saflığını ve kırılganlığını hem de cengaverliği çok iyi vermiş. Onu o kadar benimsiyoruz ki, filmden çıktığımızda Wonder Woman'ı ondan başkası oynayamazdı diye düşünüyoruz. Chris Pine ile kimyaları da mükemmel. Bu ikilinin uyumu ve inandırıcı oyunları sayesinde perdede gördüğümüz karakterleri önemsiyoruz. Finaldeki artık klişeleşmiş kıyamet günü kapışması dışında aksiyon sahneleri gayet başarılı. Özellikle filmin ortalarında, 1.Dünya Savaşının en şiddetli çatışmalarının yaşandığı bir cephede, Diana'nın siperden kostümlü haliyle çıkıp düşman ateşine karşı sadece kalkanıyla tek başına karşı geldiği sahne benim uzun süredir bir süper kahraman filminde gördüğüm en etkileyici aksiyon sahnesi olarak aklıma kazınacak.

Filmin yönetmeni daha önce 2004 yılında Charlize Theron'a Oscar kazandıran Monster'ı çekmiş olan kadın yönetmen Patty Jenkins. Jenkins insana dair  hikayeler anlatmadaki hünerini bu filmdeki küçük dokunuşlarıyla belli etmiş. Wonder Woman'da yaman aksiyon sekansları az değil, ama bence senaryoyu diğer çizgi-roman uyarlamalarından ayıran en önemli özellik Patty Jenkins'in arada sessiz sakin yavaş sahnelere de yer vermesi. Örneğin savaşın yıkımına uğramış bir köyün meydanındaki romantik dans sahnesi seyircinin şöyle bir soluklanmasını sağlarken, bir yanda da karakterleri daha iyi anlamamıza ve onlara inanmamıza yardımcı oluyor. İsterseniz bana naif deyin ama filmin "insanların içinde normalde iyilik vardır" ve "sevgi nefreti eninde sonunda yener" yönündeki mesajlarını da ben beğendim. Dünya nereye doğru gidiyor diye endişelendiğimiz şu günlerde bence bu tür mesajlara ihtiyacımız var.

Wonder Woman bu filmle sadece dünyayı değil, DC sinematik evrenini de kurtarıyor. Artık birkaç ay sonra gösterime girecek olan Justice League için umutlanabiliriz.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Wonder Woman (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10



2 Haziran 2017

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales

Karayip Korsanları serisinin bu beşinci filmi için sinema salonundan içeriye girerken, itiraf edeyim, ayaklarım geri geri gidiyordu. Çünkü 2003'te ilk filmin yaptığı parlak çıkıştan sonra, ne yazık ki gelen her devam filmi bir öncekinden daha kötüydü. Son olarak 2011'deki dördüncü bölüm Gizemli Denizlerde gayet ruhsuz ve bol bol saatime bakarak izlediğim bir film olmuştu. Memnuniyetle söyleyebilirim ki, Salazar'ın İntikamı bu talihsiz trendi devam ettirmiyor ve grafiği yukarıya doğru çevirmeyi başarıyor.

Film öncelikle yüksek enerjisiyle dikkati çekiyor. Daha açılıştaki Fast Five'dan apartılmış gibi görünen banka soygunu sahnesiyle başlayan hızlı tempo neredeyse film boyunca hiç düşmüyor. Aksiyonun dozunun biraz düştüğü bölümlerde ise iyi bir mizah duygusundan beslenen komik espriler ilginin devamını sağlıyor. (Örnek: "horologist")

Salazar'ın İntikamı sanki daha önce hiç Karayip Korsanları izlememiş seyirci kitlesi için seriye bir yeni başlangıç fırsatı gibi. Kendi içinde başlayıp biten bir hikayesi var ve ne olduğunu anlamak için mutlaka daha önceki dört filmi izlemiş olmak gerekmiyor. Gerçi senaryodaki karakter ve yan hikaye kalabalığı bir noktadan sonra konuyu çok karmaşık hale getirebiliyor. Ama önceki bölümleri izlemiş olanlar için bazı tanıdık simalarla yeniden buluşmak bu kusuru biraz telafi ediyor.

Normalde filmin yıldızı olması beklenen Johnny Depp bu kez bence bu bölümün en zayıf noktası. Artık otomatiğe bağlamış gibi oynayan aktör, sanki Jack Sparrow'u değil de Jack Sparrow'un bir karikatürünü canlandırıyor. Perdede göründüğü zamanın yarısında sarhoş sarhoş dolaşıyor, diğer yarısında da bir palyaço misali sakarlıklar yapıp duruyor. İlk filmlerde de Jack Sparrow'un eğlendiren komiklikleri vardı ama yeri geldiğinde zekasını kullanıp "vay be" dedirten kahramanlıklar yapardı. Burada ise zekadan eser olmayan son derece silik bir ayyaş olup çıkmış. Filmin kötü adamı Kaptan Salazar rolünde Javier Bardem ise iyi iş çıkarmış.

Amerika'da eleştirmenler Salazar'ın İntikamını nedense hiç beğenmediler. Filmin Rotten Tomatoes notu an itibarıyla %30. Ben aynı fikirde değilim. Belki beklentilerimi çok düşürerek gittiğim için olabilir, ama ben filmi gayet eğlenceli buldum. Hızlı temposu, iyi mizahı ve duygusal finaliyle keyifli bir iki saat geçirdim. Norveçli yönetmenler Ronning ve Sandberg ölmekte olan bir seriye yeniden enerji enjekte etmeyi başarmışlar. En azından bir sonraki film için artık ayaklarım geri geri gitmeyecek, bunu biliyorum.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


 

17 Mayıs 2017

King Arthur: Legend of the Sword

King Arthur: Legend of the Sword, klasik hikayeye biraz büyü biraz fantastik öğeler eklenmiş ve üstüne de Guy Ritchie formatı uygulanmış bir yapım. Çocukluğunda kötü kalpli amcasının zulmü nedeniyle saraydan kaçmak zorunda kalan ve bir batakhanede büyüyen Arthur, kimsenin yerinden oynatamadığı sihirli kılıç Excalibur'u kayadan söküp çıkarınca, seçilmiş kişi olduğunu anlıyor ve amcasına karşı bir isyanın liderliğini üstleniyor.

Guy Ritchie filmleri biçimciliğin diğer tüm sinematik unsurların önüne geçtiği yapımlar. İlk olarak 2000'li yılların başlarında Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch gibi düşük bütçeli suç komedileriyle dikkati çeken, ayrıca Madonna ile evliliği ile de gündeme gelen bu İngiliz yönetmen, filmlerinde hep baş döndürücü bir kurguyu ön planda tuttu. Şimdi aynı süper stilize anlatımı çok klasik bir efsaneye giydirmeye çalışmış. Seyircinin bir dakika soluklanmasına izin vermeyen bu yüksek oktanlı kurgu bazı bölümlerde işe yarasa da -örneğin Arthur'un çocukluğunun anlatıldığı montajda- fazla tekrar edildiğinde bünye kaldırmıyor. Bu gürültülü ve kaotik anlatım tarzını sevenler de vardır mutlaka, ama ben onlardan değilim.

Filmin aslında tek tek bakıldığında başarılı olabilecek yanları var: Örneğin, Daniel Pemberton'ın güzel müzikleri birçok sahneye artı değer katıyor. Oyunculardan Charlie Hunnam Arthur rolü için kifayetsiz kalsa da, Jude Law kötü adamı hakkını vererek oynamış. Yüzüklerin Efendisi'ndeki dev fillerin yeniden mesai yaptığı açılıştaki savaş sahnesi de oldukça etkileyici. Ama sonra Guy Ritchie sanki filmdeki bütün güzel olabilecek şeyleri bir blender'ın içine atıp karıştırıyor. Geriye baş ağrıtan köpüklü bir bulamaç kalıyor.

Daha fragmanlardan başıma ne geleceğini tahmin ediyordum da hadi bir ümit dedim. Artık karar verdim, ben Guy Ritchie'nin bu çılgın kurgu masası numaralarından pek hazzetmiyorum. Daha iyi olabilecek bir film, Guy Ritchie'nin ortaçağ dekorunda Snatch yapma hevesi yüzünden gürültüye gitmiş.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

King Arthur: Legend of the Sword (2017) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10





16 Mayıs 2017

Alien: Covenant



Ridley Scott, 2012 yılında çektiği Prometheus'ta Alien efsanesinin kökleri ile ilgili felsefi bazı fikirler ortaya atmıştı. Prometheus benim sevdiğim bir filmdi, ancak Alien serisinin hayranları  sinema tarihinin belki de en meşhur tasarımı denilebilecek o ürkünç canavarın Prometheus'ta hiç görünmemesi nedeniyle epey hayal kırıklığına uğramışlardı. Ridley Scott bu şikayetleri duymuş olsa gerek ki, Alien Covenant'da yaratığımız bol bol perdeyi şereflendiriyor.

Prometheus'un devamı, ilk Alien'ın ise öncülü niteliği taşıyan öykü, 2104 yılında kolonicileri taşıyan Covenant adlı uzay gemisinde açılıyor. Uzay gemisinin mürettebatı yakınlardaki bir gezegenden esrarengiz bir sinyal alınca, "hem bu sinyali araştıralım, hem de bir bakalım gezegen güzelse belki yerleşiriz diyerek" dümeni bu gezegene doğru kırıyor. Ama Alien serisinden alıştığımız üzere, başta herşey yolunda gitse de, sonradan rotayı değiştirdiklerine bin pişman oluyorlar.

Ridley Scott bilim-kurgu türüne çok yatkın bir yönetmen. CV'sinde ilk Alien'ın yanısıra, Blade Runner ve The Martian gibi çok başarılı bilim-kurguları barındıran, artık 80 yaşına basmış bu usta İngiliz sinemacı, yeni dünyalar yaratmadaki becerisini Covenant'da bir kez daha ortaya koyuyor. Filmin teknik mükemmelliğine ve görsel ihtişamına diyecek yok. Ayrıca iki ayrı sahnede, Xenomorph'ların yarattığı terör ve katıksız korku duygusu 1979 yapımı orjinal Alien'dan esintiler taşıyor. Zaten filmin genel kurgusu ve olay örgüsü ilk film Alien'la ikinci film Aliens'ın formüllerinin bir karması gibi. Orta bölümü kaplayan ikinci perdeye ise Prometheus'taki varoluşsal meseleler serpiştirilmiş.

Filme Sigourney Weaver muadili güçlü kadın kahraman olması ümidiyle monte edilen Katherine Waterston, Hülya Koçyiğit halleriyle ne yazık ki Ripley'nin karizmasına sahip değil ve akılda kalıcı bir kompozisyon çizemiyor. Filmin oyunculuk anlamında yükünü çeken isim ise Michael Fassbender. Fassbender keskin yüz hatları ve donuk bakışlarıyla bir androidi başarıyla canlandırıyor.

Alien: Covenant serinin ilk iki filminin seviyesine ulaşamasa da, Ridley Scott'un titiz yönetimi ve atmosfer yaratmadaki ustalığı sayesinde sınıfı geçiyor. Ayrıca serinin hayranları bu yaratıkların nereden ve nasıl geldiğine dair yeni bilgileri de heyecan verici bulacaklardır.

Bu yorumun YouTube videosu


Alien: Covenant (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

10 Mayıs 2017

The Circle

Tom Hanks ve Emma Watson'ın başrollerde oynadıkları The Circle, günümüzde sosyal medya kullanımının eriştiği boyut ve özel hayatın ihlali üzerine bir eleştiri getirmeye soyunan bir yapım. Çok fazla arkadaşı olmayan ve daha çok yalnız takılan Mae adlı bir genç kız  The Circle adlı Google ve Facebook karışımı bir teknoloji şirketinde işe başlıyor. Şirketin geliştirdiği bir uygulama için gönüllü kobay olmayı kabul eden ve hayatının her anını tüm dünya ile online olarak paylaşan Mae önceleri "oh ne güzel, artık milyonlarca arkadaşım var" diyerek sahte bir mutluluk yaşıyor. Ancak takipçilerinin arsızlığı trajik bir olaya neden olunca aklı başına geliyor ve Steve Jobs çakması firma patronu Eamon Bailey'e (Tom Hanks) karşı bir plan yapmaya başlıyor.

Dave Eggers'ın aynı adlı çok satan bir romanından uyarlanan hikaye, aslında ilginç olabilecek bir fikirden yola çıkıyor, ama aksak bir kurgu ve kötü yazılmış bir senaryo yüzünden bir türlü heyecan verici bir filme dönüşemiyor. Komşu kızı halleriyle Emma Watson uyuşuk bir karakteri canlandırıyor ve yer aldığı hiçbir sahnede ilgi çekici olamıyor. Tom Hanks her zamanki gibi karizmasını konuşturuyor, ama o da film boyunca sadece 3-4 yerde görünüyor, o göründüğü yerlerde de bir konferans salonunun sahnesine çıkıp şirket personeline ürün lansmanı konuşmaları yapıp duruyor.

Zaten tökezleyerek yürüyen senaryo son perdede iyice çuvallıyor. Finalde Mae ile patron Bailey arasında heyecanlı bir karşılaşma yaşanacak, bir kaçma kovalamaca, bir tansiyon olacak diye beklerken film hop diye bitiyor. Sanki Tom Hanks'ten rahmetli Bill Paxton'a bir sürü yetenekli oyuncuyu filmi çekmek için toplamışlar, ama çekimlerin bir yerinde bütün oyuncular "bu ne biçim film ya, biz gidiyoruz" diye valizleri toplamışlar, yönetmen de "eh tamam o zaman burda bitirelim" demiş gibi.

Black Mirror dizisini duymuş muydunuz bilmiyorum. Teknolojinin karanlık yüzü üzerine hikayeler anlatan çok iyi bir dizidir, eğer izlemediyseniz mutlaka bir yerlerden bulun izleyin. İşte The Circle, Black Mirror dizisinin bir bölümünü andırıyor. Tek sorun Black Mirror bu filme göre çok daha iyi yazılmış bir yapım. The Circle ise ilginç fikrine ve yetenekli oyuncularına rağmen olmamış.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Circle (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10


2 Mayıs 2017

Guardians of the Galaxy Vol. 2

Üç yıl önce gösterime giren ilk Guardians of the Galaxy özellikle kendini hiç ciddiye almayan fırlama kahramanları ve komik esprileri ile dikkati çekmiş, Marvel evreninde mizah duygusu ön planda olan ilk macera olarak kapıyı açmıştı. Sonra bu kapıdan Deadpool da girdi. Bu ikinci bölümde yapımcılar sanki "madem esprili senaryo seyircinin hoşuna gitti, eh o zaman daha çok espri yapalım" demiş gibiler. Hakkını teslim edelim, komedi bölümleri gerçekten çok eğlenceli, sinemada izlerken birçok yerde sesli bir şekilde güldüm. Özellikle bu bölümde daha çok dakika alan Bautista nam-ı diğer Drax'in sahneleri çok komik. İlk bölümde nedense ısınamadığım konuşan rakun Rocket da bu kez çok iyi repliklere imza atıyor. Baby Groot ise kadronun en sevimli elemanı, onu daha fazla sahnede görmek istiyorsunuz, keşke bizim evde yaşasa diyorsunuz. Senaryodaki 80'ler popüler kültürüne yapılan eğlenceli göndermeler, özellikle David Hasselhof, Kara Şimşek ve PacMan şakaları, o dönemi yaşamış bizim nesil için harika sürprizler.

Ama bu kadar şamatanın arasında sanki aksiyon tarafı biraz güme gidiyor. Filmde Yondu'nun okunun başrolde olduğu sekans dışında akılda kalan bir aksiyon bölümü yok. Örneğin kariyerini profesyonel dövüşçü olarak inşa etmiş Bautista, film boyunca neredeyse hiç dövüşmüyor, sadece espri malzemesi olarak kullanılıyor. Son yıllardaki süper kahraman maceralarında alışageldiğimiz üzere filmin villain'ı yani kötü karakteri Ego da zayıf yazılmış. Kahramanlarımızın yaşayan bir gezegenle savaşmaları çok soyut kalıyor.

Volume 2'nin bence en büyük artısı ise ilk filme oranla beklenmedik şekilde karakter odaklı ve duygusal bir hikaye barındırması. Bu kez karakterler daha derinlemesine inceleniyor ve ekibin kendi içindeki bağlar daha fazla ön plana çıkarılıyor.

Aksiyon bölümlerindeki kusurlarına ve genel akıştaki tempo problemlerine rağmen, filmin karakter gelişimine daha çok zaman ayıran senaryosunu ve aile bağlarının altını çizen duygusal finalini beğendim. Salondan çıkarken kendimi "evet bu ekibin bir sonraki macerasını izlemek istiyorum" derken buldum. Guardians of the Galaxy 2 renkli ve eğlenceli bir devam filmi.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Guardians of the Galaxy Vol. 2 (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

29 Nisan 2017

Get Out


Kim derdi ki, Amerika'da daha çok bir televizyon komedyeni olarak tanınan Jordan Peele bu kadar gelişmiş bir sinema duygusuna sahip olacak. Jordan Peele'in hem yazıp hem yönettiği Get Out korku gerilim sinemasında taptaze bir nefes. Daniel Kaluuya'nın başrolünde oynadığı filmde, Chris adlı siyahi bir genç, beyaz kız arkadaşı Rose'un ailesi ile tanışmak üzere haftasonu ailenin şehirden uzakta orman içindeki malikanesine gidiyor. Önceleri herşey normal gibi görünürken, Chris bu tuhaf ailenin pek tekin olmadığını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyor.

Aynı film içerisinde hem baştan sona huzursuz izlediğimiz bir gerilimi yaratabilmek, hem de günümüz Amerika'sındaki ırkçılık problemine dair dahice dokundurmalar yapabilmek büyük bir başarı. Jordan Peele daha açılıştaki tek plan olarak çekilen sahne ile korku sinemasına olan yatkınlığını ve bu türü iyi hatmettiğini gösteriyor. Sonrasında müziği de çok iyi kullanarak, tedirgin edici bir atmosferi filmin sonuna kadar sürdüryor. Çok iyi yazılmış ve çalımlarla dolu bir senaryo eşliğinde yıllar öncesinden Alacakaranlık Kuşağını hatırlatan bir gerilim yaratmayı başarıyor. Peele aynı zamanda aralara serpiştirdiği zenci kültürünü temel alan taşlamalarla, komedyenlikten gelen mizah duygusunu da çok iyi yansıtıyor. Bu rahatlama bölümlerinde esas oğlanın zevzek kankası rolünde LilRel Howery harikalar yaratıyor. Jordan Peele'in son derece kıvrak kalemi güncel konulara değinmeyi ihmal etmiyor, ama bunu parmağı gözümüze sokmadan, çok ince bir şekilde yapıyor. Örneğin sonnlara doğru, Chris'in gece bir polis arabası ile karşılaştığı bir sahne var; bu sahnede, Amerika'da zencilere karşı polis şiddeti haberlerini hatırlamamak imkansız. Ama Jordan Peele bu sahnede önyargılarımıza çok zekice bir ters köşe yaptırıp, olayı beklenmedik bir şekilde çözümlüyor.

Sadece 4,5 milyon dolar bütçeyle ve sadece 28 günde çekilen Get Out şu ana kadar 190 milyon dolar gişe hasılatı elde etti. Bu aynı zamanda ilk filmini çeken yönetmenler arasında bir rekor. İyi film için illa büyük bütçeler gerekmiyor, biraz yaratıcılık yeterli. Get Out "bütün Hollywood yapımları birbirinin kopyası olmaya başladı artık" diyenlere ilaç gibi gelecek çok özgün bir korku gerilim hikayesi. Kaçırmayın.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Get Out (2017) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10




 

26 Nisan 2017

Silence



17. yüzyılda, iki Portekizli Katolik papaz, kayıp akıl hocalarını bulmak için Japonya'ya gidiyorlar. Hristiyanlığı yaymak adına Japonya'ya ayak basan iki genç misyoner Rodrigues ve Garupe, kendilerine tamamen yabancı bir kültürün egemen olduğu bu topraklarda, hiç beklemedikleri bir şiddet ve baskı ortamıyla karşı karşıya kalıyorlar. 

İlk filmini taa 1967 yılında çeken, yıllar içerisinde bize Taksi Şoförü, Kızgın Boğa, Sıkı Dostlar gibi başyapıtları sunmuş olan Hollywood'un efsanevi yönetmeni Martin Scorcese, 75 yaşında ve yönetmenlik kariyerinin ellinci yılında hala kalbur üstü filmler çekmeye devam ediyor. Aslında Silence alışageldiğimiz Scorcese filmlerinden çok farklı bir yapım. Bu Scorcese filminde Robert De Niro, Leonardo DiCaprio, mafya hikayeleri ya da birtakım suç ilişkileri yok. Tempo olarak oldukça ağır ilerleyen bir film Silence. Ama 2 saat 40 dakikalık süresine rağmen ilgiyle izleniyor.   

Meksikalı görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto'nun bu sene Oscar'a aday olan görüntüleri enfes çerçeveler eşliğinde şiirsel bir atmosfer yaratıyor. Andrew Garfield Hacksaw Ridge'den hemen sonra, yine inancı için mücadele eden bir karakteri canlandırıyor. Garfield bu sene Hacksaw Ridge'deki rolü ile Oscar'a aday oldu, ama ben olsam onu bu filmdeki performansıyla aday gösterirdim. Oyunculuk anlamında filmin asıl sürprizi ise zalim yargıç Inoue'yi canlandıran Japon oyuncu Issei Ogata. Ogata'nın tarzı yer yer Inglorious Basterds'taki Christoph Waltz'u hatırlatıyor.

Filmle ilgili Türkiye'de çıkan bir iki yazıda, filmin hıristiyanlık propagandası yaptığını okumuştum. Ben buna pek katılmıyorum. Film daha çok inancına sıkı sıkıya bağlı olan insanların inançlarından vazgeçmeye zorlandıklarında nasıl davrandıklarına odaklanan içsel bir yolculuk. Scorsese bir başkasının hayatı için inancınızla sınansanız ne yaparsınız sorusunun peşine düşüyor. Finale kadar da bu sorunun cevabını açık bırakıyor. Film, hem hıristiyan papazların hem de Japon budistlerin bakış açısını sunuyor ve herhangi bir taraf tutmuyor. Papaz Rodriguez ve Japon engizisyonu arasında inanç sistemleri üzerine yapılan tartışmalar filmin bence en ilginç bölümlerini oluşturuyor. Misyonerlik faaliyetinin geçerliliğini sorgulayan senaryo, dini bahane ederek aslında ticaret yollarını geliştirmeyi amaçlayan Batı dünyasının sömürgeci yaklaşımına sağlam bir eleştiri getirmeyi de ihmal etmiyor.  

Silence'daki işkence görüntülerini izlemesi zor. Özellikle ilk yarıdaki çok ağır tempo da filme bağlanmayı güçleştiriyor. Ama sabretmeyi başarabilenler için Silence bir usta yönetmenin elinden çıktığı belli olan, ortaya ilginç sorular atan ve sinematografik açıdan da çok iyi çekilmiş bir film.   

Bu yorumun YouTube videosu


  Silence (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

14 Nisan 2017

Ghost in the Shell

Ghost in the Shell 1995 yapımı ve yıllar içinde bir kült filme dönüşmüş olan bir Japon animesinin yüksek bütçeli Hollywood uyarlaması. Gelecekte geçen hikayede, kaza geçiren bir kızın beyni bir robota yerleştiriliyor ve bu robot siber suçlarla ilgilenen özel bir polis birliğine dahil ediliyor. 9.Bölüm denilen bu birlik Kuze adlı bir suçluyu avlamaya çalışırken, Scarlett Johansson'un canlandırdığı yarı insan yarı robot Binbaşı Mira da kendi geçmişi ile ilgili bazı sırları keşfediyor.

Ghost in the Shell öncelikle geleceğin dünyası ile ilgili göz alıcı tasarımları ile dikkati çekiyor. Bilim kurgu klasiği Blade Runner'ı ve biraz da Fifth Element'i hatırlatan fütüristik şehir görüntüleri gerçekten etkileyici. Diğer bazı bilim kurgu filmlerinde yaratılan soğuk ve ıssız kentlerin aksine, buradaki Tokyo benzeri New Port City içinde yaşam olduğu belli olan renkli ve canlı bir metropol.

Ama o nefes kesici görüntülerin yarattığı olumlu etki bir süre sonra yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Görsellerdeki yenilikçi tavrı senaryoda göremiyoruz. Filmin yönetmeni Rupert Sanders yeni fikirler üretmektense, animeyi neredeyse birebir kopyalamayı seçmiş. Ama bunu yaparken de animedeki felsefi derinliği ıskalamış. Sonuçta elimizde Blade Runner, Robocop ve Matrix karışımı daha önce kırk kez gördüğümüz bir öykünün yeniden anlatıldığı yavan bir aksiyon kalmış. Ayrıca filmde ciddi bir akıcılık, bir tempo problemi de var.  

Scarlett Johansson kendisini kısıtlayan bir rolde elin geleni yapıyor. Ama sonuçta bir robotu canlandırdığı için duygularını çok fazla ifade edemiyor. Usta Fransız oyuncu Juliette Binochet ise herhalde “şöyle güzel bir para kazanayım da Riviera'daki 2.evin parası çıksın” motivasyonuyla kadroda yer alıyor.

Ghost in the Shell perdede çok güzel görünen bir film. O yüzden mutlaka sinemada, hatta mümkünse IMAX'de seyredilmeli. Tam bir görsel ziyafet. Ama filmle ilgili söyleyebileceğim pozitif şeyler de ne yazık ki bundan ibaret. Filmin adıyla bağlantı kurarak gidersek, çok cilalı janjanlı bir kabuk var ama maalesef ruhu yok.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Ghost in the Shell (2017) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10


9 Nisan 2017

Power Rangers

Power Rangers ilk olarak 1993 yılında bir Japon televizyon programından uyarlanarak  Amerika'da yayınlanmış, çocuklara ve gençlere yönelik bir süper kahraman dizisi. 1995 ve 1997’de çekilen iki filmin ardından, Power Rangers 20 yıl sonra yeniden sinemada. Bir grup gencin süper kahramanlara dönüşerek dünyayı yok etmeye çalışan kötülere karşı verdikleri mücadeleyi anlatan dizi, Japon "Super Sentai" serisini baz alıyordu. Hatta kahramanlarımızın kostümlü olduğu ve karate yaptıkları sahneler direkt Japon dizisinden apartılıyor, sadece aralara Amerikalı genç oyuncularla yapılan çekimler ekleniyordu. Bizde de yıllar önce Show TV'de gösterilen Power Rangers abartılı oyunculukları, kötü hazırlanmış kuklaları ve müsamere düzeyi makyaj kostüm çalışmalarıyla bizim Cüneyt Arkın'ın Dünyayı Kurtaran Adam'ını aratmıyordu.

Bu yeni sinema uyarlamasını izlemeye giderken, iyi bir film izleyeceğimi filan zaten beklemiyordum ama, hiç olmazsa biraz nostalji yaparız, yüksek bütçeli beyinsiz aksiyonu izlerken belki biraz eğleniriz diyordum. Ama maalesef o da yok. Çünkü film bir "origin story" olduğu için, hikayenin büyük bir kısmı gençlerin tanışması, kaynaşması ve okuldaki evdeki problemleriyle geçiyor. Power Rangers'a dönüşebilmeleri için aralarındaki farkları unutup, bir takım olmayı öğrenmeleri gerekiyor ve bu öğrenme süreci de pek uzun sürüyor. Görmeyi beklediğimiz hareketli aksiyon bölümü filmin son yarım saatine sıkışıp kalıyor. Orada da aksiyon sahneleri tam istediğimiz gibi değil. Mesela dizide konu filan çok aptalca olsa da aradaki karate sahneleri fena değildi, ama burada gençler Power Rangers'a dönüştükten sonra sadece bir tek dövüş sahnesi var, karateyi kısa kesip hemen Zord denilen hayvanımsı robotlarına biniyorlar. Dev robotlar işin içine girdikten sonra da film gürültülü bir Transformers savaşına dönüşüyor.

Power Rangers filmi, sadece 90'lı yıllardaki televizyon dizinin iflah olmaz meraklılarına ve çocukluğunda Power Rangers'cılık oynamış olanlara. Ben ise daha çok Voltron kuşağındanım.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Power Rangers (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10


7 Nisan 2017

Life

Bilim-kurgu gerilimi Life'da dünyanın hemen tepesindeki uluslararası uzay istasyonunda görev yapan astronotlar, Mars'tan gelen toprak numuneleri içinde tek hücreli bir canlıya rastlıyorlar. Önceleri "işte uzayda hayatın kanıtı!" diye coşkuyla karşılanan bu yaşam formu, daha sonra hızla büyüyerek bir canavara dönüşüyor ve uzay aracının içinde dehşet saçmaya başlıyor.

Uzayda klostrofobik bir mekanda bir yaratıkla mahsur kalmak denince akla Alien filminin gelmemesi imkansız. Life aynı zamanda, uzaydan dünyaya sağ salim dönebilme temasıyla Gravity'den de izler taşıyor. Ama Daniel Espinosa'nın filmi hem Alien'a hem de Gravity'ye göre daha küçük ölçekli ve daha düşük bütçeli bir yapım. Herşey bir uzay istasyonunun içinde başlıyor ve bitiyor. Film boyunca da sadece altı astronotu görüyoruz.

Jake Gyllenhaal rol aldığı filmlerde genelde filmi taşıyan en önemli unsurdur ve performansıyla filmi taşır. Ama burada biraz da senaryoda canlandırdığı karakterin asosyal bir tip olarak yazılması nedeniyle oldukça silik kalıyor. Kadrodaki en pahalı Hollywood yıldızı Ryan Reynolds ise Deadpool 2'nin çekimlerine yetişeceği için olsa gerek, bir "merhaba" deyip ortadan kayboluyor.

Life herhalde yerçekimsiz ortamın en uzun süre canlandırıldığı film olarak sinema tarihine geçecek. Uzay istasyonundaki tüm astronotlar 100 dakikalık film boyunca havada geziniyorlar. CGI marifetiyle yaratılan bu ağırlıksız ortam, bazı kanlı sahnelerde kan damlacıklarının yere değil havaya doğru saçılması, ya da ağlayan bir karakterin gözyaşının yukarıya doğru akması gibi ilginç sahneleri de beraberinde getiriyor. Bilim adamlarından biri aslında felçli ve belden aşağısı tutmuyor. Ama yerçekimsiz ortamda herkes gideceği yere uçarak gittiği için, onun bu engeli de dezavantaj olmaktan çıkıyor. Bu arada onun bacaklarını hissetmemesi durumu, hikayedeki önemli bir virajda gerilimi arttıran bir unsur olarak senaryo yazarları tarafından akıllıca kullanılıyor. İstasyondaki yaşam son derece gerçekçi bir şekilde aktarılmış. Ama bu gerçekçilik sanki filmin lehine işlemiyor. Hikayenin sürekli sıkışık mekanlarda geçmesi, bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor.

Life'ın ilk 3'te 2'lik bölümü daha başarılı. Yönetmen Espinosa özellikle yaratığın ilk ortaya çıktığı sahnelerde çok iyi bir gerilim yaratmayı başarıyor. Ama son bölümde film biraz klişelere teslim oluyor. Yine de son tahlilde ilgiye değer, ortalamanın üzeri bir bilim-kurgu gerilimi.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Life (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10