25 Mayıs 2016

42. Bastille Day

İlk olarak BBC dizisi Luther ile dikkatimizi çeken (izlemediyseniz mutlaka bir yerlerden bulun izleyin) ve bu dizideki rolü ile bu sene bir Altın Küre ödülü de almayı başaran İngiliz siyahi oyuncu Idris Elba, sinemada da yavaş yavaş ikinci rollerden başrollere doğru kaymaya başladı. Daniel Craig'den sonraki yeni James Bond olacağı konuşulan Elba, burada bir CIA ajanını canlandırarak gizli servis dünyasında bir nevi ısınma turları atıyor. Ancak ne yazık ki Bastille Day Idris Elba'nın CV'sinde gururla göstereceği filmlerden değil. Paris'te bir suç örgütünü ortaya çıkarmak üzere CIA ajanı ile bir yankesicinin zoraki işbirliğini anlatan film, klişelerle dolu senaryosu, aralarındaki kimyanın asla tutmadığı ikilisi ve ruhsuz aksiyon sahneleri ile gazı kaçmış kola kıvamında. Yağmurlu bir günde evde izlenebilecek ve izledikten bir hafta sonra aklınızda kırıntısı kalmayacak filmlerden.

FRAGMAN

Bastille Day (2016) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

13 Mayıs 2016

41. Captain America: Civil War


Marvel evreninde herhalde kendini sürekli geliştiren tek seri Captain America serisi olacak. Avengers 2 birincisi kadar iyi değildi; Thor da ikincide bozdu; Iron Man 2 kötüydü, sonra 3'te biraz toparladı. Öte yandan Captain America'nın yapımcıları her seferinde bir öncekinin üzerine koyarak ilerlemeye devam ediyor. Gerçi buna Captain America filmi demek ne kadar doğru bilmiyorum, çünkü Avengers ekibinin neredeyse tamamı (hatta bir iki ilaveyle) geri dönüyorlar. Bu haliyle film daha çok Avengers 3 gibi görünüyor. Ama adı ne olursa olsun, yönetmenler Anthony Russo ve Jack Russo, Winter Soldier'dan sonra yine çok iyi bir iş çıkarmışlar.

Captain America Civil War'ın iki temel güçlü noktası var. Birincisi aksiyon sahneleri: Son dönemdeki süper kahraman filmlerinin aksine, Civil War'daki aksiyon sahneleri sadece bol bilgisayar efektli patlamalardan ve gürültülü yıkımlardan ibaret değil. Elbette CGI kullanımı yine var, ama aksiyonun büyük kısmı çok iyi koreogre edilmiş "hand-to-hand combat" dediğimiz yakın dövüşlerden oluşuyor. Burada özellikle dublör ekibi büyük bir alkışı hak ediyor. Civil War'ın ikinci güçlü noktası da senaryo. Öncelikle kötü bir örneği hatırlayalım: Bir ay önceki Batman vs Superman'de bu iki kahramanın neden birbirlerine düşman kesildiklerini, sonra da hop diye nasıl barıştıklarını bir türlü kavrayamıyorduk. Burada ise çok daha kalabalık bir kadro olmasına rağmen, filmdeki her karakterin motivasyonunu daha iyi anlayabiliyoruz. Karakter gelişimi ve öyküye psikolojik katmanlar ekleme yönünde DC Comics'tekilerin Superman filmlerinde beceremediklerini, Russo biraderler burada gayet doğru bir şekilde yapmışlar. Senaryoda güzel olan ayrıntı şu: ortada bir çatışma var ve biz bu çatışmanın iki tarafına da hak verebiliyoruz, iki takımdan herhangi birini seçmekte zorlanıyoruz. Çünkü duygusal olarak nerelerden geldiklerini biliyoruz.

Kadroya yapılan sürpriz ilaveler de filme büyük katkı sağlamış. Fragmanda göründüğüne göre spoiler sayılmaz, bu filmdeki Spider-Man benim şimdiye kadar perdede gördüğüm en iyi Spider-Man canlandırması olmuş. Halasıyla birlikte yaşayan, kendine doğru dürüst kostüm ayarlayacak parası olmayan, çatışmaya girdiği diğer süper kahramanlara hayranlığını da gizleyemeyen bu ergenin yer aldığı sahneler filmdeki en komik bölümleri oluşturuyor. Black Panther da "cool" kostümü ve dövüş sahneleri ile daha fazla süre almasını isteyeceğimiz bir karakter olmuş. Bir sonraki filmde onu daha kritik bir rolde görmeyi dört gözle bekliyoruz.

Captain America: Civil War çok para ve emek harcanmış, ama harcanan paranın ve emeğin boşa gitmediği nadir filmlerden. DC Comics defteri kağıdı çıkarıp notlar almalı. Tıklım tıklım dolu sinema salonundan anladığım kadarıyla, film seyirciden de hak ettiği ilgiyi bulacak. Yaz sezonuna iyi bir başlangıç.

FRAGMAN

Captain America: Civil War (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


11 Mayıs 2016

40. Sisters

Tina Fey ve Amy Poehler'ı severim aslında. Örneğin 2013-2015 yılları arasında üç sene üst üste Altın Küre ödüllerinin sunuculuğu yaparken çok komik ve başarılı olduklarını düşünürüm. Bu ikilinin başrolde olduğu bir komedi filmi de kağıt üzerinde cazip görünüyordu. Ama sonuç büyük bir hayal kırıklığı. Demek ki televizyon show'larında o parodileri yazan arkadaki yazarlar çok iyiymiş. Sisters ise kötü yazılmış, kötü yönetilmiş ve kötü oynanmış bir komedi filmi. Film boyunca saatime baktım durdum, bu yetenek katliamına daha ne kadar katlanacağım diye... Sadece Fey ve Poehler arasındaki -kötü senaryoya rağmen- hala var olan o güzel kimya için 10 üzerinden 4.

FRAGMAN

Sisters (2015) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

7 Mayıs 2016

39. The Night Before

Öğrencilik yıllarından beri her Noel arifesini birlikte geçiren üç sıkı arkadaş, New York'ta son bir kez çılgın bir Noel partisi yapmaya karar veriyorlar. Geçtiğimiz senelerden Harold & Kumar serisini ya da Seth Rogen'ın yine bol dumanlı ve bol penis esprili önceki filmlerini sevdiyseniz, bunu da seversiniz. Esprilerin bazıları gerçekten güldürse de, çoğu hedefi ıskalıyor. Ben kendi adıma popüler kültüre yapılan göndermeleri daha çok beğendim. Örneğin, Seth Rogen'ın canlandırdığı karakterin kendisini sinir eden iki  çocuğa "The Shining'i izlemiş miyidiniz?" demesi ve sonraki sahnede her şeyin tam simetride durmasını çok zekice buldum. Bilmeyenler için not: The Shining'in yönetmeni Stanley Kubrick simetri takıntısıyla bilinir (Kubrick demişken, bu dahi yönetmen ile ilgili detaylı bir inceleme yazısını bu blogda sağ sütunun altlarında bulabilirsiniz). Dört sene önceki 50/50'den sonra yönetmen Jonathan Levine ile oyuncular Joseph Gordon-Levitt ve Seth Rogen tekrar bir araya geliyorlar. Tıpkı 50/50'de olduğu gibi, bu filmin de alt katmanlarında dostluğun değerine dair çok güzel duygusal mesajlar var aslında, ama üst taraftaki azgın tuvalet komedisinin paldır küldürü arasında bu mesajlar biraz gürültüye gidiyor.

FRAGMAN

The Night Before (2015) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10

3 Mayıs 2016

38. Legend

Son dönemde  The Revenant, Mad Max: Fury Road, The Dark Knight Rises, Locke gibi birçok başarılı filmde oynamış olmasına rağmen, henüz hiçbir ödül alamamış olan yetenekli aktör Tom Hardy bu kez aynı filmde iki ayrı karakteri birden canlandırıyor. Brian Helgeland'ın yazıp yönettiği Legend, İngiltere tarihinin en azılı suçlularından tek yumurta ikizi Kray kardeşlerin 1960'larda Londra'da kurdukları organize suç imparatorluğunun hikayesini anlatıyor. Tom Hardy aslında kariyerinde belki de en çok kendini test etme şansı yakaladığı bir rolde, elindeki malzemeyle elinden geleni yapıyor. Öte yandan, bir "Goodfellas" olmaya çok heves eden Legend eksikleri olan bir yapım. Senaryo parça parça ve çok ağır aksak ilerliyor, dramatik açıdan geliştirilemiyor. Goodfellas gibi başarılı gangster filmlerinde, perdede her ne kadar korkunç suçlar görsek de, anlatılan hikayenin kendi içinde belli bir cazibesi vardır. Burada ise hem Kray kardeşler, hem de yönettikleri örgütün yaptığı karanlık işler yeterince ilgi çekici değil. Filmin dramatik  öğesini oluşturması hedeflenen "...ama o benim kardeşim" teması da bir süre sonra tekrara düşüyor ve sıkıyor. Tom Hardy'nin performansı için izlenebilecek bir biyografik gangster filmi.

FRAGMAN

Legend (2015) on IMDb
 
Benim Notum: 6 / 10

2 Mayıs 2016

37. A Hologram for the King

İşinde çeşitli başarısızlıklar yaşamış, boşanmış ve depresyonun eşiğine gelmiş bir Amerikalı iş adamı Alan Clay (Tom Hanks), hayatının anlaşması olacağını düşündüğü bir iş için çalıştığı firma tarafından Suudi Arabistan’a yollanır. Amacı Suudi kralına hologram aracılığı ile çalışan bir telekonferans sistemi satabilmektir. Dave Eggers’in aynı adlı romanından, Alman sinemasının uluslararası yönetmeni Tom Tykwer’in (Run Lola Run) uyarladığı film, önceleri "sudan çıkmış balık" kıvamındaki Amerikalı'nın Arabistan'da yaşadığı kültür şokunu konu alacakmış gibi görünse de, sonradan anlıyoruz ki asıl mesele Alan Clay'in kendi iç dünyasındaki kişisel yolculuğuna eğilmektir. Ancak yönetmenin bunu iyi bir şekilde becerdiğini söyleyemeyeceğim. Aslında ilginç başlayan bir konu, rüya sahneleri, çeşitli alegoriler, Alan'ın hayatına bir girip bir çıkan tuhaf karakterlerle giderek soğuk ve anlamsız bir hale dönüşüyor. Belki romanda daha iyi anlaşılabilecek bazı alt metinler, filmde dikkat dağıtan gereksiz birer detaya dönüşüyor. Sonuç olarak sinemadan çıkarken "daha iyi olabilirdi" duygusu hakim oluyor beynimize...

FRAGMAN

A Hologram for the King (2016) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

29 Nisan 2016

36. Kung Fu Panda 3

Kung Fu Panda serisinin bu üçüncü halkasında, bir kaz tarafından büyütülen ve onu baba bilen panda Po, bu kez gerçek biyolojik babasıyla karşılaşıyor ve kendinden başka birçok pandanın da var olduğunu fark ediyor. Sonrasında "panda olmayı öğrenmek" ve kendi kimliğini keşfetmek üzere babasıyla birlikte dağlardaki gizli bir panda köyüne taşınıyor. Bu arada Kai adındaki filmin kötü adamı (filmdeki bütün karakterler birer hayvan olduğu için bu da bir öküz) Çin'deki tüm kung fu ustalarını ele geçirip onların güçlerini alıyor ve sıra tabii ki Po'ya geliyor. Filmin hikayesi ilk iki bölümdeki akışa çok benziyor, yine bir kötü karakter var, yine Po'nun önce özgüvenini kaybetmesini ama sonra kendinde olduğunu bilmediği bir özelliğini keşfetmesini izliyoruz. Ama bu filmlerdeki senaryonun birbirine tıpatıp benzer olmasında bir sakınca da yok. Sonuçta zararsız ve eğlenceli filmler bunlar. Yine komik espriler, iyi çekilmiş kung fu sahneleri ve Hans Zimmer'in büyülü müziği Dreamworks stüdyolarının başarılı animasyonuna eşlik ediyor. Başroldeki pandanın aksine, filmin belki pek bir ağırlığı yok, ama sonuçta aileyle birlikte geçirilecek keyifli bir doksan dakikaya kim itiraz edebilir ki...

FRAGMAN

 Kung Fu Panda 3 (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

21 Nisan 2016

35. 99 Homes

The Big Short'dan sonra, 2008 krizinin temelini oluşturan Amerika'daki emlak sektörü ile ilgili bir film daha. Bizde çok yapılan bir şey değil ama Amerika'da yaygın olarak kullanılan bir sistemle, evlerini ipotek ettirip bankalardan kredi çeken Amerikalılar daha sonra borçlarını ödeyemeyince bankaların evlerine el koyması durumu ile karşı karşıya kalıyorlar. Michael Shannon da bu filmde banka adına çalışan ve polis eşliğinde gidip insanları zorla evlerinden tahliye eden bir emlak komisyoncusunu canlandırıyor. Türkiye'de tam karşılığı olmayan ve gayet sevimsiz bir meslek. Andrew Garfield ise filmin başında evinden zorla çıkarılan ve sistemden nefret eden bir kurban iken, bu gözlerinden dolar işareti fışkıran emlak komisyoncusunun yanında işe giriyor ve "ruhunu şeytana satarak" zamanla sistemin bir parçasına dönüşüyor. 99 Homes, Michael Douglas'lı meşhur Wall Street filminin emlak piyasası versiyonu gibi düşünülebilir. Sonu biraz tahmin edilebilir olsa da, Michael Shannon başta olmak üzere oyunculuk performansları için izlenebilecek iyi bir film.

FRAGMAN

99 Homes (2014) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

20 Nisan 2016

34. Demolition

Bir trafik kazasında eşini kaybeden New York'lu bir yatırım bankacısı Davis (Jake Gyllenhaal), bu trajediye herkesin beklediğinden farklı bir tepki veriyor. Bir yandan merhum eşini gerçekten sevip sevmediğini sorgularken, kullandığı bir ürünle ilgili bir şirkete yazdığı bir dizi şikayet mektubunda hayatına dair itiraflarda bulunuyor. Mektupları alan müşteri temsilcisi Karen (Naomi Watts) Davis'e ilgi duyuyor ve aralarında tuhaf bir arkadaşlık başlıyor. Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallee'nin bir önceki filmi Wild'ı çok beğenmiştim. Valee burada da benzer bir hikaye anlatıyor, ruhsal olarak dibe vurmuş bir karakterin yeniden hayata tutunma çabalarını izliyoruz. Bu filmi çok sevenler olacağını tahmin edebiliyorum, filmin IMDb puanı da bunu gösteriyor. Filmin içinde yer yer çok parlak anlar da var hakikaten. Ama toplamına bakıldığında ben Demolition'ı biraz fazla bunalık, eksantrik olmaya biraz fazla hevesli ve gereğinden fazla metaforlarla dolu buldum. Filmin içine girmekte zorlandım. Aslında rol tam Jake Gyllenhaal'a uygun bir rol, ama Gyllenhaal'da da o Nightcrawler'da ya da Southpaw'da gördüğümüz şevk ve istek yok sanki. Misal, Nightcrawler'da film boyunca gözümüzü Gyllenhaal'ın üzerinden alamıyorduk, burada öyle değil, sanki otomatik pilota bağlamış gibi oynuyor.

FRAGMAN

Demolition (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

18 Nisan 2016

33. The Jungle Book


Sinemada görsel efekt teknolojisinin geldiği nokta öyle inanılmaz ki, sanırım yakında filmlerdeki gerçek oyunculara bakıp "bu acaba bilgisayarda mı üretildi" diye şüphelenmeye başlayacağız. Rudyard Kipling'in kitaplarından bilmem kaçıncı kez uyarlanan bu son Jungle Book, herhalde en başarılı uyarlama olarak tarihe geçecek. Iron Man filmlerinin yönetmeni Jon Favreau tarafından çekilen film öncelikle CGI (bilgisayarda yaratılmış görüntü) kullanımı ile dikkat çekiyor. Tamamı Los Angeles'daki stüdyolarda çekilen filmde, tüm lokasyonlar, orman, ağaçlar, hayvanlar, her şey dijital ortamda yaratılmış; doğal ortamda çekilen tek bir sahne bile yok. Filmi izlediğinizde buna inanamıyorsunuz. Özellikle hayvanlar öyle gerçekçi ki, herhalde bir kaç saniye de olsa gerçek panter, kaplan, kurt vesaire görüntüsü çekip araya attılar diye düşünüyorsunuz, ama öyle değil. Aslında bir yerden sonra artık "bunu nasıl yapmışlar" diye beynimizi yakmayı bir kenara bırakmak gerekiyor, çünkü kafayı teknolojiye takmaktan konuyu kaçırıyorsunuz. Orman çocuğu Mowgli'yi canlandıran 12 yaşındaki Neel Sethi, sinemadaki ilk rolünde  çok iyi bir iş çıkarıyor. Özellikle filmde CGI olmayan tek karakterin Mowgli olduğu ve çocuğun film boyunca tüm repliklerini bir yeşil perdenin önünde, cansız cisimlere bakarak söylediğini düşündüğümüzde performansının değeri daha da artıyor. Çeşitli hayvanlara seslerini veren Ben Kingsley, Bill Murray, Idris Elba ve Christopher Walken gibi usta aktörler de filme değer katıyorlar. Özellikle Christopher Walken'ı dev bir orangutan halinde, üstelik de şarkı söylerken görmek, herhalde ömr-ü hayatımızda bir kere olacak bir şey!.. "Çocuk filmi" diyenlere kulak asmayın, çocuğunuzu da alıp bu güzel maceraya katılın.


The Jungle Book (2016) on IMDb


Benim Notum: 7,5 / 10

    



16 Nisan 2016

32. 10 Cloverfield Lane


Geçirdiği bir trafik kazası sonrasında, yerin altındaki bir sığınakta gözlerini açan Michelle (Mary Elizabeth Winstead), önce ev sahibi Howard (John Goodman) tarafından kaçırıldığını düşünür. Howard ise bir kimyasal silah saldırısı sonucu dışarıdaki havanın zehirli hale geldiğini, eğer dışarı çıkarlarsa hemen öleceklerini söylemekte ve kızı sığınağına alarak aslında ona bir iyilik yaptığını iddia etmektedir. Üstelik Michelle'in küçük bir pencereden gördüğü dışarısı ile ilgili bazı manzaralar da Howard'ın iddiasını desteklemektedir. Acaba Howard yalan söyleyen bir psikopat mıdır, yoksa gerçekten de bir koruyucu melek mi? 

2008 yapımı Cloverfield filmini seyredenler, bu filmin onun devamı olduğunu düşünebilirler. Her ne kadar aynı evrende geçse ve aynı yapımcının (J.J.Abrams) elinden çıkmış olsa da, bu film bir "Cloverfield 2" değil. 10 Cloverfield Lane, neredeyse tamamı tek ve daracık bir alanda geçen, sadece üç oyuncusu olan, klostrofobik ama gayet sağlam, birinci sınıf bir gerilim filmi. Üç oyuncu dedim, üçü de iyiler; ama tabii ki ilk sırada John Goodman geliyor. Bu koca göbekli adam bir kez daha yaşayan en iyi karakter oyuncularından biri olduğunu kanıtlıyor. Mary Elizabeth Winstead'in canlandırdığı Michelle de çok iyi yazılmış bir karakter. Korku ve gerilim filmlerinde perdedeki kız genellikle kendini ölüme sürükleyecek aptalca bir hareket yapar, biz seyirciler oturduğumuz yerden örneğin "hayır o kapıyı açmaa!" diye bağırırız. Burada ise Michelle izleyicisinin önünde gidiyor, etrafa bırakılmış ipuçlarını zekice değerlendirerek, kendini kurtaracak formüller üretebiliyor.

1981 doğumlu Dan Trachtenberg ilk yönetmenlik denemesinde tansiyonu yüksek, ürpertici ve baştan sona merakla izlenen bir gerilim yaratmayı başarmış. Sadece 3. perde dediğimiz kapanış bölümüne çok gerek var mıydı emin değilim. Spoiler vermeyeyim ama, filmin finalinde ilk Cloverfield'a gönderme yapalım derken, filmin geneline yayılan o küçük, sınırlandırılmış ama etkili tondan taviz verilmiş. Yine de -son 10 dakikayı saymazsak- çocukluğumuzun "Alacakaranlık Kuşağı" bölümleri tadında, ilgiye değer bir yapım. 


10 Cloverfield Lane (2016) on IMDb


Benim Notum: 7,5 / 10




15 Nisan 2016

31. Eye in the Sky


Helen Mirren ve ölümünden önceki son rolünde merhum Alan Rickman'ın oynadığı Eye in the Sky, Amerikan ve İngiliz ordularının Kenya'daki radikal dinci bir örgüte karşı ortaklaşa düzenlediği bir drone (insansız hava aracı) operasyonunu anlatıyor. Captain Phillips'ten hatırladığımız Somalili aktör Barkhad Abdi'nin de yine etkileyici bir performansla geri döndüğü Eye in the Sky, öncelikle "modern savaş" dediğimiz olgunun geldiği son noktayı göstermesi açısından ilginç: İnsansız hava araçları, füzeler, gelişmiş iletişim aygıtları, uydu kameraları, mekanik casus kuşlar ve böceklerden oluşan tüm bu dijital teknoloji, geleneksel savaş tanımını tamamen değiştiriyor ve binlerce kilometre ötede Nevada'da bir ekranın karşısında oturan Amerikalı askere, uzaktan kumandayla hayatında hiç gitmediği görmediği Afrika'daki bir köyü bombalayacak gücü veriyor. Güney Afrikalı yönetmen Gavin Hood'un soluksuz izlenen filmi, ortaya bir takım ahlaki ve vicdani sorular atmayı da beceriyor. Askeri bir konuda politikacılar ne kadar karar verici olmalı? Yüzlerce kişinin öleceği muhtemel bir canlı bomba eylemini engellemek amacıyla, bir küçük kızın canı riske atılabilir mi? Film bu soruların cevaplarını izleyiciye bırakıyor. Ancak sarsıcı finaliyle sıkı bir insanlık dersi vermeyi de ihmal etmiyor. 


Eye in the Sky (2015) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10


12 Nisan 2016

30. Batman v Superman: Dawn of Justice

Christopher Nolan, Dark Knight serisi ile Batman'e -ve genelde süper kahraman filmlerine- bambaşka bir derinlik kazandırmış, çizgi roman hayranlarına karanlık, entellektüel düzeyi yüksek ve ciddi bir üçleme sunmuştu. Ne yazık ki Zack Snyder bu saygın mirası çar çur ediyor. Batman v Superman çok kötü bir film değil belki; yönetmen Snyder 300 Spartalı'dan hatırladığımız, o "çarpıcı planlarla akılda kalıcı görseller yaratma" becerisini burada da konuşturmuş. Ama filmin senaryosunda ciddi sorunlar var: Bir kere bu iki adamın birbirine neden gıcık olduğu hiçbir zaman ikna edici bir şekilde anlatılamıyor. "Filmin adını 'Batman Superman'e karşı' koyduk bi kere, o yüzden sizin artık mecburen bir yerlerde dövüşmeniz gerekiyor" gibi bir zorlama var film boyunca. Nihayet beklenen kapışma gerçekleştiğinde ise, bu sözde düşmanlar beş dakika tepiştikten sonra, yine çok zırva bir sebeple birdenbire dost olmaya karar veriyorlar ("ay inanmıyorum, senin annenin de mi adı Martha, eh o zaman haydi arkadaş olalım"). 151 dakikalık film sadece senaryosuyla değil, kurgusuyla da dağınık ve yorucu maalesef. Marvel'in Avengers'ına karşılık gelen ve film boyunca işaretleri verilen önümüzdeki sene başlayacak Justice League serisinin yine Zack Snyder'a emanet edilmiş olması büyük talihsizlik.

FRAGMAN

Batman v Superman: Dawn of Justice (2016) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

1 Nisan 2016

29. Burnt

Filmin adını ve yandaki afişini gördüğünüz anda eminim ne izleyeceğinizi tahmin etmişsinizdir. Efendim, küllerinden doğmaya çalışan hırslı bir şefimiz var (Bradley Cooper), üçüncü Michelin yıldızını almayı kafaya takmış, önce zorluklar yaşıyor, işler ters gidiyor, mutfakta bağırıyor çağırıyor, tabii aşk olmazsa olmaz, işe aldığı -aynı zamanda bekar bir anne olan- yardımcı şefinin (Siena Miller) önce kalbini kırıyor, sonra aşık oluyor, bol bol mutfaktaki hummalı trafiği gösteren montajlar izliyoruz, en nihayetinde işyerinde de elbette "sevginin gücü" tüm zorlukları yeniyor ve finalde tüm ekip el ele tutuşup "bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsa" şarkısını söylüyorlar; mutlu son!... Burnt, iyi oyunculara sahip ama potansiyelini klişelere kurban etmiş bir film. Film boyunca Bradley Cooper'ın canlandırdığı karakterin çok iyi bir şef olduğunu dinleyip duruyoruz ("iki Michelin yıldızın varsa Luke Skywalker'sın, üçüncüyü aldığında Yoda oluyorsun"), ama neden çok iyi olduğu ile ilgili bize yeterince malzeme sunulmuyor. Farklı bir yağ mı kullanıyor, balığı az mı pişiriyor, nedir yani numarası? Örneğin iki yıl önce Jon Favreau'nun yazıp yönetip oynadığı Chef bunu çok daha iyi yapıyordu. Neyse ki, Daniel Brühl (Almanya), Omar Sy (Fransa) ve Emma Thompson (İngiltere) gibi farklı milletlerden yetenekli oyuncuları ve Michelin yıldızı alma sürecindeki sürükleyici hikayesi sayesinde film yine de bizi kendine bağlamayı başarıyor. Özellikle gastronomi ile ilgilenenler daha da fazla keyif alacaktır.


FRAGMAN

Burnt (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

30 Mart 2016

28. The Lady in the Van

İngiliz oyun yazarı Alan Bennett'in, evinin önüne park etmiş bir minibüsün içinde yaşayan hafif meczup yaşlı bir kadınla kurduğu beklenmedik arkadaşlığı anlatan The Lady in the Van, 1970'lerde Londra'da gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyor. Üç hafta kalmak üzere minibüsünü park eden kadın, tam on beş yıl boyunca o sokakta ve o minibüsün içinde yaşıyor. Elbette bu huysuz ihtiyarın geçmişi ile ilgili bir takım sırlar vardır ve film ilerledikçe ünlü bir piyanistlikten rahibeliğe uzanan bu ilginç hayatın detaylarını yazarla birlikte öğreniriz. Çekimleri Camden Town'da olayların geçtiği sokakta ve Alan Bennett'in gerçek evinde yapılmış olan filmdeki performansı 82 yaşındaki Maggie Smith'e bir Altın Küre adaylığı kazandırmıştı. Hatta yıllardır Amerika'ya ayak basmamış olan veteran aktris bu seneki törene katılacağını açıklayınca "acaba ödülü o mu alacak" diye epey bir spekülasyon da olmuştu. "Maggie Smith" deyince belki hemen beyninizde bir ışık yanmayabilir, ama kadının yüzünü gördüğünüzde (aşağıdaki fragmana bir tıklayınız) mutlaka daha önce bir yerlerde izlemiş olduğunuzu farkedeceksiniz. Tam altmış yıldır İngiliz dizilerinde ve filmlerinde oynayan bu emektar tiyatro oyuncusu herhalde son nefesini de kamera karşısındayken verecek. Maggie Smith bu filmi izlemek için en önemli nedenlerden biri. Onun dışında da filmin fazla bir numarası yok zaten.

FRAGMAN

The Lady in the Van (2015) on IMDb
   
Benim Notum: 6 / 10

29 Mart 2016

27. The Good Dinosaur

"Ya o göktaşı dünyamıza çarpmasaydı" varsayımından hareket ederek, dinozorlarla ilk insanların aynı çağda yaşadığı bir dünyaya gidiyoruz. Bazı aksilikler sonucu ailesinden ayrı düşmüş Arlo adında 11 yaşlarında bir dinozor, evinin yolunu bulmaya çalışıyor. Bu yolculuğunda ona yeni tanıştığı bir çocuk eşlik ediyor. Bu hayali dünyada roller biraz değişiyor, dinozor Arlo insan gibi konuşup düşünürken, çocuk daha çok sanki bir yavru köpek gibi davranıyor. Pixar'ın Inside Out'tan sonra aynı yıl içerisinde çıkardığı ikinci film olan The Good Dinosaur, Inside Out kadar iyi bir film değil. Anlatılan hikaye daha önce milyon kez izlemişiz hissi yaratıyor. Ancak filmin görselliğine diyecek yok. Pixar şirketi grafik konusundaki üstünlüğünü yine konuşturuyor. Özellikle doğa görüntüleri sanki bilgisayarda üretilmiş değil de, normal bir kamerayla gerçekten dağlarda ovalarda çekilmiş gibi. The Good Dinosaur, Disney Pixar'ın klasikleri arasına girmeyecek olsa da, 5-12 yaş arası çocuklarınızla birlikte izlenebilecek iyi bir aile eğlenceliği.

FRAGMAN

The Good Dinosaur (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

  

28 Mart 2016

26. Concussion

Will Smith'in başrolde oynadığı Concussion, Nijerya'dan ABD'ye göç etmiş idealist patolog Dr. Bennet Omalu'nun Amerikan futbolunu yöneten kurum NFL ile karşı karşıya geldiği gerçek bir olayı anlatıyor. Omalu, Amerikan futbolu oyuncularının normal oyun sırasında karşılaştıkları tekrarlanan kafa travmaları sonucunda beyinlerinde oluşan hasar hakkında bir araştırma yapıyor ve NFL'in bu sağlık riskini oyunculardan özellikle sakladığını ortaya çıkarıyor. Konu aslında ilginç, ama yönetmen Peter Landesman bu ilginç hikayeyi nedense bağıra bağıra anlatmayı tercih etmiş. Will Smith abartılı bir oyun sergiliyor. Film boyunca susmayan, yerli yersiz dramatikleşen bir müzik kafa şişiriyor. Sanki bir bilimsel araştırma öyküsü değil de, Michael Bay imzalı bir aksiyon filmi izliyoruz. Ama ortada bir aksiyon filan da yok. Sırf romantizm olsun diye senaryoya atılan kız arkadaş figürü de yapay duruyor. Becerikli bir yönetmenin elinde, daha soğukkanlı ve daha az ağdalı bir anlatımla bu malzemeden çok iyi bir film çıkabilirmiş. Örneğin hemen akla geliveren bu senenin Oscarlı filmi ve yine gerçek bir araştırmayı anlatan Spotlight gösterişsiz ama yere sağlam basan tarzıyla bahsettiğim şeyi çok iyi becermişti. Concussion ise bir "Oscar filmi" olmak için çok uğraşmış ama bu hevesini biraz fazla belli etmiş.

FRAGMAN

Concussion (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10



      

27 Mart 2016

25. Kötü Kedi Şerafettin


Türk sinemasında animasyon hep üvey evlat muamelesi görmüş bir türdür. Baştan sona animasyon uzun metraj film sayımız zaten bir elin parmaklarını geçmez, onlar da 5 yaş civarına hitap eden Köstebekgiller tarzı yapımlardır. Prensesin Uykusu ve Nadide Hayat gibi Çağan Irmak filmleri ve halen vizyonda olan İftarlık Gazoz gibi yetişkinlere yönelik diğer bazı filmlerin aralarına yerleştirilen canlandırma bölümlerinde ise nedense hep bir şeyler eksiktir. Özellikle teknik açıdan, sanki para yetmemiş de ucuza kaçılmış gibidir bu animasyonlar. İşte Kötü Kedi Şerafettin öncelikle bu teknik geri kalmışlık meselesini kaldırıp çöpe atmasıyla dikkati çeken bir yapım. Daha açılış dakikalarında kuş uçuşu Cihangir görüntüleri ile başlayan bu dünya standartlarındaki grafik üstünlük film boyu devam ediyor ve gerçekten "helal olsun" dedirtiyor. Ağzı bozuk kedimiz Şerafettin yer yer kahkahalarla güldürmeyi de başarıyor. Ancak genel anlamda hikayede ufak tefek kusurlar da yok değil. Sanki filmi yaratan stüdyo Anima İstanbul'dakiler teknik anlamda neler yapabildiklerini göstermek isterken senaryoyu biraz boşlamışlar gibi. Filmin bütününü kontrol eden bir ana fikir yok. Örneğin, Şerafettin ve arkadaşları ikinci yarının ortalarında durup dururken ve daha önce hiç bahsi geçmemişken bir banka soymaya karar veriyorlar. Filmin son 25 dakikası da sanki yamanmış gibi duran bu banka soygunu bölümüyle geçiyor. Yine de son tahlilde, yüksek prodüksiyon kalitesiyle övgüyü hak eden ve keyifle izlenen bir film Kötü Kedi Şerafettin.

FRAGMAN

Bad Cat (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

26 Mart 2016

24. Mustang

Demek ki Oscar'ı çok da gözümüzde büyütmemek lazım. Lafı hiç evirip çevirmeden söyleyeyim: Mustang kötü bir film. Ankara'da doğan ama çok küçük yaşta göç ettiği Fransa'da neredeyse tüm hayatını geçiren yönetmen Deniz Gamze Ergüven Türkiye'deki çocuk gelinler sorunu ile ilgili bir film çekme fikriyle yola çıkmış. Senaryosunu da bizzat kendisinin yazdığı bu hikayenin, şüphesiz ki Batılılar tarafından ilgi göreceğini düşünmüş. Filmi altyazı ile izleyenler için (bakınız Oscar jürisi) belki yer yer ilginç de olabilir gerçekten. Ama Türkiye'yi biraz bilen ve Türkçe konuşan bizim gibi seyirciler için perdede gördüklerimiz öylesine yabancı, öylesine uzaydan düşmüş gibi ki... Hikaye sözde Trabzon'un bir köyünde babaanneleri ve amcaları ile yaşayan beş kız kardeşi anlatıyor. Ama kızlarımızın hallerine, tavırlarına ve konuşmalarına baksanız, sanki Üsküdar Amerikan Koleji'nden Trabzon'a ışınlanmış gibiler. Babaanne deseniz, filmin bir sahnesinde aynen şöyle bir cümle sarfediyor: "zannederim çocuklar bize sürpriz hazırladılar, bilemiyorum ki..." Üstelik de bunu tam bir Zeki Müren diksiyonuyla (r'lerin üstüne basa basa) söylediğini kafanızda canlandırın lütfen. Karadeniz köylüsü bir nineden söz ediyoruz, dikkatinizi çekerim. Hadi senaryoyu yazarken Seine nehrine bakarak hayal alemine daldınız, tamam da, filmi çekmek için ekibi toplayıp Trabzon'a da gelmişsiniz, "on location"sınız yani. Orada hiç mi şöyle bir çevrenize bakmadınız, bir saha çalışması yapmadınız. Trabzon köylülerine "işte bu sizin hikayeniz" diye bitmiş filmi izletseler, inanın köy meydanında film ekibini sopalarla kovalarlar. "Fransız kalmak" deyiminin ete kemiğe bürünmüş hali ile karşı karşıyayız.

FRAGMAN

Mustang (2015) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

   

26 Şubat 2016

Oscar Tahminleri


Bu sene Oscar'larda son yılların en yakın yarışı gerçekleşiyor. Eğer gol yersem iki kategoride gol yiyebilirim: en iyi film ve en iyi yardımcı kadın oyuncu. Amerika'da "Oscar'ın habercisi" sayılabilecek ödüller veren üç büyük meslek örgütü var: Oyuncular Birliği (SAG), Yönetmenler Birliği (DGA) ve Yapımcılar Birliği (PGA). Bu sene üçü de farklı bir filmi öne çıkardılar. Oyuncular Spotlight derken, yönetmenler The Revenant'ı, yapımcılar ise The Big Short'u taçlandırdı. Son on yılın sekizinde Yapımcılar Birliği'nin seçtiği film aynı zamanda en iyi film Oscar'ını almış. Bu durumda mantık ibresi The Big Short'u gösterse de, ben duygusal davranıp diğer ikisine kıyasla daha "film gibi film" olan The Revenant diyeceğim. 

En iyi yardımcı kadın oyuncuda da Alicia Vikander (The Danish Girl) ve Kate Winslet (Steve Jobs) başa baş gidiyorlar. Benim tahminim bu yılın parlayan yeni yıldızı Vikander ödülü alır; ama Titanic'den yirmi yıl sonra Leo ve Kate'in ellerinde heykelciklerle aynı karede buluşmalarının dayanılmaz cazibesi Akademi üyelerini Kate Winslet'e de yönlendirebilir. Velhasıl-ı kelam, işte benim tahminlerim:

EN İYİ FİLM: The Revenant
EN İYİ YÖNETMEN: Alejandro González Iñárritu (The Revenant)
EN İYİ ERKEK OYUNCU: Leonardo DiCaprio (The Revenant)
EN İYİ KADIN OYUNCU: Brie Larson (Room)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU: Sylvester Stallone (Creed)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: Alicia Vikander (The Danish Girl)
EN İYİ UYARLAMA SENARYO: The Big Short
EN İYİ ORJİNAL SENARYO: Spotlight
EN İYİ GÖRÜNTÜ: The Revenant
EN İYİ ANİMASYON: Inside Out

Film isimlerinin üzerine tıklayarak o filmlerle ilgili yazılarıma ulaşabilirsiniz.

25 Şubat 2016

23. Saul Fia (Son of Saul)


Macar yönetmen László Nemes'in Altın Küre'de en iyi yabancı film ödülünü alan, Oscar'larda da aynı kategoride ödülü alacak gibi görünen filmi Son of Saul bizi 1944 yılına, Auschwitz toplama kampına götürüyor. Kamptaki işgücü eksikliğini gidermek üzere yine oradaki güçlü kuvvetli Yahudi mahkumlar arasından seçilen ve Sonderkommando denilen özel bir birliğin elemanı olan Saul, yakılmak üzere bekleyen bedenler arasında oğlu olduğuna inandığı bir cesetle karşılaşıyor. Kampta bir yandan bir isyan hazırlığı sürerken, Saul oğlunun yakılmaması ve Yahudi geleneklerine uygun bir şekilde gömülmesi için uğraşıyor.

Soykırım ile ilgili çok film gördük, çok şey okuduk. Ancak bu korkunç trajedi sanırım ilk defa bu kadar yakından ve bu kadar gerçekçi bir şekilde perdeye aktarılıyor. Son of Saul'dan önce hiçbir film izleyiciyi gaz odalarının ve ölüm çukurlarının içine bu kadar sokmamıştı. Lazslo Nemes özel bir çekim tekniği kullanmış: kamera film boyunca Saul'un yanından hiç ayrılmıyor. Sadece Saul'un duyduklarını duyuyor, sadece onun gördüklerini görüyoruz. Bu bilinçli tercih filme müthiş bir "birinci elden tanıklık" etkisi kazandırıyor. Sürekli baş karakterin omuz hizasında dolaşan kamera, kamptaki vahşeti ve kıyımı direkt gözümüze sokmaktan ziyade, Saul'un arka planında bulanık bir şekilde gösteriyor. Ancak seslerden neler olduğunu tahmin ediyoruz. Ses demişken, hiç müzik kullanılmayan filmin (ki bu da bilinçli bir tercih), ses miksajının da bir Oscar adaylığı hak ettiğini düşünüyorum. Kullanılan 40mm'lik kamera lensi ve 4:3'lük görüntü oranı da klostrofobik etkiyi arttıran diğer teknik faktörler.

Henüz ilk filmini çektiğine inanamadığım László Nemes hem biçim hem içerik açısından son derece cesur bir iş ortaya çıkarmış. Kuşkusuz seyri zor bir film ve bu haliyle insanda "ikinci kez izleme" isteği yaratmıyor. Ama henüz üzerinden seksen yıl bile geçmemiş insanlığın bu en büyük suçu üzerine sarsıcı bir film izlemek isteyenler, ruh hallerini uygun moda alıp sinemanın yolunu tutabilirler.


Son of Saul (2015) on IMDb


Benim Notum: 7,5 / 10


24 Şubat 2016

22. Room


The Danish Girl hayal kırıklığından hemen bir gün sonra izlediğim ve "oh be, işte budur" dediğim küçük ama nefis bir sinema sürprizi. Room, bir adam tarafından kaçırılıp yedi yıl boyunca bir odaya hapsedilen Joy ve orada dünyaya getirdiği oğlu Jack'in hikayesi. Film Jack'in beşinci yaş günü ile açılıyor. Hemen anlıyoruz ki, Jack bütün dünyanın bu odadan oluştuğuna inanmaktadır. İlk bakışta korkunç gibi görünen bu gerçek, ana-oğulun birlikte yarattığı günlük ritüeller, annenin oğluna anlattığı masallar ve odadaki her eşyanın bir karaktere dönüştüğü oyunlar sayesinde Jack için güvenli ve hatta eğlenceli bir durum haline gelmiştir. Filmin tüm bir ilk yarısı bu 3 metreye 3 metre odanın içinde ve iki karakterle geçiyor. Sonrasında Jack ve annesi bir yolunu bulup kaçmayı başarıyorlar. Bu noktadan sonra Jack'in gerçek dünyada kendine yer arama ve bu yeni "gezegen"e adapte olma çabalarına tanıklık ediyoruz. 

En iyi film, yönetmen, senaryo ve kadın oyuncu gibi dört baba dalda Oscar'a aday olan Room, izlerken ruhunuzu kaplayan, bittikten sonra da sizi koltuğunuza çakan ve etkisi kolay kolay geçmeyen bir film. Bunu karamsar anlamda söylemiyorum. Anlattığı korkunç hikayeye rağmen, insana müthiş umut aşılayan bir deneyim Room. Bu etkinin yaratılmasında elbette oyuncuların rolü büyük. Kadın oyuncu kategorisinde Cate Blanchett ve Charlotte Rampling gibi çok güçlü rakipleri olmasına rağmen, Brie Larson bu filmdeki performansıyla bence Oscar'ı alacak (sonradan edit: evet aldı). Filmin çekimleri sırasında 7 yaşında olan Jacob Tremblay ise filmin asıl sürprizi. 120 dakikanın neredeyse her karesinde görünen Tremblay son derece inandırıcı oyunculuğu ile bu zor işin altından başarıyla kalkmış; bence şu ödül trafiğinde onun adını daha fazla duymalıydık.    

Room bu sezonun görülmesi gereken filmlerinden. Kaçırmayın!


Room (2015) on IMDb


Benim Notum: 8,5 / 10

23 Şubat 2016

21. The Danish Girl

20’nci yüzyıl başlarında kadın kimliği Lili’yi keşfeden ve tarihin ilk cinsiyet değişimi ameliyatına giren Danimarkalı ünlü ressam Einar Wegener’in gerçek hikayesini anlatan The Danish Girl, Eddie Redmayne’e En İyi Erkek Oyuncu, Alicia Vikander’a da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar adaylığı kazandırdı. Bu Oscar sezonunda aday filmler arasında en az beğendiğim The Danish Girl oldu. Bir kere Eddie Redmayne kesinlikle Oscar adaylığını hak edecek bir oyun sergilemiyor. Onun film boyunca gözlerini kırpıştıra kırpıştıra gerdan kırdığı tek boyutlu, tekrarlardan oluşan ve abartılı performansının yanında, adım adım kocasını kaybeden ama buna rağmen desteğini sürdüren eş rolündeki Alicia Vikander'ın oyununu bin kere tercih ederim. İlginç bir tesadüf, Redmayne'in geçen sene Oscar aldığı The Theory of Everything'de de yine Hawking'in eşi rolündeki oyuncu (Felicity Jones) filmde daha fazla öne çıkıyordu. Üstelik o filmde de yine kocasının geçirdiği değişimlere ve yaşadığı sorunlara rağmen evliliğini ayakta tutmaya çalışan bir kadın söz konusuydu. The Danish Girl güzel çekilmiş, kostümler ve mekanlar göz alıcı. Ancak film çok ilginç bir hikayeye dayanmasına rağmen, sonuçta ortaya çıkan iş kalplerde derin bir iz bırakmıyor. O ilginç hikaye beklendiği kadar iyi bir filme dönüşemiyor ve düşük tempolu bir TV filmi kıvamında ilerliyor. İyice melodrama bağlayan final sahnesi ise eski Yeşilçam filmlerini aratmıyor ve "şimdi arkadan yanık bir ney sesi gelecek" dedirtiyor.


FRAGMAN

The Danish Girl (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

  

22 Şubat 2016

20. Trumbo



Bu aralar sık sık yaptığımız gibi (Brooklyn, Carol, Bridge of Spies, The Finest Hours) yine 1950'ler Amerikasındayız. O günlerde Hollywood'un en ünlü senaryo yazarı, aynı zamanda bir komünist olduğunu gizlemeyen Dalton Trumbo'dur. McCarthy dönemi olarak da anılan ve 1950'li yılların başından sonuna değin süren anti-komünist kuşkuculuk döneminde, Trumbo da bu cadı avından nasibini alır. Önce Washington'da sorgulanır, sonra da hapis cezası alır. Jay Roach'un filmi bu sorgulama ve hapis sürecinden ziyade, Dalton Trumbo'nun hapisten çıktıktan sonra Hollywood'da sisteme karşı nasıl mücadele ettiği ile ilgileniyor. Artık "kara liste"de olmasına rağmen, Trumbo sahte isimlerle senaryolar yazmaya devam ediyor ve hatta yazdığı senaryolar Oscar ile ödüllendiriliyor (Roman Holiday ve The Brave One). Trumbo genelde Amerikan sineması tarihiyle, özelde de Oscar'lar ile ilgilenen sinemaseverlerin mutlaka izlemesi gerken bir yapım. Breaking Bad takipçileri tarafından çok iyi bilinen bir aktör olmasına rağmen, sinemada hep yan rollerde sıkışıp kalmış Bryan Cranston sonunda bir başrolde parlıyor. Bu performansı ile Oscar'a aday olan Cranston, ödülü de alabilirdi, ama bu sene Leo'nun senesi olmasaydı...

FRAGMAN

Trumbo (2015) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10


17 Şubat 2016

19. Deadpool

Marvel kahramanları arasında benim çok aşina olduğum bir karakter değildi Deadpool. Cumartesi tıklım tıklım dolmuş salonu görünce, Türkiye'de de özellikle 15-20 yaş arası gençler tarafından pek sevildiğini öğrenmiş oldum. Deadpool Türkiye'de ilk üç gününde 350,000 kişi tarafından izlendi (Star Wars'un ilk üç gün rakamından daha fazla). Deadpool alışılagelmiş süper kahraman filmlerinden değil, zaten Ryan Reynolds da filmin içinde sık sık yaptığı gibi, bir sahnede seyirciye doğru dönüp "süperim ama kahraman değilim" diyor. Hikayeye baktığımızda aslında özel bir tarafı yok, klasik bir intikam hikayesi. Ama Deadpool'u farklı kılan baş karakterinin sınır tanımaz edepsizliği. Süper geveze anti-kahramanımızın bir stand-up gösterisi kıvamında konuşup durduğu Deadpool'a aksiyon soslu bir komedi filmi demek daha doğru olur. Film boyunca özellikle popüler kültür ögelerine yapılan göndermeler gerçekten komik. Wham grubundan Sinead O'Connor'a, Ikea'nın İsveçli mobilya isimlerinden Taken serisine, X-Men evreninden Ryan Reynolds'un kendisine kadar herkes bu patavatsız espri sağanağından nasibini alıyor. Film arka arkaya o kadar çok gönderme ve hınzırlıklarla dolu ki, bazen "hadi Deadpool'cum, konuşmayı bırak da biraz aksiyon görelim" de dedirtiyor açıkçası.

FRAGMAN

Deadpool (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10