31 Temmuz 2026

Temmuz Filmleri

 



Temmuz ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




The Furious 7,5

Tuner 7,5







Dracula 6,5





Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ya da benim yorumlarıma ulaşabilirsiniz.

2026'da izlediğim film sayısı: 80


The Odyssey

 



Filmle ilgili yorumlarıma geçmeden önce bir ekran görüntüsü paylaşmak istiyorum. Aşağıdaki görsel, İzmir Mavibahçe IMAX salonunun 30 Temmuz Perşembe akşamı saat 22.00 seansındaki doluluk durumunu gösteriyor. Film vizyona gireli iki hafta olmuş. Gösterim gece yarısını çoktan geçip 01.30'da sona erecek ve ertesi gün iş günü. Buna rağmen salonda tek bir boş koltuk bile yok; bütün biletler satılmış.

Bir sinemasever olarak bu manzara beni inanılmaz mutlu ediyor. Üstelik bu sadece tek bir seansa özgü bir durum değil. The Odyssey iki haftadır kapalı gişe oynuyor ve benzer görüntüler her gün tekrarlanıyor. "Seyirci artık sinemaya gitmiyor" diyenlerin bence bir kez daha düşünmesi gerekiyor. Siz seyirciye güçlü bir hikâyeyi, iyi koşullarda, kusursuz ses ve görüntü eşliğinde sunarsanız insanlar salonu dolduruyor. Sinema uzak olsa da geliyorlar, ertesi gün işe gidecek olsalar da geliyorlar.




Gelelim bu tabloyu yaratan filme.

Oppenheimer ile En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscar'larını kazanan, ardından da "acaba sıradaki projesinde ne yapacak?" dedirten Christopher Nolan, bu kez bambaşka bir dünyaya yöneliyor. Yönetmen, İzmirli hemşerimiz Homeros'un yaklaşık üç bin yıllık Odysseia destanını modern sinema diliyle yeniden yorumluyor.

The Odyssey öncelikle görsel bir şölen. Film, James Cameron'ın tam anlamıyla filmin içinde hissetmek için üç boyutlu teknolojinin vazgeçilmez olduğu yönündeki görüşüne güçlü bir karşı argüman sunuyor. Nolan'ın yarattığı dünya, geleneksel bir 2D perdede bile izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Çarpıcı görüntüler, olağanüstü ses tasarımı ve özellikle Ludwig Göransson'ın güçlü müzikleri sayesinde kendinizi hikâyenin tam ortasında buluyorsunuz. Üstelik bütün bunlar, hantal bir 3D gözlüğe ihtiyaç duymadan gerçekleşiyor.

Hikâye, Homeros'un destanını bir şablon olarak kullanıyor. Ana olay örgüsüne sadık kalırken, günümüz seyircisinin karakterlerle daha güçlü bağ kurmasını sağlayacak yeni dramatik katmanlar da ekliyor. Filmin merkezinde, Truva Savaşı'nın ardından on yıl süren eve dönüş yolculuğuna çıkan İthaka Kralı Odysseus (Matt Damon) yer alıyor. Onun yokluğunda eşi Penelope (Anne Hathaway), sarayını her gün dolduran taliplerin evlenme baskısıyla mücadele etmek zorunda kalıyor.

Nolan, CGI kullanımını minimum seviyede tutarak son derece organik bir dünya yaratmış. Bir mağarada tek gözlü devle karşılaştığımız sahnede canavarın nefesini neredeyse üzerinizde hissediyorsunuz. Karakterler sarp kayalıklara tırmanırken bunun gerçekten yapıldığına dair en ufak bir şüphe duymuyorsunuz. Her şey mümkün olduğunca fiziksel, mümkün olduğunca gerçek görünüyor. Yeri gelmişken belirtelim; filmde gördüğümüz Truva Atı da bilgisayarda üretilmiş bir model değil. Yaklaşık 11 metre yüksekliğinde ve 3,5 ton ağırlığında gerçek bir maket.

The Odyssey'nin görsel ihtişamından herkes söz edecek. Ancak benim için filmin asıl sürprizi, Odysseus etrafında kurduğu beklenmedik ölçüde güçlü psikolojik yapı oldu. Nolan, Homeros'un destanındaki kahramanı yalnızca eve dönmeye çalışan bir savaşçı olarak değil, savaşın ağırlığını omuzlarında taşıyan bir insan olarak ele alıyor. Onun Odysseus'u, kazandığı savaşın bedelini yıllar sonra bile ödemeye devam ediyor. Burada Oppenheimer ile çok güçlü bir tematik bağ kuruluyor. İlk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen bu iki film, aslında aynı sorunun peşinden gidiyor: Büyük bir zaferin ardından insan vicdanı sessiz kalabilir mi? Oppenheimer atom bombasını üretir, Odysseus ise Truva'yı fetheder. İkisi de tarihe kahraman olarak geçer. Fakat Nolan'ın ilgisini çeken şey, başarı anı değil; o başarının insan ruhunda açtığı yaradır. Bu nedenle The Odyssey yalnızca mitolojik bir macera değil, aynı zamanda savaş sonrası travma üzerine yapılmış güçlü bir karakter incelemesi. Nolan, Homeros'un destanını modernleştirirken hikâyeye yeni olaylar eklemekten çok, karakterin iç dünyasını derinleştirmeyi tercih ediyor. Bence filmin en büyük başarısı da tam burada yatıyor.

Nolan'ın filmografisini takip edenler için The Odyssey şaşırtıcı ölçüde tanıdık hissettiriyor. Yönetmen bu kez zamanı matematiksel bir yapı olarak değil, insanı dönüştüren görünmez bir güç olarak kullanıyor. Odysseus'un gerçek yolculuğu denizlerde değil, geçen yılların ruhunda bıraktığı izlerde gerçekleşiyor.

The Odyssey, muhteşem bir dünya kuran ve seyirciyi üç saat boyunca o dünyanın içine çeken görkemli bir fantastik macera. Birden fazla kez izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor. Tıpkı Oppenheimer'da olduğu gibi, önümüzdeki Oscar sezonuna damga vurması beni hiç şaşırtmaz. Her yönüyle epik bir sinema deneyimi. Mümkünse şehrinizdeki en büyük perdede, tercihen IMAX'te izleyin.


Benim Notum: 9 / 10




30 Haziran 2026

Haziran Filmleri

 




Haziran ayında izlediğim filmler ve puanlarım:






Backrooms 7,5



Michael 7

Pressure 7

Normal 7




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ya da benim yorumlarıma ulaşabilirsiniz.

2026'da izlediğim film sayısı: 67


23 Haziran 2026

Disclosure Day

 




Steven Spielberg uzaylıları seviyor. Her ne kadar War of the Worlds'de onları kötü adamlar olarak resmetmiş olsa da, Close Encounters of the Third Kind, E.T. ve şimdi de Disclosure Day gibi filmlerinde uzaylı yaşamına yaklaşımı genel olarak "onlar dostumuz" çizgisinde ilerliyor. Efsanevi yönetmenin uzaylılara ve ufolojiye duyduğu ilginin son örneği olan Disclosure Day, ne yazık ki bu üç film arasında en zayıf halka. Bunun en önemli nedenleri ise David Koepp'in dağınık senaryosu ve yeterince geliştirilememiş karakterleri.

Filmin anlatımındaki aksaklıkların önemli bir kısmı kurgu aşamasında alınan kararlardan kaynaklanıyor gibi görünüyor. Disclosure Day 145 dakikalık uzun bir süreye sahip olmasına rağmen, filmin ilk kurgusunun çok daha uzun olduğu izlenimi veriyor. Sinema gösterimi için yapılan kısaltmalar, hikâyenin bütünlüğünü zedeleyen tercihlere yol açmış. Özellikle Colin Firth'ün canlandırdığı Noah Scanlon ile Colman Domingo'nun hayat verdiği Hugo Wakefield karakterleri, sanki orijinal hikayelerinin yalnızca bir bölümünü koruyabilmiş. İkili arasında geçen bir diyalog da, kurgu nedeniyle anlatılamayan ayrıntıları tek seferde seyirciye aktarmak amacıyla sonradan eklenmiş bir "bilgi yükleme" sahnesi hissi veriyor.

Buna rağmen Spielberg, özellikle bazı aksiyon sahnelerinde ve filmin finalinde eski büyüsünü yeniden yakalamayı başarıyor. Bu bölümler bir yandan Close Encounters of the Third Kind'ı hatırlatırken, diğer yandan yönetmenin kendine özgü sinema dilini de koruyor. Filmin üç İngiliz başrol oyuncusu Emily Blunt, Josh O'Connor ve Colin Firth de güçlü performanslarıyla filmi ayakta tutan unsurlar arasında yer alıyor.

Sonuç olarak Disclosure Day, Spielberg'in en iyi işleri arasında anılacak bir film değil. Yine de deneyimli bir ustanın elinden çıktığı her halinden belli olan, sağlam ve seyir zevki yüksek bir gişe filmi. Belki bir gün filmin daha uzun bir Director's Cut versiyonu yayımlanır. Eğer öyle olursa, o versiyonu çok daha fazla seveceğimiz kesin.


Benim Notum: 7 / 10



31 Mayıs 2026

Mayıs Filmleri

 



Mayıs ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


Obsession 8


Hokum 7,5

Cover-Up 7,5

Apex 7




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2026'da izlediğim film sayısı: 55



30 Nisan 2026

Nisan Filmleri


 
Nisan ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




The Drama 7,5

Undertone 7,5

Hoppers 7,5


Exit 8  7




The Moment 6,5

Pizza Movie 6,5



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2026'da izlediğim film sayısı: 48


8 Nisan 2026

Project Hail Mary

 



Project Hail Mary yıllar sonra bende kitap okuma zevkini yeniden tetikleyen film oldu. Ben tersten gittim ve Andy Weir'in kitabını filmden sonra okudum ama, kitabı filmi izlemeden önce okumanız kesinlikle filmden alacağınız keyfi arttıracaktır. 

Phil Lord ve Christopher Miller tarafından yönetilen, Andy Weir'in kitabından uyarlanan ve senaryosu Drew Goddard tarafından yazılan filmde, fen bilgisi öğretmeni Ryland Grace (Ryan Gosling) dünyadan ışık yılları uzaklıkta bir uzay gemisinde yalnız başına uyanıyor. Hafızası geri gelmeye başladıkça, dünyayı kurtarmayı içeren bir proje için uzaya gönderildiğini hatırlamaya başlıyor. Bu görevi gerçekleştirmek için güneşi öldüren gizemli bir maddeyi durdurması gerekmektedir. Bir uzaylı ile kurulan beklenmedik bir dostluk projenin başarısı için kritik bir faktör olacaktır.

Project Hail Mary bilim-kurgu'daki bilim kısmını kalın harflerle yazan bir öykü. Film (ve dolayısı ile kitap) duygulara hitap eden heyecanlı bir hayatta kalma mücadelesi anlatırken asla izleyicisinin zekası ile dalga geçmiyor. Görevin bilimsel detaylarını öğrenmek hikayeyi yavaşlatmıyor, tam tersi seyir zevkini besliyor. Lord ve Miller'ın filmi türün klişelerinden özellikle kaçınırken, gişe filmlerinin sıklıkla tercih ettiği fiziksel kuralları zorlama hastalığından da uzak duruyor.

Ryland Grace'in neden bir uzay gemisinde olduğunu anlayabilmemiz için film projenin başında dünyada yaşanan gelişmeleri hikayenin akışı içinde geri dönüşlerle aktarıyor. Geçmiş ve şimdiki zaman anlatılarını bir arada sunmak gerçekten zor olabilir. Bazen birini diğerinden daha çok sevmeye başlarsınız ve birinde kalmak istersiniz, diğer zaman dilimine geçildiğinde içinizden "hayır, hayır, daha çok sevdiğim şeye geri dön." dersiniz. Project Hail Mary işte bu iki anlatıyı dengelemekte çok başarılı. Çünkü geçmişe dönüşlerde neredeyse her bölüm ilgi çekici bir sonla bitiyor, bir olayın nasıl sonuçlanacağını veya sevdiğiniz bazı karakterlere ne olacağını merak ediyorsunuz. Şimdiki zamanda ise zaten heyecan verici bir uzay macerası ve "üçüncü türden yakın ilişkiler" var.

Bence filmin en önemli yanı, bilime ve bilim insanlarına yapılan övgü. Bu sene üniversite sınavına girecek olan ve "fizik mi seçsem, işletme mi" diye arada kalmış bir lise son sınıf öğrencisi, bu filmi gördükten sonra kesin fizik bölümünü seçer. Project Hail Mary, Ryan Gosling'in kariyer performansı ile parladığı, gelecekte 2020’li yılların en iyi bilimkurgularından biri olarak anılmaya aday, güzel bir film. Kaçırmayın.


Benim Notum: 8 / 10



 

31 Mart 2026

Mart Fimleri

 



Mart ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




Kurtuluş 8




Solo Mio 7,5

Crime 101 7





GOAT 6,5

Cold Storage 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ya da benim yorumlarıma ulaşabilirsiniz.

2026'da izlediğim film sayısı: 36



28 Şubat 2026

Şubat Filmleri

 



Şubat ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


Hamnet 8


Dhurandar 7,5

Send Help 7,5




Anaconda 6,5



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2026'da izlediğim film sayısı: 20

31 Ocak 2026

Ocak Filmleri

 



Yılın ilk ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


I Swear 8



Sirat 7,5




The Rip 7

Code 3  7

Dust Bunny 6,5

Pillion 6,5

Predators 6,5



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.


18 Ocak 2026

2025'in En İyi Filmleri

 



2025 yılında izlediğim 150 film içinden bana göre en iyilerini bu sayfada sağdaki sütunda liste şeklinde görebilirsiniz. Ayrıca bir dakikalık hızlı bir gerisayım videosunu da aşağıya ekliyorum. 2026'da da bol sinemalı, bol filmli günler herkese!..