31 Temmuz 2016

60. Wolf Totem

Yaklaşık otuz sene önce, benim de liseden yeni mezun olduğum yıllarda, Türkiye'de -ilginç bir şekilde- pek sevilen ve sinemalarda haftalarca oynayan bir Ayı (L'ours) filmi vardı, bilmem hatırlar mısınız? İşte o filmin, artık 73 yaşına gelmiş yönetmeni Jean-Jacques Annaud yıllar sonra kamerasını yine vahşi doğaya çeviriyor. Bu kez başrolde Moğolistan kurtları var. 1967'de Çin Kültür Devrimi sırasında iki Çinli üniversite öğrencisi göçebe Moğollara Mandarin dilini ve kültürünü öğretmek üzere komünist rejimin kontrolü altındaki İç Moğolistan’a gönderiliyorlar. Başta sudan çıkmış balık gibi şaşkın şaşkın dolanan şehirli gençlerimiz, zamanla bu göçebe halkın doğayla ve özellikle de kurtlarla kurdukları uyumun bir parçası oluyorlar. Ne var ki partinin yerel yöneticileri yaptıkları bazı sorumsuz hamlelerle bu mükemmel dengeyi bozuyorlar ve "tabiat ana" bir şekilde intikamını alıyor. Ekolojik mesajlarla dolu öykü bize bu gezegenin en tehlikeli canlısının insan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Annaud'un filmi öncelikle uçsuz bucaksız Moğolistan steplerini kadrajına alan mükemmel görüntüleri ile dikkati çekiyor. Ancak filmin temposu ve hikaye anlatımı görüntüler kadar sağlam değil. Özellikle Çinli oyuncuların abartılı oyunları da etkileyiciliğe zarar veriyor. Sonuç olarak, Wolf Totem belgesele yaklaştığı ölçüde başarılı olan, ancak diyaloglu bölümler başladığında kazandığı artı puanların bir kısmını kaybeden yarı-belgesel tarzda bir yapım.

FRAGMAN

Wolf Totem (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

 

26 Temmuz 2016

59. The Boss

Şan ve şöhretin zirvesindeyken "insider trading" nedeniyle hüküm giyen zengin bir patron, hapisten çıktıktan sonra çevresinde kimsenin kalmadığını görüyor ve bir zamanlar hayatı zindan ettiği eski asistanının gönlünü almaya çalışıyor. Melissa McCarthy zaman zaman komik olmayı başarabilen bir kadın. Ama artık sürekli aynı rolleri oynamaktan vazgeçmeli. Bir de mümkünse, yönetmen olarak aynı zamanda kocası olan yeteneksiz Ben Falcone ile çalışmaktan uzak durmalı. Bu uc uca eklenmiş düşmeli kalkmalı vitaminsiz skeçler çorbasında, McCarthy'nin komedik meziyetleri dahi kötü senaryoyu kurtarmaya yetmiyor.

FRAGMAN

The Boss (2016) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

19 Temmuz 2016

58. Hardcore Henry

Hardcore Henry aslında oldukça orjinal bir fikirden yola çıkıyor: Moskova doğumlu yönetmen Ilya Naishuller'in bu ilk filmi, baştan sona tamamen birinci şahıs bakış açısı ("first-person-POV") ile çekilmiş bir aksiyon filmi. Yani 96 dakikalık filmin tamamını kahramanının göz hizasına yerleştirilmiş bir kameradan izliyorsunuz. Ne demek istediğimi aşağıdaki fragmana tıklayarak daha iyi anlayabilirsiniz. Başta ilginç gelen bu teknik yirminci dakikadan itibaren orjinalliğini yitirmeye başlıyor. Naishuller daha önce çektiği kısa filmlerde ve müzik videolarında da aynı tekniği kullanmış. Dört dakikalık bir videoda seyirciyi etkileyebilecek bu çekim tarzı, bir buçuk saatlik bir uzun metraj filmde yorucu olabiliyor. Bir kere herşeyi tek bir açıdan gördüğümüz için aksiyonu tam olarak anlayamıyoruz. Örneğin bir dövüş sahnesinde ne olduğunu tam olarak kavrayamıyoruz. Sonuç olarak geriye 96 dakika boyunca Call of Duty tarzı bir FPS playstation oyununu kaydetmişler de bize izletiyorlarmış gibi bir izlenim kalıyor.

FRAGMAN

 Hardcore Henry (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

18 Temmuz 2016

57. Zootopia


Zootopia, ilk bakışta konuşan hayvanlardan oluşan bir dünyayı anlatan tatlı sevimli eğlenceli, çocukların pek seveceği bir Disney animasyonu gibi görünüyor. Buraya kadar saydığım sıfatlar geçerli. Ama Zootopia bunların yanında çok daha fazla söyleyeceği şeyi olan, neredeyse daha çok büyüklere hitap eden temalarla haşır neşir ve şaşılacak derecede bol katmanlı bir film. Byron Howard'ın yazıp yönettiği yapım, günümüzde dünyanın -ülkemiz dahil- pek çok yerinde karşı karşıya kaldığımız, ırkçılık ve önyargılar kaynaklı ayrımcılık gibi sorunlar ile ilgili yaman mesajlar veriyor. Üstelik de bunu parmağı gözümüze sokmadan, gayet komik sahnelerle dolu bir macera eşliğinde yapmayı başarıyor. En çok güldüren sahnesi ise Motorlu Taşıtlar Bürosu’nda çalışan ‘tembel hayvanlar' bölümü. Zootopia yılın en iyi animasyonlarından biri. Çocuğunuza mutlaka izletin, ama onunla birlikte izlerken siz de dikkat kesilin, çay koymaya filan gitmeyin.


Zootopia (2016) on IMDb


Benim Notum: 7,5 / 10





13 Temmuz 2016

56. The VVitch: A New-England Folktale

1630'lu yıllarda İngiltere'den Amerika'ya göç etmiş beş çocuklu koyu protestan bir aile New England bölgesindeki bir ormanın kenarında kendilerine küçük bir çiftlik evi kuruyorlar. Yeni doğmuş bebeklerinin esrarengiz bir biçimde kaybolması ve dindar ailenin pek bir inandığı cadı hikayeleri ile birlikte ailemizin hayatı bir tür cehenneme dönüşmeye başlıyor. The VVitch değişik bir korku filmi. Filmin asıl meselesi, korkunç sahneleri ardı ardına sıralamak yerine, yaşanan trajik bir olayın bağnazlıkla yobazlık arasında gidip gelen bir aile üzerindeki etkilerini sergilemek. Bu anlamda, korkudan ziyade bir psikolojik gerilim filmi olduğu da söylenebilir. Sanat yönetmenliğinden gelen Robert Eggers bu ilk filminde gerçekten ürkütücü bir atmosfer yaratmayı başarmış. Ama mısırları patlatıp "şöyle hop oturup hop kalkacağımız bir korku filmi izleyelim" diyerek ekran karşısına geçenleri (sinemaya gidenleri diyemiyorum çünkü Türkiye'de gösterime girmeyecek) uyarmam lazım: Bu çok yavaş ilerleyen bir film. Sonuç olarak, kurgusuyla, sinir bozan müziği ile bilinçli olarak rahatsız edici olmayı tasarlamış, seyircisine hiç aydınlığı ve huzuru yaşatmayan bir yönetmenlik girişimi karşımızdaki. Sundance Film Festivalinde en iyi yönetmen ödülünü kapmayı başaran Robert Eggers'ın ileride çok ismini duyacağımız kesin. The VVitch ise, iyi çekilmiş iyi oynanmış kaliteli bir yapım olduğunu kabul etmekle birlikte, herkese önerebileceğim bir film de değil.

FRAGMAN

The Witch (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

12 Temmuz 2016

55. Hail, Caesar!

Ethan ve Joel Coen biraderlerle ilişkim biraz karmaşıktır: Yaptıkları işler arasında Fargo (1996) ve No Country for Old Men (2007) gibi "bütün zamanların en sevdiğim filmleri" listesine sokabileceğim başyapıtlar olsa da, diğer çoğu Coen kardeşler filmi için tepkim, ağzımdan çıkacak bir "mmeeh!" sesi ile özetlenebilir. Hail Caesar da bu ikinci gruba giriyor. 1950'li yılların Hollywood'unda büyük bir film stüdyosunun iş bitirici prodüktörü Eddie Mannix'in (Josh Brolin) oyuncularla ilgili bazı skandalları örtbas etme çabalarını anlatan kara komedi denemesi Hail Caesar'da George Clooney'den Scarlett Johansson'a, Ralph Fiennes'tan Chaning Tatum'a bir dizi ünlü oyuncu üçer beşer dakika görünüp kayboluyor. İşin içinde Coen'ler olunca iyi yazılmış diyaloglarla karşılaşmak sürpriz değil. Yer yer gerçekten komik ve akılda kalıcı sahneleri de var filmin. Ancak yukarıda bahsettiğim kalabalık kadro ve bir sürü anlamsız ve gereksiz yan hikaye odağın kaymasına yol açıyor ve filme bağlanmayı zorlaştırıyor. Coen biraderler 50'lerin Hollywood'una bir hasret mektubu yazmak istemişler, ama fazla kişisel ve sadece kendilerinin tam olarak tadını çıkarabileceği bir ürün olmuş.

FRAGMAN

Hail, Caesar! (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10



8 Temmuz 2016

54. Independence Day: Resurgence

Filmin yandaki afişinde "hazırlanmak için yirmi yılımız vardı" diyor. Anlaşılan filmin yönetmeni Roland Emmerich bu hazırlananlara dahil değil, o aylak aylak dolanmış. Emmerich ta 1996 yılındaki ilk filmin aynısını bir kez daha çekmiş, üstüne hiçbir yenilik, hiçbir orjinal fikir koymadan. Neredeyse diyaloglar bile aynı. Yirmi yılda çekim teknikleri, özel efektler filan gelişmiştir deseniz, pek öyle de hissettirmiyor perdede gördüklerimiz. Film sanki 1997 yılında çekilmiş gibi. İlk filmdeki oyunculardan Bill Pullman ve Jeff Goldblum geri dönmüşler. Dönmeyenlerden Will Smith'in yokluğu ise bariz hissediliyor. Onun yerine getirilen ve oğlunu oynayan aktör Jessie T. Usher ruhsuz ve renksiz. Genelinde tüm oyuncularda da bir enerji eksikliği var. Tamam, ilk Independence Day de öyle IQ seviyesi çok yüksek bir yapım değildi belki, ama en azından eğlenceliydi. Bu filmde o eğlence duygusu da yok. Tahminim Will Smith senaryoyu okudu ve "aman bu felaketten uzak durayım" dedi. Verdiğim notun birazı Jeff Goldblum, birazı da kraliçe uzaylının olduğu sondaki aksiyon sahneleri için.

FRAGMAN

Independence Day: Resurgence (2016) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10



  

1 Temmuz 2016

53. The Conjuring 2


İtiraf ediyorum, sinemadan çıktıktan sonra akşam vakti arabamla eve dönerken, dikiz aynasından arka koltuğa bakmaya korktum. Korku sinemasının en çok tekrarlanan teması olan "perili ev" hikayesini kimbilir kaçıncı kez ziyaret edip, böylesine orjinal ve etkileyici olmayı başardığı için Çin asıllı Avustralyalı yönetmen James Wan'ı tebrik etmek lazım. Wan bu etkileyiciliği öncelikle kullandığı kamera açıları ve kamera hareketleri ile sağlıyor. Sinematografi ve ses dizaynındaki ustalık sayesinde belki de daha önce yüz kez gördüğünüz "evin karanlık odasındaki kötü ruh" sahnesi izleyene yepyeni ürpertiler hissettirebiliyor. Çok iyi yazılmış bir senaryo ve Vera Farmiga, James Wilson gibi üst düzey oyuncular, teknik departmanın başarısına yardımcı oluyor. Bu iki oyuncu korku filmlerinde görmeye alıştığımız, kartondan "kullan-at" karakterler değiller. Onların üstün performansları sayesinde Warren çiftini daha iyi anlıyor ve onların bu cehennemden sağ çıkmalarını gönülden istiyoruz. 

James Wan artık "takip edilmesi gereken yönetmenlerim" arasına girmiştir. Sanıyorum ilk defa bir korku filmi yıl sonu Top 10 listemde yer alacak. "Birincisini izlemedim" diye dert etmeyin, devam eden bir hikaye değil. Ben ilk Conjuring'i de beğenmiştim, ama bu kesinlikle daha iyi. The Conjuring 2 yaz aylarının tembel vizyon takvimi içerisinde sürpriz şekilde çıkıp gelen bir cevher. 


The Conjuring 2 (2016) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10





   

27 Haziran 2016

52. Triple 9

Atlanta'da bir grup "çürük" polisten oluşan bir suç çetesi, kentteki Rus mafyası ile ortaklaşa soygunlar düzenliyor. Son bir iş için bir araya geldiklerinde, polis jargonunda bir memurun yaralanması ya da öldürülmesi ("officer down") olarak geçen Kod 999'u kullanarak, polisin dikkatini başka yöne çekmeyi planlıyorlar. Chiwetel Ejiofor'dan Casey Affleck'e, Aaron Paul'dan Anthony Mackie'ye ve hatta Woody Harrelson'dan Kate Winslet'e bir dolu tanıdık oyuncuyu bir araya getiren Triple 9, aslında oldukça etkileyici bir soygun sahnesiyle açılıyor. Michael Mann'in unutulmaz Heat filmini anımsatan bu bölüm bizi heyecanlandırıyor ve "iyi bir şey izleyeceğiz galiba" dedirtiyor. Ancak hikaye belli bir noktadan sonra bu türün klişelerine hapsoluyor ve cazibesini kaybetmeye başlıyor. Senaryonun çok karakterli yapısı bir dezavantaj haline geliyor; kim kimdir, birinin diğeriyle ne ilişkisi vardır, bir yerden sonra karışmaya başlıyor. Geriye iyi çekilmiş bazı aksiyon sahneleri ve yönetmen John Hillcoat'un kırmızı ağırlıklı renk paleti kalıyor. Sonuç olarak belli oranlarda çekici ama genelinde vasatın az üstü bir yapım.

FRAGMAN

Triple 9 (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

22 Haziran 2016

51. Eddie the Eagle


Tam da Rio olimpiyatlarının olduğu bir senede, olimpiyat ruhunun ne demek olduğunu mükemmel şekilde anlatan bir film. Michael "Eddie" Edwards çocukluğundan itibaren olimpiyatlarda yarışmayı hayal eden bir İngiliz. Bunun için çeşitli spor dallarında şansını deniyor. Hüsranla sonuçlanan bu denemeler sonrasında, Britanya olimpiyat takımında kayakla yüksek atlama dalında yarışan bir sporcu olmadığını farkediyor. Ve normalde 6 yaşında başlanılması gereken bu çok zor spora 21 yaşında adım atıyor. 

Eddie the Eagle, "yenik ama azimli" sporcu filmlerinin bilindik formülünü takip etse de, bunu çok iyi bir şekilde yapıyor. Eddie Edwards rolünde Taron Egerton ve onun akıl hocası Bronson Pearly rolünde Hugh Jackman harika bir ikili olmuş. Filmin bol synthesizer'lı müziği, hikayenin geçtiği 80'ler ruhuna çok iyi oturmuş. Finalde çalan "Jump" ise, bu unutulmaz Van Halen klasiğinin sinemada şimdiye kadar gördüğüm en iyi kullanımını oluşturuyor (şarkıyı hatırlamak için şuraya tıklıyoruz). Filmin sonunda yüzünüzde bir sırıtma ile salondan çıkmamanız, ya da ekran başından kalkmamanız imkansız.   


Eddie the Eagle (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

17 Haziran 2016

50. The Man Who Knew Infinity

Hindistan'ın en alt tabakasından gelip, ayağına giyecek pabucu yokken matematiğe olan ilgisi ve geliştirdiği formüllerle Cambridge Üniversitesi'nden bir profesörün dikkatini çekmeyi başaran ve onun desteği ile dünyanın en önemli matematik teorisyenlerinden biri olarak tarihe geçen Srinivasa Ramanujan Iyengar'ın gerçek hikayesi. Yönetmen Matthew Brown'ın biyografik film şablonundan pek sapmadığı The Man Who Knew Infinity, Dev Patel ve özellikle de Jeremy Irons'ın oyunları sayesinde ayakta kalmayı başarıyor. Ama bir şeyler eksik; film boyunca Ramanujan'ın ne kadar parlak bir dahi olduğunu dinleyip duruyoruz, ama tam olarak ne yapmıştır, bunu pek anlayamıyoruz. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, geçen senenin bence en iyi filmlerinden The Theory of Everything'de Stephen Hawking'in son derece ilginç hayat hikayesini izlerken, bir yandan geliştirdiği teorilerle ilgili de az çok bir fikir sahibi oluyorduk. Burada ise defterlere ya da kara tahtalara yazılmış kargacık burgacık upuzun formüller görüyoruz, ama bunlar bize hiçbir şey ifade etmiyor. Bunların ne işe yaradığını birinin bize "dört yaşındaki çocuğa anlatır gibi" anlatması gerekiyor. Mesela, Ramanujan formüllerinin günümüzde evrendeki kara deliklerin davranışlarını incelemede kullanıldığını ta filmin sonunda, kapanış jeneriği akarken öğreniyoruz, ama biraz geç oluyor. Yine de, ana karakterinin etkileyici yaşam hikayesi için izlenebilecek iddiasız bir yapım.

FRAGMAN

The Man Who Knew Infinity (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

15 Haziran 2016

49. Ride Along 2

Ride Along'un birincisi zaten yeterince kötüydü, ikincisine gerek var mıydı bilemiyorum. Bir türlü ısınamadığım gürültücü geveze Kevin Hart ile, bir zamanlar anarşist rap şarkılar yazarken, şimdi o eleştirdiği düzenin amigosu olmuş Ice Cube'un başrolleri paylaştığı Ride Along 2, birinci filmdeki ana hikayeyi aynen bir kez daha tekrarlıyor: Ice Cube sert bir dedektifi, Kevin Hart ise onun kızkardeşi ile evlenme hazırlığı yapan çömez bir polis memurunu canlandırıyor. "Buddy cop" filmleri tarihindeki bütün klişeleri ardı ardına sıralayan hikayede, bu iki sinir bozucu adam Miami'deki bir suç örgütünü çökertmeye çalışıyorlar. Ortaya bir iddia koyduk diye seyrettiğim ("150 film"), seyrettikten sonra da hemen unutmak istediğim yorgun ve akılsız bir çaba. Bu senenin en düşük notunu da böylece vermiş olduk netekim.

FRAGMAN

Ride Along 2 (2016) on IMDb

Benim Notum: 3 / 10


6 Haziran 2016

48. Money Monster

Jodie Foster'ın yönettiği Money Monster'da George Clooney bir finans kanalında borsa ile ilgili tavsiyelerde bulunan bir TV sunucusunu, Julia Roberts da programın yönetmenini canlandırıyor. Clooney'nin tavsiyelerine uyarak bütün parasını bir hisse senedine yatıran genç bir adam (Jack O'Connell), o hisse senedi çakılıp bütün parasını kaybedince canlı yayında stüdyoyu basıyor ve tüm çalışanları rehin alıyor. Aslında ilginç olacakmış gibi başlayan film, istenen gerilim sağlanamayınca bir türlü tam olarak rayına oturmuyor. Kapalı stüdyo ortamında daha iyi işleyen hikaye, son perdede oyuncularını sokaklara taşımaya karar verince odağını kaybediyor. Finans dünyasına ve medyaya getirilmeye çalışılan eleştiriler ise cılız kalıyor. George Clooney ve Julia Roberts -her zamanki gibi- yine iyiler. Öykünün beyazperdede gerçek zamanlı olarak akması ise sürükleyiciliği arttıran bir unsur olarak filmin artı hanesine yazılıyor.

FRAGMAN

Money Monster (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

2 Haziran 2016

47. Tumbledown

Ünlü bir country şarkıcısı olan eşinin ölümünden sonra küçük bir kasabadaki dağ evine kapanan ve bu kayıpla yüzleşmekte zorlanan Hanna (Rebecca Hall), eşi ile ilgili bir biyografi yazmak üzere New York'tan çıkıp gelen bir yazar (Jason Sudeikis) ile tanışır. Tahmin edileceği üzere, önceleri birbirlerinin damarına basmakta geri adım atmayan bu ikili zamanla yakınlaşmaya başlayacaktır. Buraya kadar okuduklarınızın sizde esneme etkisi yarattığının farkındayım, az sabredin hele, film kötü değil. Sinemalarımızda "Başımın Belası" adıyla gösterime girdiğini görenler kakara kikiri bir komedi izleyeceklerini düşünebilirler, aşağıdaki fragman da açıkçası biraz yanlış yönlendiriyor; ama Tumbledown acıyı kabullenmek ve gidenin ardından hayata devam edebilmek gibi olgun konuları ele alan ve dram yönü ağır basan romantik bir hikaye. Senaryo içinde birçok klişeyi barındırsa da, Rebecca Hall ve Jason Sudeikis'in inandırıcı oyunları sayesinde film seyircinin ilgisini ve sempatisini yakalamayı başarıyor. Bir şans verilmeyi hak eden, iyi yazılmış, sıcak bir hikaye.

FRAGMAN

Tumbledown (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10


1 Haziran 2016

46. Hitchcock/Truffaut


1960'lı yılların başlarında, o sıralar yeni yetme bir sinemacı olan Fransız yönetmen Francois Truffaut, hayranı olduğu Alfred Hitchcock'u bir dizi röportaj için ikna etmeye çalışır. Truffaut'nun yönettiği 2-3 filmi görmüş olan ve bu genç yeteneğe belli bir sempati besleyen Hitchcock görüşme teklifini kabul eder ve ikili 1962 yılında Los Angeles'da iki hafta boyunca her gün buluşarak Hitchcock'un filmleri ve sinemaya bakışı üzerine söyleşiler gerçekleştirirler. Truffaut daha sonra 1966'da bu görüşmelerin kayıtlarını "Cinema According to Hitchcock" adlı bir kitap olarak yayınlar. Bu kitap yarım yüzyıldır tüm dünyadaki yönetmenler için adeta bir kutsal kitap gibidir.

Bu kez Amerikalı belgesel yönetmeni Kent Jones kitabı ve söyleşiyi odağına alan bir belgesel ile karşımızda. O unutulmaz buluşma, zamanında filme alınmamış. Ama neyse ki, söyleşinin tüm ses kaydı mevcut. Böylece, Hitchcock'un kendi sesinden filmlerinin bazı sahnelerini nasıl çektiğini ve genelde sinema sanatı ile ilgili düşüncelerini dinleme fırsatı yakalıyoruz. Söyleşiden bölümler dinlerken, dönemden fotoğrafları ve film kliplerini izliyoruz film boyunca. Ayrıca Martin Scorsese, Wes Anderson ve David Fincher gibi Hitchcock hayranı yönetmenlerin Hitchcock hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Özellikle kimi planların ya da sahnelerin kompozisyonu üzerine söylenenler çok ilginç.

Hitchcock/Truffaut has sinemaseverler için unutulmaz bir resital gibi!.. Kent Jones kitabın yarattığı etkiyi, kitabın yayımlanmasından elli yıl sonra günümüz sinefillerine bir kez daha hatırlatıyor. Kitabı okumayanların da hemen bir kitapçıya uğramasını sağlıyor. Ben, kitabın Türkçesini ararken İzmir'de bir sahafta tesadüfen Amerika'da yayınlanan orjinalini buldum. Şu an evimin salonunda bir hazine duruyor.


Hitchcock/Truffaut (2015) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10





30 Mayıs 2016

45. X-Men: Apocalypse


X-Men'in bu yedinci filmi Amerika'daki sinema yazarlarından pek parlak eleştiriler almadı. Ben aynı fikirde değilim. Evet, belki filmin ilk 20-30 dakikası hikayenin temellerini atayım derken birçok karakteri teker teker seyirciyle tanıştırma faslıyla geçiyor, ve bu da tempoyu düşürüyor. Ama sonrasında, oraya buraya bırakılan ipuçları birbirine bağlanıyor ve ilgiyle izlenen bir maceranın detaylarını oluşturuyor. Özellikle Michael Fassbender'in yer aldığı o çok iyi çekilmiş orman sahnesinden sonra film kalkışa geçiyor ve bir daha da yere inmiyor. Belki de yukarıda sözünü ettiğim burun kıvıran eleştirmenler filmin ilk yarım saatini izleyip salondan çıkmış olabilirler. Serinin en iyi üç filmini (X-Men, X-Men 2 ve Days of Future Past) yönetmiş olan Bryan Singer daha fazla krediyi hak ediyor.

Son yıllardaki süper kahraman filmleri genelde "kötü adam" konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Burada da eski Mısır’dan gelen ve ilk mutant olarak bilinen Apocalypse filmin aksayan yönlerinden biri olarak göze çarpıyor. Power Rangers karakterlerinden biri gibi görünen bu kısa boylu ve kötü makyajlı firavun bozması, izleyene korku salmaktan uzak. Film boyunca "dünyayı yok edecem, nı ha ha" dan öte anlamlı bir cümle kuramayan Apocalypse'in motivasyonunun ne olduğu da pek anlaşılamıyor. Neyse ki, onu dengeleyecek yeterince ilginç karakter var filmde. Öncelikle, yer aldığı her sahnede perdeyi dolduran Michael Fassbender (Magneto) farklı bir ligin oyuncusu olduğunu yine gösteriyor ve "ekipte Fassbender varsa, gerisini merak etme" dedirtiyor. Bir önceki bölüm Days of Future Past'teki unutulmaz Pentagon sahnesinin yıldızı Quicksilver, bu filmde daha fazla dakika alıyor ve Eurythmics'ten "Sweet Dreams Are Made Of This" eşliğinde yine filmin en eğlenceli sekansını yaratmayı başarıyor. Filmin ortalarında bir yerde, X-Men mitolojisine aşina olanların içlerindeki yağları eritecek bir misafir oyuncu da beş dakikalığına arz-ı endam ediyor.

X-Men: Apocalypse belki serinin en iyilerinden biri değil, ama renkli karakterleri ve başarılı aksiyonu ile baştan sona keyifle izlenen bir yapım.

FRAGMAN

X-Men: Apocalypse (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10




 

27 Mayıs 2016

44. The Nice Guys

Russell Crowe ve Ryan Gosling'in kayıp bir kızı bulmaya çalışan Los Angeles'taki iki özel dedektifi canlandırdığı The Nice Guys sanki 70'lerden çıkıp gelmiş gibi görünen bir polisiye komedi. Yıllar önce, Robert Downey Jr henüz Iron Man olmamışken, onu Kiss Kiss Bang Bang diye bir filmde yöneten Shane Black, tıpkı o filmde olduğu gibi harekete ve söze dayalı komediyi dengeli biçimde bir araya getiriyor. Filmin güzel tarafı Hollywood klişelerine teslim olmaması: zıt karakterli bu iki sakar dedektif bütün macera boyunca, hiçbir şeyi doğru tahmin edemeyip, hiçbir şeye de engel olamıyorlar. Öte yandan, her ne kadar bu ikiliyi izlemek keyifli olsa da, olay örgüsünü oluşturan entrika yeterince ilginç değil. Hani sanki bu iki adam başka bir davayı çözmeye çalışsalar daha güzel bir film elde edeceğiz gibi. Eğer bir devam filmi gelirse, o filmden daha çok umutluyum...

FRAGMAN

The Nice Guys (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

26 Mayıs 2016

43. Innocence of Memories

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk 2008'de yayınladığı Masumiyet Müzesi romanından beş yıl sonra, İstanbul Beyoğlu'nda bir de roman ile aynı adı taşıyan ve romandaki karakterlerin kullandığı eşyaların ya da o döneme ait fotoğrafların sergilendiği gerçek bir müze açmıştı. Romanı okumadım ama -eşimin sürüklemesiyle- müzeyi gezme imkanı bulmuştum. Tabii romanı okumuş olanlar için o müzeyi gezmek hayli ilginç bir deneyim olsa gerek. Benim için ise, çocukluğumu hatırlatan bazı eşyaları gördüğüm nostaljik bir turdan ibaretti o üç katlı binadaki gezintim. Bu kez İngiliz belgesel yönetmeni Grant Gee hem romanı hem de müzeyi odağına alan, arka planda ise Orhan Pamuk'un kendi sesinden İstanbul'u ve bu büyük metropolün zaman içindeki dönüşümünü anlattığı deneysel bir projeye imza atmış. Böylece, İstanbul’un gece görüntüleri ve Pamuk’un televizyon ekranlarındaki konuşmaları eşliğinde bir yandan romandan okunan pasajları dinliyor, bir yandan da müzede kayan bir kameranın gözünden ayrıntılı obje çekimlerini izliyoruz. Filmin benim üzerimdeki en büyük etkisi, romanı okuma isteği yaratması oldu, ki bu da az şey değil. Kemal’in uzak akrabası Füsun’a olan obsesif aşkını bir belgesel anlatımı ile izlerken, "aslında bu hikayeden iyi bir dramatik film de çıkarmış" diye düşündüm. Kitabı okumuş olanlar ise, tıpkı müzeyi gezerken olduğu gibi, iki kat daha fazla keyif alacaklardır filmden.

FRAGMAN

Innocence of Memories (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

25 Mayıs 2016

42. Bastille Day

İlk olarak BBC dizisi Luther ile dikkatimizi çeken (izlemediyseniz mutlaka bir yerlerden bulun izleyin) ve bu dizideki rolü ile bu sene bir Altın Küre ödülü de almayı başaran İngiliz siyahi oyuncu Idris Elba, sinemada da yavaş yavaş ikinci rollerden başrollere doğru kaymaya başladı. Daniel Craig'den sonraki yeni James Bond olacağı konuşulan Elba, burada bir CIA ajanını canlandırarak gizli servis dünyasında bir nevi ısınma turları atıyor. Ancak ne yazık ki Bastille Day Idris Elba'nın CV'sinde gururla göstereceği filmlerden değil. Paris'te bir suç örgütünü ortaya çıkarmak üzere CIA ajanı ile bir yankesicinin zoraki işbirliğini anlatan film, klişelerle dolu senaryosu, aralarındaki kimyanın asla tutmadığı ikilisi ve ruhsuz aksiyon sahneleri ile gazı kaçmış kola kıvamında. Yağmurlu bir günde evde izlenebilecek ve izledikten bir hafta sonra aklınızda kırıntısı kalmayacak filmlerden.

FRAGMAN

Bastille Day (2016) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

13 Mayıs 2016

41. Captain America: Civil War


Marvel evreninde herhalde kendini sürekli geliştiren tek seri Captain America serisi olacak. Avengers 2 birincisi kadar iyi değildi; Thor da ikincide bozdu; Iron Man 2 kötüydü, sonra 3'te biraz toparladı. Öte yandan Captain America'nın yapımcıları her seferinde bir öncekinin üzerine koyarak ilerlemeye devam ediyor. Gerçi buna Captain America filmi demek ne kadar doğru bilmiyorum, çünkü Avengers ekibinin neredeyse tamamı (hatta bir iki ilaveyle) geri dönüyorlar. Bu haliyle film daha çok Avengers 3 gibi görünüyor. Ama adı ne olursa olsun, yönetmenler Anthony Russo ve Jack Russo, Winter Soldier'dan sonra yine çok iyi bir iş çıkarmışlar.

Captain America Civil War'ın iki temel güçlü noktası var. Birincisi aksiyon sahneleri: Son dönemdeki süper kahraman filmlerinin aksine, Civil War'daki aksiyon sahneleri sadece bol bilgisayar efektli patlamalardan ve gürültülü yıkımlardan ibaret değil. Elbette CGI kullanımı yine var, ama aksiyonun büyük kısmı çok iyi koreogre edilmiş "hand-to-hand combat" dediğimiz yakın dövüşlerden oluşuyor. Burada özellikle dublör ekibi büyük bir alkışı hak ediyor. Civil War'ın ikinci güçlü noktası da senaryo. Öncelikle kötü bir örneği hatırlayalım: Bir ay önceki Batman vs Superman'de bu iki kahramanın neden birbirlerine düşman kesildiklerini, sonra da hop diye nasıl barıştıklarını bir türlü kavrayamıyorduk. Burada ise çok daha kalabalık bir kadro olmasına rağmen, filmdeki her karakterin motivasyonunu daha iyi anlayabiliyoruz. Karakter gelişimi ve öyküye psikolojik katmanlar ekleme yönünde DC Comics'tekilerin Superman filmlerinde beceremediklerini, Russo biraderler burada gayet doğru bir şekilde yapmışlar. Senaryoda güzel olan ayrıntı şu: ortada bir çatışma var ve biz bu çatışmanın iki tarafına da hak verebiliyoruz, iki takımdan herhangi birini seçmekte zorlanıyoruz. Çünkü duygusal olarak nerelerden geldiklerini biliyoruz.

Kadroya yapılan sürpriz ilaveler de filme büyük katkı sağlamış. Fragmanda göründüğüne göre spoiler sayılmaz, bu filmdeki Spider-Man benim şimdiye kadar perdede gördüğüm en iyi Spider-Man canlandırması olmuş. Halasıyla birlikte yaşayan, kendine doğru dürüst kostüm ayarlayacak parası olmayan, çatışmaya girdiği diğer süper kahramanlara hayranlığını da gizleyemeyen bu ergenin yer aldığı sahneler filmdeki en komik bölümleri oluşturuyor. Black Panther da "cool" kostümü ve dövüş sahneleri ile daha fazla süre almasını isteyeceğimiz bir karakter olmuş. Bir sonraki filmde onu daha kritik bir rolde görmeyi dört gözle bekliyoruz.

Captain America: Civil War çok para ve emek harcanmış, ama harcanan paranın ve emeğin boşa gitmediği nadir filmlerden. DC Comics defteri kağıdı çıkarıp notlar almalı. Tıklım tıklım dolu sinema salonundan anladığım kadarıyla, film seyirciden de hak ettiği ilgiyi bulacak. Yaz sezonuna iyi bir başlangıç.

FRAGMAN

Captain America: Civil War (2016) on IMDb

Benim Notum: 8 / 10


11 Mayıs 2016

40. Sisters

Tina Fey ve Amy Poehler'ı severim aslında. Örneğin 2013-2015 yılları arasında üç sene üst üste Altın Küre ödüllerinin sunuculuğu yaparken çok komik ve başarılı olduklarını düşünürüm. Bu ikilinin başrolde olduğu bir komedi filmi de kağıt üzerinde cazip görünüyordu. Ama sonuç büyük bir hayal kırıklığı. Demek ki televizyon show'larında o parodileri yazan arkadaki yazarlar çok iyiymiş. Sisters ise kötü yazılmış, kötü yönetilmiş ve kötü oynanmış bir komedi filmi. Film boyunca saatime baktım durdum, bu yetenek katliamına daha ne kadar katlanacağım diye... Sadece Fey ve Poehler arasındaki -kötü senaryoya rağmen- hala var olan o güzel kimya için 10 üzerinden 4.

FRAGMAN

Sisters (2015) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

7 Mayıs 2016

39. The Night Before

Öğrencilik yıllarından beri her Noel arifesini birlikte geçiren üç sıkı arkadaş, New York'ta son bir kez çılgın bir Noel partisi yapmaya karar veriyorlar. Geçtiğimiz senelerden Harold & Kumar serisini ya da Seth Rogen'ın yine bol dumanlı ve bol penis esprili önceki filmlerini sevdiyseniz, bunu da seversiniz. Esprilerin bazıları gerçekten güldürse de, çoğu hedefi ıskalıyor. Ben kendi adıma popüler kültüre yapılan göndermeleri daha çok beğendim. Örneğin, Seth Rogen'ın canlandırdığı karakterin kendisini sinir eden iki  çocuğa "The Shining'i izlemiş miyidiniz?" demesi ve sonraki sahnede her şeyin tam simetride durmasını çok zekice buldum. Bilmeyenler için not: The Shining'in yönetmeni Stanley Kubrick simetri takıntısıyla bilinir (Kubrick demişken, bu dahi yönetmen ile ilgili detaylı bir inceleme yazısını bu blogda sağ sütunun altlarında bulabilirsiniz). Dört sene önceki 50/50'den sonra yönetmen Jonathan Levine ile oyuncular Joseph Gordon-Levitt ve Seth Rogen tekrar bir araya geliyorlar. Tıpkı 50/50'de olduğu gibi, bu filmin de alt katmanlarında dostluğun değerine dair çok güzel duygusal mesajlar var aslında, ama üst taraftaki azgın tuvalet komedisinin paldır küldürü arasında bu mesajlar biraz gürültüye gidiyor.

FRAGMAN

The Night Before (2015) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10

3 Mayıs 2016

38. Legend

Son dönemde  The RevenantMad Max: Fury RoadThe Dark Knight RisesLocke gibi birçok başarılı filmde oynamış olmasına rağmen, henüz hiçbir ödül alamamış olan yetenekli aktör Tom Hardy bu kez aynı filmde iki ayrı karakteri birden canlandırıyor. Brian Helgeland'ın yazıp yönettiği Legend, İngiltere tarihinin en azılı suçlularından tek yumurta ikizi Kray kardeşlerin 1960'larda Londra'da kurdukları organize suç imparatorluğunun hikayesini anlatıyor. Tom Hardy aslında kariyerinde belki de en çok kendini test etme şansı yakaladığı bir rolde, elindeki malzemeyle elinden geleni yapıyor. Öte yandan, bir "Goodfellas" olmaya çok heves eden Legend eksikleri olan bir yapım. Senaryo parça parça ve çok ağır aksak ilerliyor, dramatik açıdan geliştirilemiyor. Goodfellas gibi başarılı gangster filmlerinde, perdede her ne kadar korkunç suçlar görsek de, anlatılan hikayenin kendi içinde belli bir cazibesi vardır. Burada ise hem Kray kardeşler, hem de yönettikleri örgütün yaptığı karanlık işler yeterince ilgi çekici değil. Filmin dramatik  öğesini oluşturması hedeflenen "...ama o benim kardeşim" teması da bir süre sonra tekrara düşüyor ve sıkıyor. Tom Hardy'nin performansı için izlenebilecek bir biyografik gangster filmi.

FRAGMAN

Legend (2015) on IMDb
 
Benim Notum: 6 / 10

2 Mayıs 2016

37. A Hologram for the King

İşinde çeşitli başarısızlıklar yaşamış, boşanmış ve depresyonun eşiğine gelmiş bir Amerikalı iş adamı Alan Clay (Tom Hanks), hayatının anlaşması olacağını düşündüğü bir iş için çalıştığı firma tarafından Suudi Arabistan’a yollanır. Amacı Suudi kralına hologram aracılığı ile çalışan bir telekonferans sistemi satabilmektir. Dave Eggers’in aynı adlı romanından, Alman sinemasının uluslararası yönetmeni Tom Tykwer’in (Run Lola Run) uyarladığı film, önceleri "sudan çıkmış balık" kıvamındaki Amerikalı'nın Arabistan'da yaşadığı kültür şokunu konu alacakmış gibi görünse de, sonradan anlıyoruz ki asıl mesele Alan Clay'in kendi iç dünyasındaki kişisel yolculuğuna eğilmektir. Ancak yönetmenin bunu iyi bir şekilde becerdiğini söyleyemeyeceğim. Aslında ilginç başlayan bir konu, rüya sahneleri, çeşitli alegoriler, Alan'ın hayatına bir girip bir çıkan tuhaf karakterlerle giderek soğuk ve anlamsız bir hale dönüşüyor. Belki romanda daha iyi anlaşılabilecek bazı alt metinler, filmde dikkat dağıtan gereksiz birer detaya dönüşüyor. Sonuç olarak sinemadan çıkarken "daha iyi olabilirdi" duygusu hakim oluyor beynimize...

FRAGMAN

A Hologram for the King (2016) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

29 Nisan 2016

36. Kung Fu Panda 3

Kung Fu Panda serisinin bu üçüncü halkasında, bir kaz tarafından büyütülen ve onu baba bilen panda Po, bu kez gerçek biyolojik babasıyla karşılaşıyor ve kendinden başka birçok pandanın da var olduğunu fark ediyor. Sonrasında "panda olmayı öğrenmek" ve kendi kimliğini keşfetmek üzere babasıyla birlikte dağlardaki gizli bir panda köyüne taşınıyor. Bu arada Kai adındaki filmin kötü adamı (filmdeki bütün karakterler birer hayvan olduğu için bu da bir öküz) Çin'deki tüm kung fu ustalarını ele geçirip onların güçlerini alıyor ve sıra tabii ki Po'ya geliyor. Filmin hikayesi ilk iki bölümdeki akışa çok benziyor, yine bir kötü karakter var, yine Po'nun önce özgüvenini kaybetmesini ama sonra kendinde olduğunu bilmediği bir özelliğini keşfetmesini izliyoruz. Ama bu filmlerdeki senaryonun birbirine tıpatıp benzer olmasında bir sakınca da yok. Sonuçta zararsız ve eğlenceli filmler bunlar. Yine komik espriler, iyi çekilmiş kung fu sahneleri ve Hans Zimmer'in büyülü müziği Dreamworks stüdyolarının başarılı animasyonuna eşlik ediyor. Başroldeki pandanın aksine, filmin belki pek bir ağırlığı yok, ama sonuçta aileyle birlikte geçirilecek keyifli bir doksan dakikaya kim itiraz edebilir ki...

FRAGMAN

 Kung Fu Panda 3 (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10