22 Aralık 2017

Star Wars: The Last Jedi


Filmin ortalarında bir yerlerde Luke Skywalker, Rey'e dönüp "işler senin düşündüğün gibi gitmeyecek" diyor ("this is not going to go the way you think"). Bu cümleyi aslında Star Wars: The Last Jedi filminin tamamını tasvir etmek için kullanabiliriz. Artık sekizinci bölüme ulaşmış, herkesin herşeyi bildiğini sandığı bir evrende bu kadar şaşırtmalı, bu kadar sürprizli bir hikaye ben beklemiyordum. Yönetmen Rian Johnson'ı öncelikle aldığı risklerden ötürü tebrik etmek lazım. Johnson, bir yandan Star Wars fanatiklerini mest edecek nostaljik öğeleri oraya buraya yerleştirirken, yepyeni açılımlara, keskin virajlara cesurca dalmaktan da çekinmiyor. Lucas/Disney makinesinin dişlilerini yerinden oynatmadan, filme kendi damgasını vurmayı başarıyor. Benden Epizod 8'i tek kelimeyle anlatmamı isteselerdi, ilk aklıma gelen sıfat "farklı" olurdu. Rian Johnson, Star Wars külliyatının onun emrine verdiği bütün oyuncaklarla oynamış, ama yol boyunca bu oyuncakların birkaçını kırmaktan da korkmamış.

En önemli değişikliklerden biri Luke Skywalker'ın ilk üç filmde olduğu gibi "prototip" bir kahraman olarak sunulmaması. O artık yaşlanmış, kendi içinde çelişkiler yaşayan, ruhu hasarlı bir Jedi ustası. Mark Hamill sadece Star Wars filmlerindeki değil, tüm sinema kariyerindeki en iyi performansını sergilerken, perdedeki hikayeye de bambaşka bir derinlik ve şiirsellik katıyor. Bu filmdeki tüm çekimlerini tamamladıktan hemen sonra hayata veda eden Carrie Fisher ise, Direniş sahnelerinin en etkileyici karakteri olarak parlıyor. Gençliğinde heyecanlı bir prenses olarak tanıdığımız Leia, burada General Organon ünvanıyla, sanki galaksinin tüm ağırlığını omuzlarında taşıyan, merhametli ama kararlı, bilge bir lider profili çiziyor. Onun bu performansını, acı gerçeği bilerek izlemek insana tarifi zor bir melankoli duygusu da veriyor.   

Elbette bu kusursuz bir film değil. Bu bölümde kadroya yeni dahil olan tamirci Rose ve şifre kırıcı DJ gibi bazı yeni karakterler, projeye umulan katkıyı sağlayamıyor. Özellikle Rose ile Finn'in bir kumarhane gezegenine gidip, orda hayvanları kurtarmakla uğraştıkları bölüm filmin güzelim temposunu düşürmekten başka bir şeye yaramıyor. 150 dakikalık süresiyle şimdiye kadarki en uzun Star Wars macerası olan filmden sanki bir 25-30 dakika rahatlıkla kırpılabilirmiş gibi geliyor. 

Neyse ki geriye kalan 120 dakikada bu kusurları telafi edecek yeterince güzellik mevcut: Nefes kesen uzay savaşları, Rey ve Kylo Ren arasındaki karanlık/aydınlık çatışması, bu ikilinin Snoke'un askerleri ile karşı karşıya geldiği ve Tarantino filmlerinden fırlamışa benzeyen ışın kılıcı kapışması ve sonda kırmızı tuzla kaplı bir zeminde ilerleyen araçların yarattığı nefis görüntüler gibi. Bunlar yumruklarımızı sıkmamızı sağlayan, kalp atış hızımızı arttıran, içimizin yağlarını eriten unutulmaz sinematik anlar olarak hafızamızda kalacak. 

Aslında iki sene önce The Force Awakens için yazdığım yazının son bölümünü burada da -biraz revize ederek- tekrarlamakta bir sakınca yok: "Herşey bir tarafa, bu Star Wars mitolojisinin sinemaya dair öğeler dışında benim için kişisel bazı özel anlamları da var: Oğlumla birlikte bir ay önceden ilk gün için biletlerimizi alıp dört gözle filmin gösterime girmesini beklemek, yeni filmi beklerken evde bir "Star Wars maratonu" yapıp daha önceki 7 bölümü yeniden izlemek, sinema salonunda ışıklar kararıp perdede siyah üzerine mavi fontlarla "long time ago in a galaxy far far away" yazısı eşliğinde John Williams'ın efsanevi müziği gümbür gümbür girdiğinde tüm salonla birlikte çocukça bir heyecanla alkışlamak (evet, bu kez alkışı gerçekten biz başlattık), salondan çıkınca filmdeki sürprizleri ve gizli detayları ailecek dakikalarca tartışabilmek. Bütün bunlar az şey mi? Mastercard reklamındaki gibi, filmlere puan veririz vermesine de, bunların karşılığı 'paha biçilmez'..." 


Star Wars: The Last Jedi (2017) on IMDb


Benim Notum: 8,5 / 10

17 Aralık 2017

Wind River


Türkiye'de nedense gösterime girmeyen Wind River, Wyoming'de kar ve soğuğun hüküm sürdüğü bir Kızılderili bölgesinde yaşanan gerçek bir cinayeti ve sonrasındaki katili yakalama sürecini anlatıyor. Bu filmiyle Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü alan Taylor Sheridan daha önce benim de çok sevdiğim Sicario ve Hell or High Water gibi filmlerin senaryo yazarı. Eğer o filmleri izlediyseniz, Wind River'ın da nasıl bir tonda ilerleyeceğini tahmin edebilirsiniz. Sheridan'ın toz pembe senaryolarla işi yok. Onun filmleri yüzeyde suç öyküleri gibi görünse de, o hikayelerindeki yaralı ruhların, kusurlu karakterlerin iç dinamikleriyle ilgilenmeyi daha çok seviyor.

Boş zamanlarında Avengers, Mission Impossible ve Jason Bourne filmlerinde iki boyutlu bir aksiyon figürü olarak görünüp cebini dolduran Jeremy Renner, burada geçmişiyle sorunları olan iz sürücü Cory Lambert rolünde aslında ne kadar yetenekli bir aktör olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Renner'ın Avengers'dan arkadaşı Elizabeth Olsen da sudan çıkmış balık kıvamındaki FBI ajanı Jane Banner rolünde ona eşlik ediyor. 

Bu yazıyı yazarken bir yandan filmin geçtiği Wind River'daki hava durumuna baktım: gündüz -11, gece -24 dereceydi. Gerçekten de filmi izlerken soğuk iliklerinize kadar işliyor, kış ve kar neredeyse filmin oyuncularından biri oluyor. Sheridan, tıpkı Hell or High Water'da olduğu gibi taşrada sıkışıp kalan insanların çaresizliklerini başarıyla aktarmış. Bu kez Amerika'nın ücra bir köşesinde, bir Kızılderili rezervinde ötekileştirilen ve unutulan insanların hayatta kalma mücadelesine tanıklık ediyoruz. Yönetmen, bu insanları, bu araziyi tanımamızı, soğuğun ısırığını hissetmemizi istiyor. Bizi "kar ve sessizlik" tarafından yönetilen bir yere sürüklüyor ve anlattığı suçların nihai açıklaması olarak da o atmosferi gösteriyor. Başlarda ağır bir tempoda ilerleyen gerilim duygusu, patlayıcı bir finalle zirve yapıyor. Sondaki birinci sınıf çatışma sahnesi Michael Mann filmlerini (Heat, Collateral) aratmıyor. Wind River, iyi bir yazarın iyi bir yönetmene dönüşümünü müjdeleyen, son zamanların en başarılı suç dramalarından biri.


Wind River (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10


8 Aralık 2017

Wonder


Julia Roberts, Owen Wilson ve geçen sene Room'dan hatırladığımız  çocuk oyuncu Jacob Tremblay'in başrollerini paylaştıkları Wonder, genetik bir rahatsızlık sonucu doğuştan deforme bir yüze sahip Auggie'nin ortaokuldaki ilk senesini anlatıyor. Melodrama dönüşmeye çok müsait bir hikaye, yazar/yönetmen Stephen Chbosky'nin değişik anlatım tarzı sayesinde, insanı ferahlatan, oldukça ilginç bir senaryoya dönüşüyor. Bu tür dokunaklı öyküler genelde problemli karakteri odağına alır ve onun başına gelenleri anlatmakla yetinir. Wonder ise beklenmedik bir rota izleyerek Auggie'nin çevresindeki diğer insanların; anne-babasının, okuldaki arkadaşının, ablasının, hatta ablasının arkadaşının bakış açılarıyla bizi tanıştırıyor. Yönetmen Chbosky hikayeyi sadece Auggie'nin bakış açısına hapsetmeyi reddederek bir anlamda filminin nefes almasını sağlıyor. Bu yan karakterlerin dünyalarına girdiğimizde anlıyoruz ki, her ne kadar Auggie'nin son derece kişisel ve baş etmesi zor bir derdi olsa da, dünyadaki tek dertli insan o değil. Ve hatta Auggie, kalbinin güzelliği sayesinde bir yandan kendi dağlarını aşarken bir yandan çevresindeki bu insanların da daha mutlu olmalarını sağlayabilir. Doğarken yüzümüzün nasıl olacağına belki biz karar veremiyoruz, ama davranışlarımız büyük ölçüde ne kadar "güzel" görüneceğimizi belirliyor.

Film bittiğinde "keşke şu aileyi biraz daha izleseydik" diyorsak eğer, bunun en başta gelen nedeni oyuncuların güçlü performansları. Geçen sene Oscar ödüllü Brie Larson'la bir odada tutsak kalan Jacob Tremblay, Auggie'de kolayca trajediye kayabilecek bir rolden ilham verici bir figür çıkarmayı başarıyor. Julia Roberts bilinçli olarak geri planda duruyor ve rol çalmaya çalışmıyor. Ve abla rolündeki Izabela Vidovic belki de filmin gerçek yıldızı olarak parlıyor.

Wonder, bazı bölümlerde yeterli dramatik ağırlığa sahip olmasa da, dürüst ve içten tavrıyla açıklarını kapatan, insanı iyi hissettiren bir film. Özellikle akran zorbalığı ile ilgili verdiği mesajların ise çok önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden mümkünse çocuklarınızla birlikte izleyin. Wonder'ın dönüştürücü bir gücü var!

FRAGMAN

Wonder (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

2 Aralık 2017

Justice League

Daha prodüksiyon aşamasında Justice League senenin hakkında en çok konuşulan yapımlarından biri oldu. Filmin yönetmeni Zack Snyder Allah kimseye göstermesin denilecek bir aile trajedisi sonrasında filmi yarı yolda bırakmak zorunda kalınca, onun yerine Avengers filmlerinin yönetmeni Joss Whedon direksiyona geçti. Böylece aslında DC Comics en önemli rakibi Marvel'dan büyük bir transfer gerçekleştirmiş oldu. Özellikle Batman v Superman'de katlanmak zorunda kaldığımız aşırı karamsar tablo çok eleştirilince, belli ki DC'dekiler bu işlerin piri Whedon eliyle tonu biraz yumuşatmak istemişler. Aslında süper kahraman filmi karanlık olmaz diye bir kural da yok elbette, Christopher Nolan The Dark Knight üçlemesinde bunu ziyadesiyle başarmıştı, ama Zack Snyder bu işleri beceremiyor. Justice League'de Joss Whedon etkisi hemen hissediliyor. Özellikle ekipteki Flash karakterinin yer aldığı sahnelerde mizahı öne çıkarma çabası çok belli oluyor. Ancak bir süre sonra, diğerleri dünyayı kurtarırken sanki Flash'ın yegane kadroda bulunma nedeni gözlerini fıldır fıldır döndürüp komiklik yapmakmış gibi bir hal alıyor.

Marvel kendi sinematik evreninin yörüngesini çizerken, her şeyi baştan çok iyi planlamıştı. Bir all-star maçına çıkmadan önce, neredeyse her ana karakterin (Iron Man, Hulk, Captain America, Thor) kendi başlangıç hikayesini izledik. Bu kahramanlar Avengers'da bir araya geldiklerinde, artık onları çok iyi tanıyorduk. Sonuçta formül işe yaradı ve Avengers hedefi 12'den vurdu (benim de 10 üzerinden 8 verdiğim filmlerdendir). DC ise "aman treni kaçırmayalım" telaşı içinde Justice League'i apar topar devreye almış gibi görünüyor. Filmde daha önceden hiç tanıştırılmadığımız üç ana karakter var (Aquaman, Cyborg ve Flash). Doğal olarak 120 dakikalık süre içerisinde hem bu yeni figürlerin orijin hikayelerini anlatmak hem de ana öyküye odaklanmak çok mümkün olmuyor. Karakterleri yeterince tanıyamadığımız için, onların başına ne geleceğine dair merak seviyemiz de güdük kalıyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, çok zayıf tanımlanmış bir kötü adam, zaten enerjisi düşük seyreden hikayeye tuz biber ekiyor. Çizgi roman villain klişeleri listesindeki bütün kutucukları tek tek tikleyen Steppenwolf "önümüze geleni ezelim, dünyayı yok edelim" dürtüsü dışında hiçbir kişilik özelliği yokmuş gibi dolanıp duruyor.

Geriye Danny Elfman'ın ta ilk Batman'den (1989) motifler taşıyan güzel müziği, ve Diane Lane, Amy Adams ve J.K.Simmons gibi yetenekli oyuncuların kısacık da olsa iyi performansları kalıyor. Justice League DC sinematik evreni adına en azından ileriye doğru atılmış bir adım ve kesinlikle Batman v Superman'den daha iyi. Ama bu çok da fazla bir şey ifade etmiyor. Önümüzdeki birkaç yılda bu kahramanların solo maceralarını izleyeceğiz. Belki şimdi DC en başta yapması gerekeni yapıp karakterleri biraz geliştirir, ve henüz tarihi belli olmayan Justice League 2 sinemalarımıza geldiğinde daha güçlü bir arka plana ve daha inandırıcı bir amaç duygusuna sahip oluruz. Bu evrende potansiyel var çünkü.

FRAGMAN

Justice League (2017) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10






23 Kasım 2017

Murder on the Orient Express

Agatha Christie'nin klasik "katil kim" romanı Murder on the Orient Express daha önce defalarca sinemaya ve televizyona uyarlanmıştı. Bunlardan en başarılısı hiç şüphesiz 1974 yapımı Sidney Lumet'in yönettiği filmdi. Altı dalda Oscar'a aday olup, Ingrid Bergman'a da kariyerinin üçüncü ve son Oscar'ını kazandıran film, daha sonra TRT ekranlarında "Şark Ekspresinde Cinayet" adıyla gösterilmişti. Eğer benim gibi televizyonun siyah-beyaz tek kanallı dönemine yetişenlerdenseniz, filmi yakalamış olmanız büyük ihtimal; defalarca gösterildi çünkü. Şimdi o filmden tam 43 yıl sonra bu kez de İngiliz oyuncu/yönetmen Kenneth Branagh bu klasik cinayet hikayesine kendi yorumunu getiriyor. Ve tıpkı 1974 yapımı filmde olduğu gibi neredeyse bütün Hollywood'u bir trene doluşturuyor. Kimler yok ki ekipte: Johnny Depp, Michelle Pfeifer, Penelope Cruz, Judi Dench, Willem Dafoe... Her biri ya Oscar almış ya da Oscar'a aday olmuş bu all-star kadroda, son yılların yükselen yıldızı Star Wars'un Rey'i Daisy Ridley figüran gibi kalıyor.

Kenneth Branagh'ın filmi Kudüs'te geçen oldukça eğlenceli bir açılış sekansıyla başlıyor. Burada ünlü detektif Hercules Poirot'nun bir hırsızlık olayını çözmesini izliyoruz. Sonra hikaye İstanbul'a taşınıyor ve Doğu Ekspresi'nin yolcuları ile tanışıyoruz. Filmin ilk üçte birlik bölümü ilginç karakterler, güzel kostümler, bu nadide trenin göz alıcı iç tasarımları derken ilgimizi ayakta tutmayı başarıyor. "Ah o trende ben de olsaydım" diyorsunuz. Sonra yolculuğun ikinci gecesinde trende bir cinayet işleniyor ve Poirot'nun şüphelilerle bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamaları başlıyor. Trenin Yugoslavya'nın sarp yamaçlarında raydan çıkıp kara saplandığı bu bölümde, vagonlarla birlikte sanki film de duruyor.

Kenneth Branagh, Agatha Christie'nin romanına oldukça sadık kalmış. Bu durum o klasik tadı almak isteyenler için olumlu olsa da, daha önceden kitabı okuyanlar ya da benim gibi eski filmi izlemiş olanlarda "e biz bu filmi görmüştük" hissi uyandırıyor. Hikayenin sonundaki çözümlemeye acaba Branagh modern bir "twist" getirir mi diye bekleyenlerin hevesleri kursaklarında kalıyor. Sonuç olarak, hedef seyirci kitlesini belirlemede biraz sıkıntı yaşayan bir film olmuş bu yeni Murder on the Orient Express. Yeni nesil için fazla demode, klasik tadları sevenler için ise elimizde zaten daha önceden yapılmış alası var. Yine de son tahlilde, ışıltılı oyuncu kadrosu, Kenneth Branagh'ın sempatik Poirot tasviri ve şık görüntüleri için izlenebilecek, vasatın üzerinde bir polisiye.

FRAGMAN

Murder on the Orient Express (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

19 Kasım 2017

Thor: Ragnarok


Marvel sinematik evrenini takip edenler hatırlayacaklardır, Captain America Civil War'da Thor ve Hulk ortalarda görünmüyordu. İşte onların o sırada ne işler peşinde olduklarını Thor Ragnarok'ta öğreniyoruz. Daha önce düşük bütçeli birkaç film çekmiş olan, sinema dünyasında tanınmasını sağlayan Hunt for the Wilderpeople'da ise o farklı mizah duygusunu sergileme fırsatı yakalayan Yeni Zelandalı yönetmen Taika Waititi yorgun Thor serisine taptaze bir bakış açısı getirmiş. Artık Marvel filmleri beni asla şaşırtamaz diyordum, yanılmışım; Thor Ragnarok şaşırttı.

İlk iki filmde daha çok dünyamızda dolanan, bu arada bir de Jane (Natalie Portman) ile aşk yaşayan Thor, bu kez Yeryüzü'ne pek uğramıyor. Üçüncü filmde, bir yandan "işyerinden arkadaşı" Hulk ile gladyatör savaşlarına girişirken, diğer yandan da  Asgard gezegenine hâkim olmak isteyen hain kız kardeş "ölüm tanrıçası" Hela’ya engel olmaya çalışıyor. Thor Ragnarok öncelikle karşı konulmaz komedi duygusuyla öne çıkıyor. Ama bu genel akışı baltalayan bir komedi anlayışı değil. Yine bu senenin diğer bir "komikli" filmi Guardians of Galaxy 2 ile karşılaştırırsak, Guardians'da sanki komedinin arasına birkaç aksiyon serpiştirilmiş gibiydi. Karakterler sanki sadece espri yapmak için kadroda yer alıyorlardı. Thor Ragnarok öyle değil. Bu gösterişli Hollywood aksiyonu, birçok sahnede kahkahalarla güldürmeyi başarırken, Cate Blanchett'in başarıyla canlandırdığı villain/kötü kadınıyla, ayrıca Grandmaster'dan Valkyrie'ye, Loki'den Korg'a birbirinden ilginç yan karakterleriyle bizi keyifli ve heyecanlı bir maceraya çıkarıyor. Sadece fragmanda değil, filmin de iki ayrı yerinde çok uygun zamanlarda kullanılan Led Zeppelin'den muhteşem Immigrant Song, "gaza getirme" görevini layıkıyla yerine getiriyor.

Eğer sinemaya sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda bir eğlence aracı olarak bakıyorsak (ki öyle), Thor Ragnarok bu işlevi fazlasıyla karşılıyor. Bu yıl başka hiçbir filmde bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Biraz iddialı olacak ama, bu sanıyorum şimdiye kadar en sevdiğim Marvel filmi. İçinizdeki 15 yaşındaki oğlan çocuğu ellerini çırparak izleyecek!..



Thor: Ragnarok (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10








11 Kasım 2017

The Salesman


Bu gecikmiş bir yazı, ama geç olsun güç olmasın. Sıradan gibi görünen ailevi meselelerden büyük insan öyküleri çıkarmanın ustası İranlı yönetmen Asghar Farhadi, yine harika bir karakter analizi ile karşımızda. Geçen senenin En İyi Yabancı Film Oscar'ını alan The Salesman, bir travma ile karşı karşıya kalan İran orta sınıfından bir çiftin, bu travma ile baş etmelerini (ya da baş edememelerini) anlatıyor. Bir yandan amatör olarak tiyatro ile ilgilenen Rana ve Emad, bir yandan da yeni taşındıkları evlerine yerleşme telaşı yaşıyorlar. Bir akşam tiyatrodan eve döndüğünde yerde kan izleriyle karşılaşan Emad, eşi Rana'yı bir hastanenin acil servisinde saldırıya uğramış halde buluyor. Önceleri merkezine kadını alacakmış gibi görünen hikaye, giderek adamın geçirdiği psikolojik dönüşüme ve onun erkeklik gururunun yarattığı yıkıma odaklanıyor.

Asghar Farhadi'nin filmlerinde siyah ve beyaz yok, griler var. Ne iyiler yüzde yüz iyi, ne de kötüler katıksız birer canavar. O kamerasını sabırlı bir gözlemci gibi kullanıyor ve öncelikle bir dedektiflik hikayesinin ilmeklerini yavaş yavaş örüyor. Sondaki yüzleşme bölümünde ise dayanılması zor bir gerilimle seyircisini darmadağın ediyor. Bu öyle geleneksel anlamda "acaba perdenin arkasında kim var" tarzı bir gerilim değil. Tamamen karakterlerin kalplerinde ve zihinlerinde olup bitenlerden beslenen bir gerilim. Elbette bu gerilimin yaratılmasında başta kocayı canlandıran (Cannes Film Festivali en iyi erkek oyuncu ödüllü) Shahab Hosseini olmak üzere tüm oyuncuların mükemmel performanslarının payı büyük.  

Günümüzün en ilgiye değer hikaye anlatıcılarından biri olduğunu düşündüğüm Farhadi, daha önceki filmlerinde olduğu gibi karakterlerinin iç çatışmalarını ve duygusal çalkantılarını yine her zerresiyle seyirciye geçirmeyi başarıyor. Kaçırmayın!..


The Salesman (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


3 Kasım 2017

Happy Death Day

Hani bir zamanlar bir Michael Landon vardı, Küçük Ev'deki Charles Ingalls ve Bonanza'daki "Küçük Joe" Cartwright... İşte o Michael Landon'ın oğlu Christopher Landon büyüdü, 32 yaşına geldi de yönetmen oldu. Oğul Landon'ın yönettiği Happy Death Day (Ölüm Günün Kutlu Olsun) bir üniversite kampüsünde geçiyor. Doğum gününün sabahında tanımadığı birinin odasında uyanan Tree (anne-babası hippiydi herhalde), gün içerisinde çeşitli olaylar yaşadıktan sonra, aynı günün akşamında kampüs içerisinde bebek maskeli bir katil tarafından öldürülüyor. Ama ölüp de bulutlara yükselmek yerine, aynı odada aynı yatakta yeniden uyanıyor ve aynı günü yeniden yaşıyor. Sonra yeniden ve yeniden... Her seferinde de günün sonunda bir cinayetin kurbanı oluyor. Bir iki derken, genç kız sonunda katilinin kim olduğunu bulmaya karar veriyor. Artık klasikleşmiş "Groundhog Day" temasıyla "Scream" filmlerinin bir karışımı olarak değerlendirilebilecek Happy Death Day çok da ciddiye alınacak bir yapım değil. Ama işin güzel tarafı şu ki, zaten filmin kendi de kendisini çok ciddiye almıyor. Hatta bir sahnede karakterlerden biri "hey, bu durum aynı Groundhog Day filmindeki gibi" diyor. Film birçok bölümde korkudan ziyade komedi sularında geziniyor. PG-13 sınıflandırması nedeniyle cinayet sahnelerinde şiddet dozu da minimumda tutulmuş. Öte yandan, özellikle başrol oyuncusu Jessica Rothe'un başarılı performansı sayesinde film belli bir düzeyi korumayı ve az da olsa ilgi çekici olmayı başarıyor. Özellikle Tree'nin her sabah yeniden uyanmanın birtakım avantajları da olduğunu farkedip, çeşitli haylazlıklar yaptığı bölüm çok keyifli. Sonuç olarak, senaryodaki bir takım mantık hatalarına ve sızdıran deliklerine rağmen, fazla şey beklenmeden izlenebilecek eğlenceli bir film. Evde birkaç arkadaş bir araya gelip, şamata yaparak izlemek için ideal.

FRAGMAN

Happy Death Day (2017) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

29 Ekim 2017

Blade Runner 2049


Son yedi yıla sıkıştırdığı Incendies, Prisoners, Sicario ve Arrival gibi filmleriyle yaşayan yönetmenler arasında en iyilerden biri olduğunu kanıtlayan Denis Villeneuve, sanırım benim de yönetmenler listemde 2 numaradan 1 numaraya doğru hareketleniyor (Nolan'ı tahtından indirerek). Bir röportajında "neden Blade Runner gibi bir kült filmin devamını çekme ateşten gömleğini giydiniz" sorusuna, "çünkü başka birinin gelip bunu mahvetmesine seyirci kalamazdım" diye yanıt veren Villeneuve, gerçekten de hem Blade Runner fanatiklerini hem de has bilim-kurgu severleri fazlasıyla tatmin edecek bir iş çıkarmayı başarmış. "Has bilim-kurgu severler" diyorum, çünkü bu filme bir bilim-kurgu aksiyonu diye bakarak izleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir. Toplam aksiyon herhalde 10 dakikayı filan geçmez. Ama tıpkı ilk filmde olduğu gibi, yapay zeka nerede biter insanlık nerede başlar, bize kimliğimizi kazandıran hatıralar mıdır gibi felsefi sorular üzerine düşünmek ve beynimize kazınıp kalan muhteşem görüntülerin tadını çıkarmak isteyen gerçek bilim-kurgu meraklıları bu filmi gönüllerinde ilk Blade Runner'ın hemen yanına (hatta belki biraz üzerine) yerleştirecekler.

1982'deki ilk Blade Runner bilim-kurgu janrını yeniden tanımlayan bir yapım olmuştu. Öyle ki, ondan sonra çekilen tüm "distopik gelecek" öyküleri bir şekilde hep Blade Runner'dan izler ya da esinlenmeler taşıyordu. Şimdi Blade Runner 2049 ise altından kalkılması çok zor bir işi başarıyor: Blade Runner ruhunu aynen koruyarak, aynı evrende 30 yıl sonra geçen farklı bir öyküyü anlatıyor. Günümüzdeki pek çok devam filminin aksine, Villeneuve sadece bir nostalji duygusuna yaslanıp kalmamış. 2049 pek çok yönüyle ilk filme hürmetini sergiliyor; ama bu asla bir reboot / yeniden çevrim değil. Yeni fikirleri, yeni amaçları olan ve kendi ayakları üstünde duran yepyeni bir hikaye. Bu bakımdan, ilk filmi seyretmiş olmak bence bir "ön koşul" değil. Ama faydası olur. 

Filmin afişinde ve tüm fragmanlarında göründüğüne göre, Harrison Ford'un Deckard rolüyle geri döndüğünü söylemek bir spoiler sayılmaz. Zaten Harrison Ford perdede görünene kadar filmin üçte ikilik kısmı geride kalıyor, ama hikayeye dahil olduktan sonra filme öyle bir enerji katıyor ki, beklemeye değdi diyorsunuz. Deckard'ın dönüşü bir sürpriz değil belki ama, senaryoda güzel sürprizler ve beklenmedik virajlar var. O yüzden mümkün olduğunca konuyu önceden öğrenmeden izlemek bence en iyisi. Yazının girişinde de söylediğim gibi, Denis Villeneuve'ün bir önceki filmi geçen senenin en beğendiğim yapımlarından Arrival'dı. Tuhaf bir şekilde Blade Runner 2049'un DNA'sında da Arrival'dan izler var. Yönetmen seyircisinin perdedeki olayları izlerken bir yandan da düşünmesini istiyor ve bir gizem duygusunu sürekli canlı tutuyor. En sonda da şaşırtıcı ama tatmin edici bir çözümlemeyle seyirciyi koltuğuna yapıştırıyor.  

Şimdiye kadar tam 13 kez Oscar'a aday olup, bir türlü ödülü eve götüremeyen emektar görüntü yönetmeni Roger Deakins nefes kesen sinematografisiyle bu kez heykelciği kucaklayacak gibi görünüyor. Bu şüphesiz son yılların perdede en "güzel" görünen filmi. Bundan sonra 2049'u düşündüğümde, gece duvara çarpan dalgaların, büyük bir alandaki sessiz karların, endüstriyel çöplüklerin, Las Vegas'taki dev heykellerin muazzam görüntüleri zihnimden çıkmayacak.  Her zaman güvenilir Hans Zimmer'in orjinal Vangelis tınılarıyla uyumlu elektronik müziği de yine başarılı. 

Denis Villeneuve çok saygı duyulacak bir iş çıkarmış. Blade Runner 2049, ilk filmin felsefesini ve atmosferini de yanına alarak seyirciyi insan olmanın anlamı ve hafızanın değeri üzerine devamlı düşünmeye iten, görsel yönetimi ile parmak ısırtan, kıymeti belki önümüzdeki yıllarda daha fazla anlaşılacak bir üstün yapım. Bilim-kurgu sevenler için paha biçilmez bir armağan ve bu senenin (şimdiye kadarki) en iyi filmi. 

Benim Notum: 9 / 10


Blade Runner 2049 (2017) on IMDb




     





22 Ekim 2017

American Made

Jack Reacher 2 ve The Mummy fiyaskolarından sonra Tom Cruise neyse ki yeniden "cruise control" modunda. Daha önce Edge of Tomorrow'da birlikte çalıştıkları Doug Liman tarafından çekilen American Made, 80'li yıllarda önce CIA sonra ise Medellin karteli için çalışan Barry Seal adında Amerikalı bir pilotun inanılması güç gerçek hikayesini anlatıyor. El Salvador ve Honduras'taki gerilla kamplarının havadan fotoğraflarını çekmek üzere CIA tarafından işe alınan Seal, Orta Amerika yolculukları sırasında bir süre sonra Pablo Escobar ile tanışıyor ve uyuştucu kaçakçılığı işine giriyor.

Tom Cruise karizmatik ve yüksek enerjili performansıyla filmin en büyük kozu. Pilot gözlüklerinin ardına yerleştirdiği meşhur sırıtışıyla zaten tam bu rollerin adamı. Hikaye bir suç organizasyonunun başlangıcını ve inanılmaz bir hızla büyümesini GoodFellas ya da Wolf of Wall Street tarzı dinamik bir kurguyla anlatıyor. Bu bakımdan izlemesi eğlenceli. Ama elbette Scorcese'nin filmlerine getirdiği derinlik burada yok. Doug Liman hikayeyi daha "light" bir tonda anlatmayı tercih etmiş. Barry Seal sürekli yeni adamlarla tanışıyor, yeni işler kabul ediyor, ordan oraya uçuyor ve sonunda paralarını yerleştirecek yer bulamıyor. Ama bütün bu tekinsiz işleri sanki bir parti havasında yapıyor. Seçtiği yolun getirdiği riskleri, kendini ve ailesini attığı tehlikenin boyutlarını biz seyirci olarak pek hissedemiyoruz. Senaryo yazarı Gary Spinelli, Barry'nin karakterine dair psikolojik bir bakış açısı getiremiyor. Örneğin, tüm bu maceranın sonunda başının derde gireceği çok belliyken, harcayabileceğinden daha fazla para kazanmaya neden bu kadar kararlı olduğunu anlayamıyoruz.

Yine de American Made, Tom Cruise'un star ışığı için izlenebilecek keyifli bir kara komedi. Bir yandan da, Amerikan dış politikasının günümüze de yansıyan kepazelikleri üzerine düşünme fırsatı sunan gerçek bir suç hikayesi.

FRAGMAN

American Made (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

18 Ekim 2017

Mother!

Sinemada hemen arkamızdaki sırada oturan 17-18 yaşlarındaki kızlı erkekli genç grup filmin 75. dakikası civarlarında birbirlerine dönüp "bu ne ya, Orçun bizi nasıl bir filme getirdin!" diye söylenmeye başladı. Belli ki, "şöyle hayaletli mayaletli bir korku filmi izleyelim" diyerek Cumartesi eğlencelerini planlamışlardı. Gerçekten de filmin aşağıda linkini verdiğim fragmanını izleyenler, Mother'ın bir korku filmi olduğunu düşünmekte çok haklılar. Filmi böyle pazarlamak stüdyonun fikri miydi bilmiyorum, ama Darren Aronofsky'nin filmi geleneksel anlamda bir korku filmi değil... çok dehşet verici sahneler içerse de.

Eğer izleyeceğiniz filmle ilgili hiçbir şey bilmek istemeyenlerdenseniz, bu satırdan sonrasını okumayın. Öte yandan, normalde ben de spoiler'a karşı olsam da, Mother'ı, asıl meselesinin ne olduğunu bilerek izlemenin daha iyi bir seyir deneyimi sunacağına inanıyorum. Çünkü filmin yaklaşık üçte ikilik bölümünü genç bir kadın ve kendinden yaşça hayli büyük narsist bir şair kocanın, bir kır evinde hem evlerini hem de hayatlarını yeniden inşa etme çabaları olarak okuyorsunuz. Anlatılanların tamamen bir alegori olduğunu, (DİKKAT SPOILER) adamın Tanrı'yı, kadının da doğa anayı simgelediğini, yaşananların ise uygarlık tarihinin iki saate sıkıştırılmış bir temsili olduğunu anladığınızda ilk bölümdeki bazı detayları yeniden değerlendirmek istiyorsunuz, ama iş işten geçmiş oluyor. Şöyle söyleyeyim: hikayenin içine bazı metaforlar yerleştirilmiş demek eksik olur, filmin tamamı bir metafor. Bundan önce The Fountain ve Noah ile yine dinler, Tanrı, yaradılış gibi teolojik konularla haşır neşir olan Aronofsky, bu kez dünya ahvaline kafasının bozukluğunu son derece ajitatif bir meydan okuma ile göstermek istemiş. Filmin, bir oturma odasının ortasında minyatür bir kıyameti andıran cinnetli son yarım saatini izlediğinizde, adındaki ünlem işaretinin boşuna olmadığını anlıyorsunuz.

Yıllar önce Requiem for a Dream ile midemize yumruklar atan Darren Aronofsky, Mother'da yine izleyicisini sarsıyor. Ama bu herkesin seveceği bir sarsıntı mı, tartışılır. Mother, ateşli bir hastalığa yakalandığınızda gece gördüğünüz kabusları andırıyor. Tıpkı Requiem for a Dream'de olduğu gibi, bu filmi gördüğüm için memnunum, çünkü çok benzersiz bir deneyim, ama bir daha görmek ister miyim emin değilim. Darren Aronofsky'nin Mother'ı son yıllarda bir büyük stüdyo (Paramount) tarafından yapılmış en tuhaf, en deneysel ve en cüretkar film. Seveni olduğu kadar nefret edeni de çok olacak. Ben ortalarda bir yerdeyim.

FRAGMAN

Mother! (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


11 Ekim 2017

Kingsman: The Golden Circle

İki buçuk sene evvel gösterime giren ilk Kingsman filmi 2015'in sürpriz hit'lerinden biriydi. Eski usül Bond filmlerine bir saygı duruşu şeklinde ilerleyen öykü, patavatsız mizah duygusuyla eğlendirirken, fazlasıyla grafik şiddet içeren ve bir bale gibi tasarlanmış aksiyon sahneleriyle şaşırtıyordu. Yönetmen Matthew Vaughn bu devam filminde ilk filmdeki o "anarşik" enerjiyi yeniden yaratayım demiş, ama gaz pedalına biraz fazlaca yüklenmiş. Demek ki neymiş, "daha fazla" her zaman "daha iyi" olmayabiliyormuş. Kingsman: The Golden Circle ilk filmin orjinalliğinden ve yaratıcı zekasından yoksun.

Aslında film fena başlamıyor: Londra'nın dar ve işlek caddelerinde geçen hızlı takip ve aksiyon bölümü, Vaughn'ın ilk filmden aşina olduğumuz 360 derece dönen kamera hareketleri ve dar mekândaki dövüş koreografisiyle yine adrenalimizi yükseltiyor. Ama sonrasında senaryo o kadar uçuk ve absürd ki, izlediklerimizi ciddiye almak zorlaşıyor. CGI kullanımının çok bariz olduğu aksiyon sahneleri de artık daha çok bir bilgisayar oyunundan alınmış kayıtlara dönüşüyor. İlk film eski Bond filmlerini anımsatıyorsa, bu film zeka düzeyiyle maalesef daha çok Spy Kids serisine yakınlaşıyor.

FRAGMAN

Kingsman: The Golden Circle (2017) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10


5 Ekim 2017

It


It ile Netflix dizisi Stranger Things arasında paralellikler kurmamak mümkün değil. İkisi de seksenlerde küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor, ikisinde de hikayenin merkezinde bisikletleriyle dolaşan bir grup dışlanmış ve zorbalığa maruz kalmış çocuk var, ikisinde de bir kız sonradan gruba katılıyor, ve elbette ikisinde de başka bir boyuttan gelen bir yaratık etrafa dehşet saçıyor. Üstüne üstlük çocuklardan birinin (Finn Wolfhard) iki yapımda da oynaması benzerlik duygusunu daha da arttırıyor. Ama bizim sinemalarda şimdi izlediğimiz It filmi için "Stranger Things'den esinlenmiş" demek haksızlık olur, çünkü aslında It korku romanları yazarı Stephen King'in ta 86'da yazdığı bir eser. Yani aslında "meğer televizyon dizisi Stranger Things birçok fikri o romandan apartmışmış" demek daha doğru bir tespit.

Derry kasabasında bir grup çocuğun, palyaço kılığındaki kötü bir ruha karşı verdikleri mücadeleyi anlatan It elbette Stranger Things'in daha korkunç bir versiyonu. Arjantinli yönetmen Andy Muschietti, bu korku klasiğini romandan beyazperdeye uyarlarken, Stephen King hayranlarını tatmin edecek bir sonuç almayı başarmış. Ben şiddet dozunu beklediğimden daha fazla buldum. Bir Hollywood kuralıdır, özellikle çocukların ön planda olduğu sahnelerde şiddet seviyesi belli bir sınırda tutulur. Ama daha açılışta canavar ruhlu palyaço Pennywise altı yaşındaki küçük Georgie'nin kolunu kopardığında, filmin bu kuralı pek umursamadığını anlıyoruz. İyi çekilmiş korku sahneleri bir yana, yönetmen Muschietti bence çocukların dünyasını ve aralarındaki ilişkileri anlatırken daha iyi bir iş çıkarıyor. Ve o 13 yaş gençliği tasviri filmin asıl güçlü yanı haline geliyor.

Sondaki final kapışması biraz fazla uzatılmış ve gereksiz tekrarlara düşülmüş olsa da, It iyi çekilmiş, iyi kurgulanmış, dengeli bir mizah duygusu da içeren etkili bir Stephen King uyarlaması.

FRAGMAN

It (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10









22 Eylül 2017

Annabelle: Creation

Avustralyalı yönetmen James Wan 2010 yılından itibaren Insidious ve The Conjuring serileri ile korku sinemasında yeni bir çığır açmıştı. Bu filmler 80'li 90'lı yıllardaki Friday the 13th tarzı, seyircisini bol şiddet içeren kan banyolarına maruz bırakmak yerine, tekinsiz bir atmosfer yaratmayı hedef belirleyen ve "eski usül" korku sinemasına daha yakın duran başarılı örneklerdi. Geçen sene Lights Out ile dikkatleri çeken David F.Sandberg, James Wan'ın açtığı yoldan devam ediyor.

Yetimhanede yer bulunamaması nedeniyle, altı yetim kız başlarında bir rahibe ile birlikte onlara kucak açan yaşlı bir çiftin evine yerleşiyorlar. Bir süre sonra evde tuhaf  şeyler olmaya başlıyor. Aslında hikayenin çok özgün ve farklı bir tarafı yok. Daha önce defalarca izlediğimiz "kötü ruh tarafından ele geçirilmiş ev" klişeleri yine önümüzden geçit yapıyor. Yine o kötü ruhu sadece bir çocuk görebiliyor. Ve evin sakinleri yine akılsızca tercihler yapıyorlar. Örneğin bir sahnede rahibe ve çocuklar evde korkunç bir şekilde öldürülmüş bir cesetle karşılaşıyorlar. Normalde ne yapmalarını beklersiniz, pılıyı pırtıyı toplayıp o evden kaçmalarını, değil mi? Ama rahibemiz, hiçbir şey olmamış gibi "hadi kızlar geç oldu artık yatalım" diyor ve o perili evde bir gece daha kalmaya devam ediyorlar.

Hikaye her ne kadar tahmin edilebilir olsa da, yönetmen David F. Sandberg yüksek prodüksiyon kalitesi, titiz görüntü yönetimi ve başarılı ses efektleri ile filmi baştan sona izlenir kılmayı başarmış. Annabelle: Creation zayıf bir senaryonun bile işbilir bir yönetmenin elinde en azından ilgi çekici bir filme dönüşebileceğinin kanıtı olmuş.

FRAGMAN

 Annabelle: Creation (2017) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10


   

12 Eylül 2017

The Hitman's Bodyguard

Patrick Hughes'un yönettiği The Hitman's Bodyguard'da Ryan Reynolds bir yakın koruma uzmanını, Samuel L.Jackson ise Uluslararası Adalet Divanı'nda bir diktatör aleyhinde tanıklık edecek olan eski bir tetikçiyi canlandırıyor. Geçmişlerinde düşman olan bu ikili, Lahey'deki mahkemeye zamanında ulaşabilmek için tehlikeli bir yolculuğu  birlikte tamamlamak zorunda kalıyorlar. Biz seyirciler ise, "uyumsuz zenci-beyaz ikili" klişelerini yüz milyonuncu kez tekrarlamaktan utanmayan, aksiyon desen aksiyon değil, komedi desen komedi değil bir yavanlığı 2 saat boyunca çekmek zorunda kalıyoruz. Samuel L. Jackson son birkaç yıldır neredeyse her filminde canlandırdığı, yüksek sesle alaycı alaycı konuşan, iki cümlesinden birinde küfür eden, ağzı bozuk sert adam karakterini bir kez daha ısıtıp önümüze servis ediyor. Belki de bu iki aktörü de pek sevmediğimden midir nedir, filmin parlak noktası olarak lanse edilen Reynolds ve Jackson arasında dakikalar süren birbirlerine laf sokuşturma sahneleri bana Çin işkencesi gibi geldi. Filmin ihtiyaç duyduğu dinamizm sonlara doğru Amsterdam kanallarında geçen iyi çekilmiş aksiyon sahneleriyle bir nebze geliyor; ama tabii o vakte kadar dayanabilirseniz. The Hitman's Bodyguard, daha çok televizyonda kanal değiştirirken denk gelirseniz göz ucuyla bakabileceğiniz filmlerden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Hitman's Bodyguard (2017) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

4 Eylül 2017

War for the Planet of the Apes



2011'de Rise ile başlayıp, 2014'de Dawn ile devam eden Planet of the Apes üçlemesi son bölüm War ile kapanışı yapıyor. Genelde bu tür serilerde ikinci ve üçüncü halkalarda grafik aşağı doğru gider; ama yönetmen Matt Reeves, ikinci film Dawn'da bir adım yukarıya taşıdığı kalite seviyesini bu kez zirveye çıkarmayı beceriyor. Tıpkı yıllar önce Lord of the Rings üçlemesinin son filmi Return of the King'de olduğu gibi War for the Planet of the Apes de bence bu serinin en başarılı filmi. Güzel bir üçlemeye harika bir final!..

Yaz aylarının Spider-Man'li Wonder Woman'lı aksiyon koşuşturmacası arasında War for the Planet of the Apes de bol patırtılı gürültülü bir savaş filmi gibi düşünülebilir. Aslında filmin adı biraz yanıltıcı. Elbette çatışma sahneleri de var, ama büyük bir maymun-insan savaşı izleyeceğiz diye filme gidenler hayal kırıklığına uğrarlar. Bu daha çok ırkçılığa, savaşın kötülüklerine, takıntılı olmanın tehlikelerine, ve intikam duygusunun zehirine odaklanan bir dram. İnce işlenmiş senaryosu, usta işi görüntüleri ve vurucu müziği ile tam bir epik film ile karşı karşıyayız. Matt Reeves'in filmi 2. Dünya Savaşı'nda geçen toplama kampı filmlerinden esintiler taşırken, bir yandan da Francis F. Coppola klasiği ‘Kıyamet’e selam gönderiyor. Duygusal finali ise 1968 yapımı orjinal Maymunlar Cehennemi filmine zarif bir köprü kuruyor.

Üç yıl önce Dawn ile ilgili yazımda "Andy Serkis artık bir Oscar almalı" demiştim. Gerçi aday bile olamadı, ama bu emektar İngiliz aktör Sezar rolünde yine sadece bakışlarıyla harikalar yaratmaya devam ediyor. Kamera önceki filmlere göre bu filmde Sezar'a daha çok odaklanmış ve Sezar'ın hissettiği tüm duyguları onun yüzünde net bir şekilde okuyabiliyoruz. Motion capture teknolojisinin geldiği en üst noktayı izlediğimiz yapımda kullanılan bilgisayar desteği tek bir sahnede bile sırıtmıyor. Baştan sona görsel efektle ilerleyen bir filmin hiç görsel efekt kullanılmamış hissi vermesi de muazzam bir başarı. Ve son olarak müzikler: Michael Giacchino'nun bazen sadece vurmalı çalgılardan oluşan, bazense koca bir senfoni orkestrasını kullanan ihtişamlı müziği tüm filmi sarıp sarmalıyor ve filmin epik yönünü sanki bir derece daha kuvvetlendiriyor.

War for the Planet of the Apes şüphesiz bu yaz mevsimin en iyi filmi, yılın da en iyilerinden.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

War for the Planet of the Apes (2017) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


24 Ağustos 2017

Dunkirk


Bu sene herhalde en merakla beklediğim filmlerden biriydi Dunkirk. Söz konusu Christopher Nolan olunca beklentinin yüksek olması sürpriz değil, çünkü adamın çektiği son dört filmden üçü çekildikleri sene benim yıl sonu değerlendirmemde "yılın en iyi filmi" seçilmiş, biri ise 2 numara olmuştu. Bu filmler Interstellar, Inception, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises. Dolayısı ile yaşayan yönetmenler arasında Christopher Nolan'ın en sevdiğim yönetmen olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İşte bu duygularla ve haliyle çok büyük beklentilerle gittim Dunkirk'ü izlemeye.

Dunkirk, 2. Dünya Savaşı'nın başlarında yaşanan gerçek bir kurtarma operasyonunu anlatıyor. Nazi orduları tarafından kuşatılan ve sayıları 400 bini bulan İngiliz ve Fransız askerleri Fransa'nın Dunkirk (aslında doğru yazılışı Dunkerque) kasabası sahilinde, deniz ve düşman arasında sıkışıp kalıyor. İngiliz donanmasının gemileri bu kadar büyük bir tahliye harekatı için yetersiz kalınca, karşı sahildeki İngiliz balıkçı tekneleri devreye giriyor.  

Dunkirk savaşla başlayıp savaşla bitiyor. Nolan geniş açılarla ve IMAX kameralarla çekilmiş spektaküler görüntüler eşliğinde savaşın dehşetini çok iyi bir şekilde yansıtmış. Üstelik bunu yaparken Saving Private Ryan ya da Hacksaw Ridge tarzı kanlı sahnelere, kopan bacaklar ve ortalığı saçılan vücut parçaları içeren şok edici görüntülere başvurmamış (ki onlar da çok iyi filmlerdir). Savaşın yarattığı o terör duygusunu çaresizlik içinde sahilde bekleşen, kendilerini bombalamaya gelen düşman uçağının sesini duyup korkuyla gökyüzüne bakan askerlerin yüz ifadeleriyle vermeyi başarmış. Yönetmenin özellikle kalabalık sahnelerdeki hüneri ve yaratılan gerçeklik duygusu parmak ısırtıyor. Hans Zimmer'in pek melodik olmayan, daha çok ses efektlerinin devamı gibi hissedilen huzursuz edici müziği bir saatli bombayı hatırlatıyor ve -zaman zaman fazla gelse de- tansiyonun sürekli yüksek tutulmasına yardımcı oluyor. 

Nolan, 100 dakikalık kendi standartlarına göre oldukça kısa bu filmde karakter gelişimine fazla yer vermemiş, sadece ve sadece olaya odaklanmış. Film bittiğinde askerlerden hiçbirinin ismi aklımızda kalmıyor. Nerden gelirler, nereye giderler, topçu mudurlar, popçu mudurlar, hiç bilmiyoruz (bu arada popçu demişken filmde Harry Styles oynuyor). Zaten filmde doğru dürüst bir diyalog da yok. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu ve "savaşta hepimiz aynıyız" duygusunun verilmeye çalışıldığını kabul ediyorum. Yönetmenin tercihine saygı duymakla birlikte, karakterlerle duygusal bir bağ kuramamanın hikayenin etkileyiciliğini zedelediğini söylemeye de bir seyirci olarak hakkım var. Christopher Nolan'ın artık takıntısı haline gelmiş, zaman boyutunu eğip bükme, olayları birkaç farklı zaman katmanında anlatma manevrası da bu kez kafa karıştırıcı bir etki yaratıyor ve hikayeyi takip etmeyi güçleştiriyor.

Herşeye rağmen, Dunkirk çok iyi çekilmiş bir savaş filmi. Daha önce hiç adını sanını duymadığımız bir yönetmen çekmiş olsa eminim filmi yerlere göklere sığdıramazdık. Ufak tefek kusurlarının gözümüze batmasının nedeni Nolan'ın çıtayı çok yükseklere koymuş olması. Dunkirk, muhtemelen en iyi film dalında Oscar'a aday olacak, bir kere teknik ödülleri kesin süpürür. Benim yıl sonu değerlendirmemde de en iyiler arasına gireceğini şimdiden ilan edebilirim. Ama Nolan filmografisi göz önüne alındığında, girişte saydığım o dört filmin gerisinde kaldığını da söylemem lazım. Dunkirk çok iyi, ama kusursuz değil (Nolan Top 5 listemi aşağıda bulabilirsiniz).  

Bu yorumun YouTube videosu


Dunkirk (2017) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10


Nolan Top 5:
1. The Dark Knight
2. Inception
3. Interstellar
4. The Dark Knight Rises
5. Dunkirk





17 Ağustos 2017

Atomic Blonde

1989 yılında Berlin'de, doğu ile batıyı ayıran meşhur duvar yıkılmadan hemen önce yaşanan bir casusluk hikayesini anlatan Atomic Blonde, John Wick'te ortak yönetmen olarak çalışan, eski dublör  David Leitch tarafından çekilmiş. Vurduğunu deviren yaman bir İngiliz ajanını canlandıran Charlize Theron'un başrolde olduğu film en baştan beri bir "dişi John Wick" (ya da esprili söylemiyle "Jane Wick") olarak pazarlanmıştı. Ama bence pek öyle değil. Film John Wick tarzı dakika başına sekiz kişinin öldüğü bir pür aksiyon yerine, daha çok bir soğuk savaş dönemi entrikası şeklinde ilerliyor. Hakkını yemeyelim, aradaki birkaç dövüş sahnesi gerçekten çok iyi çekilmiş. Hele Berlin'in sokaklarında başlayıp, eski bir apartmanın merdivenlerinde devam eden, sonrasında ise yine sokaktaki araba takip sahnesiyle sonlanan yaklaşık 10 dakikalık tek plan çekim filmin zirvesini oluşturuyor. Bu sekansta, kavga edenlerle kameramanın sürekli yer değiştirmesi muhteşem bir efekt yaratmış. Kendinizi bir köşeden izliyor gibi değil de kavganın sürekli içinde gibi hissediyorsunuz.

Ne yazık ki, aksiyonun bitip karanlık koridorlarda "acaba çift taraflı casus kim” sorusunun peşinden koşulduğu entrikalı bölümlerde film aynı parlak düzeyi yakalayamıyor. Hikaye fazla karışık ve yeterince merak uyanırıcı değil; kopuk kopuk ilerleyen senaryo daha önce klasik casus hikayelerinde yüz kere gördüğümüz "çalınan ajan listesi" konusunu yeniden ısıtıp önümüze koyuyor. Sondaki plot twist ise inandırıcılıktan çok uzak. Yine de Charlize Theron'un karizmatik performansı ve yukarıda bahsettiğim o 10 dakikalık nefes kesen tek plan için izlenecek bir film. Bu casus öyküsü büyük olasılıkla Jason Bourne tarzı bir seriye dönüşecek ve içimden bir ses Atomic Blonde 2'nin daha iyi olacağını söylüyor.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Atomic Blonde (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


28 Temmuz 2017

Spider-Man: Homecoming


Önce filmin Türkçe ismindeki garabetle başlayalım. "Homecoming" ifadesi bire bir çeviri ile "Eve Dönüş" olarak Türkçeleştirilmiş, ama Spider-Man'in aslında bir yerlerden döndüğü filan yok. Homecoming Amerika'da liselerde geleneksel olarak her yıl Eylül Ekim aylarında düzenlenen bir okul balosunun adı. Bir anlamda tatilden dönen öğrenciler için yeni okul yılının açılışı yapılıyor. Yani sezon sonundaki "prom"lar ne kadar adettense, onun sezon başı versiyonu olan "homecoming"ler de o derece gelenekselleşmiş bir okul eğlencesi.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere bu altıncı Spider-Man filmi, diğerlerinden farklı olarak Spider-Man yani Peter Parker'ın lise günlerine ve ergenlik sorunlarına odaklanıyor. Hatta filmin daha çok bir lise gençlik komedisi kıvamında olduğu bile söylenebilir. Geçen sene Captain America: Civil War'da ilk kez karşılaştığımız Tom Holland şimdiye kadarki en gerçekçi ve çizgi romanın ruhuna en uygun Peter Parker yorumu ile karşımızda. Filmin en iyi Spider-Man filmi olup olmadığı tartışılır, bence hala Sam Raimi'nin 2002 ve 2004'te yönettiği ilk iki film önde, ama karakter olarak en sahici ve en başarılı Spider-Man canlandırması olduğu kesin. Tom Holland 15 yaşında bir lise öğrencisinin heyecanını, acemiliğini ve beceriksizliklerini çok başarılı bir şekilde aktarmış. Batman, Birdman derken Vulture rolünde bir kez daha kanatlı bir karakteri canlandıran Michael Keaton da Marvel ortalamasının üzerinde bir kötü adam olmuş.

Geçmişteki diğer iki Spider-Man reboot'unun aksine Jon Watts'ın filmi bir origin hikayesi değil. Peter Parker'ı örümceğin ısırması, Ben Amca'nın ölmesi gibi ayrıntıları boşverip, direkt karakterin Avengers olmak için kendini kanıtlama sürecine odaklanılmış, iyi de olmuş. Homecoming dünyayı kurtarma derdi olmayan ve diğer Marvel filmlerine göre daha düşük tonda ilerleyen bir film. Bu da karakter gelişimine ve daha sempatik bir hikayeye fırsat tanımış. Ancak diğer süper kahraman filmlerinden gelen alışkanlıkla müthiş aksiyon sahneleri görmek isteyen seyirciler hayal kırıklığı yaşayabilir. Şöyle ağzımızı açık bırakacak, akılda kalıcı bir aksiyon sahnesinin olmaması filmin zayıf yönü olarak sayılabilir.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Spider-Man: Homecoming (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

20 Temmuz 2017

Baby Driver

Edgar Wright'ın yönettiği Baby Driver'da Ansel Elgort, Kevin Spacey, Jon Hamm ve Jamie Foxx oynuyorlar. Öncelikle filmin neden Baby Driver gibi tuhaf  bir adı olduğuyla başlayalım: Hikayemizin başrolündeki delikanlının adı Baby, evet bildiğin Baby ve kendisi bir suç çetesi için şoför olarak çalışıyor. Yani işte "Baby" ve "Driver".

Daha çok Simon Pegg ile birlikte yazdıkları Cornetto üçlemesi de denilen Shaun of the Dead, Hot Fuzz ve The World's End gibi filmlerle tanınan İngiliz yönetmen Edgar Wright Baby Driver'ı son derece farklı bir stilde çekmiş. Çocukluğunda geçirdiği bir kaza sonucu tinnitus denilen ve kulakta devamlı bir çınlama ile kendini belli eden bir hastalığa sahip olan Baby, kulaklarındaki bu gürültüyü bastırabilmek için sürekli olarak müzik dinliyor. Ve hayatındaki neredeyse her hareket bu dinlediği müzikle senkronize bir şekilde gerçekleşiyor. Dolayısı ile filmin kurgusu da çalan müziğe ayak uyduruyor. Şöyle anlatayım: müziğin ritmine göre arabaların kapıları kapanıyor açılıyor, bir çatışma sahnesinde müziğin temposuna göre tetiklere basılıyor. Sonuç olarak film bazı sahnelerde neredeyse bir müzikal kıvamında akıp gidiyor. Yönetmenin değişik tarzı filmin ilk yarısında çok ilgi çekici gelse de, ikinci yarıdan itibaren sanki biraz biçim özün önüne geçiyor. Bir de evet filmin başrolünde müzik var, ama nedense seçilen müzikler çok az bilinen şarkılar, daha çok 60'ların sonu 70'lerin başı funk ve r&b parçaları. Onlar da pek öyle gaza getiren ateşinizi yükselten şarkılar değiller.

Baby Driver ilginç koreografisi, tek plan sekansları, iyi yazılmış diyalogları ve yaratıcı aksiyon sahneleri ile baştan sona sıkılmadan izlenecek bir film. Ama Amerika'da festivallerde kopardığı gürültü kadar göklere çıkartılacak bir yapım da değil.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Baby Driver (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


15 Haziran 2017

The Mummy

Tom Cruise ve Russel Crowe gibi A kategorisi aktörler nasıl olmuş da bu filmde rol almayı kabul etmişler hayret. Paranın gözü körü olsun!..

The Mummy, Universal stüdyolarının "aman sinematik evren trenini kaçırmayalım, biz de bir evren yaratıp tüm canavarları toplayalım" diyerek başlattığı Dark Universe serisinin ilk filmi. Daha sonra bu evrene Frankenstein, Dracula, Invisible Man, Doktor Jekyll and Mr.Hyde gibi klasik korku sinemasının tanıdık figürleri de eklenecekmiş. Ama bu kötü başlangıçtan sonra serinin devamı gelir mi, orası bence biraz meçhul.

1999 yapımı Brendan Fraser'lı filmin neredeyse yeniden çevrimi denilebilecek yapımda senaryo yazarları çok da orjinal olmayan şöyle bir anafikir ile yola çıkmışlar. Mumyalanmış eski Mısır firavunlarından birini mezarından kaldıralım, o da etrafa lanet saçsın. Ama bu anafikri destekleyecek bir hikaye oluşturma aşamasında tıkanıp kalmışlar. Filmdeki hiç bir karakterin neyi neden yaptığı anlaşılamıyor. Örneğin mumyamız Tom Cruise'u öldürmek mi istiyor, yoksa sevgilisi olarak yaşatmak mı istiyor belli değil. Sonra eğer onun beynine girip onu istediği gibi yönlendirebiliyorsa, neden üstüne fareler, örümcekler, zombiler vesaire gibi envai çeşit mahlukat gönderiyor?

Hikaye akışı o kadar abuk subuk ve dağınık ki, Tom Cruise'un star ışığı bile filmi bir arada tutamıyor. Kadın başrol oyuncusu Annabelle Wallis daha çok bir televizyon dizisinde oynuyor gibi. Tom Cruise ile aralarında hiçbir kimya yok. Zaten Tom Cruise bu kadını seviyor mu sevmiyor mu, filmin sonuna kadar bu sarsak senaryoda o da tam anlaşılmıyor.

Senaryoya tam altı kişinin elinin değmesi filmin ne yöne gideceği konusundaki kafa karışıklığını açıklıyor olabilir. The Mummy, çeşitli tonlar arasında gidip geliyor: Indiana Jones tarzı bir aksiyon mu, Evil Dead tarzı bir zombi korkusu mu yoksa yeni bir sinematik evrenin tohumlarının atıldığı bir orijin hikayesi mi olacak, bir türlü karar veremiyor ve nihayetinde seyircinin "hiçbiri" seçeneğini işaretlemesiyle bu omurgasız yavanlık son buluyor. Arada tek tek bakıldığında iyi denebilecek bazı aksiyon sahneleri var: örneğin bütün o uçak kazası bölümü, ya da bir ambulansın içinde zombilerden kaçtıkları sahne gibi. Ama bu kopuk kopuk aksiyonların filmin bütünü ile hiçbir organik bağı yok, sanki YouTube'dan bazı ilgi çekici videoları alıp filmin orasına burasına yapıştırmışlar gibi.

The Mummy 125 milyon dolarlık bir hayal kırıklığı ve sanırım Tom Cruise'un en kötü filmi olarak kayıtlara geçecek.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

The Mummy (2017) on IMDb

Benim Notum: 3,5 / 10

7 Haziran 2017

Wonder Woman


Wonder Woman süper güçlere sahip bir Amazon prensesinin dünya barışını sağlamak için güvenli gizli adasını terkedip 1.Dünya Savaşının en çetin cephelerine yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bir kadın kahramanın başrolde olduğu çizgi-roman uyarlamalarını hatırladığımızda Hollywood'un karnesi pek parlak değil: 1984'teki Supergirl'ü izlemiştim ama herhalde o kadar kötüydü ki hafızamda hiç yer etmemiş. 2004'teki Catwoman ve 2005'teki Elektra'da da hayal kırıklıkları devam etmişti. Bu filmlerin IMDb notlarının 4'lerde dolaşması sanırım size bir fikir verir. Buna son yıllardaki DC Comics filmlerinin vasatı aşamaması eklendiğinde, sinemaseverler  ve çizgi-roman severler Wonder Woman filmi için "lütfen bu kez iyi olsun" diye dua eder hale gelmişti. Ama tünelin ucunda ışık vardı, çünkü geçen sene gösterime giren Batman Superman'e Karşı'nın en çok akılda kalan unsuru hiç şüphe yok ki, orada misafir oyuncu olarak ekibe dahil olan ama diğer iki adamı gölgede bırakan Wonder Woman'dı.

Ve bir senelik sabırsız bekleyişten sonra Wonder Woman ilk solo macerasıyla karşımızda. Hepimiz derin bir "oh" çekebiliriz çünkü bu sefer olmuş. Wonder Woman, bence The Dark Knight'tan sonraki en iyi DC filmi. Başarısını da büyük ölçüde harika bir casting'e borçlu. 2004 yılında İsrail güzeli seçildikten sonra sinemaya geçen ve şimdiye yan rollerde sadece endamını göstermekle yetinen Gal Gadot bu kez Wonder Woman'ı tamamen sahiplenmiş. Cennet adasından çıkıp bir dünya savaşının orta yerine düşen Diana rolünde karakterin hem saflığını ve kırılganlığını hem de cengaverliği çok iyi vermiş. Onu o kadar benimsiyoruz ki, filmden çıktığımızda Wonder Woman'ı ondan başkası oynayamazdı diye düşünüyoruz. Chris Pine ile kimyaları da mükemmel. Bu ikilinin uyumu ve inandırıcı oyunları sayesinde perdede gördüğümüz karakterleri önemsiyoruz. Finaldeki artık klişeleşmiş kıyamet günü kapışması dışında aksiyon sahneleri gayet başarılı. Özellikle filmin ortalarında, 1.Dünya Savaşının en şiddetli çatışmalarının yaşandığı bir cephede, Diana'nın siperden kostümlü haliyle çıkıp düşman ateşine karşı sadece kalkanıyla tek başına karşı geldiği sahne benim uzun süredir bir süper kahraman filminde gördüğüm en etkileyici aksiyon sahnesi olarak aklıma kazınacak.

Filmin yönetmeni daha önce 2004 yılında Charlize Theron'a Oscar kazandıran Monster'ı çekmiş olan kadın yönetmen Patty Jenkins. Jenkins insana dair  hikayeler anlatmadaki hünerini bu filmdeki küçük dokunuşlarıyla belli etmiş. Wonder Woman'da yaman aksiyon sekansları az değil, ama bence senaryoyu diğer çizgi-roman uyarlamalarından ayıran en önemli özellik Patty Jenkins'in arada sessiz sakin yavaş sahnelere de yer vermesi. Örneğin savaşın yıkımına uğramış bir köyün meydanındaki romantik dans sahnesi seyircinin şöyle bir soluklanmasını sağlarken, bir yanda da karakterleri daha iyi anlamamıza ve onlara inanmamıza yardımcı oluyor. İsterseniz bana naif deyin ama filmin "insanların içinde normalde iyilik vardır" ve "sevgi nefreti eninde sonunda yener" yönündeki mesajlarını da ben beğendim. Dünya nereye doğru gidiyor diye endişelendiğimiz şu günlerde bence bu tür mesajlara ihtiyacımız var.

Wonder Woman bu filmle sadece dünyayı değil, DC sinematik evrenini de kurtarıyor. Artık birkaç ay sonra gösterime girecek olan Justice League için umutlanabiliriz.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Wonder Woman (2017) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10



2 Haziran 2017

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales

Karayip Korsanları serisinin bu beşinci filmi için sinema salonundan içeriye girerken, itiraf edeyim, ayaklarım geri geri gidiyordu. Çünkü 2003'te ilk filmin yaptığı parlak çıkıştan sonra, ne yazık ki gelen her devam filmi bir öncekinden daha kötüydü. Son olarak 2011'deki dördüncü bölüm Gizemli Denizlerde gayet ruhsuz ve bol bol saatime bakarak izlediğim bir film olmuştu. Memnuniyetle söyleyebilirim ki, Salazar'ın İntikamı bu talihsiz trendi devam ettirmiyor ve grafiği yukarıya doğru çevirmeyi başarıyor.

Film öncelikle yüksek enerjisiyle dikkati çekiyor. Daha açılıştaki Fast Five'dan apartılmış gibi görünen banka soygunu sahnesiyle başlayan hızlı tempo neredeyse film boyunca hiç düşmüyor. Aksiyonun dozunun biraz düştüğü bölümlerde ise iyi bir mizah duygusundan beslenen komik espriler ilginin devamını sağlıyor. (Örnek: "horologist")

Salazar'ın İntikamı sanki daha önce hiç Karayip Korsanları izlememiş seyirci kitlesi için seriye bir yeni başlangıç fırsatı gibi. Kendi içinde başlayıp biten bir hikayesi var ve ne olduğunu anlamak için mutlaka daha önceki dört filmi izlemiş olmak gerekmiyor. Gerçi senaryodaki karakter ve yan hikaye kalabalığı bir noktadan sonra konuyu çok karmaşık hale getirebiliyor. Ama önceki bölümleri izlemiş olanlar için bazı tanıdık simalarla yeniden buluşmak bu kusuru biraz telafi ediyor.

Normalde filmin yıldızı olması beklenen Johnny Depp bu kez bence bu bölümün en zayıf noktası. Artık otomatiğe bağlamış gibi oynayan aktör, sanki Jack Sparrow'u değil de Jack Sparrow'un bir karikatürünü canlandırıyor. Perdede göründüğü zamanın yarısında sarhoş sarhoş dolaşıyor, diğer yarısında da bir palyaço misali sakarlıklar yapıp duruyor. İlk filmlerde de Jack Sparrow'un eğlendiren komiklikleri vardı ama yeri geldiğinde zekasını kullanıp "vay be" dedirten kahramanlıklar yapardı. Burada ise zekadan eser olmayan son derece silik bir ayyaş olup çıkmış. Filmin kötü adamı Kaptan Salazar rolünde Javier Bardem ise iyi iş çıkarmış.

Amerika'da eleştirmenler Salazar'ın İntikamını nedense hiç beğenmediler. Filmin Rotten Tomatoes notu an itibarıyla %30. Ben aynı fikirde değilim. Belki beklentilerimi çok düşürerek gittiğim için olabilir, ama ben filmi gayet eğlenceli buldum. Hızlı temposu, iyi mizahı ve duygusal finaliyle keyifli bir iki saat geçirdim. Norveçli yönetmenler Ronning ve Sandberg ölmekte olan bir seriye yeniden enerji enjekte etmeyi başarmışlar. En azından bir sonraki film için artık ayaklarım geri geri gitmeyecek, bunu biliyorum.

Bu yorumun YouTube videosu

FRAGMAN

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales (2017) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10