Blue Valentine romantik bir ilişkinin başını ve sonunu anlatan son derece yoğun bir film. Dean (Ryan Gosling) ve Cindy (Michelle Williams) 24 yaşında tanışıp, ateşli bir aşk yaşayıp evleniyorlar. Filmimiz ise 6 yıl sonrasını anlatarak açılıyor. Artık ikisi de kilo almış, Dean'in saçları dökülmüş ve yaşanan sıkıntıların izleri yüzlerine yansımıştır. Çiftin tartışmalarını izlerken bu evliliğin neden ters gittiğine dair parçaları birleştirmeye başlıyoruz ve "sevgi her güçlüğü yener" klişesinin gerçek hayatta her zaman geçerli olmadığını görüyoruz. Hollywood'un iki yükselen genç oyuncusunu bir araya getiren Blue Valentine tam bir performans filmi. Öyle ki, film boyunca öyküden ziyade oyuncuların performansları ile ilgileniyoruz. Onların sevinçlerini, heyecanlarını, hayal kırıklıklarını ve acılarını sanki biz de hissediyoruz. Hem Gosling hem de Williams'ın Altın Küre'ye aday olmalarına şaşmamalı (Williams ayrıca bir de Oscar adaylığı ekledi sepete), çünkü ikisi de iyi iş çıkarıyorlar. Yönetmen Derek Cianfrance çekimden önce bu iki oyuncuyu altı hafta bir eve kapatıp, birlikte zaman geçirmelerini ve birbirlerini tanımalarını istemiş. Bu da işe yaramış, çünkü Gosling ve Williams çoğu sahneyi bir senaryoya bağlı kalmadan doğaçlama oynuyorlar. Öte yandan, bu kadar performans odaklı bir film bazı bünyelere fazla durgun, fazla sanatsal ve fazla uzun da gelebilir. (7) DVD'Sİ ÇIKTI
14 Aralık 2011
12 Aralık 2011
115. Hugo
1930'ların Paris'inde bir tren istasyonunun içinde kaçak bir hayat yaşayan, Charles Dickens romanlarından fırlamış bir çocuğun, Hugo'nun hikayesi. Son derece büyük beklentilerle gittim Hugo'ya. Beklenti olmaz mı, yaşayan en büyük yönetmen kabul edilen Martin Scorcese'nin ilk üç boyutlu filmi ve ilk "aile" filmi; iki haftadır tüm sinema eleştirmenleri ve köşe yazarları yere göğe sığdıramıyorlar, anlata anlata bitiremiyorlar, aman çoluğunuzu çocuğunuzu toplayın hep birlikte gidin diye. Filmin IMDb'deki notu 8,5. Hani neredeyse "Hugo'yu sevmeyeni dövüyorlar" gibi bir durum oluştu. Sonuç... Üzgünüm ama bu kutsama kervanına ben katılamayacağım. Evet, teknik açıdan söylenecek bir şey yok, 3D çok iyi kullanılmış, özellikle tren istasyonunda koridorların, dehlizlerin içinden, insanların arasından geçerek yapılan çekimler birinci sınıf, Scorcese gibi bir ustanın elinin değdiği anlaşılıyor. Ama ya öykü... Hiç lafı evirip çevirmeden -ve tüm tepkilere göğsümü siper ederek- söyleyeyim: sıkıcı bir film bu. İlk kırk dakika boyunca filmin düşük temposuna katlandım, "herhalde ikinci yarıda çok ilginç şeyler olacak" diye. Ama hayır, sinema tarihine ilişkin güzel detaylar sunsa da, ikinci yarıda da uçuşa geçemedi film, beni içine alıp götürecek bir hikaye olamadı. Kısaca, Martin Scorcese sinema sanatının öncülerine bir saygı duruşunda bulunmak istemiş. Hugo'nun bu sene -en iyi film dahil- birçok dalda Oscar'a aday olacağı da kesin. Ama ben kendi adıma ustanın sokaklara dönmesini tercih ederim. (6) SİNEMADA İZLENDİ
9 Aralık 2011
114. The Hangover Part II
İlk Hangover'ı çok beğenmiş, hatta yılın en iyi 10 filmi listeme dahil etmiş ve tam iki yıl önce şöyle yazmıştım: "Bekarlığa veda partisi için gittikleri Las Vegas’ta, ertesi sabah otel odalarında bir kaplan, bir bebek ve eksik bir diş ile uyanan ve bir gece önce ne olduğunu anlamaya çalışan üç arkadaşın müthiş eğlenceli hikayesi". Bu ikinci felekten gecede yapımcılar adamlarımızı Bangkok'a uçurup ilk filmdeki hikayeyi neredeyse aynen tekrarlıyorlar. Phil, Stu ve Alan yine sabah bir otel odasında uyanıp olayları geriye doğru çözmeye çalışıyorlar, kaplan yerine bir maymun, çekilmiş diş yerine ise suratın ortasına yapılmış bir dövme var. İlk filmde damat kayıptı, bu kez gelinin kardeşi kayıp. Yalnız bu filmin ilk filmden farkını söyleyeyim: cüretkarlıkla bayağılık arasında ince bir çizgi var, ilk film o çizgiyi aşmadan baştan sona güldürebiliyordu. Senarist/yönetmen Todd Phillips bu kez o çizgiyi aşmış, ilk hikayeye yaratıcı hiçbir ekleme yapamazken, sadece daha gürültülü, daha kaba ve daha edepsiz olayım diye uğraşmış. Erkeklere söylüyorum, kesinlikle eşinizle ya da kız arkadaşınızla birlikte izlemeyin, aranız bozulur. İlla izleyecekseniz yalnız, ya da arkadaş tayfanızla birlikte izleyin, "abi olmaz böyle şey ya, ehi ehi ehi" diyerek... (5) DVD'Sİ ÇIKTI
7 Aralık 2011
113. Green Lantern
Maşallah bu sene süper kahramanlardan yana sıkıntı çekmedik. Perdelere arka arkaya uçarak gelen bu çizgi-roman uyarlamaları arasında, Captain America, X-Men gibi iyi işler, Thor gibi eğlenceliler olduğu gibi bu Green Lantern gibi izlerken esnetenler de vardı. Sanırım yeşil konseptinde bir uğursuzluk var, sene başında izlediğim Green Hornet de felaket bir şeydi. Green Lantern, Hornet kadar antipatik değil hiç olmazsa. Ryan Reynolds pek ciddiye almadığı bu rolde, kendini seyirciye sevdirebilmek için epey çabalıyor, ama eldeki malzeme pek zayıf ne yazık ki. Konu klasik: evrende iyilerle kötülerin savaşında iyilerin elinde bir tane yeşil "kandil" var. Dünyaya düşen bu kandil bizim Top Gun pilotu Hal Jordan'ı (Ryan Reynolds) seçiyor. Süper güç de şöyle hasıl oluyor: bir yeşil yüzük ile birlikte çalışan bu fener, yüzüğü takanın hayal ettiği şeyleri gerçeğe dönüştürebiliyor. Örneğin evde tirbuşon mu lazım oldu (hani hep olur ya...), fenere bakıp hayal ediyorsunuz, hop tirbuşon geliyor. Şimdi kahramanımızın elinde böyle muazzam bir güç var, filmin kötü ruhu toz bulutu şeklindeki Parallax'la savaşırken neler hayal ediyor? Mancınık, roket, vs.. gibi yaratıcılıktan yoksun şeyler. Şöyle Konya Ovası boyutunda bir toz torbası hayal et, bu Parallax'ı da içine koy, gönder uzaya bitsin gitsin... Sadece çizgi romanın iflah olmaz fan'larına...(4) DVD'Sİ ÇIKTI
112. Cars 2
2006 yılının sansasyonel filmi Cars'ın başarısından sonra Disney/Pixar'ın yeni bir Cars yapması beklenen bir gelişmeydi. Sürpriz olan ise devam filminin bu derece ilkinin gölgesinde kalması. Hikaye bu kez tamamen Karbüratör Kasabası'ndan çıkıyor ve dünyanın çeşitli şehirlerini kapsayan bir James Bond parodisine dönüşüyor. Ancak ilk filmdeki naiflik ve samimiyet duygusu da sanki o küçük kasabada kalıyor. Hudson Hornet'i seslendiren Paul Newman'ın 2008'de ölmesi nedeniyle, Hudson Hornet karakteri kadrodan çıkarılmış. Şimşek McQueen de sanki bu kez daha geri planda kalmış ve başrolü Mater'e vermiş, ki bu da doğru bir tercih midir tartışılır. Çocuklar Cars 2'ye yine de bayılacaklar, çünkü sevdikleri karakterler sıkı bir aksiyonla tekrar karşılarında. Ayrıca filmin görsel kalitesine de diyecek yok. Özellikle Tokyo, Roma ve Londra'daki yarış sahneleri çok iyi çekilmiş. Ancak büyükler için yer yer sıkıcı olduğunu söylemem lazım, ilk filmdeki güzel senaryo ve ayrıntılı karakterlerden eser yok maalesef. (6) SİNEMADA İZLENDİ
6 Aralık 2011
111. Dedemin İnsanları
Çağan Irmak filmlerinin insanı hemen beşinci dakikadan itibaren çekip içine alan büyülü bir havası oluyor. Babam ve Oğlum'da da benzer bir duygusal yoğunluğu hissetmiştim. Çağan Irmak ile yaşıt olmamızdan mıdır, anlatılan dönemleri (1970'lerin sonları 80'lerin başları) benim de bir ortaokul öğrencisi olarak bizzat yaşamamdan mıdır, yoksa perdedeki öykünün doğduğum büyüdüğüm ve şu anda bu satırları yazdığım Ege'de İzmir'de geçmesinden midir bilmem, müthiş bir içselleştirme ile izledim filmi. Dedemin İnsanları, 1923'teki büyük mübadele ile Girit'ten ayrılıp karşı kıyıya göç eden Mehmet Bey'in (filmin sonundaki yazıdan anladığımıza göre Çağan Irmak'ın gerçek dedesi Mehmet Yavaş'ın) ve onun Türkiye'de kurduğu üç kuşağa yayılan ailesinin hikayesini anlatıyor. Bir "büyük aile tablosu" olarak da okunabilecek film, aynı zamanda yakın tarihimizden çeşitli travmaları (mübadele,12 Eylül) ve bu olayların toplumsal belleğimizdeki yansımalarını (ait olamama, ötekileştirme, milliyetçilik) başarıyla aktarıyor.
Çağan Irmak bunları yaparken son derece başarılı bir görüntü yönetimi kullanıyor. 70'lerin sonları sarı-turuncu renklerle anlatılırken, 1920'ler için mavi-gri bir ton tercih edilmiş. Özellikle Girit'teki göç sahnelerini çok beğendim. Bu bölümdeki kostüm, makyaj, set tasarımı çalışmaları öylesine başarılı ki, sanki bir film değil 1923'te çekilmiş bir belgesel izliyoruz. Girit sahilinde ailelerin kendilerini alacak Gülcemal gemisini beklerken çekilmiş bir sahne var. O sahnede filmi durdurun ve sadece bir kareyi alın. O karedeki fotoğrafa dakikalarca bir tabloyu izler gibi bakabilirsiniz. Öylesine dolu, öylesine hüzünlü bir kare...
Filmdeki tüm oyunculuklar çok başarılı, ama Çetin Tekindor için ayrı bir paragraf açmak lazım: Çocukluğumuzda "Beyaz Gölge" Koç Reeves'in ve tüm Rock Hudson filmlerinde merhum Amerikalı aktörün sesi olarak tanıdığımız sevdiğimiz bu adam, son yıllarda -özellikle de Çağan Irmak filmleriyle- ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu kanıtlıyor. Çarşıda pazarda bir gün kendisi ile karşılaşsam önce "hocam karşınızda saygıyla eğiliyorum" diyeceğim, sonra da boynuna sarılıp ağlayacağım herhalde... Ağlamak demişken, sonlara doğru Ozan'ın karnede "Davranış: Pekiyi" satırını görüp dedesini hatırladığı ve ağladığı anlaşılmasın diye kafasını pencereye çevirdiği bir saniyelik bir bakışı var; 2000 doğumlu bir çocuktan o nasıl bir oyunculuktur, ben böyle şey görmedim. O ana kadar yutkuna yutkuna duranlar, o sahnede koyvermişlerdir sanırım.
Filmin ikinci yarısındaki "ona da değinelim, buna da dokunalım" gayreti hem filmin uzamasına hem de temponun biraz düşmesine sebep olsa da, o kadarcık kusuru görmezden gelelim. Kitle sineması dediğimiz şeyi çok iyi yapan, bir takım doğru mesajları vermek için sinema sanatını etkileyici bir şekilde kullanabilen, genç ama artık "usta" bir yönetmenimiz var. Dedemin İnsanları için, ikinci haftasında, seanstan dört saat önce baktığımda sinemada yerler tükenmişti. Ne iyi!... O kadar insanın yüzde birinde bile filmi izledikten sonra kendinden farklı olanlara bakışında bir değişiklik olmuşsa bu büyük bir kazanımdır.
Not: Filmin sonunda Çağan Irmak'ın gerçek aile fotoğrafları eşliğinde yazılar akarken ve siz yanınızdakilere çaktırmamak için gözyaşlarınızı silerken çalan Gül Bahar şarkısı için şuraya tıklayabilirsiniz. (8,5) SİNEMADA İZLENDİ
2 Aralık 2011
110. The Ides of March
"Ides of March" deyimi tarihte Jül Sezar'ın senatoda ihanete uğrayıp 23 bıçak darbesiyle öldürüldüğü günü anlatan bir ifade; meşhur "sen de mi Brütüs" repliğinin kullanıldığı gün yani... Biraz daha etimolojiye girersek, "ides" latince "idus"tan geliyor ve "ayın ortası" anlamında. Dolayısıyla "ides of March" kısaca 15 Mart tarihini işaret ediyor. Filmimizde de, Amerika'da başkanlık yarışında çok önemli bir durak olan Ohio ön seçimleri işte bu 15 Mart tarihinde gerçekleşiyor. Demokrat aday Mike Morris'e (George Clooney) medya danışmanlığı yapan Stephen (Ryan Gosling) politikaya bulaşanların bir süre sonra nasıl kendi ideallerine ters düşebildiğini yaşayarak öğreniyor. Filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstlenen George Clooney -kendisi de iyi bir oyuncu olduğu için olsa gerek- tam bir "oyuncu filmi" çekmiş ve Phillip Seymour Hoffmann, Paul Giamatti, Marisa Tomei gibi yetenekli veteranlardan en iyi performansları almayı başarmış. Filmdeki karakterlerden hiçbirinin tam iyi ya da %100 kötü olmamasını beğendim. Örneğin başta "prensiplerimden asla vazgeçmem" diyen ve gerçekten de iyi bir adam, ideal bir eş olduğunu düşündüğümüz başkan adayının çok da sütten çıkmış ak kaşık olmadığını sonradan öğreniyoruz. Filmin başrolündeki danışman da yeri geldiğinde ve başı sıkıştığında bir çırpıda kendi değerlerine ihanet edebiliyor. Politikaya bulaştın mı artık temiz yoktur, sadece daha az kirliler vardır diye özetlenebilecek mesaj ilgi çekici bir entrikayla birlikte veriliyor. İyi bir politik gerilim örneği. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
30 Kasım 2011
109. Midnight in Paris
Woody Allen Avrupa'da dolaşmaya devam ediyor: Londra (Match Point) ve Barselona'dan sonra (Vicky, Cristina, Barcelona) şimdi de Paris'in güzelliklerini kendi hayal dünyası ile birleştirerek bizlere sunuyor, her zamanki gibi yerel yönetimlerden ciddi miktarda maddi katkı alarak... Allen'ın bir sonraki projesi Nero Fiddled'ın da Roma'da geçeceğini şimdiden duyuralım. Filmimize dönersek, nişanlısıyla birlikte romantik bir tatil için şehre gelen Paris hayranı Amerikalı yazar Gil, nişanlısına sürekli 1920'lerin Paris'inde yaşamanın ne kadar müthiş bir şey olduğunu anlatıp duruyor. Sarhoş olduğu bir gecenin sonunda ise kendini sürpriz bir şekilde 1920'lerin Paris'inde buluyor ve Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Gertrude Stein gibi yazarlarla, Picasso, Dali, Bunuel gibi sanatçılarla tanışma fırsatı buluyor. Elbette, o dönemle ve yukarıda saydığım isimlerin hayatları ile ilgili bilgi sahibi olmak filmden alınan keyfi arttıracaktır. Örneğin bir sahnede Gil, Fransız yönetmen Luis Bunuel'e bir fikrini anlatıyor. Bahsettiği hikaye gerçekten de Bunuel'in başyapıtlarından birinin senaryosu imiş (bakmayın, ben de bildiğimden değil de sonradan öyle olduğunu okudum). İşte bu tür küçük hoşluklarının farkına varabilmek için biraz 20.yüzyıl sanat tarihine vakıf olmak gerekiyor. Ama bu birikime sahip olmayan -ben dahil- sade izleyiciler için de, Midnight in Paris şurup gibi akan konusu ve Allen'a özgü çok iyi yazılmış diyaloglarıyla yeterince cazibeli bir seyirlik. (7) SİNEMADA İZLENDİ
28 Kasım 2011
108. Of Gods and Men
1996 yılında haberlere konu olmuş gerçek bir olayı anlatan hikaye, Cezayir'in bir dağ köyündeki manastırda yaşayan sekiz Hıristiyan keşişi odak noktasına alıyor. Müslüman köylülerle gayet barışçıl bir ilişki geliştirmiş olan keşişler, ülkede iç savaşın patlak vermesi ve köktendincilerin tehditleri sonrasında manastırı terketmek ya da köyde kalmak arasında bir karar vermek durumunda kalıyorlar. İki başlık alttaki Incendies'de olduğu gibi din adına işlenen suçları lanetlememizi ve giderek genelde din kavramını bir kez daha sorgulamamızı teşvik eden senaryo bir takım politik konulara ise hiç girmemeyi tercih ediyor: Örneğin, Cezayir'in maruz kaldığı tüm bu belaların asıl sorumlusunun Fransa'nın emperyalist saldırganlığı olduğu ve ülkeyi yüz yılı aşkın bir süre sömürge olarak yönetirken her türlü baskıyı da uyguladığı gerçeği es geçiliyor. Yönetmen Xavier Beauvois olayın nedenlerini niçinlerini bir yana bırakıp, keşişler özelinde bir insanın inançlarıyla gerçekler arasında kalışını resmetmeye çalışırken, yakın plan yüz çekimleriyle kahramanlarının duygularını tam bir başarıyla yansıtıyor. Gereğinden fazla uzatılan ayin sahneleri biraz sıkıcı olsa da (hani filmin adı "Tanrılar, İnsanlar ve Ayinler" olsa yeridir), film başarılı bir görüntü yönetmenliği ve usta oyunculuklarla ayakta kalmayı başarıyor. (7) DVD'Sİ ÇIKTI
25 Kasım 2011
107. Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm
CV'sinde Gemide, Barda gibi zirvelerin yanında Kurtlar Vadisi: Irak gibi felaketleri de barındırabilen Serdar Akar (ah geçim derdinin gözü kör olsun!) ufak çapta bir fenomen haline getirdiği diziyi sinemanın büyük perdesine taşıyor. Behzat Ç. tam anlamıyla "Türk usulü" bir polisiye. Başka hangi polisiyede, polis kahvede yakaladığı zanlıyı okey ıstakasıyla döver!..
Emrah Serbes'in Son Hafriyat romanından uyarlanan senaryo bir yandan yerel motifleri ustaca serpiştirirken, son derece ilginç karakterler, sağlam bir olay örgüsü ve heyecanlı bir final ile iyi bir polisiye olmayı da beceriyor. Biraz aceleye gelmiş bölümler de yok değil: Ege Aydan karakteri sadece kardeşine "bir doktora görün" deyip ortadan kayboluyor (herhalde dizide daha anlamlı bir rolü vardır), en sonda arabanın durup dururken yolda takla atması sahnesi de sanki "şöyle bir aksiyon ekleyelim" niyetiyle çekilmiş izlenimi yaratıyor.
Ufak tefek kusurlarına rağmen, Behzat Ç.toplamda iyi bir iş olmuş. Bir kere, televizyonda dizinin bırakın herhangi bir bölümünü, herhangi bir bölümden herhangi bir sahnesini dahi izlememiş "numune" biri olarak, bu film bende dizinin eski bölümlerini bulup izleme, Pazar'dan itibaren de yeni bölümleri takip etme isteği yaratıyorsa, belli bir başarıyı teslim etmek lazım. (7) SİNEMADA İZLENDİ
Emrah Serbes'in Son Hafriyat romanından uyarlanan senaryo bir yandan yerel motifleri ustaca serpiştirirken, son derece ilginç karakterler, sağlam bir olay örgüsü ve heyecanlı bir final ile iyi bir polisiye olmayı da beceriyor. Biraz aceleye gelmiş bölümler de yok değil: Ege Aydan karakteri sadece kardeşine "bir doktora görün" deyip ortadan kayboluyor (herhalde dizide daha anlamlı bir rolü vardır), en sonda arabanın durup dururken yolda takla atması sahnesi de sanki "şöyle bir aksiyon ekleyelim" niyetiyle çekilmiş izlenimi yaratıyor.
Ufak tefek kusurlarına rağmen, Behzat Ç.toplamda iyi bir iş olmuş. Bir kere, televizyonda dizinin bırakın herhangi bir bölümünü, herhangi bir bölümden herhangi bir sahnesini dahi izlememiş "numune" biri olarak, bu film bende dizinin eski bölümlerini bulup izleme, Pazar'dan itibaren de yeni bölümleri takip etme isteği yaratıyorsa, belli bir başarıyı teslim etmek lazım. (7) SİNEMADA İZLENDİ
24 Kasım 2011
106. Incendies
Midemde garip kötü bir hisle kalktım filmin başından. Incendies insanda yaşama sevincini filan alıp götüren, sarsıcı, rahatsız edici filmlerden. Lübnan asıllı Kanadalı yazar Wajdi (yani bildiğimiz Vecdi) Mouwad'ın tiyatro oyunundan uyarlanan film, Kanada'lı iki kardeşin annelerinin vasiyetini okumalarıyla başlıyor. Anne Nawal çocuklarından memleketi Lübnan'a dönüp ağabeylerini ve babalarını bulmalarını istiyor. Sonrasında hikaye Lübnan'a taşınıyor ve geçmiş ve günümüzün paralel ilerlediği bir senaryo ile kadının gençliğinde Ortadoğu cehenneminde yaşadığı sancılı yılları ve çocuklarının bu geçmişle yüzleşmelerini izliyoruz. Ve bu coğrafyada yüzyıllardır yaşanan din savaşlarının insanlarda ne korkunç tahribatlar yaptığını, ne dayanılmaz yangınlar yarattığını görüp bir kez daha insanlığımızdan utanıyoruz. Incendies'i tavsiye eder miyim, aman mutlaka izleyin der miyim, emin değilim. En iyi yabancı film Oscar'ına aday olmuş, müziğiyle, kurgusuyla, oyuncularıyla kaliteli bir film var karşımızda, ama bir o kadar da sert ve rahatsız edici. Psikolojinizi bir süreliğine bozacağı kesin. Herkese göre değil kısacası. Çok mutlu olduğunuz bir günde mutsuz olmak için tercih edilebilir. Not: Filmin uyarlandığı oyunun bu sezon İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından sahnelendiğini de ekleyelim, detay şurada . (8) DVD'Sİ ÇIKTI
21 Kasım 2011
105. Margin Call
Margin Call 2008 krizinin hemen öncesinde Wall Street'teki bir yatırım şirketinde 24 saat içinde yaşanan olayları anlatıyor. Jeremy Irons, Kevin Spacey, Stanley Tucci gibi baba aktörlerin rol aldığı film bize krizin mutfağından insan manzaraları sunarken belli bir gerilim yaratmayı da başarıyor. Ancak birkaç başlık aşağıda Contagion için söylediklerimi Margin Call için de tekrarlayabilirim: Yönetmenin aşırı metodik yaklaşımı ve duygusallıktan özellikle kaçınması seyircinin filme bağlanmasını da engelliyor. Sonuçta, milyon dolarlarla oynayanların nasıl dibe vurdukları ile ilgili ilginç ve gerçeğe çok yakın bir hikaye izliyoruz, ama yeterince de etkilenmiyoruz. (6,5) SİNEMADA İZLENDİ
17 Kasım 2011
104. Crazy, Stupid, Love
Son zamanlarda Hollywood'un çok başvurduğu "iki tane popüler ismi yan yana getirelim, klişeleri basalım, senaryo mu koyver gitsin" formülüne başvurmayan, son derece sempatik bir film Crazy Stupid Love. Zekice yazılmış senaryosu ve çok boyutlu karakterleri ile ardı arkası kesilmeyen romantik komediler silsilesi arasından sıyrılmayı başaran bir yapım. Gerçi yine klişe bir senaryo gibi başlıyor hikaye: kadın avcısı yakışıklı Ryan Gosling, eşinin terkettiği Steve Carrell'e "10 derste kız tavlama sanatı"nı anlatıyor. Sinemada ara olduğunda izlenimlerim "eh işte fena değil" seviyesindeydi. Ancak film ikinci yarısında bize öyle bir çalım atıyor ki (muhteşem bahçe sahnesi), filme olan ilgimiz ve beğenimiz birden tavan yapıyor. Bu sene tek bir romantik komedi izleyecekseniz, o film Crazy Stupid Love olsun. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
16 Kasım 2011
103. Immortals
300 Spartalı'nın yapımcıları yine kılıçlı mızraklı ve sandaletli adamlarla karşımızda. Bu kez yönetmen koltuğunda The Cell ve The Fall'un Hint asıllı yönetmeni Tarsem Singh var. Immortals'ın birçok sahnesi 300'ü andırıyor. Hele filmin esas oğlanı Theseus'un dar bir koridorda, arka arkaya gelen düşmanlara giriştiği, birini mızrakla havaya atarken arkadan gelenin karnını kılıçla deştiği ve super slow motion kameranın kendisiyle paralel yürüdüğü sahne resmen 300'den kopyala yapıştır yapılmış gibi duruyor. Yine de Tarsem ile 300'ün yönetmeni Zack Snyder'in tarzları farklı. Snyder savaş sahnelerinde daha başarılı iken, Tarsem görselliğe kafayı takmış bir yönetmen. Kostüm, dekor, mekan ve renk kullanımında hep bir stilize olma çabası hakim. Bu çaba çoğu zaman başarıya da ulaşıyor ve filmden aklımızda birçok unutulmaz tablo kalıyor (tuz gölünde kırmızılar giymiş kahinler, Zeus'un ateşten bir kırbaçla oğlu Ares'i öldürmesi, en sonda gökyüzünde tanrılarla titanların savaşı gibi). Öte yandan filmin görsel üstünlüklerinin yanında konu biraz zayıf kalmış. 3D kullanımı ise oldukça başarılı. (7) SİNEMADA İZLENDİ
15 Kasım 2011
102. Real Steel
Tam baba-oğul birlikte seyredilecek film... Yıl 2020; artık insanların dövüşmesinden kurallar nedeniyle yeterince keyif alamayan boks seyircisi yeni bir eğlence buluyor: robot dövüşleri. Kendi de eski bir boksör olan Charlie (Hugh Jackman) hurdadan topladığı bir robotu yetiştiriyor ve ünvan maçına kadar yükseltiyor. Bu süreç içerisinde, yıllar önce terkettiği oğlu ile ilişkilerini de düzeltme fırsatı yakalıyor. Konuyu böyle anlatınca çok geyik ve ucuz bir film gibi geliyor kulağa, biliyorum. Ben de önce "ne işi var Hugh Jackman'ın bu robot Rocky hikayesinde" demiştim, ama öyle değil. Bir kere yapımcısından (Steven Spielberg) yönetmenine (Shawn Levy) herkes bu projeyi ciddiye almış ve emek harcamış. Örneğin boks sahnelerinin koreografisi için profesyonel boksun efsanevi isimlerinden Sugar Ray Leonard danışman olarak getirilmiş. Konu bire-bir Rocky ile aynı olsa da, başarılı görsel efektler ve Hugh Jackman ve küçük oyuncu Dakota Goyo'nun samimi oyunları ile Real Steel ilgiyle izlenen ve "gaza getiren" bir yapım olmuş. Babalara en başta dediğim gibi: 8-18 yaş aralığında bir oğlunuz varsa, mutlaka oturun birlikte izleyin. Özellikle final sahnesinde iyice havaya girip perdedeki Atom ile birlikte yumruklarınızı sağa sola sallarken bulabilirsiniz kendinizi...(7,5) SİNEMADA İZLENDİ
12 Kasım 2011
101. Contagion
Filmi izleyenler eminim ellerini artık daha sık yıkıyorlardır. Oyuncu kadrosunda alışılmadık biçimde tam 8 adet Oscar'a aday olmuş ya da Oscar almış isim (Matt Damon, Jude Law, Laurence Fishbourne, Kate Winslet, Gwyneth Paltrow, Marion Cotillard, Elliot Gould, John Hawkes) barındıran Contagion, bir virüsün dünyanın herhangi bir köşesinden hızla nasıl tüm dünyaya yayılabileceğini, bir belgesel kıvamında, çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Yukarıda saydığım birbirinden maharetli isimler çok da fazla yeteneklerini sergileme şansı bulamıyorlar, çünkü Contagion'da odak noktasında virüsün yayılma hikayesi var. Yönetmen Steven Soderbergh karakterleri bir araç olarak kullanırken, duygusal sahnelerden özellikle kaçınarak filmin ağlak bir melodrama kaymasını bilinçli bir şekilde engelliyor. Soderbergh'in bir anlamda Traffic'te izlediği yöntemi tekrarladığını söyleyebiliriz. O sanki bir haber kameramanı gibi bize olayları, iyisiyle kötüsüyle, olduğu gibi aktarıyor, değerlendirmeyi bize bırakıyor. Ancak bütün bu gerçekçilik ve sanitizasyon çabası filmin "soğuk" olarak algılanmasına da yol açabilir. Yine de son tahlilde, usta bir yönetmenden güncel bir konuya dair, titreyip kendimize gelmemizi sağlayan ürkütücü ama başarılı bir bakış. (7) SİNEMADA İZLENDİ
10 Kasım 2011
100. The Adventures of Tintin
İşte geldik yüzüncü filme!.. Biliyorum senenin bitmesine az kaldı, ama merak etmeyin 150'yi tamamlayacağız birlikte. İzlemede sorun yok da, yazmaya zaman ayırmak zorluyor biraz.
Çocukluğumda hiçbir Tenten macerasını başından sonuna okumadım, ama bazı arkadaşlarımın ne kadar Tenten delisi olduğunu da iyi hatırlıyorum. Şimdi kendisi de bizzat bir Tenten fanatiği olan efsanevi Steven Spielberg, yönettiği ilk animasyon ile bu frankofon (Belçikalı) çizgi roman klasiğini yeni nesillerle tanıştırmaya girişiyor. Belki de Avrupa kültürüne daha yakın olması sebebiyle Tenten'in Amerika'daki vizyon tarihi Noel haftasına bırakılırken, film Avrupa'da (ve Türkiye'de) Amerika'dan iki ay önce gösterime girdi.
Spielberg son Indiana Jones filmindeki hayal kırıklığından sonra aksiyon çekmedeki hünerini bizlere bir kez daha hatırlatıyor. Indiana demişken, Tenten'in gerek bir takım sırları çözme üzerine kurulu konusu, gerekse de dur durak bilmeyen aksiyon temposu ile en çok Indiana Jones'u andırdığını da söylemek lazım. Aksiyon sahneleri arasında özellikle Fas'taki motosikletli kovalamaca sahnesini ayrı tutuyorum. Yaklaşık 10 dakika süren ve tek plan olarak çekilen bu unutulmaz kaçma kovalama sekansı tam bir deha ürünü.
Yapımcılar arasında yer alan ve serinin ikinci filmini yönetecek olan Peter Jackson'ın (Lord of the Rings) WETA dijital efekt ekibi yine "motion capture" tekniği ile harikalar yaratıyor. Perdedeki yüzler, mimikler öylesine gerçekçi ki, yakında bu dijital karakterlerden biri Oscar'a aday olabilir.
The Adventures of TinTin, klasik seriyi -ruhuna ihanet etmeden- en son teknoloji ile büyük perdeye başarıyla adapte eden, çocukluğu Tenten evreninde geçmiş kitleleri zaten mest edecek, Tenten ile hiç tanışmamış olanları da fazlasıyla tatmin edecek yüksek tempolu bir aksiyon. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
Çocukluğumda hiçbir Tenten macerasını başından sonuna okumadım, ama bazı arkadaşlarımın ne kadar Tenten delisi olduğunu da iyi hatırlıyorum. Şimdi kendisi de bizzat bir Tenten fanatiği olan efsanevi Steven Spielberg, yönettiği ilk animasyon ile bu frankofon (Belçikalı) çizgi roman klasiğini yeni nesillerle tanıştırmaya girişiyor. Belki de Avrupa kültürüne daha yakın olması sebebiyle Tenten'in Amerika'daki vizyon tarihi Noel haftasına bırakılırken, film Avrupa'da (ve Türkiye'de) Amerika'dan iki ay önce gösterime girdi.
Spielberg son Indiana Jones filmindeki hayal kırıklığından sonra aksiyon çekmedeki hünerini bizlere bir kez daha hatırlatıyor. Indiana demişken, Tenten'in gerek bir takım sırları çözme üzerine kurulu konusu, gerekse de dur durak bilmeyen aksiyon temposu ile en çok Indiana Jones'u andırdığını da söylemek lazım. Aksiyon sahneleri arasında özellikle Fas'taki motosikletli kovalamaca sahnesini ayrı tutuyorum. Yaklaşık 10 dakika süren ve tek plan olarak çekilen bu unutulmaz kaçma kovalama sekansı tam bir deha ürünü.
Yapımcılar arasında yer alan ve serinin ikinci filmini yönetecek olan Peter Jackson'ın (Lord of the Rings) WETA dijital efekt ekibi yine "motion capture" tekniği ile harikalar yaratıyor. Perdedeki yüzler, mimikler öylesine gerçekçi ki, yakında bu dijital karakterlerden biri Oscar'a aday olabilir.
The Adventures of TinTin, klasik seriyi -ruhuna ihanet etmeden- en son teknoloji ile büyük perdeye başarıyla adapte eden, çocukluğu Tenten evreninde geçmiş kitleleri zaten mest edecek, Tenten ile hiç tanışmamış olanları da fazlasıyla tatmin edecek yüksek tempolu bir aksiyon. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
8 Kasım 2011
99. Tower Heist
Kariyerinin büyük bölümünü Jackie Chan ve Chris Rock'lı Rush Hour filmlerini çekmekle geçirmiş ve benim gözümde ışıksız bir yönetmenden öteye gidememiş Brett Ratner bu kez Ben Stiller ve Eddie Murphy'yi bir soygun filminde bir araya getiriyor. Sinema hafızamıza yer etmiş Ocean's Eleven'dan The Usual Suspects'e, Ronin'den Heat'e başarılı soygun filmlerinin ortak yönleri en ince detaylara dikkat eden bir senaryo, yetenekli kalabalık bir oyuncu kadrosu, ve en sonunda "haa!" dedirten sürprizli bir finaldir. Tower Heist yönetmen Brett Ratner için ileri yönde atılmış bir adım olsa da, yukarıda saydığım türün klasikleri ile aşık atabilecek bir soygun filmi değil. Bir kere senaryoda ciddi boşluklar var. Ama bunları kafayı takmayıp, hafif bir hafta sonu eğlencesi olarak kabul ederseniz, tatmin edici olduğunu da söyleyebilirim. Özellikle Eddie Murphy'yi tekrar Beverly Hills Cop ve 48 Hours dönemlerindeki formunda görmek büyük keyif. (6,5) SİNEMADA İZLENDİ
1 Kasım 2011
98. Paranormal Activity 3
Paranormal Activity'lerin ilk ikisini evde izlemiştim, bu son "aktivite"yi ise sinemada gördüm. Bir sinema filmi için bu cümleyi söyleyeceğimi hiç düşünmezdim, ama sanırım Paranormal Activity filmlerini evde izlemek daha etkileyici oluyor. Nedeni şu: tamamen amatör video kamera çekimlerinden oluşan görüntüler bunlar; evde izlediğinizde (DVD, BluRay, vs..) gerçekten birinin kamerasından çıkmış görüntüleri izler gibi oluyorsunuz ve bu durum gerçeklik duygusunu arttırıyor. Sinemada ise film şeridinden veya projeksiyon teknolojisinden kaynaklanan nedenlerle ister istemez perdede küçük çizgiler ya da noktalar oluşabiliyor, bu da sanki o gerilim duygusunu biraz zedeliyor. Serinin bu üçüncü halkasında bu kez ilk iki filmden tanıdığımız Katie ve Kristi kardeşlerin çocukluklarına gidiyoruz. Ondan sonra formül aynı: yine uzun sinir bozucu sessizlikler ve birçok "böö!" sahnesi. Bir vantilatörün alt kısmına tutturularak hareketli hale getirilen kamera fikrinin zekice olduğunu kabul etmek lazım. Kamera belli bir açıya döndüğünde diğer taraftaki sesleri duyuyor ama göremiyorsunuz, kamera diğer açıya doğru dönmeye başladığında ise o bekleme anı epey bir gerilim yaratıyor. Tüm seriye hakim olan "ne olursa olsun elinden kamerasını bırakmayan adam" saçmalığı ise yine mantığı zorluyor. Gecenin bir vakti uyanıyorsunuz, eşiniz ve çocuklarınızın nerede olduğu belli değil ve evden acayip sesler geliyor. Böyle bir durumda "ay gideyim kameramı alayım" mı dersiniz, canınızı kurtarmaya mı bakarsınız? (6) SİNEMADA İZLENDİ
31 Ekim 2011
97. In Time
İçinde en fazla "time" kelimesi geçen film olarak sinema tarihine geçecek olan In Time aslında orjinal bir fikre yaslanıyor. Gelecekte (ya da bir paralel evrende) bizim "vakit nakittir" sözü tam kelime anlamı ile yaşanıyor: Herkesin ne kadar ömrü kaldığı bileklerine kazınmış dijital bir sayaçta okunabiliyor ve insanlar para yerine ellerindeki zamanı kullanıyorlar. Örneğin bakkaldan ekmek almak istediğinizde hayatınızdan beş dakika düşüyor, diyelim iş yerinizden maaş alacaksınız ömrünüze bir ay ekleniyor, vs... Dediğim gibi fikir ilginç, ama bu ilginç fikir iyi bir senaryo ile desteklenmediğinde filme olan ilginiz de ancak 10-15 dakika sürüyor. Bilim-kurgu öğesini aradan çıkartın, geriye sıradan bir Bonnie ve Clyde benzeri kaçma kovalama hikayesi kalıyor. Fütüristik bilim-kurgu projelerini pek seven ve 1997 yapımı Gattaca ile bu konuda belli bir başarıya da ulaşan Andrew Niccol, hem yazıp hem yapımcılığını üstlenip hem de yönettiği bu filmde, bu kez ne yazık ki hedefi vuramıyor. İyi yönetilse 2011'in Inception'ı olabilecek bir fikir, kötü bir senaryo, ruhsuz oyuncular ve ağır aksak bir yönetim ile ne yazık ki gazı kaçmış kola kıvamında kalıyor. (5) SİNEMADA İZLENDİ
26 Ekim 2011
96. Bir Zamanlar Anadolu'da
Bir kere en baştan şunu söylemeli: Nuri Bilge Ceylan'ın 2,5 saatlik filminde boşa harcanmış bir saniye dahi yok ve ben bir an bile gözümü perdeden ayıramadım, bir dakika bile sıkılmadım. Bu filmin her anı, her sahnesi genel akışa ve konuya katkıda bulunuyor çünkü... Elbette Bir Zamanlar Anadoluda'ya (ve tüm Nuri Bilge Ceylan filmlerine) farklı bir akıl yapısı ile gitmek gerekiyor. Her dakika bir olayın olduğu, konuşmasız geçen sürelerin 30 saniyeyi aşmadığı "fast-food" Hollywood kurgusuna alışkın beyinler muhtemelen sıkılacak ve bu filmi "2,5 saatlik estetik bir sıkıntı" diye yaftalayacaklardır. Oysa bu benim gördüğüm en heyecanlı sıkıntı. Bu yazıyı asla entellektüel bir edayla, "siz anlamamışsınız ama ben anladım" havasında yazmıyorum. Hızlı ve Öfkeli'yi ve hatta -belli özellikleri ile- Transformers'ı bile beğenmiş bir sinema izleyicisiyim ben. Ama onların yeri ayrı, bu başyapıtın yeri ayrı...
Bir Zamanlar'ın konusunu bir cümle ile özetlemek mümkün: Bir cinayet sorgusu sonrasında bir savcı, bir doktor ve bir polis komiserinin başını çektiği bir grup insanın, ceseti aramakla geçirdikleri bir gecenin öyküsü... Ama asıl önemli olan -her iyi sinema örneğinde olduğu gibi- konunun kendisinden ziyade, öykünün nasıl anlatıldığı. Yolculuk boyunca kenara köşeye bırakılmış detaylar gerek söz konusu cinayetin neden işlendiğine dair, gerekse savcı, doktor ve polisin kendi geçmişlerine ait küçük ipuçları veriyor. Nuri Bilge Ceylan tüm bu alt metinleri mükemmel oyunculuklar ve nefes kesen bir görsellikle sunuyor izleyicisine.
Oyunculuğu bir sonraki paragrafa bırakıp görsellikle başlayalım. Nuri Bilge Ceylan fotoğrafçılıktan gelen estetik meziyetlerini bir kez daha ustalıkla kullanmış. Filmin tüm bir ilk yarısını kaplayan gece çekimleri boyunca, gerek yakın plan portrelerde gerek ücra Anadolu coğrafyası görüntülerinde ışık/gölge kullanımı ve çerçevelemeler muhteşem. Ceylan'ın her bir sahne için bir ressam titizliğiyle çalıştığı, her bir plan için görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki ile birlikte oturup kafa yordukları açıkça hissediliyor.
Taner Birsel ve Muhammet Uzuner'in çok az kelime kullanarak çok şey anlatan oyunları görmelere değer. Daha popüler bir isim olmasına rağmen Yılmaz Erdoğan'ın bol konuşmalı ve hareketli oyunu Birsel ve Uzuner'in sessiz ama güçlü performansları yanında sönük kalıyor. Ana karakterlerden olmasa da muhtarı canlandıran Ercan Kesal için de bir parantez açmak lazım. Nuri Bilge Ceylan'ın favori oyuncusu Kesal kısacık rolünde, sanki ortada bir senaryo yokmuş gibi doğal oynuyor. Bu arada Ercan Kesal'ın senaristlerden biri olduğunu ve 20 yıl önce bir taşra kasabasına doktor olarak tayin edildikten sonra yaşadıklarından esinlediğini de ekleyelim.
Şüphesiz ki, Nuri Bilge Ceylan seyircisinin filmleriyle bir ilişki kurmasını, o filmlerle konuşmasını bekliyor. O ilişkiyi kuramayanlar "ne bu ya böyle, adam iki saat ufka bakıyor" deyip kaçacaklar. Bu filmle konuşabilenleri ise mükemmel bir sinema deneyimi bekliyor. Bir Zamanlar Anadolu'da, çok katmanlı, birden fazla görülmeyi hak eden, insanda işi gücü bırakıp yönetmenlik eğitimi alma isteği uyandıran filmlerden. Nuri Bilge Ceylan'dan "yalnız ve güzel ülkesine" unutulmaz bir bakış. (9) SİNEMADA İZLENDİ
Bir Zamanlar'ın konusunu bir cümle ile özetlemek mümkün: Bir cinayet sorgusu sonrasında bir savcı, bir doktor ve bir polis komiserinin başını çektiği bir grup insanın, ceseti aramakla geçirdikleri bir gecenin öyküsü... Ama asıl önemli olan -her iyi sinema örneğinde olduğu gibi- konunun kendisinden ziyade, öykünün nasıl anlatıldığı. Yolculuk boyunca kenara köşeye bırakılmış detaylar gerek söz konusu cinayetin neden işlendiğine dair, gerekse savcı, doktor ve polisin kendi geçmişlerine ait küçük ipuçları veriyor. Nuri Bilge Ceylan tüm bu alt metinleri mükemmel oyunculuklar ve nefes kesen bir görsellikle sunuyor izleyicisine.
Oyunculuğu bir sonraki paragrafa bırakıp görsellikle başlayalım. Nuri Bilge Ceylan fotoğrafçılıktan gelen estetik meziyetlerini bir kez daha ustalıkla kullanmış. Filmin tüm bir ilk yarısını kaplayan gece çekimleri boyunca, gerek yakın plan portrelerde gerek ücra Anadolu coğrafyası görüntülerinde ışık/gölge kullanımı ve çerçevelemeler muhteşem. Ceylan'ın her bir sahne için bir ressam titizliğiyle çalıştığı, her bir plan için görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki ile birlikte oturup kafa yordukları açıkça hissediliyor.
Taner Birsel ve Muhammet Uzuner'in çok az kelime kullanarak çok şey anlatan oyunları görmelere değer. Daha popüler bir isim olmasına rağmen Yılmaz Erdoğan'ın bol konuşmalı ve hareketli oyunu Birsel ve Uzuner'in sessiz ama güçlü performansları yanında sönük kalıyor. Ana karakterlerden olmasa da muhtarı canlandıran Ercan Kesal için de bir parantez açmak lazım. Nuri Bilge Ceylan'ın favori oyuncusu Kesal kısacık rolünde, sanki ortada bir senaryo yokmuş gibi doğal oynuyor. Bu arada Ercan Kesal'ın senaristlerden biri olduğunu ve 20 yıl önce bir taşra kasabasına doktor olarak tayin edildikten sonra yaşadıklarından esinlediğini de ekleyelim.
Şüphesiz ki, Nuri Bilge Ceylan seyircisinin filmleriyle bir ilişki kurmasını, o filmlerle konuşmasını bekliyor. O ilişkiyi kuramayanlar "ne bu ya böyle, adam iki saat ufka bakıyor" deyip kaçacaklar. Bu filmle konuşabilenleri ise mükemmel bir sinema deneyimi bekliyor. Bir Zamanlar Anadolu'da, çok katmanlı, birden fazla görülmeyi hak eden, insanda işi gücü bırakıp yönetmenlik eğitimi alma isteği uyandıran filmlerden. Nuri Bilge Ceylan'dan "yalnız ve güzel ülkesine" unutulmaz bir bakış. (9) SİNEMADA İZLENDİ
13 Ekim 2011
95. Final Destination 5
Final Destination filmlerinden çıkınca insan garip bir şekilde sokakta daha bir tedirgin yürüyor: sanki her an bir vida gevşeyebilir, bir tabela kafanıza düşebilir ya da bir araba yoldan çıkabilir. Daha önceki dört filmden herhangi birini izlediyseniz konuyu zaten biliyorsunuz demektir, olay akışında hiçbir değişiklik yok: yine en başta bir kazayı rüyasında görerek arkadaşlarını ölümden kurtaran bir genç ve yine "ölümü aldatamazsınız" kuralının devreye girmesi ile ölmesi gerekenlerin tek tek ölmesi... Bir süre sonra zaten "acaba şu adam ölecek mi" sorusunu bırakıp "acaba nasıl ölecek" diye beklemeye başlıyorsunuz. Tabii ölümlerin hiçbiri de şöyle doğalgaz zehirlenmesi gibi sakin sakin olmuyor, illa ki bir parçalanma, bir fışkıran kan olacak. Filmin olumlu yanları da yok değil bu arada: baştaki köprü sahnesi müthiş bir ustalıkla çekilmiş, değme felaket filmlerine taş çıkartır. Ayrıca 3D teknolojisinin çok iyi kullanıldığını kabul etmek lazım. (6) SİNEMADA İZLENDİ
3 Ekim 2011
94. Shaolin
Çin yapımı Kung Fu filmleri artık çocukluğumuzun o ucuz görünümlü, sadece patada kütede dövüş sahnelerinden ibaret ultra sinemaskop yapımlarından bu yana epey yol aldı. Crouching Tiger Hidden Dragon'la başlayan, Hero ve Ip Man ile devam eden 2000 sonrası bir dizi Çin filminde, göz alıcı set dizaynları ve Hollywood prodüksiyonlarına taş çıkartacak bir yapım kalitesi hemen dikkati çekiyordu. Shaolin de bu trende uyuyor, ve savaşçı diktatörlerle Shaolin tapınağı rahiplerinin mücadelesini estetik kaygıları bir kenara bırakmadan anlatıyor. Öte yandan, filmin yüksek prodüksiyon kalitesi hikayenin önüne geçiyor ve özellikle ikinci yarıda film biraz sarkmaya başlıyor. Kısaca "tüfek icat oldu, mertlik bozuldu" şeklinde özetlenebilecek senaryo yeterince akıcı ve ilgi çekici değil. (6,5)
29 Eylül 2011
93. I Am Number Four
Hedef kitlesini pazarın gözdesi 14-17 yaş arası "Alacakaranlık" müritleri olarak belirlemiş bir liseli romantizmi / bilim-kurgu / aksiyon karması. İkinci yarısının ortalarına kadar temposuz ve ağır aksak giden film, "Altı Numara" Teresa Palmer'ın kadroya girdiği andan itibaren çok daha ilgi çekici ve bol aksiyonlu bir hal alıyor. Hani bu uyuz dört numarayı baygın bakışlı "ebedi" yavuklusuyla başbaşa bırakıp "I Am Number Six" diye başka bir film çekselermiş daha güzel olacakmış sanki. Son yirmi dakikaya yayılan başarılı finalinin hatrına izlenebilecek vasat bir ergen filmi. (5,5) DVD'Sİ ÇIKTI
26 Eylül 2011
92. Cowboys & Aliens
Uzaylılar hep 20.yüzyıldan sonra mı gelecek? İşte dünyamıza 1873'te de gelmişler ve insanlığın kaderi eski Batı'daki bir avuç kovboyun ellerinde... Cowboys & Aliens tuhaf bir kombinasyonla, western filmlerinden aşina olduğumuz tüm klişeleri (küçük bir kasaba, kasabanın şerifi, kapısında "saloon" yazan bar, adı "Doc" olan bir barmen, kızılderililer, bir kanun kaçağı, posta arabası soygunu, vs..) alıyor ve uzaylıların lazer ışınları ile bir araya getiriyor. Filmin bizzat adı bir komedi filmini çağrıştırsa da 007 Daniel Craig ve Harrison Ford işlerini ciddiye almışlar ve filme belli bir ağırlık katmayı da başarmışlar. Aslında filmin uzaylılar ortaya çıkana kadar olan bölümü sanki daha hoş lezzetler içeriyor ve "keşke Jon Favreau hiç uzaylıları karıştırmayıp şöyle klasik bir western çekseymiş" dedirtiyor. Bu arada Alien ne müthiş bir dizaynmış ki yıllardır çekilen tüm uzaylı filmlerinde yaratıklar hep ona benzer... (alyen değil Alien!) (7) SİNEMADA İZLENDİ
21 Eylül 2011
91. Life As We Know It
"Romantik Komediler Kılavuz Kitabı"ndaki tüm formülleri arka arkaya uygulayan, 10.dakikasından itibaren hikayenin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini %100 isabetle sayabileceğiniz bir romantik komedi. Finalde "sevgilimin uçağı kalkmadan ona onu sevdiğimi söylemeliyim, haydi koşturun havaalanına" sahnesi bile ihmal edilmemiş. Grey's Anatomy dizisi ile şöhreti yakalayan ve sinemaya transfer olan sarışın Katherine Heigl iyi bir oyuncu mudur değil midir, tespit etmek mümkün değil; çünkü sürekli aynı kişiyi oynuyor (The Ugly Truth, 27 Dresses, vs..). Josh Duhamel ise kendisini çok yorması gerekmeyen bir rolde oldukça başarılı, yer yer gerçekten güldürmeyi de başarıyor. Sonuç olarak haftasonu evde bir film izleyeyim, biraz komedi olsun, güleyim, sonu da klasik olsun, kendimi yormayayım diyorsanız tercih edilebilecek, hoşça vakit geçirten bir çerez. (5) DVD'Sİ ÇIKTI
19 Eylül 2011
90. Mr Popper's Penguins
Kendini işine fazlasıyla kaptırmış ve çocukları ile sağlıklı bir ilişki kuramamış emlakçı Jim Carrey'e kaşif babasından 6 adet penguen miras kalıyor. New York'taki süper lüks dubleks dairesinde bir yandan penguenleri beslemeye çalışırken, bir yandan da bu penguenler sayesinde aile saadetini yeniden kurma fırsatını yakalıyor. Jim Carrey Truman Show, Man on the Moon gibi filmlerde oyunculuğunun olgun yönünü sergilerken, paraya sıkıştığı zamanlarda da bu tür sabun köpüğü aile komedileri çekiyor. Penguenler'deki olay örgüsünün Liar Liar ve Yes Man'deki formülü birebir takip ettiği açık. Öte yandan artık 50'sine merdiven dayayan Jim Carrey'nin görünümündeki bariz yaşlılık belirtileri, o eski The Mask zamanındaki çılgınlıkları yapmasını frenliyor. Aktörün bir de kilo vermiş olması bu yaşlanma etkisini arttırmış sanki, hem 50 yaşında hem de zayıf olmak kötü bir kombinasyon olmuş (kilo vermeye çalışıp beceremeyen benim gibiler için iyi haber, tatlılara devam!..). Filme dönelim: Bu penguenleri tavsiye eder miyim? 25 yaş üstü bir arkadaşınızla sinemaya gidecekseniz, ya da evde yalnız yalnız seyredeceksiniz tavsiye etmem. Ama çocuklarınızla birlikte evde ya da sinemada izlemek için hararetle tavsiye ederim. Babamın Penguenleri tam bir "haftasonu çoluk çocuk gidilecek aile filmi". Sinemadan hep beraber mutlu, sevgi topları şeklinde ve birbirinize gülümseyerek çıkarsınız. Eh, bu da az şey mi? (7) SİNEMADA İZLENDİ
16 Eylül 2011
89. Sanctum
Dokuz adet yapımcısından sadece biri James Cameron diye, büyük başlıklarla "Titanic ve Avatar'ın yönetmeni James Cameron'dan..." diye pazarlanan, ancak Cameron'ın artistik açıdan hiçbir katkıda bulunmadığı bir su altı macerası. Bir grup dalgıç Papua Yeni Gine'deki dünyanın en büyük mağara sistemine giriyorlar, sonra işler ters gidiyor ve mağaradan sağ kurtulabilmek için hem doğa hem de birbirleri ile mücadele etmeye başlıyorlar. İşin içinde Cameron olunca herhalde mağaranın dibinde bir yerlerde uzaylı bir yaratıkla karşılaşacaklar diye düşündüm önce (Abyss, Aliens, Avatar etkisi), ama filmin başında "based on a true story" ibaresini görünce bu fikrim değişti haliyle. Birkaç nefes kesici doğa ve sualtı görüntüsü ile başlayan, ancak ne yazık ki ilerleyen dakikalarda giderek sıradanlaşan ve bir televizyon filmi kıvamına gelen, çok da fazla para harcanmadığını düşündürten (harcandıysa da bunu hiç belli etmeyen) bir prodüksiyon Sanctum. Keşke James Cameron biraz işin ucundan tutup, "bakın oğlum, şöyle yapacaksınız" filan deseymiş. (5) DVD'Sİ ÇIKTI
15 Eylül 2011
88. Battle: Los Angeles
Efendim uzaylılar dünyayı istila ediyor, bir grup asker de kalan "son kale" Los Angeles'ı kurtarmaya çalışıyorlar. Aslında Los Angeles'ın bir mahallesi demek daha doğru olur. Filmin yönetmeni "amacım içinde savaş sahnesi olan bir uzaylı filmi çekmek değil, uzaylı temasını dekor olarak kullanan bir savaş filmi çekmek" demiş. Ama işte tüm film boyunca kameranı anlamsızca hareket ettirip, bağırıp çağırıp duran askerleri yakın plan çekmekle savaş filmi çektim olmuyor. Battle: Los Angeles'ı izlemek playstation'da savaş oyunu oynayan bir veledi uzaktan seyretmek gibi... Sadece daha fazla baş ağrıtıyor. (4) DVD'Sİ ÇIKTI
12 Eylül 2011
87. Perfect Sense
Bilim-kurgu ile romantizmin evliliği her zaman başarılı sonuçlar doğurmayabiliyor, özellikle yönetmen çok yetenekli değilse... Perfect Sense aslında çok ilginç bir çıkış noktasına sahip: Bilinmeyen bir salgın tüm dünyayı etkiliyor ve beş duyunun sırayla kaybedilmesine neden oluyor; insanlar önce koku almamaya başlıyorlar, sonra tat alma duyusu yok oluyor. Asıl kıyamet ise işitme ve görmenin kaybedilmesi ile başlıyor. Böyle bir ortamda Glasgow'da bir restoran şefi (Ewan McGregor) ve bir bilim kadını (Eva Green) arasındaki aşkı izliyoruz. İnsanlığın her şart ve duruma adapte olabilme dürtüsünü gösteren bölümler son derece ilginç: Örneğin dünyada tat alma duyusu kalmayınca tüm restoranların kapanacağını düşünürsünüz, değil mi? Ama "tat" olgusunun yerini başka bir şey alıyor ve insanlar yemeklerin kıtır kıtır ya da yumuşak olması ile ilgilenmeye başlıyorlar ve sosyalleşmek adına yine restoranlara gidiliyor. İşin bilim-kurgu ve felsefi tarafı tüm film boyunca ilgimizi çekse de, bu aşıkların romantizmine bir türlü ortak olamıyoruz. Sonuç olarak filmin bir tarafı sürekli aksıyor ve son tahlilde yeterince etkileyici olamıyor. (6) SİNEMADA İZLENDİ
8 Eylül 2011
86. The Conspirator
1865 yılında, Kuzey-Güney savaşının sonları yaklaşırken, başkan Abraham Lincoln Washington'da bir suikaste kurban gider. Cinayet zanlılarının yanısıra, Mary Suratt (Robin Wright) adlı bir kadın da suikast çetesine yardım ve yataklık etmekten tutuklanır ve bir sivil olmasına rağmen askeri mahkeme tarafından yargılanır. Kadını savunma görevi ateşli bir Lincoln taraftarı olan avukat Fred Aiken'a (James McAvoy) verilecektir. Robert Redford'un yönetmenliğini yaptığı ve tamamen gerçek olaylar ve kişiler üzerine kurulu The Conspirator özellikle Amerikan tarihi ile ilgilenenler için bulunmaz bir cevher. Ancak anlatılan hikayeyi sadece bir tarihi drama olarak okumak yanlış olur. Film tüm insanlar ve tüm zamanlar için geçerli evrensel hukuk değerleri ile ilgili yaman söylemler içeriyor. "Tüm zamanlar için" demem boşuna değil, söz konusu olaydan neredeyse 150 yıl sonra 11 Eylül sonrası Bush yönetiminin getirdiği Patriot Act / Vatanseverlik Yasası nedeniyle filmdeki tartışmanın aynen yeniden yapılması, bazı şeylerin hiç değişmediğini düşündürüyor insana. The Conspirator, adalet ve hukuk gibi kutsal kavramların güçlülerin elinde nasıl birer cinayet senaryosuna dönüşebileceğini tarihsel perspektiften yansıtan, akıllara hitap eden, sağlam bir film. (7,5)
7 Eylül 2011
85. Captain America: The First Avenger
Öncelikle filmin Türkçe adındaki saçmalıktan bahsetmek lazım. "Kaptan" Amerika'yı izlemeye giden çocuklar muhtemelen "bu adam hangi geminin kaptanı" diye sormuşlardır babalarına... Üstelik filmin içindeki konuşmalarda doğru bir çeviri ile "Yüzbaşı" Amerika denirken, filmi getiren UIP şirketi başlığı neden kaptan yapmaya gerek duydu acaba? Neyse, filme gelelim: Captain America aslında bir süper kahraman filminde görmeye alışmadığımız biçimde hikayeye ve karakter gelişimine önem vererek başlıyor. Bol gürültülü anlamsız özel efektler yerine, 1940'ların Amerikası'nda orduya katılmak için uğraşan çelimsiz bir gencin hikayesini sakin sakin anlatmayı tercih etmiş yönetmen Joe Johnston. Set tasarımları ve kostümlerdeki özen dikkate alınınca, Johnston'ın bir "dönem filmi" çektiği bile iddia edilebilir. Ancak bu dönem filmi algısı bir süre sonra filmin aleyhine işlemeye başlıyor. Başkasını bilmem ama eski arabalar, eski silahlar, eski makineler gereğinden fazla oldu mu, hem de bir aksiyon filminde, beni sıkıyor. Chris Evans'ı sıska küçük bir adam haline getiren görsel efektler ise çok başarılı. (7) SİNEMADA İZLENDİ
6 Eylül 2011
84. Rise of the Planet of the Apes
Charlton Heston'lı ilk Maymunlar Cehennemi filmi 1968 yılında çekilmiş, sonrasında 1970'li yıllarda Maymunlar Cehennemine Dönüş, Maymunlar Cehenneminden Kaçış, Maymunlar Cehenneminde Savaş, Maymunlar Cehenneminde İsyan derken seri iyice sündürülmüş ve giderek cehennem azabına dönüşmüştü. Orjinal seriyi sinemalarda izlemeye yaşım yetmedi (filmlerin tümü Türkiye'de sinemalarda gösterildi mi, ondan da şüpheliyim) ama 80'li yıllarda siyah-beyaz TRT ekranında bu filmleri izlediğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra 2001'de Tim Burton'ın yönetmenliğinde seri yeniden canlandırılmaya çalışılmış, ama bu teşebbüs hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştı. Şimdi hem senaryo günümüze uyarlanıyor, hem de tıpkı Star Wars'da olduğu gibi bir prequel/ön hikaye yapılıyor, yani ilk Maymunlar Cehennemi filmindeki noktaya nasıl gelindiği anlatılıyor. Filmin şüphesiz en başarılı "aktör"ü şempanze Sezar. Bilgisayar animasyonu ve gerçek bir oyuncunun (Yüzüklerin Efendisi'nde de Gollum'u oynayan Andy Serkis) yüz mimikleri birleştirilerek oluşturulan Sezar, görsel efekt teknolojisinin nerelere ulaştığını bize bir kez daha gösteriyor ve hiçbir sahnede yapay durmuyor. Öyle ki, insan rollerinin son derece tek boyutlu olarak canlandırıldığı film boyunca seyircinin duygusal bağ kurabildiği tek karakter belki de Sezar. Rise of the Planet of the Apes genelde iyi ve sürükleyici bir film, ancak sanki bir yirmi dakika kadar erken bitirilmiş hissi uyandırdı bende. Golden Gate köprüsündeki karşılaşmadan sonra, insan birkaç tane daha ihtişamlı sahne bekliyor, ama film "pat" diye bitiyor. "Bu bir avuç şebek tüm dünyayı nasıl ele geçirecekler" sorusunun cevabı ise filmin kapanış jeneriği akarken çok ilginç bir yöntemle ve çarpıcı bir şekilde veriliyor. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
26 Ağustos 2011
83. It's Kind of a Funny Story
Depresyon hikayeleri üst üste geldi. Aşağıda The Beaver'daki Mel Gibson'dan sonra, bu kez intiharın eşiğindeki kişi, büyümenin getirdiği problemleri kaldıramayan 16 yaşında bir genç. Lise öğrencisi Craig, bunalımının zirveye vurduğu bir anda kendi isteği ile bir hastanenin psikiyatri servisine başvuruyor. Bir ilaç alıp çıkacağını düşünürken, klinik şefi "minimum gözlem süresi" kuralını işletiyor ve beş gün boyunca Craig'i bırakmıyor. Akıl hastanesinde geçen bir filmin 1975 yapımı Jack Nicholson'lı Guguk Kuşu'nu anımsatmaması mümkün değil. Anlatılan öykünün detayları Guguk Kuşu'ndan epey farklı olsa da, klinikteki hastaların arasında gelişen arkadaşlık ve birbirlerinden güç almaları olgusu Milos Forman klasiği ile benzerlikler taşıyor. The Hangover tarzı komedi filmlerinden tanıdığımız Zach Galifianakis, yine güldürmesine güldürüyor da, bu kez içten içe derin acılar çeken bir adamın yaşadığı hüznü de başarıyla perdeye yansıtıyor ve tek boyutlu bir aktör olmadığını ispatlıyor. Filmin adı "Komik Bir Hikaye" olsa da bir komedi filmi değil bu... Hatta intihara meyilli gençler gibi son derece sevimsiz bir konuyu lolipop kıvamına getirmesi nedeniyle eleştirilebilir bile. Öte yandan, hayata dair güzel mesajlar alınıp çıkarılabilecek ve umut aşılayan bir finale sahip hoş bir film. Sözün özü, tam değil ama it's kind of a good movie! (7) DVD'Sİ ÇIKTI
23 Ağustos 2011
82. The Beaver
Ağır bir depresyon geçiren Walter Black, intiharın eşiğinden döndüğü bir gecenin ertesinde kunduz şeklindeki bir el kuklasını insanlarla iletişim kurmak için bir "alter ego", bir ikinci benlik olarak kullanmaya başlıyor. Mel Gibson'ın başrolünde oynadığı, Jodie Foster'ın hem yönettiği hem de gözü yaşlı eşi canlandırdığı The Beaver, aslında üzücü bir durumu ele alan ciddi bir film. Ama gel gelelim, Mel Gibson'ın filmin neredeyse tamamını elinde tüylü bir kuklayla geçirmesi ve ağır bir İngiliz Cockney aksanıyla onu konuşturması bizim filmi ciddiye almamızı, filmin içine girmemizi zorlaştırıyor. Mel Gibson iyi bir aktör ve Allah için burada da çok iyi bir iş çıkarmış, ama çoğu sahnede Mel'e mi bakacağım, kunduza mı bakacağım karıştırdım açıkçası. (6,5)
22 Ağustos 2011
81. Limitless
Şunu çok duymuşsunuzdur: "insanoğlu aslında beyin kapasitesinin ancak %20'sini kullanabiliyor." Bir hap düşünün ki, içtiğinizde işte o kapasite kullanımını %100'e çıkartıyorsunuz. Unutmak diye bir şey yok, çocukluktan beri gördüğünüz ve duyduğunuz her şeyi hatırlayabiliyorsunuz, tıpkı bilgisayarın hard diskinden dosyaları çağırır gibi... İşte Limitless bu merak uyandırıcı ana tema üzerine kurulu. Hollywood'un yükselen jönü Bradley Cooper ve Robert DeNiro'nun oyunculukları başarılı. Yönetmen Neil Burger'in baş döndürücü çekim teknikleri (mecazi değil, şu teleskobik sokak sahneleri gerçekten narkoz etkisi yapıyor) ve hızlı kurgusu iştahımızı kabartıyor. Ama bu ilginç konu sanki yeterince değerlendirilemiyor ve film üçüncü çeyreğe ulaştığında tökezlemeye başlıyor; gereksiz bir cinayet hikayesi, silahlı çatışmalar ve yumruk yumruğa dövüşlerle sıradan bir polisiyeye doğru kayıyor. Yani filmin bizzat kendisi kapasiteyi tam olarak kullanamıyor, bir NZT'ye ihtiyaç duyuyor. Yine de, yeterince oyalayıcı bir seyirlik. (7) DVD'Sİ ÇIKTI
18 Ağustos 2011
80. Fair Game
Beş altı yıl kadar önce bizim de gazete haberlerinden takip ettiğimiz gerçek bir olayı anlatan başarılı bir politik gerilim. Bush yönetimi, Irak'a girmek için uydurdukları "kitlesel imha silahları" masalının bir balon olduğunu ortaya çıkaran eski bir büyükelçiyi harcayayım derken, eşi Valerie Plame'in CIA ajanı olduğunu deşifre ediyor. Bunun sonucunda Plame'e bağlı çalışan Ortadoğu'daki birçok istihbaratçının hayatı tehlikeye giriyor. Plame ve eşi hükümete karşı dava açıyor ve kazanıyorlar. Film bir takım gerçekleri anlatırken oldukça cesur davranmış, başkan yardımcısı Dick Cheney dahil tüm isimler hiç değiştirilmeden aynen verilmiş. Filmin sonunda gerçek dava görüntülerinin, oyuncuların görüntüleri ile yanyana verilmesi ise etkileyiciliği bir kat daha arttırıyor. Amerikan hükümetini bu kadar yerin dibine sokan bir filmin, yine aynı ülkede çekilebiliyor olması da ayrıca dikkate değer. (7,5) DVD'Sİ ÇIKTI
16 Ağustos 2011
79. Drive Angry
Nicolas Cage herhalde birileriyle "arka arkaya 10 tane dandik film yapacağım" diye bir anlaşma filan imzaladı. Gerçi bu kez filmin zaten kendisi de kendini ciddiye almadığı için, Cage arada sırıtmıyor. Drive Angry, 70'li yılların B tipi avantür filmlerine bir saygı duruşu olarak sınıflandırılabilir. Quentin Tarantino kankası Roberto Rodriguez ile filmi izlediyse yapımcılara bir demet çiçek yollamıştır kesin... Filmde herşey saçmalık mertebesinde abartılı: aşırı şiddet, aşırı cinsellik, aşırı küfür ve aşırı istismar. Bütün bunları bilerek ve kabul ederek filmin başına oturanlar çok şikayetçi de olmayabilirler, bilmiyorum. Bu tür filmlerin olmazsa olmazı "arka planda patlayan bir araba olsun, adamımız da kameraya doğru slow-motion yürüsün" sahnesi de eksik değil elbette. (5) DVD'Sİ ÇIKTI
12 Ağustos 2011
78. Just Go With It
Yurtdışındaki kötü eleştirileri nedeniyle çok düşük beklentilerle başına oturduğum ama sürpriz şekilde çok eğlendiğim bir film oldu Just Go With It. Eğer Adam Sandler'a gıcık oluyorsanız, bu filmi de beğenmeniz mümkün değil. Ama ben nedense her rolünde bir içtenlik buluyorum bu adamın. Sanki ortada bir senaryo yok da, o an doğaçlama yapıyor gibi oynuyor. Üstelik bu kez Friends'den beri hayranı olduğumuz Jennifer Aniston da eşlik ediyor ona. Daha 10. dakikada filmin nasıl biteceğini tahmin edebiliyorsunuz, ama sonradan kadroya dahil olan Nicole Kidman, Dave Matthews (evet Dave Matthews Band'den Dave Matthews) gibi sürpriz isimler hem ilgi düzeyinizi hem de komedinin dozunu arttırıyor. Özellikle Hawaii bölümlerinde birkaç sahneyi kahkahalar atarak izlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Evde bir sinema gecesi için gayet uygun bir seçenek. (7,5) DVD'Sİ ÇIKTI
9 Ağustos 2011
77. No Strings Attached
Bir erkek ve bir kadın ilişkilerini sadece "yatak arkadaşlığı" (İngilizcesi "fuck-buddy" ama ben daha üsturuplu bir tercüme koyayım) boyutunda tutabilirler mi? No Strings Attached bu sorunun cevabını arıyor. Arıyor da, bu konu için seçilen kadın ürkek serçe kıvamındaki Natalie Portman (yoksa ürkek kuğu mu demeli)! Portman filmin hiçbir karesinde, bizi karşısındakine bağlanmaktan kaçınan ve sadece seks düşünen bir kadın olduğuna inandıramıyor. Allahtan bir noktadan sonra Hollywood romantik komedi taslağı devreye giriyor da Natalie'cik aslına dönüyor ve yaşlı gözlerle aşkını itiraf ediyor. Bunun dışında, filmin kalabalık yardımcı oyuncu kadrosu arasında geçen olayların bizleri güldürmesi bekleniyor, ama diyaloglar da pek zayıf yazılmış ne yazık ki... (5) DVD'Sİ ÇIKTI
4 Ağustos 2011
76. Transformers: Dark of the Moon
Hani küçükken mahallenizde Almanya'dan filan yeni taşınmış gelmiş çocuklar olur. Ellerinde daha önce hiç görmediğiniz acayip oyuncakları vardır, çocuğa biraz gıcık olursunuz ama, oyuncakları da çok caziptir, onunla oynamadan edemezsiniz. İşte Transformers'ın yönetmeni Michael Bay ile aramızda böyle bir ilişki var: Ortada senaryo, oyunculuk, mantık vesairenin kırıntısı yok, ama şıkır şıkır, gösterişli, pahalı bir oyuncak bu Transformers... Beynimin görmüş geçirmiş "über" film eleştirmeni tarafı "hayır sevemezsin, sevmemelisin" diye çekiştirirken, içimdeki 12 yaşındaki oğlan çocuğu "seviyorum üleyn!" diye bağırıyor. Elbette bu filme gidip de aman hayata dair yeni bir bakış açısı oluşturdum, yeni felsefeler keşfettim, bilinmeyen bilimsel gerçeklerden haberdar oldum filan demek mümkün değil. Öte yandan görsel yanı çok başarılı bir adrenalin bombası Transformers, hemen sadece erkek izleyiciye hitap eden... Son olarak şunu da demeden geçemeyeceğim: "Abimizsin Optimus Prime!".. (7) SİNEMADA İZLENDİ
75. Hanna
Hanna çok ümit verici bir şekilde başlıyor: Finlandiya'nın karlı ormanlarında, kızını tüm medeniyetten uzakta bir komando gibi yetiştiren bir eski CIA ajanı... Son derece saf bir güzelliğe sahip, ama tehlikeyle yüz yüze geldiğinde acımasız bir ölüm makinesine dönüşen 16 yaşında bir kız (Atonement ile Oscar'a aday olan Saoirse Ronan)... Bir süre sonra baba "artık zamanı geldi" diyor ve çocukluktan beri insan yüzü görmemiş kızını, en büyük düşmanlarından intikam almak üzere göreve gönderiyor. Biz de kendimizi sıkı bir aksiyona hazırlıyoruz. Ama sonra ne oluyor? Yönetmen Joe Wright sanki bir akıl tutulmasına uğruyor. "Ben farklı olacağım, sofistike bir aksiyon filmi çekeceğim" derken eli ayağına dolaşıyor, bizim bütün hevesimizi de kursağımızda bırakıyor. Filmin özellikle ikinci yarısında yoğun bir stilize olma çabası hakim. Hanna'nın dünyayı keşfetmesi bölümlerindeki anlamsız diyaloglar, gereksiz yakın plan çekimler, daha sonrasında Berlin sahnelerindeki oradan oraya koşturup durmalar izleyiciyi filmden uzaklaştırıyor. Chemical Brothers'ın başta ilginç gelen "dımtıs dımtıs" müziği ise, sonlara doğru artık bunaltmaya ve başağrısı yaratmaya başlıyor. Filmin en başında ve en sonunda duyduğumuz cümle, aslında film ile ilgili düşüncelerimi çok iyi özetliyor: "Kalbimizi ıskaladın Hanna"... (6) SİNEMADA İZLENDİ
26 Temmuz 2011
74. Harry Potter and the Deathly Hallows - Part 2
Geçen Kasım ayında gösterime giren Ölüm Yadigarları'nın ilk kısmını hiç sevmemiş, "daha da gitmem bu Harry Potter'lara" demiştim. Biraz yaz döneminde sinemalarda gidecek film kalmaması, biraz da yandaki posterde de göreceğiniz "herşey sona eriyor" ifadesinin cazibesi nedeniyle yine çoluk çombalak gittik Hayri Pıtır'la vedalaşmaya. İyi ki de gitmişiz!.. Felsefe Taşı ile başlayıp 10 yıl ve 8 filmlik bir sürece yayılan bu sihirli masal, etkileyici ve görkemli bir final yapıyor. Buna artık "çocuk filmi" demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, çünkü Ölüm Yadigarları hayli karanlık ve sert bir film. Ancak başarılı görsel efektlerle dolu aksiyon sahneleri birinci sınıf. İlk bölümdeki uzun ve sıkıcı dere tepe dolaşma ve aşk meşk bölümleri gitmiş, nefes kesici bir tempo gelmiş. Sondaki Hogwarts Savaşı bölümü ise neredeyse Yüzüklerin Efendisi mükemmelliğine yaklaşıyor. Tüm seri boyunca yardımcı karakterler olarak hikayelere girip çıkmış bütün o yetenekli İngiliz oyuncular kapanış için bir kez daha bir araya geliyorlar. Tabii kadro çok geniş olunca Emma Thompson gibi önemli bir isim sadece iki cümlelik yer bulabiliyor perdede... Harry'nin 11 yaşındaki haline geri dönülen sahneler ise Daniel Radcliffe'in gözümüzün önünde nasıl da büyüdüğünü, çocukluktan koca adamlığa geçtiğini çarpıcı bir şekilde farkettiriyor. Benim gibi serinin dördüncü beşinci filmi civarlarında ilgisini yitirip küsenlerdenseniz, bu genç büyücüye son bir şans verin. Harry en iyiyi en sona saklamış. (8) SİNEMADA İZLENDİ
13 Temmuz 2011
73. Happy thank you more please
How I Met Your Mother sevenlerden misiniz? Altı senedir CNBC-e'de de yayınlanan bu dizi, Friends sonrasında boşlukta kalıp izleyecek sitcom bulamayan benim gibi az ama öz TV seyreden bünyelere ilaç gibi gelmişti. Hatta ilk sezonundaki bazı bölümlerinin Friends'den bile komik olduğunu iddia edebilirim. Neyse, işte oradaki mimar Ted Mosby'de yani gerçek adıyla Josh Radnor'da meğer ne cevherler varmış. Radnor bu ilk yönetmenlik denemesinde kendi yazdığı bir hikayeyi perdeye aktarıyor. New York'ta yaşayan otuzlu yaşların eşiğindeki üç çiftin mutluluk arayışları olarak özetlenebilecek öyküde Josh Radnor televizyon dizisindeki Ted Mosby tiplemesini neredeyse aynen devam ettiriyor, tabii daha dramatik tonlamalarla. Bu bir komedi değil sonuçta... Bağımsız sinema tadındaki film aslında oldukça klişe sahnelerle başlıyor. Misal, şu manzarayı kırk kere görmedik mi: hızlı bir gecenin sabahında yatakta kız başını oğlanın göğsüne dayamış mutlu mesut uyanırken, kamera yavaş yavaş yukarı doğru çıkar ve gözlerini kocaman açmış olan oğlanın "ben ne yaptım" diyen şoktaki suratını görürüz. Çok ümit vermeyen bir ilk yirmi dakikadan sonra, neyse ki üstün oyunculuklar filmi yavaş yavaş yukarı çıkarıyor ve sizi bu bir grup insana bağlamaya başlıyor. Öyle ki, film bittiğinde "biraz daha bir şeyler olsaydı da izleseydik" diyorsunuz koltuğunuzda otururken. Mütevazı, küçük, hoş bir modern şehir öyküsü. (7) SİNEMADA İZLENDİ
12 Temmuz 2011
72. Kill the Irishman
1970'li yıllarda Cleveland'ı kasıp kavuran İrlandalı mafya lideri Danny Greene'in gerçek hayat hikayesinde, başrolde kendisi de İrlanda doğumlu olan Ray Stevenson var. Film ilk bakışta 70'lerin havasını (saçlar başlar, kıyafetler, devasa Amerikan arabaları) çok iyi yansıtması ile dikkati çekiyor. Öyle ki 1974 yapımı bir film izlediğinizi düşünebilirsiniz, ben ciddi ciddi yanlış film mi koydum acaba diye düşündüm filmin başlarında. Arşivden çıkarılmış gerçek haber görüntüleri de bu otantik duyguyu besliyor. Film Danny Greene'in işçilikten sendika liderliğine, oradan da mafyanın en tepesine yükselişini 1,5 saat gibi kısa bir süre içinde anlatmaya girişince, birçok konuya kısaca değinip geçmek zorunda kalıyor, karakter gelişimine fırsat kalmıyor. Örneğin Danny Greene'in neden kötü yola sapma gereği duyduğunu pek anlayamıyoruz. Bir de şu patlayan arabalar meselesi var: filmin ikinci yarısında o kadar çok araba bombayla havaya uçuyor ki, "bu adamlar neden hala arabalarına binerler" diye sormadan edemiyor insan. (6,5)
5 Temmuz 2011
71. Paul
"Shaun of the Dead" ve "Hot Fuzz" filmlerinden bildiğimiz İngiliz oyuncu/yazar Simon Pegg, kankası Nick Frost'u da alıp bir bilim-kurgu komedisi ile dönüyor. Çizgi-roman ve UFO meraklısı iki kafadar, çıktıkları tatilde uzaylı Paul ile karşılaşıyorlar. Ama bu uzaylı bildiğimiz uzaylılardan epey farklı: sigara içiyor, biraları götürüyor ve bol bol küfür ediyor. Bizim çocukluğumuzda bir Alf vardı, Paul işte o Alf'e çok benziyor, edepsizlikte bir versiyon daha ileride diyelim. Tamamı Amerika'da geçmesine ve Amerikalı bir yönetmen tarafından çekilmiş olmasına rağmen son derece "İngiliz" bir film bu. Adım başı kahkaha atmıyorsunuz belki ama, özellikle bilim-kurgu filmlerine göndermeler içeren ince esprileri oldukça eğlenceli. (7)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













































