Dokuz adet yapımcısından sadece biri James Cameron diye, büyük başlıklarla "Titanic ve Avatar'ın yönetmeni James Cameron'dan..." diye pazarlanan, ancak Cameron'ın artistik açıdan hiçbir katkıda bulunmadığı bir su altı macerası. Bir grup dalgıç Papua Yeni Gine'deki dünyanın en büyük mağara sistemine giriyorlar, sonra işler ters gidiyor ve mağaradan sağ kurtulabilmek için hem doğa hem de birbirleri ile mücadele etmeye başlıyorlar. İşin içinde Cameron olunca herhalde mağaranın dibinde bir yerlerde uzaylı bir yaratıkla karşılaşacaklar diye düşündüm önce (Abyss, Aliens, Avatar etkisi), ama filmin başında "based on a true story" ibaresini görünce bu fikrim değişti haliyle. Birkaç nefes kesici doğa ve sualtı görüntüsü ile başlayan, ancak ne yazık ki ilerleyen dakikalarda giderek sıradanlaşan ve bir televizyon filmi kıvamına gelen, çok da fazla para harcanmadığını düşündürten (harcandıysa da bunu hiç belli etmeyen) bir prodüksiyon Sanctum. Keşke James Cameron biraz işin ucundan tutup, "bakın oğlum, şöyle yapacaksınız" filan deseymiş. (5) DVD'Sİ ÇIKTI
16 Eylül 2011
15 Eylül 2011
88. Battle: Los Angeles
Efendim uzaylılar dünyayı istila ediyor, bir grup asker de kalan "son kale" Los Angeles'ı kurtarmaya çalışıyorlar. Aslında Los Angeles'ın bir mahallesi demek daha doğru olur. Filmin yönetmeni "amacım içinde savaş sahnesi olan bir uzaylı filmi çekmek değil, uzaylı temasını dekor olarak kullanan bir savaş filmi çekmek" demiş. Ama işte tüm film boyunca kameranı anlamsızca hareket ettirip, bağırıp çağırıp duran askerleri yakın plan çekmekle savaş filmi çektim olmuyor. Battle: Los Angeles'ı izlemek playstation'da savaş oyunu oynayan bir veledi uzaktan seyretmek gibi... Sadece daha fazla baş ağrıtıyor. (4) DVD'Sİ ÇIKTI
12 Eylül 2011
87. Perfect Sense
Bilim-kurgu ile romantizmin evliliği her zaman başarılı sonuçlar doğurmayabiliyor, özellikle yönetmen çok yetenekli değilse... Perfect Sense aslında çok ilginç bir çıkış noktasına sahip: Bilinmeyen bir salgın tüm dünyayı etkiliyor ve beş duyunun sırayla kaybedilmesine neden oluyor; insanlar önce koku almamaya başlıyorlar, sonra tat alma duyusu yok oluyor. Asıl kıyamet ise işitme ve görmenin kaybedilmesi ile başlıyor. Böyle bir ortamda Glasgow'da bir restoran şefi (Ewan McGregor) ve bir bilim kadını (Eva Green) arasındaki aşkı izliyoruz. İnsanlığın her şart ve duruma adapte olabilme dürtüsünü gösteren bölümler son derece ilginç: Örneğin dünyada tat alma duyusu kalmayınca tüm restoranların kapanacağını düşünürsünüz, değil mi? Ama "tat" olgusunun yerini başka bir şey alıyor ve insanlar yemeklerin kıtır kıtır ya da yumuşak olması ile ilgilenmeye başlıyorlar ve sosyalleşmek adına yine restoranlara gidiliyor. İşin bilim-kurgu ve felsefi tarafı tüm film boyunca ilgimizi çekse de, bu aşıkların romantizmine bir türlü ortak olamıyoruz. Sonuç olarak filmin bir tarafı sürekli aksıyor ve son tahlilde yeterince etkileyici olamıyor. (6) SİNEMADA İZLENDİ
8 Eylül 2011
86. The Conspirator
1865 yılında, Kuzey-Güney savaşının sonları yaklaşırken, başkan Abraham Lincoln Washington'da bir suikaste kurban gider. Cinayet zanlılarının yanısıra, Mary Suratt (Robin Wright) adlı bir kadın da suikast çetesine yardım ve yataklık etmekten tutuklanır ve bir sivil olmasına rağmen askeri mahkeme tarafından yargılanır. Kadını savunma görevi ateşli bir Lincoln taraftarı olan avukat Fred Aiken'a (James McAvoy) verilecektir. Robert Redford'un yönetmenliğini yaptığı ve tamamen gerçek olaylar ve kişiler üzerine kurulu The Conspirator özellikle Amerikan tarihi ile ilgilenenler için bulunmaz bir cevher. Ancak anlatılan hikayeyi sadece bir tarihi drama olarak okumak yanlış olur. Film tüm insanlar ve tüm zamanlar için geçerli evrensel hukuk değerleri ile ilgili yaman söylemler içeriyor. "Tüm zamanlar için" demem boşuna değil, söz konusu olaydan neredeyse 150 yıl sonra 11 Eylül sonrası Bush yönetiminin getirdiği Patriot Act / Vatanseverlik Yasası nedeniyle filmdeki tartışmanın aynen yeniden yapılması, bazı şeylerin hiç değişmediğini düşündürüyor insana. The Conspirator, adalet ve hukuk gibi kutsal kavramların güçlülerin elinde nasıl birer cinayet senaryosuna dönüşebileceğini tarihsel perspektiften yansıtan, akıllara hitap eden, sağlam bir film. (7,5)
7 Eylül 2011
85. Captain America: The First Avenger
Öncelikle filmin Türkçe adındaki saçmalıktan bahsetmek lazım. "Kaptan" Amerika'yı izlemeye giden çocuklar muhtemelen "bu adam hangi geminin kaptanı" diye sormuşlardır babalarına... Üstelik filmin içindeki konuşmalarda doğru bir çeviri ile "Yüzbaşı" Amerika denirken, filmi getiren UIP şirketi başlığı neden kaptan yapmaya gerek duydu acaba? Neyse, filme gelelim: Captain America aslında bir süper kahraman filminde görmeye alışmadığımız biçimde hikayeye ve karakter gelişimine önem vererek başlıyor. Bol gürültülü anlamsız özel efektler yerine, 1940'ların Amerikası'nda orduya katılmak için uğraşan çelimsiz bir gencin hikayesini sakin sakin anlatmayı tercih etmiş yönetmen Joe Johnston. Set tasarımları ve kostümlerdeki özen dikkate alınınca, Johnston'ın bir "dönem filmi" çektiği bile iddia edilebilir. Ancak bu dönem filmi algısı bir süre sonra filmin aleyhine işlemeye başlıyor. Başkasını bilmem ama eski arabalar, eski silahlar, eski makineler gereğinden fazla oldu mu, hem de bir aksiyon filminde, beni sıkıyor. Chris Evans'ı sıska küçük bir adam haline getiren görsel efektler ise çok başarılı. (7) SİNEMADA İZLENDİ
6 Eylül 2011
84. Rise of the Planet of the Apes
Charlton Heston'lı ilk Maymunlar Cehennemi filmi 1968 yılında çekilmiş, sonrasında 1970'li yıllarda Maymunlar Cehennemine Dönüş, Maymunlar Cehenneminden Kaçış, Maymunlar Cehenneminde Savaş, Maymunlar Cehenneminde İsyan derken seri iyice sündürülmüş ve giderek cehennem azabına dönüşmüştü. Orjinal seriyi sinemalarda izlemeye yaşım yetmedi (filmlerin tümü Türkiye'de sinemalarda gösterildi mi, ondan da şüpheliyim) ama 80'li yıllarda siyah-beyaz TRT ekranında bu filmleri izlediğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra 2001'de Tim Burton'ın yönetmenliğinde seri yeniden canlandırılmaya çalışılmış, ama bu teşebbüs hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştı. Şimdi hem senaryo günümüze uyarlanıyor, hem de tıpkı Star Wars'da olduğu gibi bir prequel/ön hikaye yapılıyor, yani ilk Maymunlar Cehennemi filmindeki noktaya nasıl gelindiği anlatılıyor. Filmin şüphesiz en başarılı "aktör"ü şempanze Sezar. Bilgisayar animasyonu ve gerçek bir oyuncunun (Yüzüklerin Efendisi'nde de Gollum'u oynayan Andy Serkis) yüz mimikleri birleştirilerek oluşturulan Sezar, görsel efekt teknolojisinin nerelere ulaştığını bize bir kez daha gösteriyor ve hiçbir sahnede yapay durmuyor. Öyle ki, insan rollerinin son derece tek boyutlu olarak canlandırıldığı film boyunca seyircinin duygusal bağ kurabildiği tek karakter belki de Sezar. Rise of the Planet of the Apes genelde iyi ve sürükleyici bir film, ancak sanki bir yirmi dakika kadar erken bitirilmiş hissi uyandırdı bende. Golden Gate köprüsündeki karşılaşmadan sonra, insan birkaç tane daha ihtişamlı sahne bekliyor, ama film "pat" diye bitiyor. "Bu bir avuç şebek tüm dünyayı nasıl ele geçirecekler" sorusunun cevabı ise filmin kapanış jeneriği akarken çok ilginç bir yöntemle ve çarpıcı bir şekilde veriliyor. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
26 Ağustos 2011
83. It's Kind of a Funny Story
Depresyon hikayeleri üst üste geldi. Aşağıda The Beaver'daki Mel Gibson'dan sonra, bu kez intiharın eşiğindeki kişi, büyümenin getirdiği problemleri kaldıramayan 16 yaşında bir genç. Lise öğrencisi Craig, bunalımının zirveye vurduğu bir anda kendi isteği ile bir hastanenin psikiyatri servisine başvuruyor. Bir ilaç alıp çıkacağını düşünürken, klinik şefi "minimum gözlem süresi" kuralını işletiyor ve beş gün boyunca Craig'i bırakmıyor. Akıl hastanesinde geçen bir filmin 1975 yapımı Jack Nicholson'lı Guguk Kuşu'nu anımsatmaması mümkün değil. Anlatılan öykünün detayları Guguk Kuşu'ndan epey farklı olsa da, klinikteki hastaların arasında gelişen arkadaşlık ve birbirlerinden güç almaları olgusu Milos Forman klasiği ile benzerlikler taşıyor. The Hangover tarzı komedi filmlerinden tanıdığımız Zach Galifianakis, yine güldürmesine güldürüyor da, bu kez içten içe derin acılar çeken bir adamın yaşadığı hüznü de başarıyla perdeye yansıtıyor ve tek boyutlu bir aktör olmadığını ispatlıyor. Filmin adı "Komik Bir Hikaye" olsa da bir komedi filmi değil bu... Hatta intihara meyilli gençler gibi son derece sevimsiz bir konuyu lolipop kıvamına getirmesi nedeniyle eleştirilebilir bile. Öte yandan, hayata dair güzel mesajlar alınıp çıkarılabilecek ve umut aşılayan bir finale sahip hoş bir film. Sözün özü, tam değil ama it's kind of a good movie! (7) DVD'Sİ ÇIKTI
23 Ağustos 2011
82. The Beaver
Ağır bir depresyon geçiren Walter Black, intiharın eşiğinden döndüğü bir gecenin ertesinde kunduz şeklindeki bir el kuklasını insanlarla iletişim kurmak için bir "alter ego", bir ikinci benlik olarak kullanmaya başlıyor. Mel Gibson'ın başrolünde oynadığı, Jodie Foster'ın hem yönettiği hem de gözü yaşlı eşi canlandırdığı The Beaver, aslında üzücü bir durumu ele alan ciddi bir film. Ama gel gelelim, Mel Gibson'ın filmin neredeyse tamamını elinde tüylü bir kuklayla geçirmesi ve ağır bir İngiliz Cockney aksanıyla onu konuşturması bizim filmi ciddiye almamızı, filmin içine girmemizi zorlaştırıyor. Mel Gibson iyi bir aktör ve Allah için burada da çok iyi bir iş çıkarmış, ama çoğu sahnede Mel'e mi bakacağım, kunduza mı bakacağım karıştırdım açıkçası. (6,5)
22 Ağustos 2011
81. Limitless
Şunu çok duymuşsunuzdur: "insanoğlu aslında beyin kapasitesinin ancak %20'sini kullanabiliyor." Bir hap düşünün ki, içtiğinizde işte o kapasite kullanımını %100'e çıkartıyorsunuz. Unutmak diye bir şey yok, çocukluktan beri gördüğünüz ve duyduğunuz her şeyi hatırlayabiliyorsunuz, tıpkı bilgisayarın hard diskinden dosyaları çağırır gibi... İşte Limitless bu merak uyandırıcı ana tema üzerine kurulu. Hollywood'un yükselen jönü Bradley Cooper ve Robert DeNiro'nun oyunculukları başarılı. Yönetmen Neil Burger'in baş döndürücü çekim teknikleri (mecazi değil, şu teleskobik sokak sahneleri gerçekten narkoz etkisi yapıyor) ve hızlı kurgusu iştahımızı kabartıyor. Ama bu ilginç konu sanki yeterince değerlendirilemiyor ve film üçüncü çeyreğe ulaştığında tökezlemeye başlıyor; gereksiz bir cinayet hikayesi, silahlı çatışmalar ve yumruk yumruğa dövüşlerle sıradan bir polisiyeye doğru kayıyor. Yani filmin bizzat kendisi kapasiteyi tam olarak kullanamıyor, bir NZT'ye ihtiyaç duyuyor. Yine de, yeterince oyalayıcı bir seyirlik. (7) DVD'Sİ ÇIKTI
18 Ağustos 2011
80. Fair Game
Beş altı yıl kadar önce bizim de gazete haberlerinden takip ettiğimiz gerçek bir olayı anlatan başarılı bir politik gerilim. Bush yönetimi, Irak'a girmek için uydurdukları "kitlesel imha silahları" masalının bir balon olduğunu ortaya çıkaran eski bir büyükelçiyi harcayayım derken, eşi Valerie Plame'in CIA ajanı olduğunu deşifre ediyor. Bunun sonucunda Plame'e bağlı çalışan Ortadoğu'daki birçok istihbaratçının hayatı tehlikeye giriyor. Plame ve eşi hükümete karşı dava açıyor ve kazanıyorlar. Film bir takım gerçekleri anlatırken oldukça cesur davranmış, başkan yardımcısı Dick Cheney dahil tüm isimler hiç değiştirilmeden aynen verilmiş. Filmin sonunda gerçek dava görüntülerinin, oyuncuların görüntüleri ile yanyana verilmesi ise etkileyiciliği bir kat daha arttırıyor. Amerikan hükümetini bu kadar yerin dibine sokan bir filmin, yine aynı ülkede çekilebiliyor olması da ayrıca dikkate değer. (7,5) DVD'Sİ ÇIKTI
16 Ağustos 2011
79. Drive Angry
Nicolas Cage herhalde birileriyle "arka arkaya 10 tane dandik film yapacağım" diye bir anlaşma filan imzaladı. Gerçi bu kez filmin zaten kendisi de kendini ciddiye almadığı için, Cage arada sırıtmıyor. Drive Angry, 70'li yılların B tipi avantür filmlerine bir saygı duruşu olarak sınıflandırılabilir. Quentin Tarantino kankası Roberto Rodriguez ile filmi izlediyse yapımcılara bir demet çiçek yollamıştır kesin... Filmde herşey saçmalık mertebesinde abartılı: aşırı şiddet, aşırı cinsellik, aşırı küfür ve aşırı istismar. Bütün bunları bilerek ve kabul ederek filmin başına oturanlar çok şikayetçi de olmayabilirler, bilmiyorum. Bu tür filmlerin olmazsa olmazı "arka planda patlayan bir araba olsun, adamımız da kameraya doğru slow-motion yürüsün" sahnesi de eksik değil elbette. (5) DVD'Sİ ÇIKTI
12 Ağustos 2011
78. Just Go With It
Yurtdışındaki kötü eleştirileri nedeniyle çok düşük beklentilerle başına oturduğum ama sürpriz şekilde çok eğlendiğim bir film oldu Just Go With It. Eğer Adam Sandler'a gıcık oluyorsanız, bu filmi de beğenmeniz mümkün değil. Ama ben nedense her rolünde bir içtenlik buluyorum bu adamın. Sanki ortada bir senaryo yok da, o an doğaçlama yapıyor gibi oynuyor. Üstelik bu kez Friends'den beri hayranı olduğumuz Jennifer Aniston da eşlik ediyor ona. Daha 10. dakikada filmin nasıl biteceğini tahmin edebiliyorsunuz, ama sonradan kadroya dahil olan Nicole Kidman, Dave Matthews (evet Dave Matthews Band'den Dave Matthews) gibi sürpriz isimler hem ilgi düzeyinizi hem de komedinin dozunu arttırıyor. Özellikle Hawaii bölümlerinde birkaç sahneyi kahkahalar atarak izlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Evde bir sinema gecesi için gayet uygun bir seçenek. (7,5) DVD'Sİ ÇIKTI
9 Ağustos 2011
77. No Strings Attached
Bir erkek ve bir kadın ilişkilerini sadece "yatak arkadaşlığı" (İngilizcesi "fuck-buddy" ama ben daha üsturuplu bir tercüme koyayım) boyutunda tutabilirler mi? No Strings Attached bu sorunun cevabını arıyor. Arıyor da, bu konu için seçilen kadın ürkek serçe kıvamındaki Natalie Portman (yoksa ürkek kuğu mu demeli)! Portman filmin hiçbir karesinde, bizi karşısındakine bağlanmaktan kaçınan ve sadece seks düşünen bir kadın olduğuna inandıramıyor. Allahtan bir noktadan sonra Hollywood romantik komedi taslağı devreye giriyor da Natalie'cik aslına dönüyor ve yaşlı gözlerle aşkını itiraf ediyor. Bunun dışında, filmin kalabalık yardımcı oyuncu kadrosu arasında geçen olayların bizleri güldürmesi bekleniyor, ama diyaloglar da pek zayıf yazılmış ne yazık ki... (5) DVD'Sİ ÇIKTI
4 Ağustos 2011
76. Transformers: Dark of the Moon
Hani küçükken mahallenizde Almanya'dan filan yeni taşınmış gelmiş çocuklar olur. Ellerinde daha önce hiç görmediğiniz acayip oyuncakları vardır, çocuğa biraz gıcık olursunuz ama, oyuncakları da çok caziptir, onunla oynamadan edemezsiniz. İşte Transformers'ın yönetmeni Michael Bay ile aramızda böyle bir ilişki var: Ortada senaryo, oyunculuk, mantık vesairenin kırıntısı yok, ama şıkır şıkır, gösterişli, pahalı bir oyuncak bu Transformers... Beynimin görmüş geçirmiş "über" film eleştirmeni tarafı "hayır sevemezsin, sevmemelisin" diye çekiştirirken, içimdeki 12 yaşındaki oğlan çocuğu "seviyorum üleyn!" diye bağırıyor. Elbette bu filme gidip de aman hayata dair yeni bir bakış açısı oluşturdum, yeni felsefeler keşfettim, bilinmeyen bilimsel gerçeklerden haberdar oldum filan demek mümkün değil. Öte yandan görsel yanı çok başarılı bir adrenalin bombası Transformers, hemen sadece erkek izleyiciye hitap eden... Son olarak şunu da demeden geçemeyeceğim: "Abimizsin Optimus Prime!".. (7) SİNEMADA İZLENDİ
75. Hanna
Hanna çok ümit verici bir şekilde başlıyor: Finlandiya'nın karlı ormanlarında, kızını tüm medeniyetten uzakta bir komando gibi yetiştiren bir eski CIA ajanı... Son derece saf bir güzelliğe sahip, ama tehlikeyle yüz yüze geldiğinde acımasız bir ölüm makinesine dönüşen 16 yaşında bir kız (Atonement ile Oscar'a aday olan Saoirse Ronan)... Bir süre sonra baba "artık zamanı geldi" diyor ve çocukluktan beri insan yüzü görmemiş kızını, en büyük düşmanlarından intikam almak üzere göreve gönderiyor. Biz de kendimizi sıkı bir aksiyona hazırlıyoruz. Ama sonra ne oluyor? Yönetmen Joe Wright sanki bir akıl tutulmasına uğruyor. "Ben farklı olacağım, sofistike bir aksiyon filmi çekeceğim" derken eli ayağına dolaşıyor, bizim bütün hevesimizi de kursağımızda bırakıyor. Filmin özellikle ikinci yarısında yoğun bir stilize olma çabası hakim. Hanna'nın dünyayı keşfetmesi bölümlerindeki anlamsız diyaloglar, gereksiz yakın plan çekimler, daha sonrasında Berlin sahnelerindeki oradan oraya koşturup durmalar izleyiciyi filmden uzaklaştırıyor. Chemical Brothers'ın başta ilginç gelen "dımtıs dımtıs" müziği ise, sonlara doğru artık bunaltmaya ve başağrısı yaratmaya başlıyor. Filmin en başında ve en sonunda duyduğumuz cümle, aslında film ile ilgili düşüncelerimi çok iyi özetliyor: "Kalbimizi ıskaladın Hanna"... (6) SİNEMADA İZLENDİ
26 Temmuz 2011
74. Harry Potter and the Deathly Hallows - Part 2
Geçen Kasım ayında gösterime giren Ölüm Yadigarları'nın ilk kısmını hiç sevmemiş, "daha da gitmem bu Harry Potter'lara" demiştim. Biraz yaz döneminde sinemalarda gidecek film kalmaması, biraz da yandaki posterde de göreceğiniz "herşey sona eriyor" ifadesinin cazibesi nedeniyle yine çoluk çombalak gittik Hayri Pıtır'la vedalaşmaya. İyi ki de gitmişiz!.. Felsefe Taşı ile başlayıp 10 yıl ve 8 filmlik bir sürece yayılan bu sihirli masal, etkileyici ve görkemli bir final yapıyor. Buna artık "çocuk filmi" demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, çünkü Ölüm Yadigarları hayli karanlık ve sert bir film. Ancak başarılı görsel efektlerle dolu aksiyon sahneleri birinci sınıf. İlk bölümdeki uzun ve sıkıcı dere tepe dolaşma ve aşk meşk bölümleri gitmiş, nefes kesici bir tempo gelmiş. Sondaki Hogwarts Savaşı bölümü ise neredeyse Yüzüklerin Efendisi mükemmelliğine yaklaşıyor. Tüm seri boyunca yardımcı karakterler olarak hikayelere girip çıkmış bütün o yetenekli İngiliz oyuncular kapanış için bir kez daha bir araya geliyorlar. Tabii kadro çok geniş olunca Emma Thompson gibi önemli bir isim sadece iki cümlelik yer bulabiliyor perdede... Harry'nin 11 yaşındaki haline geri dönülen sahneler ise Daniel Radcliffe'in gözümüzün önünde nasıl da büyüdüğünü, çocukluktan koca adamlığa geçtiğini çarpıcı bir şekilde farkettiriyor. Benim gibi serinin dördüncü beşinci filmi civarlarında ilgisini yitirip küsenlerdenseniz, bu genç büyücüye son bir şans verin. Harry en iyiyi en sona saklamış. (8) SİNEMADA İZLENDİ
13 Temmuz 2011
73. Happy thank you more please
How I Met Your Mother sevenlerden misiniz? Altı senedir CNBC-e'de de yayınlanan bu dizi, Friends sonrasında boşlukta kalıp izleyecek sitcom bulamayan benim gibi az ama öz TV seyreden bünyelere ilaç gibi gelmişti. Hatta ilk sezonundaki bazı bölümlerinin Friends'den bile komik olduğunu iddia edebilirim. Neyse, işte oradaki mimar Ted Mosby'de yani gerçek adıyla Josh Radnor'da meğer ne cevherler varmış. Radnor bu ilk yönetmenlik denemesinde kendi yazdığı bir hikayeyi perdeye aktarıyor. New York'ta yaşayan otuzlu yaşların eşiğindeki üç çiftin mutluluk arayışları olarak özetlenebilecek öyküde Josh Radnor televizyon dizisindeki Ted Mosby tiplemesini neredeyse aynen devam ettiriyor, tabii daha dramatik tonlamalarla. Bu bir komedi değil sonuçta... Bağımsız sinema tadındaki film aslında oldukça klişe sahnelerle başlıyor. Misal, şu manzarayı kırk kere görmedik mi: hızlı bir gecenin sabahında yatakta kız başını oğlanın göğsüne dayamış mutlu mesut uyanırken, kamera yavaş yavaş yukarı doğru çıkar ve gözlerini kocaman açmış olan oğlanın "ben ne yaptım" diyen şoktaki suratını görürüz. Çok ümit vermeyen bir ilk yirmi dakikadan sonra, neyse ki üstün oyunculuklar filmi yavaş yavaş yukarı çıkarıyor ve sizi bu bir grup insana bağlamaya başlıyor. Öyle ki, film bittiğinde "biraz daha bir şeyler olsaydı da izleseydik" diyorsunuz koltuğunuzda otururken. Mütevazı, küçük, hoş bir modern şehir öyküsü. (7) SİNEMADA İZLENDİ
12 Temmuz 2011
72. Kill the Irishman
1970'li yıllarda Cleveland'ı kasıp kavuran İrlandalı mafya lideri Danny Greene'in gerçek hayat hikayesinde, başrolde kendisi de İrlanda doğumlu olan Ray Stevenson var. Film ilk bakışta 70'lerin havasını (saçlar başlar, kıyafetler, devasa Amerikan arabaları) çok iyi yansıtması ile dikkati çekiyor. Öyle ki 1974 yapımı bir film izlediğinizi düşünebilirsiniz, ben ciddi ciddi yanlış film mi koydum acaba diye düşündüm filmin başlarında. Arşivden çıkarılmış gerçek haber görüntüleri de bu otantik duyguyu besliyor. Film Danny Greene'in işçilikten sendika liderliğine, oradan da mafyanın en tepesine yükselişini 1,5 saat gibi kısa bir süre içinde anlatmaya girişince, birçok konuya kısaca değinip geçmek zorunda kalıyor, karakter gelişimine fırsat kalmıyor. Örneğin Danny Greene'in neden kötü yola sapma gereği duyduğunu pek anlayamıyoruz. Bir de şu patlayan arabalar meselesi var: filmin ikinci yarısında o kadar çok araba bombayla havaya uçuyor ki, "bu adamlar neden hala arabalarına binerler" diye sormadan edemiyor insan. (6,5)
5 Temmuz 2011
71. Paul
"Shaun of the Dead" ve "Hot Fuzz" filmlerinden bildiğimiz İngiliz oyuncu/yazar Simon Pegg, kankası Nick Frost'u da alıp bir bilim-kurgu komedisi ile dönüyor. Çizgi-roman ve UFO meraklısı iki kafadar, çıktıkları tatilde uzaylı Paul ile karşılaşıyorlar. Ama bu uzaylı bildiğimiz uzaylılardan epey farklı: sigara içiyor, biraları götürüyor ve bol bol küfür ediyor. Bizim çocukluğumuzda bir Alf vardı, Paul işte o Alf'e çok benziyor, edepsizlikte bir versiyon daha ileride diyelim. Tamamı Amerika'da geçmesine ve Amerikalı bir yönetmen tarafından çekilmiş olmasına rağmen son derece "İngiliz" bir film bu. Adım başı kahkaha atmıyorsunuz belki ama, özellikle bilim-kurgu filmlerine göndermeler içeren ince esprileri oldukça eğlenceli. (7)
29 Haziran 2011
70. Senna
Üç kez dünya şampiyonu olduktan sonra 34 yaşında ölen Brezilyalı efsanevi Formula1 yarışçısı Ayrton Senna'nın hikayesi. Senna'yı izlerken insan kameranın gücünü bir kez daha keşfediyor. Belli ki yönetmen Asif Kapadia bu proje için çok iyi bir arşiv çalışması yapmış, Japon televizyon kanallarının yaptığı çekimlere varıncaya kadar Senna ile ilgili kayda geçmiş neredeyse tüm görüntülere ulaşmış, üstelik de 20-30 yıl önce yapılan çekimlerden bahsediyoruz. Sonuçta da ortaya her dakikası gerçek, nefes kesici bir yapım çıkmış. Özellikle rakibi Alain Prost ile gerek pist üzerinde gerekse pist dışındaki çekişmelerinin anlatıldığı bölümler müthiş dramatik sahneler içeriyor. Yarış tutkunları zaten iki elleri kanda olsa görmeli, ama araba yarışları ile hiç ilgisi olmayanlar da Senna'yı ilgiyle izleyeceklerdir. Karşımızda çok iyi anlatılmış, etkileyici bir insan hikayesi var çünkü... (8)
28 Haziran 2011
69. Super 8
Super 8, iki Steven Spielberg klasiği E.T. ve Jurassic Park'ın bir tür karışımı gibi olmuş. Konunun gelişimi, küçük kasabanın sokaklarında bisikletleriyle dolaşan çocuklar filan E.T.ye çok benziyor, ancak yaratık E.T. kadar masum değil (film sinemalarda 7+ olarak oynuyor ama 8 yaşındaki bir çocuk epey ürkebilir). Bu kez afişe ismini sadece yapımcı olarak koyduran Spileberg, yönetmenlik koltuğunu bir zamanlar asistanlığını yapan, sonrasında ise Lost ile köşeyi dönen J.J.Abrams'a bırakmış. Bu iki usta isim yan yana gelince beklenti de yüksek oluyor haliyle... Super 8 o beklentiyi karşılayacak derecede, bilim-kurgu tarzında çığır açan bir film değil. Ancak hoş nostaljik lezzetler içeren iyi bir film. Bu nostaljik tad filmin 70'lerde geçmesinden değil, daha çok E.T., Close Encounters of the Third Kind gibi "erken dönem" Spielberg filmlerinin tarzını başarıyla yeniden canlandırmasından kaynaklanıyor. J.J Abrams 90 sonrasında doğan yeni nesiller için bir "Spielberg filmi" yapmak istemiş, bunu da başarmış. Çocuk oyuncuların hepsi iyi, ama özellikle Alice'i canlandıran Elle Fanning'e dikkat! (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
21 Haziran 2011
68. X-Men: First Class
Marvel çizgi romanlarından X-Men'in sinema uyarlamaları 2000'li yıllarda dahi çocuk Bryan Singer (The Usual Suspects) yönetmenliğindeki ilk iki filmle parlak bir başlangıç yapmış, 2006'daki üçüncü filmle birlikte serinin kalitesi düşmeye başlamıştı. Son olarak iki sene önce çekilen Wolverine ise neredeyse televizyon dizisi kıvamında tatsız tuzsuz bir şeydi. Şimdi tıpkı Fast and Furious'da olduğu gibi beşinci filmle birlikte seriye yeni bir cila çekiliyor, bir nevi ölmek üzere olan hasta elektroşokla diriltiliyor. Bu girişim belli ölçüde başarıya da ulaşıyor: X-Men First Class'ın aksiyon sahnelerine, görsel efektlerine diyecek yok. Sadece bu mutant yaratıkların yeteneklerinin derecesi benim kafamı biraz kurcaladı. Düşünsenize, hem Profesör X hem de Emma Frost başkalarının beynine girip onlara istediği her şeyi yaptırabiliyorlar. Bu müthiş meziyetin yanında diğer mutantların sirk cambazı tadındaki kabiliyetleri çok kifayetsiz kalıyor. Uçaklara gemilere doluşup Küba'lara filan gitmeye ne gerek var, gönder profesörü herşeyi halletsin. (7) SİNEMADA İZLENDİ
17 Haziran 2011
67. Kung Fu Panda 2
Üç sene önce Po'yu sevenler (ki bunlardan biri de benim) bu devam filminde de hiç hayal kırıklığına uğramayacaklar: yine çarpıcı görüntüler, iyi espriler ve hiç eksilmeyen bir enerji. Kung Fu Panda 2'nin güzel tarafı, başarıya ulaşan ilk filmdeki akışı aynen tekrar etmek yerine (birçok devam filminin düştüğü hata), aşina olduğumuz kahramanları alıp onları yepyeni bir öykünün içine yerleştirmesi. İlk filmin sonunda "Ejderha Savaşçı" ünvanını alan Po, bu kez tüm Çin'i hakimiyeti altına almaya kalkışan kötü ruhlu tavuskuşu Lord Shen ile savaşıyor. Bu arada, babasının bir kaz olamayacağı -biraz geç de olsa- kafasına dank ediyor ve kendi kökleri ile de yüzleşiyor. Bu yüzleşmenin sonucunda da Selvi Boylum Al Yazmalım'dan 33 sene sonra bir kez daha "asıl önemli olan biyolojik babanın kim olduğu değil, sana gerçek sevgisini ve emeğini verenin kim olduğudur" temasına ulaşıyoruz. Kung Fu Panda 2'yi çocuklar çok sevecekler, büyükler de hiç sıkılmayacaklar. Öyleyse, o dondurma reklamının şarkısını hep beraber söylüyoruz: "Hem küçüklere, hem büyüklere işte nefis bir Panda!" (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
15 Haziran 2011
66. Morning Glory
Televizyonda sabah programı yapımcısı hiperaktif Rachel McAdams iflas etmekte olan bir programı yeniden diriltmeye girişiyor, programın birbiri ile kanlı bıçaklı iki sunucusu Harrison Ford ve Diane Keaton'ı da yola getirmeye çalışarak... Tür olarak "romantik komedi" sınıfına girse de, filmin başrollerindeki erkek ve kadın (Ford ve McAdams) arasında hiçbir aşk ilişkisi beklemeyin. Bu daha çok insanların işlerine bağlılıkları ve işlerini nasıl gördükleri ile ilgili bir komedi. Yıllar öncesinin Broadcast News filmi kadar derinlikli olmasa da, Amerikan televizyon dünyasının ekran arkasına ilgi çekici bir bakış atıyor yönetmen Roger Michell (Notting Hill). Haftasonu evde izlemek için ideal (zaten sinemalara da gelmedi) hafif bir eğlencelik. (6,5) DVD'Sİ ÇIKTI
14 Haziran 2011
65. I Saw The Devil
Seul'de her köşebaşında bir manyak olduğunu düşünmeye başlayacağım yakında... Şaka bir yana, Kore sinemasından hemen her sene böyle sıkı bir psikopat/seri katil filmi çıkıyor. Geçen seneki The Chaser kadar başarılı olmasa da, I Saw The Devil da fazlasıyla sarsıcı. Hassas izleyicileri en baştan uyaralım, son derece kanlı ve rahatsız edici sahnelerle dolu bir film bu... Hamile eşi bir seri katilin son kurbanı olunca, intikam almaya girişen, ama bu arada kendisi de iyilik-kötülük arasındaki sınırı şaşıran bir gizli servis ajanının hikayesinde, yıllar öncesinden "Oldboy" Minsik Choi da kötü adam rolünde çıkıp geliyor. Uzakdoğu sinemasına özgü, "bunu da göstermeye ne gerek vardı şimdi" dedirten bazı kaba sabalıklar (örn. tuvalet sahnesi) ve psikopat katilin inandırıcılığı zorlayan azgınlığı (zorla yürümesine rağmen hala tecavüz peşinde koşması) gibi eksileri olsa da, intikam hikayelerini sevenlerin ilgiyle izleyeceği bir yapım. Ama yine de eşinizle / kız arkadaşınızla birlikte seyretmenizi tavsiye etmem. Yazının başındaki konuya dönecek olursak: eğer "sanat toplumun aynasıdır" sözü doğru ise, Koreli gördüğünüzde kaçın! (7)
10 Haziran 2011
64. How Do You Know
Reese Witherspoon çok başarılı bir sporcu iken, 30 yaşını geçtiği için takımdan çıkartılıyor. Kimlik bunalımı yaşadığı bir dönemde, eğlenceli ama sorumsuz Owen Wilson ve "temiz çocuk" Paul Rudd arasında kalıyor. Bir zamanlar As Good As It Gets, Terms of Endearment gibi çok başarılı işlere imza atmış, isminin başına "Oscar'lı" titrini eklemiş yönetmen James L.Brooks'un eski günlerini aradığı açık. Başrollerde Jack Nicholson dahil dört sempatik oyuncuyu bir araya getirmesine rağmen, hedefi tam vuramayan bir film How Do You Know. Aslında romantik komedi türünün ustası sayılan Brooks, bu gereğinden fazla uzayan filminde ne tam komik ne de romantik olmayı başarabiliyor. Geriye iyi oyuncular ve birkaç tane hoş espri kalıyor. (5) DVD'Sİ ÇIKTI
6 Haziran 2011
62. The Tourist
Ben buraya ne yazarsam yazayım Angelina Jolie ve Johnny Depp'i zaten izleyeceksiniz (ya da izlediniz). The Tourist kötü bir film değil, ama kağıt üzerindeki potansiyeli düşününce bir hayal kırıklığı yarattığı da kesin. 2007'de yabancı film Oscar'ını alan Alman filmi "Başkalarının Hayatı"nın yetenekli yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck ve Olağan Şüpheliler'in yine Oscar'lı senaryo yazarı Christopher McQuarrie bir araya geliyor, başrollere de içinde bulunduğumuz dönemin en çok peşinde koşulan, en merak edilen starlarından ikisini getiriyorlar, ne beklersiniz? Çok özel bir deneyim, değil mi? Ama ortaya çıkan sonuç son derece vasat, klişelerle dolu bir seyirlik. Hadi yine Angeline Jolie gizemli ve güzel kadın rolünde üstüne düşeni yapıyor, çok da çaba sarfetmesi gerekmiyor zaten, şöyle bir salınması yetiyor. Ama Johnny Depp'e ne demeli? Depp sanki bir televizyon programına konuk olmuş gibi, film boyunca "şu çekimler bitse de eve gitsem" havasında, "benim ne işim var bu filmde" diye bas bas bağırıyor, o sıkıntısı da perdeden bize kadar yansıyor. Yine de şık mekanları, güzel Venedik görüntüleri, tahmin edilebilir olsa da merak uyandıran öyküsü ve tabii ki Angelina Jolie için izlenebilecek bir film. Ama fazla bir şey beklemeden... (6) DVD'Sİ ÇIKTI
3 Haziran 2011
61. Hop
Bizim için pek tanıdık olmayan Easter/Paskalya gelenekleri (tavşanı, yumurtası, vs..) üzerine kurulu bir çocuk filmi. Çocuklarını sinemaya götüren anne-babalar 1,5 saatlik bir sıkıntıya -aile saadeti hatrına- katlanmak zorunda kalacaklar, çünkü günümüzdeki birçok başarılı animasyonun tersine Hop'ta büyüklere de hitap edebilecek eğlenceli ayrıntılar pek yok. Hem çekim tekniği (gerçek oyuncularla animasyonun birleşimi) hem de konunun gelişimi bir iki sene öncesinin Alvin ve Sincaplar'ına çok benziyor, zaten yönetmenleri de aynı. Sadece çocuklara, hatta çocukların da 7 yaş altında olanlarına... (4) SİNEMADA İZLENDİ
2 Haziran 2011
60. Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides
Filme geçmeden önce şu 3D meselesi ile ilgili bir çift laf etmek isterim: Önce animasyonlarla başlayan üç boyutlu film çılgınlığı, artık neredeyse tüm büyük prodüksiyonlarda karşımıza çıkıyor. Öyle ki bir gişe filmi 3D değilse şaşıracağız yakında. Burada "gişe" kelimesi önemli, çünkü artık 3D teknolojisi yaratıcılığı besleyen, filmden alınan keyfi arttıran bir araç olmaktan ziyade, bir para tuzağı haline gelmeye başladı (Avatar'ı hariç tutuyorum). Film şirketleri, "gözlük bedeli" adı altında bilet fiyatının üzerine 5 TL daha ekleyip ciroyu arttırıyorlar. Bize de o ağır ve rahatsız gözlükleri 2,5 saat boyunca takıp, karanlık görüntülerle cebelleşmek kalıyor. Arada bir üç boyutlu olmayan sahnelerde gözlükleri çıkarıp perdeye bakın, görüntünün aslında ne kadar parlak ve net olduğunu göreceksiniz. Karayip Korsanları da maalesef bu kötü modaya uymuş. İki sahnede gözümüze uzatılan kılıçlar dışında, üç boyutun filme hiçbir katkısı yok. Tam tersine, iki boyutlu bir gösterimini izlemek filmden alınan keyfi arttırabilir. Ama işte sorun da burada, çünkü AFM, Cinebonus gibi büyük zincirler bize seçme imkanı tanımıyorlar.
Karayip Korsanları'nın bu dördüncü halkası, serinin aşina olduğumuz tüm unsurlarını yeniden perdeye taşıyor. Ancak gerek senaryoda, gerek aksiyon sahnelerinde hiçbir yenilik de yok. Açılıştaki Londra sahneleri eğlenceli, ama denize açılmalarıyla birlikte tansiyon da, filme olan ilgimiz de düşmeye başlıyor. Johnny Depp, ilk üç filmde yapa yapa artık ezberlediği Jack Sparrow mimiklerini ve el kol hareketlerini aynen bir kez daha tekrarlıyor. Böyle bakınca, bu dördüncü bölüme gerek var mıydı diye sormadan da edemiyor insan. Sorunun cevabı yine yukarıdaki "gişe" kelimesinde saklı. (5) SİNEMADA İZLENDİ
Karayip Korsanları'nın bu dördüncü halkası, serinin aşina olduğumuz tüm unsurlarını yeniden perdeye taşıyor. Ancak gerek senaryoda, gerek aksiyon sahnelerinde hiçbir yenilik de yok. Açılıştaki Londra sahneleri eğlenceli, ama denize açılmalarıyla birlikte tansiyon da, filme olan ilgimiz de düşmeye başlıyor. Johnny Depp, ilk üç filmde yapa yapa artık ezberlediği Jack Sparrow mimiklerini ve el kol hareketlerini aynen bir kez daha tekrarlıyor. Böyle bakınca, bu dördüncü bölüme gerek var mıydı diye sormadan da edemiyor insan. Sorunun cevabı yine yukarıdaki "gişe" kelimesinde saklı. (5) SİNEMADA İZLENDİ
30 Mayıs 2011
59. İncir Reçeli
İncir Reçeli aslında ilgi çekici bir şekilde açılıyor. Karakterlerin doğallığı, diyalogların hayatın tam ortasından kopup gelmesi filme ısınmamızı kolaylaştırıyor. Evinin kapısına gelen Metin'in "hassiktir ya, sigara almayı unutmuşum" demesi gibi günlük konuşmalar bunlar. Ancak bir süre sonra, o baştan çıkarıcı içtenlik kaybolmaya başlıyor. İki sevgili evin her tarafını mumlarla donatıp, çıplak bir şekilde karşılıklı bağdaş kurup birbirlerine büyük laflar etmeye başladıklarında, yukarıda sözünü ettiğim samimiyet duygusu da pencereden uçup gidiyor. Zaten filmin neredeyse tüm ikinci yarısı "bana bir şeyi sevme hakkını vermediler, ben de incir reçelini sevdim" tarzında post-it cümlelerden oluşuyor. Bir sahnede evin tüm duvarlarının post-it'lerle doldurulması bu açıdan ironik, o sahne sanki filmin genel manzarasını da özetliyor. Oyuncu seçiminde de problemler olduğunu düşünüyorum, ana rollerde başka iki isimle yönetmen Aytaç Ağırlar anlatmak istediklerini daha iyi aktabilirmiş bizlere. Duygu'yu canlandıran Melike Güner'in "deli dolu çılgın kız" kompozisyonu bana yapmacık geldi. Sezai Paracıkoğlu'nun "tiyatrocu" formasyonu ise her sahnede bize kendini belli ediyor. Bunu olumsuz anlamda söylüyorum, çünkü sinema dili başka bir şey. Yine de birçok Türk filminden daha iyi, şans vermeye değer bir yapıt. O andaki duygusallık durumlarına göre çok sevenler de çıkacaktır İncir Reçeli'ni... (6,5)
27 Mayıs 2011
58. Kurtlar Vadisi: Filistin
Çocukluğumun Kara Murat filmlerindeki zeka seviyesinin ve dünya görüşünün bu çağda hala bu kadar seyirci toplayabilmesi enteresan. Üç adam ellerini kollarını sallaya sallaya İsrail'i fethe çıkıp koca bir ordu ile savaşıyor, arada bir ona buna "şşş, adam ol" diye ayar vermeyi de ihmal etmiyorlar. Bizim de bu kepazeliği izleyip, "bir Türk dünyaya bedeldir" diye göğsümüzün kabarması mı bekleniyor? Sadece verdiği mesajlar nedeniyle de eleştiriyor değilim bu yapımı. Filmin tüm şovenist ayrıntılarını ayıklayın, yine de iyi film değil. Fikrine değer verdiğim yazarlardan şöyle yorumlar okumuştum film ile ilgili: "tamam senaryo işe yaramaz, ama aksiyon sahnelerini de Allah için çok iyi çekmişler" ya da "sondaki çatışma sahnesi Black Hawk Down'ı anımsatıyor" filan gibi... Hayır efendim, hiç mi aksiyon filmi izlemedik, bu resmen her yönü ile kötü bir film. Çatışma sahnesinin bile bir koreografisi, kendi içinde bir estetiği olur, bunda öyle bir şey yok. Ayrıca birkaç tane kelepir helikopter bulup yaktığın zaman da o film Black Hawk Down olmuyor. Moşe'nin komuta merkezindeki dekorların sakilliğine, müsamere düzeyindeki oyunculuklara hiç girmeyeyim. (2)
25 Mayıs 2011
57. Scream 4
Wes Craven 11 yıl önce kurumuş bir kuyudan hala su çıkar mı acaba diye uğraşmış. 1996 yılında çekilen ilk Scream hem "teen slasher" denilen korku sineması türü ile dalga geçen, hem de kendisi de bizzat sıkı bir korku örneği olan iyi bir filmdi. Yönetmen Wes Craven'ın tüm ustalığını ve türdeki tecrübesini yansıttığı bu orjinal fikir, korku türünü sevenlerce coşkuyla kucaklanmış, üç filmlik bir seriye de dönüşmüştü. Ama artık 2011'de bu fikrin hiçbir orjinalliği kalmamış, hem yapılan espriler hem de hayalet suratın cinayetleri "e biz bunları defalarca görmüştük" hissi uyandırıyor. Yine de filmin içine yerleştirilmiş sinema tarihi ve de özellikle korku sineması ile ilgili göndermeler, sinemayla yakından ilgilenen benim gibiler için hoşluklar da içermiyor değil. Bir de en sonda Sidney'in "don't fuck with the original" diye biten müthiş bir repliği var, tek başına bu sahne filme verdiğim puanın bir yarım puan artmasını sağladı. (6,5) SİNEMADA İZLENDİ
24 Mayıs 2011
56. Thor
Bu yaz epey bir uçan kaçan adam izleyeceğiz. 2011 yaz döneminin ilk süper-kahraman filmi sinemalarımızda, hem de kendi ülkesinden bir hafta önce...(bu gösterime girme tarihleri ile ilgili aşağıda 49 numaralı Rio başlığına bir göz atınız). İskandinav mitolojisinden esinlenen bu Marvel çizgi romanında, uzayda Asgard denilen bir krallıkta yaşarken sihirli çekici ile birlikte dünyaya sürgüne gönderilen yarı-tanrı Thor'un maceralarını izlyoruz. Filmin Asgard'da geçen ve hikayenin temellerini anlatan ilk yarım saatlik "kim kimdir" bölümü aslında vasat. Thor'un dünyaya geldikten sonraki "sudan çıkmış balık" halleri ise filmin en eğlenceli bölümünü oluşturuyor. Filmi izlemeden yönetmen satırının karşısında Kenneth Branagh ismini görenler şaşıracaklardır. Gerçekten de hem oyuncu hem yönetmen olarak ağır ve ağdalı Shakespeare filmleri ile ün yapmış bu İngiliz aktörün ismini, üç boyutlu bir çizgi-roman uyarlamasında görmek önce bir "ne alaka!" dedirtiyor. Ancak Thor'u izleyince görüyoruz ki, hikayede Othello, Kral Lear ve V.Henry'den ödünç alınmış birçok tema var (güçlü bir baba figürü, babasını hem seven ama hem de yok etmek isteyen bir üvey evlat, vs..) ve Kenneth Branagh'ın bu projeye sempati duyması sürpriz değil. Branagh'ın varlığı yapıma belli bir kalite kazandırmış. Ama aceleye gelmiş bölümler de var: Thor ile Natalie Portman karakteri arasındaki romantizm iyi işlenmemiş, çatıda geçen bir muhabbetin sonrasında hemencecik birbirlerine aşık oluvermeleri inandırıcı durmuyor. Thor'un karşısına çıkan o devasa robotla çarpışma sahneleri de yeterince ilginç değil. Sonuç olarak, çok fazla bir şey beklenmeden izlenebilecek, iyi çekilmiş bir yaz eğlencesi. (7) SİNEMADA İZLENDİ
6 Mayıs 2011
55. Fast Five
Vay vay vay... Fast Five eşine az rastlanır bir şeyi başarıyor ve "devam filmleri ilkini aratır" kuralını çöpe atıyor. Hızlı ve Öfkeli filmlerinin bu beşinci halkası hiç şüphesiz serinin en janjanlısı, en heyecanlısı ve -hakkını teslim edelim ki- en iyisi... Vin Diesel ve Paul Walker'ı tanıştıran 2001 yılındaki ilk film Los Angeles'da modifiye araçlarıyla birbiriyle yarışan gençleri anlatan çok daha düşük bütçeli ve mütevazı bir yapımdı. O filmden on yıl ve dört film sonra şimdi bütçe beş katına, haşat olan araba sayısı on katına çıkıyor. Aksiyonun dozu ise tam anlamıyla tavan yapıyor. Bu artık bir araba yarışı filmi değil, bir soygun filmi. Gerçekten de Fast Five ekibin toparlanması, soygunun planlanması ve sondaki sürprizleri ile konu olarak serinin diğer filmlerinden ziyade Ocean's Eleven'ı daha çok andırıyor. Aksiyon sahneleri ise insanın ağzını açık bırakacak derecede ustalıkla çekilmiş, birkaç yerde "oha yok artık" diyeceğiniz kesin. Evet, bu sofistike ruhlara hitap eden bir film asla değil, evet diyaloglar çoğu zaman zeka kırıntılarından yoksun. Ama ne gam!.. Sinemayı aynı zamanda bir eğlence aracı olarak görenler, bu filmde aradıklarını eksiksiz bulacaklar: %100 eğlence!.. Yaşasın testosteron kardeşliği!...(8) SİNEMADA İZLENDİ
4 Mayıs 2011
54. Unknown
Bir konferans için Berlin'e giden Dr.Martin Harris içinde bulunduğu taksi ile bir kaza geçirip komaya giriyor. Komadan uyandığında ise başka birinin kendi kimliği ile yaşamaya devam ettiğini görüyor ve gerçek Dr.Harris'in kendisi olduğuna kimseyi inandıramıyor, çok sevgili eşini bile... 58 yaşındaki Liam Neeson yine "Taken" modunda! 2008 yılında Taken ile bir aksiyon figürü olarak küllerinden yeniden doğan Neeson, perdeyi dolduran karizması ile bu filmi de alıp götürmesini biliyor. Son yirmi dakikasına kadar oldukça sürükleyici giden ve merakla izlenen bir yapım Unknown. Ancak entrika çözüldükten sonra film çuvallamaya başlıyor ve klişeler arka arkaya geliyor. Mesela, bu tür filmlerin vazgeçilmez "anlatan adam" klişesi: kötü adam kahramanımızı neden hemen öldürmez de, önce işin içyüzünü anlatma gereği duyar. Adamı öldüreceksin zaten, herşeyi bilse ne olur, bilmese ne olur. Ama yok, şu merasimi uzatalım ki, hem seyirci ne olduğunu anlasın, hem de bu arada biri gelsin adamımızı kurtarsın. Acil bir işi çıkıp film bitmeden sinemayı terk etmek zorunda kalan bir seyirci, muhtemelen filmin tamamını izleyen birine göre daha çok sevecektir Unknown'u... Son bölümdeki savsaklığı saymazsak, ilgi çekici konusu ve Liam Neeson'ın performansı ile suyun üzerinde kalmayı başaran bir yapım yine de... (7) SİNEMADA İZLENDİ
3 Mayıs 2011
53. Kaybedenler Kulübü
Türkiye'nin ilk özel radyolarından Kent FM'de 90'lı yılların ikinci yarısında yaptıkları "Kaybedenler Kulübü" programı ile hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine ulaşan Kaan ve Mete'nin gerçek hikayeleri. Sorumluluk almayı ve bir yetişkin gibi davranmayı reddeden bu iki adam, radyo programlarındaki havayı tüm hayatlarına da yansıtıyorlar. Film bir kere, radyoların ve radyocuların dünyasına eğilen ilk Türk filmi olması nedeniyle ilgiyi hak ediyor. Dinleyicilerle karşılıklı konuştukları bölümler akla hemen Oliver Stone'un "Talk Radio"sunu getiriyor. Tolga Örnek'in ekranı üçe dörde bölmek, ne dediği anlaşılmayan bir karakterin söylediklerini altyazı olarak bindirmek gibi biçimsel denemeleri de filme belli bir tempo kazandırıyor. Nejat İşler, kendisi ile özdeşleştirdiği çok belli olan bu rolde hayatının oyununu oynuyor. İki kafadar programlarında rock klasiklerinin yanısıra kafalarına göre bazı Türkçe "damar" şarkılara da yer veriyorlar. Ferdi Özbeğen, Asu Maralman ve MFÖ'yü yıllar sonra yeniden dinlemek, "hakkaten ne güzel şarkılarmış" dedirtiyor. Bu nostaljik lezzetleri yeniden yaşamak isteyenler şuraya , buraya ve hatta oraya tıklayabilirler. Ambalajdaki tüm bu artılara rağmen, anlatılan öykünün beni çok etkilediğini söyleyemeyeceğim. Bir kere filmde genel bir "akşamdan kalma" durumu hakim. Filmi izlerken, herkesin alkollü olduğu bir ortamda tek ayık kişi siz olursanız bir garip hissedersiniz ya, onun gibi hissettim... Hiç şüphesiz Kaan ve Mete'nin eski sadık dinleyicileri ve onların felsefesini paylaşanlar tarafından bu film baş tacı edilecek, giderek bir kült filme dönüşecek. Eğer programı ve bu iki marjinal karakteri severseniz/sevdiyseniz filmi de seversiniz. İstanbul'da yaşamadığım için (ve Kent FM zamanında sadece İstanbul'a yayın yaptığı için) "Kaybedenler Kulübü"nü radyoda hiç dinlemedim. Ama dinleme şansım olsaydı da geceleri oturup bu adamları dinler miydim? Şüpheli... (6,5) SİNEMADA İZLENDİ
2 Mayıs 2011
52. The Green Hornet
İnsan böylesine anlamsız ve gereksiz bir filmi izledikten sonra harcanan milyonlara acıyor doğrusu (filmin maliyeti 120 milyon dolarmış). Hep aynı tip rolleri canlandırarak kısıtlı yeteneğine rağmen komedi filmleri ile bir şekilde ün yapan Seth Rogen, yapımcılığını üstlendiği ve senaryosunu yazdığı filmde elbette başrolü de kendisine ayırmış. İşte "herşeyi ben yaparım" diye ortaya çıkarsan böyle yüzüne gözüne bulaştırırsın!.. Ortada doğru dürüst bir konu yok, diyaloglar gereğinden fazla uzun ve sıkıcı. Geçen sene Inglorious Basterds'taki harika performansı ile Oscar alan Christoph Waltz böyle saçma sapan filmlerde oynayarak kariyerini çöpe atmaya karar vermiş olmalı (bakınız: Cuba Gooding Jr. örneği). Cameron Diaz desen, filmdeki tek işlevi endamını göstermek ve yerli yersiz sırıtmak...tamam, çok güzel bir gülümsemesi var, ama insan senaryoyu da bir okur, değil mi ablacım? Bu felaketin yönetmeninin "Eternal Sunshine of the Spotless Mind"ı çeken Michel Gondry olduğuna inanmak zor. Uyuklaya uyuklaya üç günde zor bitirebildim. (3)
29 Nisan 2011
51. Monsters
Adı "Monsters" olan bir filmden insan daha başka bir şey bekliyor haliyle... Şöyle bol aksiyonlu, bol yaratıklı bir korku/gerilim, ya da yeni bir "District 9" beklentisiyle bu filmi seçenler büyük hayal kırıklığı yaşayabilirler. Nitekim, beyazperde.com üyeleri filme 10 üzerinden 4.5 puan vermişler, şu an gösterimde olan tüm filmler arasında en düşük not. Aslında film o kadar da kötü değil. Sadece ne izleyeceğinizi baştan bilmeniz gerekiyor. Bir kere filmin toplam maliyetinin sadece 15,000 dolar olduğunu bir söylemek lazım. Ortalama bir Hollywood filmi bütçesinin 3 milyonlarda dolaştığını düşünürseniz, çerez parasına kotarılmış bir yapım bu. Monsters aksiyondan ziyade karakter gelişimine önem veren bir "yol filmi" aslında. Uzaylılar mevzusu sadece gerilimi arttıran bir alt unsur olarak kullanılmış, ön planda bir aşk hikayesi var. Zaten uzaylı yaratıklar film boyunca iki kere filan görünüyorlar. Hikaye şu: başka yaşam örneklerini bulma amacıyla uzaya gönderilmiş bir araç dönüşte Meksika üzerinde düşüyor. Uzaylı yaratıklar Meksika'nın bir bölümünü istila ediyorlar. Bir foto muhabiri patronunun kızını bu yasak bölgeden geçirip Amerika'ya ulaştırmaya çalışıyor. Yolculuk sırasında da birbirlerini daha iyi tanıyorlar. İyi güzel de filmin hem fragmanı, hem de bizatihi ismi bambaşka bir film için beklenti yaratıyor. Hani ne bileyim filmin adı "Stres Altında Aşk" gibi bir şey olsaymış daha iyi olacakmış sanki... (6,5) SİNEMADA İZLENDİ
28 Nisan 2011
50. Rabbit Hole
Bir anne-babanın yaşayabileceği en büyük acıyı yaşayan evli bir çiftin, bu yıkıntının altından çıkıp hem çevreleri hem de birbirleri ile yeniden ilişki kurma çabaları. Benzer bir trajediyi kendisi de yaşamış olan yönetmen John Cameron Mitchell bu oldukça sade ama derinlikli filminde, konuşacak hiçbir şey kalmadığında insanların ne konuştuğunu cesurca anlatıyor. Üstelik de duygu sömürüsüne çok müsait bir konuda izleyicilerini melodram tuzağına düşürmeden...Her zaman beğendiğim Nicole Kidman abartısız ve "rol kesmeyen"oyunu ile o keskin hüznü bize yine başarıyla aktarıyor. Kidman'ın güzelliği ve şöhreti şu anda onun en büyük dezavantajı bence, çoğu zaman bu unsurlar yeteneğinin farkedilmesini engelliyor. Yaşlandığı zaman sanırım daha fazla övgü alacak. Filmde dikkatimi çeken diğer bir oyuncu, liseli genci oynayan Miles Teller. Henüz ilk sinema rolünde Teller, birçok usta oyuncunun arasında hiç sırıtmıyor ve akılda kalmayı başarıyor. Bu genci izlemeye devam etmek lazım. Şüphesiz ki, Rabbit Hole bir Cumartesi gecesi patlamış mısırlar eşliğinde cümbür cemaat izlenecek film değil. Ama insana dair son derece etkileyici, olgun bir hikaye. (8) SİNEMADA İZLENDİ
27 Nisan 2011
49. Rio
Rio'nun 8 Nisan tarihinde tüm dünyadan bir hafta önce Türkiye'de gösterime girmesi, 70'leri yaşamış biri olarak beni hafiften tebessüm ettirdi. Efendim, bizler filmlerin ortalama bir yıl sonra Türkiye'ye gelmesine alıştırılmış bir neslin evlatlarıyız! Şaka değil gerçek. Örneklerle anlatayım: 1977 yapımı Star Wars'ı ancak 1979 yılında İzmir'de sinemada seyredebilmiştim. Gerçek Star Wars'tan önce 1978'te İtalyan yapımı çakması "Yıldızlar Savaşı" adı ile gösterime girmişti. O zamanlar öyle olurdu, bir sürü İtalyan yapımı ikinci sınıf film ortalıkta dolaşırdı; bir de nedense her filmin bir İtalyanca afişi olurdu. Sonra bakın daha komik bir şey söyleyeyim: Önce Rocky II, sonra Rocky I sinemalara gelmişti! Herhalde bizim film ithalatçıları Rocky ilk filmin sonunda rakibi Apollo'yu yenemediği için (ki aslında 15 raund dayanabilmesi olaydır) "bizim halk bunu sevmez" diye düşündüler ve zaferle biten Rocky II'yi öne alıverdiler. İnanılmaz değil mi? Şimdiki gençler bunları bilmezler, o yüzden de günü gününe -hatta Rio örneğinde olduğu gibi herkesten bir hafta önce- sinemada film izlemenin değerini anlamazlar. 29 Nisan'da Thor da Amerika'dan bir hafta önce Türkiye'de başlıyor.
Bu nostaljik turdan sonra gelelim Rio'ya... (to be continued) (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
Bu nostaljik turdan sonra gelelim Rio'ya... (to be continued) (7,5) SİNEMADA İZLENDİ
26 Nisan 2011
48. The Lincoln Lawyer
Bu blogda geçen sene başka bir filmin oyuncularını överken şöyle bir cümle kullanmışım: "Onların yerine başka bir ikili olsaydı (örneğin Sarah Jessica Parker ve Matthew McConaughey ile) film çekilmez olabilirdi". Gerçekten de McConaughey aptal romantik komedilerde arka arkaya oynadığı "parlak çocuk" rolleri ile "gördüğün yerde kaçılacaklar" listeme girmek üzereydi. Ama artık kafasına saksı mı düştü ne oldu bilmem, Matthew uzun bir aradan sonra doğru düzgün hikayesi olan bir filmle ve "gerçek" bir karakter ile karşımızda. Daha filmin girişinde 70'li yılların soul müziğini duyduğunuzda eski usül bir polisiye izleyeceğinizi tahmin ediyorsunuz. O güzel şarkı "Ain't No Love in the Heart of the City"yi, dinlemek isterseniz şurada . Lincoln marka arabasının arka koltuğunu ofis olarak kullandığı için Lincoln Lawyer olarak anılan Mick, hukuk sistemindeki boşlukları kullanarak suçluları hapisten kurtarması ile ünlü ilkesiz bir avukat. Bir kadını dövmek suçuyla tutuklanan çok zengin bir ailenin oğlu kendisine başvurunca, Mick önce "büyük balığı yakaladık" diye düşünüyor. Ancak bir süre sonra asıl oltaya gelenin kendisi olduğunu anlıyor. Michael Connelly'nin çok satan romanından uyarlanan The Lincoln Lawyer'ı özellikle mahkeme salonu dramalarını sevenler beğenecektir. (7) SİNEMADA İZLENDİ
19 Nisan 2011
47. The Girl Who Kicked the Hornet's Nest
Millenium üçlemesinin ilk iki halkasının en büyük kozu Lisbeth Salander karakteri ve tabii onu perdede müthiş bir enerji ile canlandıran İsveçli oyuncu Noomi Rapace idi. Bu son bölümde ise Lisbeth'in hikayedeki rolü oldukça az; zaten filmin ilk yarısını hastanede, diğer yarısını ise mahkeme salonunda geçiriyor. Ortada Lisbeth olmayınca da geriye gerilim dozu oldukça düşük bir "derin devlet" hikayesi kalıyor. İlk iki filmi izlememiş olanlar pek bir şey anlamayacak ve oldukça sıkılacaklardır. Konuya aşina olanlar ise zaten ister istemez bu son bölümü de izleyecek ve Lisbeth'le vedalaşacaklar. (7)
15 Nisan 2011
46. Yogi Bear
Siyah beyaz tek kanallı televizyonumuzda çocukluğuma eşlik etmiş bir karakterin 35 sene sonra sinema perdesinde karşıma çıkması hoş elbette... Hadi bakalım var mı hatırlayan: Hanna-Barbera yapımı bu çizgi filmler her bölümde üç ayrı parçadan oluşurdu, birinde Akıllı Bıdık'ın maceraları olurdu, diğerinde işte bu Ayı Yogi ve Bobo, bir de iki fare ve bir kediden oluşan bir ekip vardı ama isimlerini hatırlayamıyorum. Peki Akıllı Bıdık'ın her bölümde mırıldandığı bir şarkı vardı, onu hatırlayan var mı? Cevap bu yazının sonunda. Nostaljik tadlar güzel de, Ayı Yogi filminin genel zeka seviyesi de ne yazık ki 70'li yıllarda kalmış. Bu haliyle sadece 4-7 yaş aralığındaki küçük çocukların ilgisini çekebilir. (5)
Şarkı: "Oh My Darling Clementine". Hatırlamak için şuraya tıklayalım.
Şarkı: "Oh My Darling Clementine". Hatırlamak için şuraya tıklayalım.
14 Nisan 2011
45. Source Code
Aman aman, ne güzel bir bahar sürprizi... Source Code, sinemadan çıkar çıkmaz bir cafeye oturup üzerinde keyifli sohbetler edilebilecek, konuşurken yeni ayrıntıların farkına varılacak, puzzle gibi filmlerden (yandaki afişinin de puzzle'ı anımsatması boşuna değil). Yüzbaşı Colter Stevens bir sabah kendini Chicago'ya doğru yol alan bir trenin içinde buluyor. Üstelik de bedeni kendi bedeni değildir, aynaya baktığında başka birini görmektedir. Asker bir süre sonra anlar ki, bu bombalı bir terör eylemini durdurmak için yürütülmekte olan bir projedir ve görevi kurbanlardan birinin zihnine girerek bombacıyı bulmaktır. Source Code biraz Inception, biraz Matrix, çokça da Groundhog Day'i anımsatıyor. Her ne kadar tür olarak bilim-kurgu/gerilim etiketini taşısa da, işin "bilimsellik" kısmını sorgulayanlar mutlaka olacaktır. Zaman yolculuğu, paralel evren, vs. hikayelerinin çoğunda olduğu gibi, burada da mantık hataları var. Ama sonuçta sinemaya fizik tezi vermeye gitmiyoruz, değil mi? Kabul edilebilir derecede inandırıcı olması ve bir merak uyandırması sinema eserindeki "bilim"in düzeyi için yeterli bence... Bir saniye bile sıkılmanıza fırsat vermeyen ritmi ile Source Code bunu fazlasıyla başarıyor. Şubat ayındaki Oscar furyasından sonra, bu sene sinemalarda gösterime giren en ilgi çekici filmlerden biri ile karşı karşıyayız. Kuantum fiziği kısmını Fen Lisesi mezunlarına (!) bırakın, siz bu beyin gıdıklayıcı serüvenin tadını çıkarmaya bakın. (8) SİNEMADA İZLENDİ
44. Never Let Me Go
Film sona erip de kapanış jeneriği ekranda akarken, "yahu bir şey eksik kalmış ama, acaba nedir nedir" diye sorarken buldum kendimi. Aslında çok ilginç olabilecek bir konu, yönetmenin zaafından mıdır, her romanın filme çevrilememesinden (her kuşun eti yenmez) midir nedir, olmamış. Senaryoda sanki bir kıvraklık eksik, bu haliyle "hastane koridoru" gibi. Soğuk, sevimsiz... (6)
43. Get Low
1930'ların Tennessee eyaletinde geçen öyküde, ormanın içinde tek başına yaşayan bir huysuz ihtiyar (Robert Duvall) henüz ölmeden kendi cenaze törenini düzenliyor. Diğer insanların kendisi hakkında söyleyecekleri şeyleri ölmeden duymak istediğini söylese de, asıl amacı 40 yıldır sakladığı "büyük sırrı" mezara girmeden açıklayabilmektir. Filme kötü demek mümkün değil, bir kere başta Robert Duvall ve Bill Murray olmak üzere tüm oyuncular çok iyi. Ancak öykü o sondaki büyük açıklamaya öyle endeksli ki, finale kadar başka pek bir şey olmuyor ve film oldukça durağan ilerliyor. Sanki bir-iki ilginç yan hikaye de eklense film daha dolu, daha zengin olacakmış gibi hissediyor insan. (6,5)
1 Nisan 2011
42. Çakallarla Dans
Aşk Tutulması'nın Ertem Eğilmez filmlerini hatırlatan havası ile Murat Şeker bana ilerisi için az da olsa ümit vermişti. Ama bu film ile tüm o saf temiz duygular çöpe gidiyor sanki. Hafta sonu çarşı iznine çıkan askerler, ya da ne bileyim dersaneyi kırıp sinemaya giden delikanlılar filan Çakallarla Dans'a bayılacaklardır. Filmdeki karakterlerin repliklerini ya da gol atınca söylenen şarkıyı kendi aralarında bol bol tekrarlayacakları da kesin... Ama ben kendi adıma filmi biraz fazla bitirim jargonuna yaslanmış ve fazla "gürültülü" buldum. (4)
30 Mart 2011
41. Barney's Version
Gösterişsiz ama akılda kalıcı karakterleri canlandırmasını çok iyi bilen Paul Giamatti, kendisine Altın Küre getiren bu rolde, ucuz televizyon dizileri yapımcısı Barney Panofsky olarak karşımızda bu kez. Kanadalı yazar Richler'in çok satan romanından uyarlanan film sıradan adam Barney'nin sıra dışı hikayesini anlatmaya 1974'te İtalya'dan başlıyor ve günümüze kadar getiriyor. Bu süre zarfında, Barney iki felaket evlilik geçirdikten sonra hayatının aşkı Miriam'ı buluyor. Aslında Barney'nin hayatına girip çıkan bu her biri birbirinden güzel kadınların onda ne bulduğu da sorgulanabilir. Ama zaten film Barney'i sempatik göstermeye çalışmıyor, onu kusurlarıyla tanımamızı ve kabul etmemizi istiyor. Bu sevimsiz adamın öyküsünü ilginç hale getiren ise hiç şüphesiz Paul Giamatti. 124 dakikalık filmin neredeyse her karesinde görünen Giamatti müthiş bir iş çıkarıyor. Özellikle babası rolünde Dustin Hoffman ile karşılıklı oynadıkları sahneler görmelere değer. Son tahlilde, yer yer güldüren ama baştan sona belli bir hüznü ve "kaybetmişlik" duygusunu hep barındıran olgun bir hikaye var karşımızda. İzleyin. (8) SİNEMADA İZLENDİ
40. Tropa de Elite 2
Aşağıda 34 numaralı başlıkta bu filmin birincisinden bahsetmiştim.Yarbay Nascimento, özel ekibi ile birlikte geri dönüyor. Film müthiş bir hapishane isyanı bölümü ile açılıyor. Ancak daha sonra Rio'daki politikacıların suç örgütleri ile yeraltı ilişkilerine ve yolsuzluk hikayelerine biraz fazla kafayı daldırıyor. "Kimin eli kimin cebinde" bölümünde gereksiz detaylara girilmesi tempoyu düşürüyor. Ancak son yarım saatte yeniden toparlanıyor ve günümüz Rio'sundan çok sert ama etkileyici bir suç hikayesi olmayı yine başarıyor. Filmin Brezilya'da 12 milyon kişi tarafından izlendiğini ve tüm zamanların en çok gişe hasılatı yapan filmi olduğunu da ekleyelim. (7)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















































