31 Temmuz 2018

64. Mission: Impossible - Fallout


Tıpkı Fast&Furious serisinin Rio'da geçen beşinci filmle (Fast Five) yeniden hayat bulması gibi, artık altıncı bölüme ulaşan Mission: Impossible filmleri de Christopher McQuarrie yönetimindeki Fallout ile beklenmedik bir zirve yapıyor. Aslına bakarsanız filmin hikayesinde çok orjinal ya da daha önce görmediğimiz bir şey yok, ama özellikle aksiyon sahnelerinin icrasındaki teknik mükemmellik öylesine göz kamaştırıcı ki, hikayedeki klişeler çok gözünüze batmıyor. Son yıllarda sinemalarımızı işgal eden bol bilgisayar efektli, bol yeşil perdeli filmlerden sonra Fallout'taki CGI'dan mümkün mertebe arındırılmış eski usül aksiyon ilaç gibi geliyor. Elbette bu gerçeklik duygusunda Tom Cruise'un birçok tehlikeli sahnede dublör kullanmadan bizzat oynaması büyük katkı sağlıyor. Artık 56 yaşına gelmiş bu Hollywood süperstarı, film boyunca uçaklardan atlıyor, Paris caddelerinde ters istikamette motosiklet kullanıyor, Londra'da binaların çatılarında koşturuyor (bu arada çatıdan çatıya atlarken gerçekten ayağını kırıyor), sarp bir yamaçtan tırmanıyor ve vadiler arasında inip çıkan bir helikoptere pilotluk yapıyor. Ünlü aktör, bunca yıldır süregelen başarısının boşa olmadığını bir kez daha kanıtlıyor. Adama saygı duymamak imkansız.  

Evet, öyküde belki bazı zayıf noktalar var: Örneğin, yıl olmuş 2018, hala geri sayımlı bombalar, yok yeşil kabloyu kesmeler filan biraz sırıtıyor. Ama filmdeki heyecan ve macera duygusu öylesine doyurucu ki, bunlar kadı kızındaki kusurlar olarak kalıyor. Serinin bundan sonraki bölümlerini çekecek olanlar aksiyon sahnelerindeki bu seviyeyi nasıl aşacaklar, merak ediyorum. Mission Impossible Fallout son yılların en iyi aksiyon filmlerinden biri. Ayrıca serinin de en iyisi.

Benim Notum: 8,5 / 10

22 Temmuz 2018

63. Love, Simon

Love Simon 1980'lerin The Breakfast Club ve Ferris Bueller's Day Off gibi John Hughes filmlerini anımsatan bir havada başlayıp gelişiyor. Tıpkı o filmlerde olduğu gibi bir grup lise öğrencisinin arkadaşlıklarını, gençlik heyecanlarını ve hayal kırıklıklarını izliyoruz. Tek bir farkla: burada başroldeki gencimiz bir eşcinsel. Love Simon sanıyorum bir büyük Hollywood stüdyosu tarafından çekilen ve eşcinsel bir genci odak noktasına yerleştiren ilk ana akım gişe filmi. Elbette daha önce de LGBT hikayelerini anlatan filmler oldu, yakın zamandan Moonlight ve Call Me By Your Name hemen akla gelenler. Ama bunlar daha çok "arthouse" salonlarda ve 17 yaş sınırlaması ile gösterilen festival filmleriydi. Love Simon ise Amerika'da 2400 salonda gayet yaygın bir şekilde ve PG-13 işareti ile gösterime girdi ve 41 milyon dolarlık da bir hasılat elde etti. İyi yazılmış diyalogları, akıcı senaryosu ve başta Nick Robinson olmak üzere başarılı oyuncularıyla önyargısız izlenecek iyi bir film. Cinsel yönelimlerden bağımsız, gençlik / öğrencilik yıllarında büyük bir sırrı ya da problemi olup bunu çevresindeki insanlarla paylaşma konusunda korkular yaşayan herkesin kendinden birşeyler bulabileceği samimi bir hikaye.

Benim Notum: 7 / 10

21 Temmuz 2018

62. The First Purge

İlk bölümü 2013 yılında çekilen The Purge filmleri serisi, yılda bir kere 12 saat boyunca adam öldürme dahil her türlü suçu işlemenin serbest bırakıldığı, hayali bir Amerikan geleneğini anlatıyordu. Distopik bir gelecekte Amerikalı yöneticiler insanların içindeki şiddetin bir geceliğine açığa çıkmasıyla, başka bir ifadeyle bünyedeki kurtların dökülmesiyle ülkeye barış ve refahın geleceğine inanıyorlardı. Gişede iyi hasılatlar elde eden bu korku / aksiyon karışımı öyküler zamanla dördüncü filme kadar ulaştı. Ancak bu kez bir "prequel", yani ön hikaye ile karşı karşıyayız. Filmin ismi The First Purge olunca, bu korkunç fikrin nasıl geliştiğine dair daha farklı bir şeyler izleyeceğiz diye umuyorsunuz ama öyle olmuyor. Film başladığında zaten bu arınma seanslarının yapılmasına karar verilmiş, sadece sokaklarda bazı protesto gösterileri filan görüntüye geliyor. Bu bölümlerde günümüz Amerikası ile ilgili birkaç politik dokundurmadan sonra sirenler çalıyor ve The Purge yani arınma gecesi başlıyor. O dakikadan sonra da filmin diğer Purge filmlerinden pek bir farkı kalmıyor. Filmin tamamı New York'taki bir zenci mahallesinde geçince The Purge filmlerinin siyahi versiyonu gibi bir bölüm izliyoruz. Filmin artıları ise, başta çete liderini canlandıran Y'lan Noel olmak üzere oyuncuların iyi performans göstermeleri, bir de ikinci yarıda zaman zaman benim çok sevdiğim The Raid filmini anımsatan, bir binanın içinde geçen başarılı aksiyon sahneleri.     

Benim Notum: 6 / 10

19 Temmuz 2018

61. Skyscraper

Tamam Dwayne Johnson'ı seviyoruz, onun sevimli karizmasıyla perdeyi doldurduğunu düşünüyoruz (her anlamda), ama artık arka arkaya böyle içi boş, izlendikten 48 saat sonra unutulacak aksiyon filmleri çekmeye bir son vermeli. Her haliyle kötü bir Die Hard çakması olan Skyscraper'da dünyanın en yüksek binasının güvenlik şefini canlandıran Johnson, yanan binadan ailesini kurtarmaya çalışıyor. Elbette bu arada bir de yangını çıkartan kötü adamlarla saklambaç oynuyor. Klişeler denizinde yüzen filmde, izlediğiniz her sahne için "ben bunu daha önce başka bir yerde görmüştüm" diyebilirsiniz ve haksız da olmazsınız. Daha önce de vasat filmleriyle tanıdığımız yönetmen Rawson Marshall Thurber'ın hemen rejisi hem de kendi yazdığı senaryo zayıf. Scream serisinden beri pek ortalıkta göremediğimiz Neve Campbell ile yeniden buluşmak ise filmin tek güzel sürprizi.

Benim Notum: 5 / 10  

13 Temmuz 2018

60. Ant-Man and the Wasp

Black Panther, Avengers: Infinity War, Deadpool 2 derken bu senenin dördüncü Marvel macerası salonlarımızda. Bu film vesilesi ile Ant-Man'in neden Infinity War'da görünmediğini de öğrenmiş oluyoruz. Çünkü Civil War'daki havaalanı kapışmasından sonra karınca adamımız tutuklanmış ve ev hapsine mahkum edilmiştir. Günlerini evde kızı ile oyunlar oynayarak geçirmektedir. Ta ki Dr.Hank Pym ve kızı Hope (yani the Wasp) geçmişten gelen bir sırrı açığa çıkarmak üzere ona yeni bir görev sunana dek. Infinity War'daki devasa kadro ve mega ultra görkemden hemen sonra, Ant-Man and the Wasp çok daha küçük ölçekli bir hikaye sunuyor bizlere. Ölçeğin küçük tutulmasına bir itirazım yok, illa evreni kurtarmadan da iyi bir macera ortaya çıkarılabilir. Yeter ki heyecan verici bir hikaye ya da eğlenceli bir senaryo olsun. Mesela geçen seneki Spider-Man Homecoming buna iyi bir örnekti. Ancak Ant-Man and the Wasp bu bakımdan beklentileri tam olarak karşılayamıyor. Bu suya sabuna dokunmayan, iddiasız hikayenin hiçbir anında gerçek bir tehlike duygusu hissetmiyoruz. Bu haliyle Ant-Man and The Wasp daha çok Marvel'ın televizyon için yaptığı dizilerin, örneğin Agents of S.H.I.E.L.D'ın bir bölümü gibi duruyor. Paul Rudd'ın sıradan aile babası halleri komik, sonda San Francisco sokaklarındaki kovalamaca sahneleri de başarılı, ama işte o kadar. Filmi izledikten bir hafta sonra aklınızda pek bir şey kalmayacağı kesin.

Benim Notum: 6,5 / 10 

10 Temmuz 2018

59. Ocean's 8

Steven Soderbergh'in 17 yıl önce çektiği Ocean's 11, George Clooney'nin canlandırdığı Danny Ocean adlı kibar hırsızın 11 kişilik ekibiyle birlikte Las Vegas kumarhanelerinde gerçekleştirdiği inanılmaz soygunu anlatıyordu. Filmde Brad Pitt'den Julia Roberts'a, Matt Damon'dan Andy Garcia'ya bir dolu Hollywood ünlüsü de boy gösteriyordu. Yıldız oyuncuları, renkli karakterleri, sürprizli hikayesi ve elbette mizah duygusuyla ilk film çok başarılı olunca, doğal olarak Ocean's 12 ve 13 de geldi. Ama devam filmleri 11'in seviyesini tutturamadı. Şimdi ise Danny Ocean'ın kız kardeşi Debbie Ocean ile tanışıyoruz. Debbie de tıpkı ilk filmde abisinin yaptığı gibi hapishaneden çıkıyor ve Las Vegas yerine New York'ta bu kez tamamı kadınlardan oluşan 8 kişilik ekibiyle bir soygun planlıyor. Gary Ross'un yönettiği film bire bir Ocean's 11'in şablonunu kullanıyor. Tamam, belki bu kez çalınacak şey para yerine bir mücevher, ama ekibin oluşturulmasından kullanılan müziklere, kurgudan kamera açılarına, hatta zoom'lara kadar sanki Ocean's 11'in kadınlarla yapılmış bir yeniden çevrimini izliyoruz. Film kendine has, özgün bir şey sunamayınca da "bunun çekilmesine ne gerek vardı" sorusu ortaya çıkıyor. Öte yandan, filmin Sandra Bullock, Cate Blanchett, Anne Hathaway, Helena Bonham Carter ve Sarah Paulson gibi A sınıfı oyunculardan oluşan kadrosu öyle sağlam ki, "bu ekibi nerde olsa seyrederim" düşüncesi film boyu bizi bırakmıyor. Asla ikna edici olmayan bir hikayeye ve yaratıcılıktan uzak, zayıf bir senaryoya sahip film, bu ışıltılı kadro sayesinde sıkılmadan izlenebilir bir hale geliyor.

Benim Notum: 6 / 10

9 Temmuz 2018

58. Tag

Bir grup çocukluk arkadaşı Elim Sende oyununa olan sevdalarını abartıp 30 yıl boyunca devam ettiriyorlar. Artık kırklı yaşlarına gelmiş, her biri iş güç sahibi olmuş ve üstelik de farklı şehirlerde hayatlarını devam ettiren bu sıkı dostlar, her yılın Mayıs ayında, izin alıp, uçaklara filan doluşup, birbirlerini ebelemeye çalışıyorlar. Mayıs ayının son gününün son saatinde kim ebe kaldıysa o senenin kaybedeni o oluyor. Koca koca adamların işi gücü bırakıp birbirleriyle tepişmeleri filmin hiçbir anında bize inandırıcı gelmiyor. "Olur mu hiç böyle şey" diyerek izlediğimiz filmin sonunda, anlatılanların bir gazete haberinden uyarlandığını, yani gerçek olduğunu öğrendiğimizde ise şaşkınlığımız daha da artıyor. Gerçi ilginç bir haberden uyarlanmış olması onun iyi bir film olmasına yetmiyor. Çünkü aslında elde 100 dakikalık bir filmi dolduracak malzeme yok. Zamanı doldurmak için araya eski sevgililer ya da histerik eşler gibi yan hikayeler uydurmuşlar. Ama onlar da yeterince komik değil. Hangover serisinin açtığı yoldan yürümeye çalışan ama yavan esprileriyle vasatı aşamayan bir yapım. 

Benim Notum: 5 / 10

7 Temmuz 2018

57. Sicario: Day of the Soldado

Üç yıl önce Denis Villeneuve'ün "yükselen yıldız" olduğu dönemlerde çektiği ilk Sicario, benim "2015'in en iyileri" listeme de girmişti. Bu kez ilk filmden Emily Blunt'ı bir kenara bırakıp, Josh Brolin ve Benicio Del Toro ile Meksika - ABD sınırında bir macera daha çekmişler. Senaryosunu ilk filmdeki gibi Taylor Sheridan'ın kaleme aldığı filmde bu defa yönetmen koltuğunda sert mafya hikayelerini anlatan filmleriyle bilinen İtalyan Stefano Sollima oturuyor. İlk filmin en etkileyici tarafı Oscarlı görüntü yönetmeni Roger Deakins'in de katkılarıyla oluşturulan o başarılı atmosferdi. Bu devam filminde sihirli Villeneuve/Deakins formülünün eksikliği fazlasıyla hissediliyor. Neyse ki, Taylor Sheridan'ın temelde Amerikan derin devletinin insan hayatı karşısındaki kayıtsızlığını anlatan senaryosu yine başarılı. Film baştan sona belli bir ilgiyle izleniyor ve gerilim ağırlıklı bir aksiyon olarak gayet iyi akıyor. Ama ilk filmin gölgesinde kaldığı da kesin.

Benim Notum: 7 / 10

6 Temmuz 2018

56. Borg McEnroe

Tam da Wimbledon tenis turnuvasının başladığı şu günlerde, bu prestijli turnuvadaki çim kortların gördüğü en efsanevi rekabetlerden birinin hikayesini anlatan bir film Borg McEnroe. Benim gibi 50'li yaşlarında olanlar, bir zamanlar tenis dünyasını kasıp kavuran, Wimbledon'da üst üste beş kez şampiyon olarak rekor kıran uzun sarı saçlı Björn Borg'u ve sonradan yıldızı parlayan atarlı Amerikalı John McEnroe'yu gayet iyi hatırlayacaklardır.  Danimarkalı Janus Metz'in yönettiği film, 1980 Wimbledon erkekler tenis finali öncesinde bu iki raketin maça hazırlanma sürecini anlatırken, bir yandan da geri dönüşlerle kişiliklerini şekillendiren çocukluk / gençlik yıllarına uzanıyor. Elbette film bir İsveç yapımı olunca, olaylar daha çok Björn Borg'un bakış açısından anlatılmış, McEnroe'ya %30'luk bir zaman ayrılmış. Öte yandan, yapım tasarımındaki titizlik göz doldursa da, perdede izlediğimiz hikaye karakterlerin iç dünyasına pek fazla sızamıyor. Şüphesiz filmin doruk noktası sondaki 25 dakikayı kaplayan final maçı. O bölümü izledikten sonra "ne finalmiş ama" diyeceğiniz ve şu anda devam etmekte olan Wimbledon tenis turnuvasına daha fazla ilgi göstereceğiniz kesin (tabii Dünya Kupasından gözünüzü alabilirseniz). 

Benim Notum: 6,5 / 10

22 Haziran 2018

55. On Body and Soul

Yaz sezonunun tembel vizyon takvimi sağolsun, bu aralar kış aylarında izleyemediğim ödüllü filmlere zaman ayırıyorum. Geçen sene Berlin film festivalinde büyük ödül Altın Ayı'yı aldıktan sonra, en iyi yabancı film dalında da Oscar'a aday olan Macar filmi On Body and Soul (ya da Macarca orjinal ismiyle Teströl és lélekröl) Budapeşte'de bir mezbahada çalışan Endre ve Maria'nın hikayelerini anlatıyor. Finans müdürü Endre'nin sol kolu felçli, yani bedenen bir eksikliği var. Kalite kontrol uzmanı Maria ise bir tür otizmden muzdarip, insanlarla sosyal bir ilişki kuramıyor; yani o da ruhen eksikli. Birbirinden son derece farklı kişiliklere ve çevrelere sahip bu iki insan, bir tesadüf eseri akşamları aynı rüyaları gördüklerini fark ediyorlar. Ve iki geyiğin birbirine aşık olduğu o rüyadaki ilişkilerini gerçek hayata taşımaya çalışıyorlar. Kadın yönetmen  Ildiko Enyedi gerçek dünyaya uyumsuz iki karakterin, gerçeküstü bir romantizmle buluşmasını oldukça etkileyici görüntülerle anlatılmış. Ancak filmin oldukça durağan ilerlediğini ve biraz fazla "festival filmi" havasında olduğunu da eklemem lazım.

Benim Notum: 7 / 10 

20 Haziran 2018

54. Loveless (Nelyubov)


Geçen seneye Cannes'daki jüri ödülü ile başlayıp, çeşitli festivallerden ödülleri topladıktan sonra senenin sonunda en iyi yabancı film dalında hem Altın Küre hem de Oscar'a aday olan Loveless'i sonunda izleyebildim. Üç sene önce Leviathan ile tüm dünyada adını duyuran Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in çektiği film, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin 12 yaşındaki oğullarının kaybolması sonrası gelişen olayları anlatıyor. Zvyagintsev'i aslında ta 2003 yılında çektiği ilk filmi The Return ile keşfetmiştim. O film de yine parçalanmış aileler ve ortada kalan çocukları odak noktasına alıyordu. Ama buradaki bakış çok daha kasvetli. Bir filmin adı kendisine bu kadar uygun olabilir; Loveless'daki sevgisizlik neredeyse fiziksel bir ağırlıkla ekrana oturuyor, katran gibi damla damla ekrandan taşıp ruhumuza akıyor. Yönetmen, ön planda birbirinden nefret eden Boris ve Zhenya'nın bireysel hikayelerini anlatıyor gibi görünse de, kaybolan çocuğu arama sürecinde modern Rusya'daki çürümüşlüğe de parmak basıyor. Bencillik ve vicdansızlığa batmış, empati duygusunu kaybetmiş bir toplumun, aynı zamanda nasıl da sağlıksız evlilikleri ve çocuklarına sahip çıkamayan ebeveynleri yaratan bir laboratuvara dönüştüğünü gösteriyor. Sevginin de yeşermesi, büyümesi için uygun şartlara, uygun toprağa ihtiyacı var ve Zvyagintsev'in Rusya'sı bu anlamda çorak. Loveless kendinizi iyi hissettirecek bir film değil, ama kafanızı meşgul edecek, sonradan üzerinde bol bol düşünmeye sevk edecek, iyi yazılıp çekilmiş, kusursuz biçimde oynanmış sağlam bir film olduğu kesin.   

Benim Notum: 7,5 / 10

18 Haziran 2018

53. Hereditary


Henüz ilk uzun metraj filmini çeken Ari Aster'in yazıp yönettiği Hereditary bir cenaze töreni ile açılıyor. Annesini toprağa veren Annie (Toni Colette), bir yandan akıl sağlığı bozuk annesinin geçmiş sırlarını araştırırken, bir yandan da kendi çocuklarında ortaya çıkmaya başlayan rahatsız edici belirtilerle karşı karşıya kalıyor. Bu seneki Sundance film festivalinde büyük gürültü koparan Hereditary, 70'li yılların The Exorcist ve The Omen gibi klasiklerini hatırlatan başarılı bir korku filmi. Başarısını da büyük ölçüde yönetmen Ari Aster'in yarattığı o tekinsiz, o tedirgin edici atmosfere borçlu. Filmi, bir sabah seansında, sinema salonunda tek başıma izledim ve itiraf ediyorum film boyunca birkaç kere irkile irkile etrafıma bakındım, bir "şey" mi var sağımda solumda diye...

Hereditary için notum yüksek, ama daha da yüksek olmasını engelleyen şey o tuhaf finali. Şimdi burada spoiler vermeyeyim ama, ilmek ilmek ördüğü gerilimle iki saat boyunca seyirciyi avucunun içine alan film, son beş dakikada orjinalliğini yitirip, cinli şeytanlı başka filmlere özeniyor. Aile içi meselelere odaklanan ilk bölüm, etkileyici görsel yapısı, müziği ve ses miksajıyla mükemmele ulaşırken, zayıf final salondan çıkarken ağızda buruk bir tad bırakıyor. Ama yine de, henüz 30 yaşında olmasına rağmen son derece olgun bir sinema diline sahip Ari Aster bundan sonra yapacağı işleri merakla bekleyeceğim bir yönetmen olacak.

Benim Notum: 8 / 10  

11 Haziran 2018

52. Jurassic World: Fallen Kingdom

Üç sene önce yeniden diriltilen Jurassic World sürpriz bir gişe başarısı elde etmiş, tüm dünyada 1.7 milyar dolarlık bir hasılata ulaşmıştı. Demek ki yeni nesillerin de dinozor göresi varmış. Şimdi "biz bu dinozorlardan daha çok ekmek yeriz" diye düşünen yapımcılar bizi bir kez daha o adaya geri götürüyorlar. Ülkemizde Amerika'dan tam iki hafta önce gösterime giren (bunları da mı görecektik, ne mesudum) Fallen Kingdom'da, adadaki yanardağın faaliyete geçmesi neticesinde dinozorların yok olma tehlikesi ortaya çıkınca, eski bakıcıları Owen ve Claire onları kurtarmak üzere bir projeye dahil oluyorlar. Ama sonradan anlaşılıyor ki, mesele nesli tükenen hayvanları kurtarmak filan değil, işin içinde başka numaralar var. Daha önce The Orphanage, The Impossible ve A Monster Calls gibi dikkat çekici filmlere imza atmış Katalan yönetmen J.A. Bayona'nın yönettiği filmin ilk yarısı aslında oldukça başarılı bölümler içeriyor. Özellikle, o dinozorların patlayan yanardağdan kaçtığı sahne görsel olarak nefes kesici. Ancak 10 dakikalık aradan hemen sonra sanki bir film bitiyor, başka bir film başlıyor. Dinozorlarla ilgili farklı bir entrikanın anlatıldığı ve ilk yarının aksine kapalı bir mekanda geçen bu bölümde, kötü yazılmış diyaloglar, karikatür kıvamında klişe karakterler ve yüzeysel bir senaryo yüzünden ilk yarıdaki o tempo ve seyir keyfi uçup gidiyor. Nostaljik tatlar da bir yere kadar karın doyuruyor. 

Benim Notum: 6,5 / 10

7 Haziran 2018

51. Adrift

Bir kasırgaya yakalanmaları sonucu, okyanusun ortasında direği kırık ve su alan bir teknede mahsur kalan bir çiftin hayatta kalma mücadelesi. 1983 yılında Pasifik okyanusunda gerçekten yaşanan bir olaydan uyarlanan filmde Shailene Woodley ve Sam Claflin oynuyorlar. Divergent serisinden hatırladığımız Shailene Woodley bu hikayeden oldukça etkilenmiş olsa gerek ki, filmin aynı zamanda yapımcılığını da üstlenmiş. Yönetmen koltuğunda ise daha önce Everest filmi ile dikkatleri çeken İzlandalı -haşmetli bir isme sahip- Baltasar Kormakur var. Kormakur Everest'te de sergilediği gibi felaket sahnelerini perdeye aktarmakta oldukça başarılı. Kasırganın ortasında yaşanan dehşeti sanki biz de o teknenin içindeymiş gibi hissediyoruz (bu tekne işlerinden zaten anlamazdım, bu filmi izledikten sonra artık hiç işim olmaz).

Öte yandan yönetmenin hikayeyi anlatmak için seçtiği yöntemde bazı kusurlar var: Film kazanın hemen sonrasında açılıyor, ancak sürekli geri dönüşlerle çiftin ilk tanışmalarını, birbirlerine aşık olmalarını, turistik yerlerde dolaşmalarını filan izliyoruz. Bu kurgu, kaza sonrasında şimdiki zamanda yaşanan gerilimi ve çaresizlik hissini azaltıyor. Örneğin tam "eyvah suları bitiyor, acaba şimdi ne olacak" derken hop kamera geçmişe dönüyor ve neşeli çiftimizi egzotik bir sahil barında samba yaparken izliyoruz. Bu tür gereksiz geri dönüşler filmin aleyhine işliyor. Shailene Woodley tüm benliğini bu projeye adamış gibi görünüyor ve iyi iş çıkartıyor. Ne yazık ki aynı şeyi Sam Claflin için söylemek zor. Rol arkadaşı Woodley ile bir türlü kimyayı tutturamayan İngiliz aktör sanki "şu çekimler bitse de, bir an önce evime gitsem" der gibi oynuyor.   

Benim Notum: 6,5 / 10 

5 Haziran 2018

50. Ahlat Ağacı


Nuri Bilge Ceylan neredeyse kariyerini şekillendiren "bir Anadolu kasabasında sıkışıp kalmış taşra insanları" temasına geri dönüyor. Bu kez üniversiteyi bitirdikten sonra Çanakkale'nin Çan ilçesindeki baba evine gelen, burada bir yandan yazdığı ilk kitabı bastırabilmek için para bulmaya çalışırken, bir yandan da ailevi meselelerle uğraşmak zorunda kalan genç öğretmen adayı Sinan'ın hikayesini izliyoruz. Her Nuri Bilge Ceylan filminde olduğu gibi Ahlat Ağacı'nın da sinematografisi, özellikle o doğa görüntüleri nefes kesici. Ancak bu, diyalogların ön planda olduğu bir film. Filmin 188 dakikalık süresi boyunca Sinan'ın babasıyla, annesiyle, eski platonik aşkıyla, kasabadaki arkadaşlarıyla, köyün imamıyla ve başka bir yazarla yaptığı upuzun tartışmaları arka arkaya izliyoruz. Senaryo ön planda baba-oğul arasındaki kuşak çatışmasını ana eksenine alsa da, Ceylan bu diyaloglar aracılığı ile yaratıcılık, varoluş ve toplum üzerine birçok soruyu ortaya atıyor. Ama bu sorulara bir cevap vermeyi de hedeflemiyor. Sanki daha çok bir sanatçı olarak kendi kafasını meşgul eden kaygılarını ve korkularını izleyici ile paylaşıyor. Bunu yaparken güncel siyasete, ülkemizdeki genç işsizlik sorununa ve dinin toplumdaki yeri üzerine dokundurmalar yapmayı da ihmal etmiyor. 

Bu oldukça konuşkan filmde diyaloglar zaman zaman kelimelerle yapılan bir düelloya dönüşüyor. Öyle ki, filmin senaryosu -sektörde genel kabul gören "bir dakika eşittir bir sayfa" formülünü de zorlayarak- zannederim 300 sayfayı geçiyordur. Yanlış anlaşılmasın, bu diyaloglar gerek Sinan'ın gerek çevresindekilerin (ve kuvvetle muhtemeldir ki bizzat Nuri Bilge Ceylan'ın) iç dünyalarıyla ilgili önemli ipuçları veren çok iyi yazılmış metinler. Ama bence filmin asıl vurucu gücü kelimelerde değil, görüntülerde yatıyor; mesela rüzgarla hışırdayan renk renk yapraklarda, karlarla kaplı bembeyaz bir ovada kıvrıla kıvrıla ilerleyen yollarda, evin gölgeli koridorunda ailenin dört bireyinin tartıştıkları sahnedeki ışık oyunlarında ya da uyurken yüzü karıncalarla kaplanmış bir bebeğin irkiltici görüntüsünde. 

NBC kariyerinin zirvesi olarak ben hala "Bir Zamanlar Anadoluda"yı görsem de, Ahlat Ağacı yönetmenin yüksek standartlarını koruduğu Türk sineması adına gurur duyulacak, yüz akı yeni bir iş. Kalbimize ve aklımıza seslenen entellektüel bir gıda takviyesi. "Bu topraklardan çıkmış bir Nuri Bilge'miz var, ne güzel!.." demeye devam.

Benim Notum: 8 / 10


         

31 Mayıs 2018

49. Ferdinand

Boğa güreşine inanmayan "barışçı" boğa Ferdinand'ın çiftlikten kaçış hikayesi. Tüm dünya ondan arenaya çıkıp matadoru yenmesini beklerken, o tarlalarda çiçek kokladığı başka bir dünyanın hayalini kuruyor ve çevresindekileri de bu hayale inandırmayı başarıyor. Blue Sky animasyon şirketi tarafından yayınlanan ve Ice Age filmlerinden hatırladığımız Brezilyalı yönetmen Carlos Saldanha'nın yönettiği film son dönemdeki Disney/Pixar animasyonlarının yüksek kalitesine ve kalıcılığına ulaşamasa da beklediğimden iyi. Yer yer çok başarılı bölümleri de var, örneğin porselen dükkanına dalan boğa sekansı gibi... Bir de o üç Alman atının her göründüğü sahnede çok güldüm. Karakter sayısının fazlalığı hikayeyi biraz sekteye uğratsa da, çocuklarla beraber izlenebilecek keyifli bir animasyon. Bir de içte dışta kabadayılığın zorbalığın bu kadar arttığı bir ortamda, şiddete kayıtsız şartsız karşı çıkan, bu yönde çok güzel mesajlar veren böyle filmlere her zaman ihtiyaç var. Animasyon dahi olsa...

Benim Notum: 7 / 10

29 Mayıs 2018

48. The Beguiled

Amerikan İç Savaşı sırasında, cepheden kaçan yaralı bir Kuzeyli asker (Colin Farrell) Virginia'daki bir yatılı kız okuluna sığınıyor. Okulun müdürü (Nicole Kidman) bu düşman askerini önce hemen Güneyli birliklere teslim etme taraftarı iken, kızların da araya girmesi ile "önce yaraları iyileşsin, sonra teslim ederiz" noktasına geliyorlar. Bu beklenmedik misafir, tamamı kızlardan oluşan o küçük toplulukta zamanla kıskançlık ve ihanet duygularının ortaya çıkmasına sebep oluyor. Francis Ford Coppola'nın yetenekli kızı Sofia Coppola'ya geçen sene Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülü getiren film, Thomas Cullinan'ın 1966'da yayınlanmış bir romanından uyarlanmış. Tabloya benzer görüntüleri, uçuşan perdeleri ve korseli kostümleriyle sakin bir dönem draması gibi başlayan film, giderek insan ruhunun derinliklerine dalıyor ve son yarım saatinde müthiş bir gerilimi perdeye taşıyor. Coppola klostrofobi duygusunu arttırmak için filmi geniş ekran yerine, son yıllarda artık neredeyse unuttuğumuz 1.66'ya 1 formatında çekmiş. İzole bir ortamda sıkışıp kalmış bir grup hemcinsin dürtülerine odaklanan hikaye akışı bana William Golding klasiği Lord of Flies/Sineklerin Tanrısı'nı hatırlattı. Nicole Kidman ve Kirsten Dunst'ın akılda kalıcı oyunları ve Coppola'nın atmosfer yaratmadaki başarısıyla öne çıkan iyi bir psikolojik gerilim.

Benim Notum: 7 / 10 

27 Mayıs 2018

47. Solo: A Star Wars Story

Star Wars serisinin bildiğimiz "episode 7, episode 8..." diye giden orjinal akışına ilave olarak, aynı evrende geçen farklı maceraları anlatan "yancı" hikayeler dizisi çift senelerde gelmeye devam ediyor. 2016'daki Rogue One iyi bir denemeydi. Bu seneki Solo ise Harrison Ford aracılığı ile tanıştığımız serseri ruhlu madrabaz pilot Han Solo'nun gençlik yıllarına odaklanıyor. Daha 3-4 ay önce çıkan fragmanlarından, Solo'nun Star Wars filmlerinin alışageldiğimiz yüksek seviyesini tutturamayacağını zaten tahmin ediyordum da, film Rogue One'ın da gerisinde kalmış. Filmin yönetmen koltuğu bir zamanlar Apollo 13 ve A Beautiful Mind gibi harika filmlere imza atmış olan tecrübeli Ron Howard'a emanet edilmiş. Ama Howard ne yazık ki o ışıltılı günlerinden artık uzaklaşmış, daha çok son filmi Inferno'daki modunda. Tıpkı Inferno'daki gibi burada da bir nereye gideceğini bilememe, tempoyu tam ayarlamama durumu var.

Han Solo'yu canlandıran Alden Ehrenreich maça zaten 1-0 yenik başlıyor. Çünkü biz o karakteri Harrison Ford ile tanıyıp sevmişiz. Ayrıca Han Solo'nun gençlik hali hala elimizin altında, arşivlerimizde ve zihinlerimizde duruyor. O yüzden film başladıktan sonra uzunca bir süre Ehrenreich'ı Han Solo olarak benimsemekte zorlanıyoruz. Harrison Ford'un karizmasını zaten beklemiyoruz da, hani bu yeni aktör role kendi yorumunu getirdi, farklı bir enerji kattı diyebilsek keşke, ama öyle bir durum da söz konusu değil. Senaryo da Han Solo karakterini derinleştirmeye, onu daha iyi tanımamızı sağlamaya çalışmıyor. Sadece zaten bildiğimiz bir kahramanı farklı bir-iki macerada daha görüyoruz. O zaman da böyle müstakil bir Han Solo filmine ne gerek vardı sorusu akla geliyor.

Çok da yerden yere vuruyor gibi olmayayım, Solo kötü bir film değil. İzlerken de hiç "ne işim var benim burda" demedim. Özellikle ilk tren takibi bölümü gayet heyecanlı ve iyi çekilmiş. Eski dostlardan Chewbacca'yı bol bol görmek (hatta filmin adı "Solo and Chewie" bile olabilirmiş), onun Han Solo ile ilk tanışma anına şahit olmak da güzel. Ama işte nihayetinde ortalama bir yaz eğlencesi olmuş bu film. Bilim-kurgu sosuna bulanmış zararsız bir soygun hikayesi. Star Wars filmlerinin alıştığımız ağırlığına ve derinliğine sahip olmayan, daha çok "gelsin paralar" dürtüsüyle kotarılmışa benzeyen ve hiç risk almayan bir yapım. Filmin adının altına "bir Star Wars hikayesi" logosunu yapıştırmak, onu bir Star Wars filmi yapmaya yetmiyor ne yazık ki...

Benim Notum: 6,5 / 10  

24 Mayıs 2018

46. Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok

Onur Ünlü'yü ilk olarak 2007 yılında Haluk Bilginer'in başrolünde oynadığı "Polis" ile keşfetmiş, sonrasında 2014 yapımı "İtirazım Var" ile göklere çıkarmıştım. O yılın sonunda ilk 10 listeme de aldığım İtirazım Var'ın hala son yıllardaki en iyi Türk filmlerinden biri olduğunu düşünürüm. Onur Ünlü'yü "takip edilecek yönetmenler" listeme yerleştirip, "bakalım önümüzdeki yıllarda neler yapacak" diye heyecanla beklerken, o son zamanlarda nedense arka arkaya tuhaf işler yapmaya başladı (artık kafasına saksı mı düştü ne olduysa..). Tıpkı kısa zaman önce gösterime giren "Gerçek Kesit: Manyak" gibi, "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok" da son derece deneysel, had safhada biçimci ve seyirciye sırtını dönen bir film. İki ay içinde görme yeteneğini kaybedeceğini öğrenen bir polis memurunun, bir cinayet soruşturması sırasında aynı zamanda şüphelilerden biri olan kör bir kadına aşık olmasını ve giderek kafayı sıyırmasını anlatan film sanki "beni sevmeyin" diye özel bir çaba harcıyor. Elinin altında aslında ilginç bir senaryo ve başta Demet Evgar olmak üzere çok yetenekli oyuncular olmasına rağmen, Onur Ünlü o çarpık kadrajlarıyla, ters ışıklandırmalarıyla, boğuk atmosferiyle, gerçeküstü sahneleriyle "tarz yapacağım" diye kasıyor da kasıyor. Sanki "beni oyuncaklarımla yalnız bırakın, ben sizinle oynamayacağım" diyor. Biçimcilik bu kadar ön plana çıkınca, elimizdeki son ürün de bir öğrenci filmini andırmaya başlıyor. Nihayetinde alelacele çekilmiş gibi duran, özensiz ve zaman zaman da oldukça itici bir yapım Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok. Sanırım Ünlü'yü bir süre yedek sandalyesine alıp dinlendirmemiz gerekecek.

Benim Notum: 4,5 / 10     

22 Mayıs 2018

45. 12 Strong

New York'taki 11 Eylül saldırılarından hemen sonra Amerikan ordusunda görevli bir Özel Kuvvetler timi gizli bir operasyon için Afganistan'a indiriliyor. Taliban kuvvetlerine ilk kayıplarını verdiren bu 12 kişilik atlı asker ekibinin yaptıkları güvenlik nedeniyle 2014 yılına kadar açıklanmamış. Aslında iyi bir yönetmenin elinde ilginç bir filme dönüşebilecek bu gerçek öykü, tecrübesiz bir yönetmen yüzünden sıradan bir savaş filmi olup çıkmış. Birbirinin hemen hemen aynısı, çok da heyecan yaratmayan çatışma sahneleri 3-4 kez tekrarlanıp duruyor. Adını daha önce hiç duymadığım (zaten duysam da aklımda tutamayacağım) Danimarkalı Nicolai Fuglsig projenin ağırlığı altında ezilmiş. Aslında işbilir bir Hollywood yapımcısı olan Jerry Bruckheimer nasıl olmuş da böyle yüklü bir bütçeyi ömr-ü hayatında sadece tek bir film çekmiş adı sanı duyulmamış yabancı bir yönetmene emanet etmiş, enteresan.

Benim Notum: 5,5 / 10

18 Mayıs 2018

44. Deadpool 2


Çenesi düşük edepsiz kahramanımız geri dönüyor. İki yıl önceki ilk film herkesi hazırlıksız yakalamış, Ryan Reynolds'un kendisi dahil herkesle dalga geçen süper geveze performansıyla, Rhett Reese ve Paul Wernick tarafından yazılan senaryonun sınır tanımaz patavatsızlığıyla, süper kahraman filmlerinin alışılageldik kalıbını alt üst etmişti. Aynı yazarlar bu devam filminde de döktürmeye devam ediyorlar. Hatta Deadpool 2'nin ilk filmden daha komik olduğunu söyleyebilirim. Ama bir şikayetim de var: filmdeki makineli tüfek temposunda üstümüze gönderilen esprilerin ve göndermelerin hızına yetişmeye çalışmaktan yorgun düştüm; iki saniye önceki göndermenin şifresini çözmeye çalışırken bir sonraki espriyi kaçırdım. Bu hınzır senaryoda, seksenler, doksanlar ve günümüz popüler kültürüne dair o kadar çok referans var ki, konuya hakim olduğunu düşünen ben bile herhalde esprilerin yüzde yirmisini filan kaçırmışımdır. Bir de tabii bu her an komiklik yapma telaşı, aksiyon sahnelerinin ciddiyetini ve etkileyiciliğini zedeliyor. Bu "nasıl olsa kimseye bir şey olmayacak, kimse aslında ölmeyecek" kafası aksiyon sahnelerindeki tehlike duygusunu da sanki biraz sulandırıyor. Düşünsenize, başka hangi filmde başroldeki kahramanın vücudunun perdede gözümüzün önünde kanlar içinde ikiye ayrılması salonda kahkahalarla karşılanır? 

Ama nihayetinde bütün bunları bilerek gittiğinizde yapmayı hedeflediği şeyleri tam olarak yapan, ilk filmi sevenleri fazlasıyla tatmin edecek başarılı bir devam filmi.

Benim Notum: 7,5 / 10

16 Mayıs 2018

43. Insidious: The Last Key

2010 yılı yapımı ilk Insidious, Malezya asıllı Avustralyalı yönetmen James Wan'ın hayaletli ev filmlerine getirdiği yeni soluğu müjdeleyen iyi bir korku filmiydi. Wan daha sonra bu alandaki maharetini The Conjuring (Korku Seansı) filmleri ile daha da yukarıya taşıdı. Insidious'un başarısından sonra kaçınılmaz olarak serinin ikinci ve üçüncü filmleri de geldi; ancak her adımda grafik aşağı doğru gidiyordu. Bu dördüncü halka, hemen söyleyeyim, serinin en kötüsü değil. Ama ilk filmin yanına yaklaşamadığı da bir gerçek. Sanırım eksik olan şey James Wan faktörü. Işığı, gölgeleri ve ses efektlerini çok iyi kullanan Wan tedirgin edici bir atmosfer yaratmada çok başarılıydı. İlk Insidious'ta, çerçevenin bir köşesinde ya da koridorun sonunda belli belirsiz hareket eden gölgeler bizi gerim gerim geriyordu. Evde tek başıma izlerken koltuğumda küçüldüğümü anımsıyorum. Bu film ise daha çok İngilizce'de "jump scare" diye tabir edilen "böö!" anlarına bel bağlamış gibi. Yine de, filmin aile içi meseleleri ön plana taşıyan konusunu ve "gerçek dünyadaki şeytanlar, öteki dünyadakilerden daha kötü olabilir" şeklinde özetlenebilecek temasını beğendim. Bir de, tam 43 yıldır filmlerde oynayan Hollywood'un emektar aktrislerinden Lin Shaye'in 74 yaşında hem de artık franchise'a dönüşmüş bir korku filminde başrol oynaması ve filmi baştan sona taşıması da takdire şayan bir durum.

Benim Notum: 6 / 10

14 Mayıs 2018

42. Den of Thieves

Christian Gudegast'ın yazıp yönettiği Den of Thieves, Los Angeles'daki bir soygun çetesi ile Gerard Butler'ın canlandırdığı "kural tanımaz" polis şefi Nick arasındaki kedi fare oyununu anlatan bir suç hikayesi. Film aslında oldukça yaman bir çatışma sekansıyla açılıyor. "İyi filme geldik galiba" diye ellerimizi ovuşturduğumuz bu parlak başlangıçtan sonra hevesimiz kursağımızda kalıyor. Çünkü bir sonraki aksiyon sahnesi için tam bir buçuk saat beklememiz gerekiyor. Çetenin Amerikan Merkez Bankası'nı soymak için plan yaptıkları, polis ekibinin ise bir muhbir aracılığı ile suçluları takip ettiği gereğinden fazla uzatılmış orta bölümde tempo iyice düşüyor. Neyse ki, son yarım saati kaplayan ve gündüz vakti Los Angeles sokaklarının savaş alanına döndüğü yoğun çatışma sahnesi ile film iyi bir final yapıyor. Bu sondaki çatışma bölümü Michael Mann'in 1995 yapımı harika filmi Heat'ten birebir apartılmış gibi görünse de, en azından kötü bir kopya değil.

Benim Notum: 6 / 10

12 Mayıs 2018

41. Film Stars Don't Die in Liverpool

Annette Bening ve Jamie Bell'in başrolleri paylaştığı, bu sene üç dalda BAFTA adayı olan Film Stars Don't Die in Liverpool, ellili yaşlarına gelmiş ve artık eski şöhretini yitirmiş bir Hollywood yıldızı ile Liverpool'lu genç bir tiyatro oyuncusu arasındaki aşkı anlatıyor. Hikayede konu edilen Gloria Grahame ismini hiç duymamıştım. Filmin başında "based on a true story" filan da yazmadığı için, onun gerçekten de yaşamış, hatta 1953 yılında bir de Oscar almış bir aktris olduğunu bilmiyordum. Senaryo da bizzat onunla aşk yaşayan Perter Turner'ın anılarından uyarlanmış. Bu bir spoiler sayılmaz, çünkü anlatılanların gerçek olduğunu en baştan bilerek izlemek filme bence daha fazla değer katıyor. Film çekilirken canlandırdığı karakterle hemen hemen aynı yaşlarda olan Annette Bening, sergilediği oyunculuk ile filmin en önemli kozu olarak parlıyor. Bu sene neden Oscar'a aday olmamış diye hayıflandığım Bening, Gloria Grahame'in yeri geldiğinde ışıltısını yeri geldiğinde de kırılganlığını ve hüznünü çok iyi yansıtıyor. Filmin müziklerini de ben çok beğendim. Eksi puanlara gelirsek, senaryoda bazı aksayan noktalar var: örneğin genç tiyatrocu Peter Turner karakterini pek iyi tanıyamıyoruz, onun Gloria'ya kapılması da çok hızlı geçiştiriliyor, bu nedenle aralarındaki tutkulu aşkı sanki pek fazla benimseyemiyoruz. Ama neyse ki, Annette Bening'in parlak performansı senaryonun gediklerini kapatıyor. Onun oyun gücü sayesinde bu düşmüş yıldızın gerçek hikayesi yüreğimize dokunmayı başarıyor.

Benim Notum: 7 / 10



  

9 Mayıs 2018

40. Game Night

Sessiz sinema, monopoly, jenga, vesaire gibi aile oyunlarını pek seven genç bir çift her hafta bir grup arkadaşlarıyla evlerinde bir araya gelip bol rekabetli oyunlar oynuyorlar. Bu oyun gecelerinden birinde, başta oyun sandıkları gizemli bir bulmaca gerçek suçluların ve gerçek silahların devreye girdiği bir adam kaçırma olayına dönüşüyor. Horrible Bosses (Patrondan Kurtulma Sanatı) filmlerinin senaryo yazarı olarak tanıdığımız John Francis Daley ve Jonathan Goldstein bu kez filmin ortak yönetmenleri olarak görev almışlar. O filmlerde de başrolde olan Jason Bateman bu tür "yanlış zamanda yanlış yerde olan düzgün adam" rollerine çok uygun bir isim. Bu kez kadrodaki diğer oyuncular da filmin ritmine ayak uyduruyorlar. Yıllar önce David Fincher'ın yeni yeni meşhur olmaya başladığı yıllarda yönettiği Michael Douglas'lı bir "The Game" filmi vardı. Game Night'ın senaryosu biraz o filmdeki olay örgüsünü anımsatıyor. Ama onun komedi versiyonu diyelim. "Altı Kahkaha Kriteri"ni* ucundan da olsa yakalayan film, iyi komedi bulmanın zor olduğu şu yıllarda,  pek akılda kalıcı olmasa da idare eder. Özellikle filmdeki diyaloglarda bol bol başvurulan popüler sinema göndermeleri benim gibi film meraklılarının kalbini tavlayacak cinsten. 

*Nedir bu Altı Kahkaha Kriteri: Eğer bir komedi filmi boyunca altı kez sesli bir şekilde gülüyorsanız, o film sınıfı geçmiştir.

Benim Notum: 6 / 10

7 Mayıs 2018

39. The Disaster Artist


James Franco'nun hem başrolde oynayıp hem de yönettiği, bu sene uyarlama senaryo dalında Oscar adayı olan The Disaster Artist, "sinema tarihinin en kötü filmi" olarak nam salmış The Room'un çekim hikayesini anlatıyor. 2003 yılında aslen nereli olduğu hala bilinmeyen ama tuhaf bir doğu Avrupa aksanı ile konuşan Tommy Wiseau adlı bir adam aktör olma hayalleriyle Hollywood'a gelir. Son derece yeteneksiz olduğu için hiçbir ajans ona iş vermez. Parasının kaynağı da belli olmayan bu esrarengiz adam, cebinden 6 milyon dolar masraf ederek, senaryosunu kendi yazdığı The Room adlı filmi çeker. Eğer The Room'u izlemediyseniz şuradaki videoya bir göz atabilirsiniz. Bu kısacık kesit bile filmin ne felaket bir şey olduğuna dair bir fikir verecektir. 2003'te bir dram olarak çekilen The Room, tıpkı bizim Cüneyt Arkın'lı Dünyayı Kurtaran Adam gibi zamanla kült bir komedi haline gelmiş ve "o kadar kötü ki, izlememiz lazım" statüsüne kavuşmuş.

James Franco bu ilginç şahsiyetin hikayesini perdeye aktarırken, işin kolayına kaçıp onu alay konusu haline getirmeyi hedeflemiyor. Tam tersine film sona erdiğinde Tommy Wiseau'ya derin bir sempati duyuyor, onun başarılı olmasını istiyorsunuz. Belki de bu yüzden The Room'un geride kalan 15 sene içerisinde tüm masraflarını karşılayıp kara geçmesi ve günümüzde hala festivallerde gösteriliyor olması bizi mutlu ediyor. Film birçok yerinde, özellikle de kamera arkasının anlatıldığı sahnelerde kahkahalarla güldürüyor. Ama filme basit bir komedi gözüyle bakmak haksızlık olur. James Franco'nun filmi esasen bir işe tutkuyla sarılanlara ve hayallerinin peşini bırakmayanlara yazılmış güzel bir saygı mektubu.

Ve tabii sözlerimize son verirken... "I did not hit her, it’s not true! It’s bullshit! I did not hit her! I did naaaht... Oh, hi Mark!.."


Benim Notum: 7,5 / 10


5 Mayıs 2018

38. Isle of Dogs

Eğer daha önce birkaç Wes Anderson filmi izlediyseniz bu eksantrik yönetmenin tarzına aşinasınız demektir. Rushmore, The Royal Tennenbaums, Moonrise Kingdom ve son olarak The Grand Budapest Hotel gibi filmleriyle özellikle film eleştirmenleri tarafından pek tutulan Anderson, aşırı stilize tarzını Fantastic Mr. Fox'tan sonra bir kez daha bir stop-motion animasyonunda kullanmış. Allahtan bu kez bizim film dağıtım şirketleri "animasyon" ibaresini görür görmez hemen Türkçe dublaj olayına girişmemişler. Bu küçüklere değil, yetişkinlere yönelik bir animasyon çünkü. Hayali bir Japon şehrinde, kentteki bütün köpekleri toplayıp bir adaya sürgüne gönderen zalim vali Kobayashi'ye karşı girişilen bir köpek devrimini anlatan hikayenin seslendirme kadrosunda Edward Norton'dan Scarlett Johansson'a, Wes Anderson'ın favori aktörü Bill Murray'den bu sene Oscar alan Frances McDormand'a kadar bir dolu Hollywood yıldızı rol almış. Ama bu kadar yıldıza rağmen filmin başrolünde Wes Anderson'ın "sanat yönetmenliği" var. Stop-motion animasyon yöntemi için harcanan emeğe ve yönetmenin her detaya hakim olma takıntısına şapka çıkarmakla beraber, bu aşırı titizlik bende bir soğukluk yaratıyor, hikaye ile arama sanki bir mesafe koyuyor. Wes Anderson'ı ben yine sevenlerine emanet edip ve sessizce uzaklaşayım en iyisi...

Benim Notum: 6 / 10

3 Mayıs 2018

37. Avengers: Infinity War

Infinity War'un temel problemi neredeyse otuza yakın süper kahramanı bir hikayeye doluşturup, her birinden anlamlı bir katkı elde etmeye çalışması. Düşünsenize basit bir matematik hesapla dahi filmin 150 dakikalık süresini kahraman adedine böldüğünüzde adam başına 5 dakika düşüyor. Gerçekten de bazı karakterler bir görünüp bir kayboluyorlar, daha fazla dakika almasını arzu ettiğiniz bazı karakterler hevesinizi kursağınızda bırakıyorlar. Örneğin ben iki ay önce izlediğimiz sağlam filmin verdiği motivasyonla Black Panther'ı perdede daha fazla görmek isterdim, ama lateksli kralımız neredeyse sadece "Wakanda forever!" diye bağırmak için kadroya dahil olmuş gibi. Bu aktör enflasyonu arasında Benicio Del Toro, Idris Elba, Peter Dinklage gibi kimi Oscarlı kimi Altın Küreli anlı şanlı isimler, sanki Los Angeles'da ekmek almaya çıkmışken filmin setine uğrayıp senaryodaki iki cümleyi okuyor, sonra "bye bye" deyip stüdyo çıkışında yüklü çeklerini tahsil ediyorlar.

Neyse ki, filmin yapımcıları karakter gelişimine hiç vakit ayırmayarak bu zaman handikapını kısmen aşmışlar. Aslında ekstra bir karakter geliştirme çalışmasına ihtiyaç da yok. Marvel'cılar 2008'deki Iron Man ile başlayarak, geçtiğimiz 10 yıla yayılan 18 film boyunca bu kahramanların "origin story"lerini itina ile bize aktardıkları için, perdedeki karakterleri liseden arkadaşlarımız kadar iyi tanıyoruz. Tony Stark'ın ukalalığını, Thor'un kibirini, Peter Parker'ın heyecanlı ergen hallerini çok iyi biliyoruz. Filmin en güçlü noktası da burada ortaya çıkıyor: Zaten aşina olduğumuz karakterler üzerinden üretilen harika esprilerle Infinity War çok eğlenceli bir iki buçuk saat geçirtiyor. Özellikle de bu macerada ilk kez karşılaşan bazı karakterlerin yarattığı "sen de kimsin" anları izlemelere değer. Zaman zaman üç ayrı mekanda paralel ilerleyen aksiyon sahneleri nefes kesiyor. Tam işler sarpa sardığında "yettim" diye çıkıp gelen tanıdık bir yüz sinemadaki koltuğumuzda hafifçe zıplamamıza neden olabiliyor (benim katıldığım ilk günkü seansta coşkularını epey sesli bir şekilde ifade edenler de mevcuttu).

Marvel sinematik evreninde yıllardır aksayan bir detay olagelen "kötü adam" konusu da Josh Brolin'in başarıyla canlandırdığı Thanos ile halledilmiş gibi görünüyor. Thanos sadece kötülük yapmış olmak için kötülük yapan bir 'villain' değil. Yaptığı kıyımların kendince bir gerekçesi var ve -her ne kadar hak vermesek de- en azından nerden gelip nereye gitmek istediğini anlayabiliyoruz. Adında Avengers kelimesi geçmemesine rağmen şimdiye kadarki en başarılı Avengers filmi olduğunu düşündüğüm Captain America: Civil War'u da çeken Anthony ve Joe Russo kardeşler yine aksiyon ve komediyi çok iyi harmanlayan bir maceraya imza atmışlar. Çok zor bir işin altından kalktıklarını teslim etmekle birlikte, kendi adıma bu kahramanları böyle "bütün kızlar toplandık" şeklinde değil de, kendi bireysel hikayelerinde izlemeyi daha çok tercih ettiğimi de bir son not olarak düşeyim.

Benim Notum: 7 / 10

26 Nisan 2018

36. Molly's Game


Molly's Game'i sevip sevmeyeceğiniz ile ilgili kendinize şöyle bir küçük test uygulayabilirsiniz: Eğer iki sene önceki Steve Jobs filmini sevdiyseniz (Ashton Kutcher'ın oynadığı Jobs değil, Michael Fassbender'ın oynadığı Steve Jobs) bu filmi de seversiniz. Ben senaryo yazarı Aaron Sorkin'in Steve Jobs'daki o kelimelere takla attıran diyaloglarına bayılmıştım, Molly's Game'i de çok sevdim. Bir filmin yürümesini sağlayan ana mekanizma olarak diyalogları kullanmak söz konusu olduğunda, bu alanda Sorkin'den daha maharetlisi yok. CV'sinde A Few Good Men, The Social Network ve tabii Steve Jobs gibi çok başarılı işler olan Oscar ödüllü senaryo yazarı Aaron Sorkin, Molly's Game ile birlikte yönetmenlik kariyerine de adım atıyor. Film, olimpiyatlara gidecek kadar başarılı bir kayak sporcusuyken geçirdiği bir kaza sonucu spordan kopan, hukuk fakültesinde okumaya hazırlanırken kendini Los Angeles'ta milyon dolarlarlık bahislerin döndüğü gizli poker partilerinin organizatörü konumunda bulan Molly Bloom'un gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor. 

Molly's Game, tıpkı Steve Jobs gibi diyaloglara dayanan bir film. Ama ne diyaloglar!.. Steve Jobs ile ilgili yazımda "bu kelimeler üzerine kurulmuş bir aksiyon filmi" demiştim, aynı duyguyu burada da yaşadım. Aslında iki buçuk saatlik uzun denebilecek bir süreye sahip olmasına rağmen, filmi izlerken bir dakika bile sıkılmadım. Filmdeki karakterler Aaron Sorkin'in beyninin çalışma şekline uygun bir formatta konuşuyorlar, örneğin konuşma sırasında aynı anda iki konu paralel ilerleyebiliyor, ya da konuşmanın başında değindikleri bir detaya konuşmanın sonunda yeniden dönüyorlar. Sanki top yerine kelimelerin kullanıldığı heyecanlı bir tenis maçı izliyoruz. Elbette bu "odadaki en zeki kim" yarışmasına dönen atışmalara bakıp "gerçek hayatta kimse böyle konuşmaz ki canım" eleştirisi getirenler olacaktır. Bunu biliyorum  ama için için "keşke gerçek hayatta herkes böyle konuşsa" demekten de kendimi alamıyorum. Çünkü filmi izlerken resmen beyninizin egzersiz yaptığını, nöronlarınızın vitaminle beslendiğini hissediyorsunuz.  

Başrolde Jessica Chastain'in üstün yeteneğini çarpıcı bir şekilde kullanan Molly's Game ne yazık ki Türkiye'de sinemalarda gösterime girmedi; ama Bein Connect platformunda (Digiturk) izleyebilirsiniz. 

Benim Notum: 8 / 10 

21 Nisan 2018

35. Rampage

Türkçe adı "Büyük Yıkım" olan bir filmin sinema sanatı adına yeni ufuklar açmasını, oyuncularının çok gerçekçi bir senaryo eşliğinde Oscarlık performanslar sunmasını filan beklemiyordunuz herhalde, değil mi? Rampage kapağında ne yazıyorsa o... Genetikleriyle oynanması sonucu dev canavarlara dönüşen üç hayvan (bir goril, bir kurt ve bir timsah) Chicago şehrini darmaduman ediyor, kaslı abimiz Dwayne "The Rock" Johnson da yanında koşuşturup duran bilimsel ablayla birlikte dünyayı kurtarmaya çalışıyor. Yönetmen Brad Peyton'ın üç sene önceki başrolde yine Dwayne Johnson'ın yer aldığı San Andreas filmini izlediyseniz neyle karşılaşacağınızı az çok tahmin edebilirsiniz. Hatta tıpkı orada olduğu gibi bu filmde de Dwayne Johnson helikopteriyle şehrin üstünde dolaşıp duruyor. Filmi hiç yerden yere vurmaya girişmeyeceğim, çünkü sinemaya girerken  beklentim zaten hemen hemen buydu. Kucağınızda patlamış mısırla birlikte iki saatliğine beyninizi park edip, başarılı görsel efektlerin tadını çıkarmak, King Kong ve ekürisinin koca koca gökdelenleri devirmesini izlemek istiyorsanız, Rampage vaad ettiklerini yerine getiriyor.

Benim Notum: 6 / 10

19 Nisan 2018

34. Hostiles

1892'de vahşi batıda geçen hikayede, Amerikan ordusunda yıllarca Kızılderililere karşı acımasızlığıyla nam salmış efsanevi bir yüzbaşı, hükümetin bir halkla ilişkiler projesi gereği tutsak iken salıverilen bir Kızılderili şefine doğduğu topraklara yapılacak tehlikeli bir yolculuk boyunca refakat etmekle görevlendiriliyor. Filmin, yıllar önce Pazar sabahları TRT'nin western kuşağında izlemeye alıştığımız John Ford klasiklerini hatırlatan sinematografisi nefis. O eşsiz doğa manzaraları, uçsuz bucaksız gibi görünen araziler, çöller, kanyonlar ve dağlar özellikle büyük sinema perdesinde çok etkileyici duruyor. Vicdanı körelmiş askeri oynayan Christian Bale ve korkunç acılar yaşamış anne rolünde Rosamund Pike sağlam iş çıkarıyorlar. Filmin yan rollerinde bir sürü yetenekli oyuncu da var. Örneğin bu senenin yükselen yıldızı, Oscar adayı da olmuş Timothee Chalamee (Call Me By Your Name, Lady Bird) kısacık rolünde bir görünüp hemen kayboluyor. Yönetmen Scott Cooper’ın çektiği Hostiles, bir yolculuğu ve yol boyunca yaşanan vicdani hesaplaşmaları anlatıyor. Zaman zaman temposu çok düşen ve biraz fazla uzun tutulmuş gibi görünen filmde, hikayedeki ana karakterler kayıpları kabullenme ve daha önce düşman görünen tarafı anlama yönünde bir perspektif değişimi yaşıyorlar. Açılıştaki fazlasıyla şiddet yüklü sahnede ilk önce Kızılderililer vahşiler olarak gösterilirken, film ilerledikçe görüyoruz ki hikayedeki beyazlar da az barbar değil. Yalnız tabii filmin ana mesajını afişe dan diye yapıştırmak ("we are all hostiles") pek iyi olmamış. Bu gerçeği biz seyirciler kendi kendimize keşfetseydik keşke... 

Benim Notum: 7 / 10  

17 Nisan 2018

33. A Quiet Place


İşte asla sinemada patlamış mısırla izlenmeyecek bir film. A Quiet Place'in özellikle ilk yarısında neredeyse hiç çıt çıkmadığı için, mısır haşırtılarınız bütün salonda yankılanabilir, kucağınızda bir kova mısırla öyle kalakalırsınız.

Jordan Peele'in geçen sene Get Out ile elde ettiği sürpriz başarıdan sonra, komedi aktörlüğünden gelip yönetmen olarak korku/gerilim sinemasında iyi işler çıkaranlar kervanına John Krasinski de ekleniyor. En çok The Office dizisindeki Jim Halpert rolüyle hatırlanan Krasinski'nin çektiği filmde, post apokaliptik bir gelecekte, sese aşırı duyarlı bir takım canavarlara karşı hayatta kalma mücadelesi veren bir aileyi izliyoruz. Ses çıkardığınız an canavarlara yem olduğunuz bir dünyayı anlatan hikayede, sessizlik yazının girişinde de bahsettiğim gibi filmin ana oyuncularından biri haline dönüşüyor. Krasinski aslında tek bir konseptten iyi malzeme çıkarmış. Ailenin günlük hayatlarını idame ettirirken ses çıkarmamak için bulduğu yöntemler ilginç: tabak yerine geniş yaprak kullanmak, yürüdükleri yollara kumlar dökmek, suyu lavaboya değil havluya akıtmak vesaire gibi önlemler ailemizin bu yeni hayata iyi adapte olduğunu gösteriyor. Filmi izlerken insanoğlunun ne kadar gürültücü bir tür olduğunu da daha iyi anlıyorsunuz. Korku filmlerinde genelde karakterler aptalca tercihler yaparlar (girmemeleri gereken bir odaya girmek, açmamaları gereken dolap kapağını açmak gibi). Burada ise aile fertleri, özellikle de anne-baba epey mantıklı kararlar alabiliyor. Ayrıca sessizlik üzerine kurulu bir hikayede, ailenin kızlarının işitme engelli olması ve üstelik de bu rolü gerçek hayatta da doğuştan sağır olan Millicent Simmonds'ın oynaması filmle ilgili beğendiğim küçük motifler. Ses kurgusu ve ses miksajı da çok iyi filmin. Tabii senaryodaki bazı mantık hatalarına fazla kafayı takmamak lazım; örneğin ailenin evinde elektrik nasıl oluyor, eğer jeneratör varsa nasıl gürültü çıkarmıyor gibi. Bunlara fazla takılmadan, özgün bir konsept eşliğinde gerim gerim gerilmek istiyorsanız A Quiet Place iyi bir seçim.

Benim Notum: 7,5 / 10

15 Nisan 2018

32. Annihilation

Netflix'in film şirketleri ile yaptığı anlaşmalar, farklı ülkelerde farklı uygulamalara yol açabiliyor. Örneğin, geçen ay bu blogda yazdığım Mudbound Türkiye'de sinemalarda gösterime girerken Amerika'da sadece Netflix'te yayınlandı. Natalie Portman'ın başrolünde oynadığı Annihilation ise tam tersi bir yol izleyerek Amerika'da Şubat ayında sinemalarda gösterime girmesine rağmen, Türkiye'de direkt Netflix'e geldi. Netflix üyesiyseniz hemen şu an Annihilation'ı televizyonunuzda ya da bilgisayarınızda izleyebilirsiniz. Sinema salonunda film izleme ritüelini sabote ettiğine inandığım Netflix'in bu tür uygulamalarından hiç hoşnut olmasam da, değişen zamanlara adapte olmaktan başka çaremiz yok.

Gelelim filmimize: Dünyaya uzaydan düşen ve "Shimmer" denilen bir tür ışık kubbesi, etkisi altına aldığı bölgedeki bitkileri ve hayvanları değişime uğratmaya başlıyor. Natalie Portman'ın canlandırdığı Lena adındaki bir biyolog da bir grup bilim kadını ile birlikte gökkuşağına benzer bir duvar ile çevrili bu bölgenin içine gönderiliyor. İlk filmi 2014 yapımı Ex Machina ile dikkatleri üstüne çeken İngiliz yönetmen Alex Garland, yine beyinlerimize fazla mesai yaptırmayı hedefleyen bir bilim-kurgu çekmiş. Entellektüel düzeyi yüksek bir senaryoya sahip Annihilation ortaya bir takım fikirler atıyor ve seyircisinin bunlar üzerine düşünmesini istiyor. Filmi eşim ve oğlumla birlikte izledik ve filmin sonunda üçümüzün de anlatılan hikayede neler olduğu ile ilgili farklı farklı yorumları vardı. Bu da güzel bir şey aslında. Ama finalde bazı soruların ucunun açık bırakılması her seyircinin hoşuna gitmeyebilir. Bir de, kadın kahramanımızın makineli tüfeğiyle yaratıkları hakladığı, Alien benzeri bir aksiyon bekleyerek filmi izlemeye başlayanlar hayal kırıklığı yaşayabilir. Bu o tarz bir bilim-kurgu değil. Felsefi yönü ağır basan hikayeleri izlemek isteyenler Annihilation'ı beğenecektir. Ama filmin seyircisi ile arasına bir mesafe koyduğunu ve biraz erişim zorluğu taşıdığını da kabul etmek lazım.

Benim Notum: 7 / 10 

  

13 Nisan 2018

31. Pacific Rim: Uprising

Beş sene önceki ilk Pacific Rim filmini çeken kişinin, bu seneki Oscar'ların yıldızı The Shape of Water'ın yaratıcısı Guillermo del Toro olduğunu söylesem kaşlarınızı kaldırıp hayretle bakarsınız herhalde. Meksikalı yönetmen bu filmin çekimleri sırasında "kara gölün canavarının aşkı" ile haşır neşir olduğu için projede sadece yapımcı olarak yer almış. Onun yaratıcılığı ve görsellikteki ustalığı olmayınca da geriye Transformers benzeri bir metal yığını kalmış. Hikaye hemen hemen aynı: Pasifik okyanusundaki bir yarıktan çıkıp gelen Godzilla benzeri uzaylı yaratıklar dünyayı yoketmek istiyor. Dünyalılar da inşa ettikleri dev robotlarla onları durdurmaya çalışıyor. Bu robotların neden kokpitteki iki pilot tarafından yönetildiğini tam olarak anlayamasak da pilotların senkronize yaptıkları dövüş koreografileri belli bir cazibe taşıyor. Zaten film bizim fazla soru sormamızı da istemiyor; sadece mısırımızı yiyip perdedeki içi boş aksiyonu ve o devasa yıkımı seyretmemizi bekliyor. Star Wars'taki sevgili Finn'imiz John Boyega göründüğü her sahnede filme bir enerji katmayı başarsa da, kötü bir senaryo ve yeteneksiz bir yardımcı oyuncu kadrosu yüzünden onun çabası da yeterli olamıyor.

Benim Notum: 5 / 10

11 Nisan 2018

30. Kelebekler


"Nasıldı" diye soran birine iki-üç cümle ile tarif etmesi zor bir film Kelebekler. Film sona erdiğinde beynimden geçen hakim hissiyat "tuhaf bir şey izlediğim kesin, ama ben bu tuhaf şeyi çok sevdim" şeklindeydi. Absürd komedi tanımlaması üzerinde genel bir mutabakat var, ama ben bunun bir absürd komedi olduğuna da tam katılamıyorum. Tamam, filmde ilk bakışta absürd gelebilecek birçok sahne var (astronotlar, patlayan tavuklar, vesaire) ama bu detayların gayet mantıklı açıklamaları da sunuluyor bilahare.

İki sene önce Sarmaşık ile son derece başarılı bir psikolojik gerilime imza atan Tolga Karaçelik, üçüncü filmi Kelebekler'le "takip edilmesi gereken yönetmenler" listemdeki yerini sağlamlaştırıyor. Bu seneki Sundance Film Festivalinde Büyük Jüri Ödülü alan Kelebekler, babalarının daveti üzerine yıllar sonra bir araya gelen ve doğdukları köye geri dönen üç kardeşin hikayesini anlatıyor. İlk bir saatinde sevimli bir yol hikayesi olarak başlayan film, geçmişle hesaplaşmanın ve acı hatıralarla yüzleşmenin ön plana çıktığı, köyde geçen ikinci bölümde biraz daha drama kayıyor. Ama arada hınzır çıkışları da ihmal etmeden. Seyircisini sürekli şaşırtmayı beceren Kelebekler'de, çok iyi yazılmış karakterler filmi alıp götürüyor. Hele o finaldeki "kör çoban" sürprizi, salonu ağzımız kulaklarımızda terketmemizi sağlıyor. Zeki ve yaratıcı bir sinemacının bir finansal yardım olmadan da (film Kültür Bakanlığı desteğinden yararlanamadı) nasıl fark yaratabildiğini cümle aleme gösteren, "yılın en iyileri" listeme gireceğini şimdiden ilan edebileceğim, sıradışı bir film Kelebekler.

Benim Notum: 8 / 10

4 Nisan 2018

29. Ready Player One

2045 yılında geçen filmde insanlık VR (sanal gerçeklik) manyağı olmuş, büyüklü küçüklü herkes işi gücü bırakmış zamanını Oasis denilen bir oyunun içinde geçiriyor. Oasis'in yaratıcısı ölümünden önce oyunun içine bir sürpriz yumurta yerleştiriyor ve çeşitli ipuçlarını çözerek bu yumurtayı bulacak olan kişiye oyunun tüm kontrolünü sunmayı vaadediyor. Steven Spielberg'in son oyuncağı Ready Player One eğlenceli bir film, özellikle sanal dünyadaki aksiyon sahneleri gayet başarılı. Bir araba yarışı sahnesini, tempo ve zamanlamanın ustası Spielberg'in elinden çıkmış haliyle izlemek başka bir deneyim. Yönetmenin tüm yaratıcılığını konuşturduğu, oyunun içini gösteren bölümlerdeki görsel efektler ağızlarımızı açık bırakıyor. Bu görüntülerin tadına tam varabilmek için bu filmi -eğer şehrinizde varsa- bir IMAX salonunda izlemenizi salık veririm. Öte yandan, %80'i bilgisayar oyununun içinde geçen film bir süre sonra "bu kadar sanallık fazla" da dedirtmiyor değil. Keşke teknik üstünlükleri yaratmada harcanan emeğin onda biri karakter gelişimi için de kullanılsaymış. Bir de 80'ler nostaljisi sanki biraz abartılmış. Neredeyse iki dakikada bir çocukluğumuzdan bir filmin, bir şarkının, bir oyunun, bir ünlünün bahsi geçiyor. Benim Spotify 80'ler playlist'imdeki parçaların neredeyse yarısı filmde çalıyor. Film sanki sürekli bize "bakalım bunu hatırlayacak mısın" diyor ve popüler kültüre dair bazı detayları yakaladığımız için kendimizi zeki hissetmemizi bekliyor. Bu nostaljik dokundurmalar dudaklarımızda bir gülümseme yaratsa da, aşırısı artık tat vermemeye başlıyor. Ama o mükemmel "The Shining" bölümünü ayrı tutuyorum. Stanley Kubrick klasiğinin yeniden canlandırıldığı bölüm o kadar güzel çekilmiş ve asıl filme öyle güzel entegre edilmiş ki, sadece "The Shining" sekansı bile Ready Player One'ı izlemek için bir sebep oluşturabilir.

Benim Notum: 7 / 10

29 Mart 2018

28. Custody


Filmin sonunda perde kararıp da yazılar akmaya başladığında, içinde bulunduğum sinema salonunda toplu bir nefes verme anı yaşandı. Bu, gerilen kasların ve tutulan nefeslerin hep birlikte salıverilmesiydi. Velayet (Jusqu'à la garde) bir korku ya da gerilim filmi değil. Ama son yıllarda hiçbir filmde bu kadar gerildiğimi, kendimi bu kadar kastığımı hatırlamıyorum.

Fransız yönetmen Xavier Legrand'ın Venedik Film Festivalinde en iyi ilk film ve en iyi yönetmen ödülleri alan filmi, bir duruşma sahnesi ile açılıyor. 11 yaşındaki oğulları Julien'in velayeti konusunda anlaşamayan boşanmış bir çift hakime durumu kendi bakış açılarından anlatıyorlar. Anne Miriam, kocasının kendisine şiddet uyguladığını, oğlunun da babasını görmek istemediğini iddia ediyor. Baba Antoine ise annenin yalan söylediğini, oğlunu özellikle ondan kaçırdığını, bir baba olarak oğlunu görmeye hakkı olduğunu söylüyor. Aslında bu bölümde biz de kendimizi yargıç yerine koyuyor, iki tarafı da dinliyor ama o an kimin haklı olduğuna karar veremiyoruz. Duruşma sahnesinden sonra yavaş yavaş bu parçalanmış ailenin hayatına daha fazla giriyor ve önceleri çok halim selim görünen ve belki biraz sempati bile duyduğumuz babanın dengesizliklerine şahit olmaya başlıyoruz. Film temelde 4-5 adet uzun sekanstan oluşuyor, baba oğulun araba yolculukları, yemek masasındaki diyaloglar ve bir doğum günü partisi. Bu sekanslarda aslında hiçbir şiddet sahnesi yok, ama her an patlayacakmış gibi görünen bir gerilim öyle bir tansiyon yaratıyor ki, çoğu yerde izlemesi bile zorlaşıyor. Bu bakımdan Legrand'ın tarzı küçük aile hikayelerinden büyük gerilimler yaratmanın ustası Asghar Farhadi'nin filmlerine benzetilebilir. Filmin "en iyi yönetmen" ödülü alması boşuna değil, çünkü birçok sahnede Legrand sinema dilini çok iyi kullanarak imzasını atıyor. Örneğin tek plan çekilen doğum günü partisi sahnesi antolojilere geçecek nefis bir sinema becerisi içeriyor: Bu bölümde içerdeki yüksek volümlü ses yüzünden karakterlerin birbirlerine ne dediklerini anlayamıyoruz, ama çok başarılı bir çekim tekniği ile bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyoruz.

Elbette bu sahiciliği yaratmada oyuncuların payı büyük. Anne ve babayı canlandıran Léa Drucker ve Denis Ménochet de iyiler; ama ben özellikle Julien'i canlandıran ve daha önce hiçbir sinema tecrübesi olmayan küçük oyuncu Thomas Gioria'yı çok başarılı buldum. Babasıyla yalnız kaldıkları anlardaki çaresiz halleri ya da anne babasının kavgaları sırasında yüzüne yansıyan travma insanın içini burkuyor, yerinizden kalkıp onu o ortamdan kurtarmak istiyorsunuz.

Velayet, yürümeyen bir evliliğin ve aile içi şiddetin özellikle çocuklar üzerinde nasıl korkunç etkiler yaratabileceğini gösteren ve çok iyi bir yönetmenin gelişini müjdeleyen sarsıcı bir film.

Benim Notum: 8 / 10



27 Mart 2018

27. Tomb Raider

2001 ve 2003'te Angelina Jolie'nin oynadığı iki filmden sonra Lara Croft yeniden beyazperdede. Bu kez senaryo Tomb Raider bilgisayar oyununun 2013'te lansmanı yapılan yeni versiyonunu baz alıyor ve bir origin / başlangıç öyküsü anlatılıyor. Yani henüz iki elinde iki tabanca taşımıyor. Lara kızımız, yıllar önce "kutsal mezarların izini süreceğim" diye ortadan kaybolan babasının yüklü mirasını reddedip, Londra'da mütevazı bir hayat yaşamaktadır. Bir gün tesadüfen babasının kendisine bıraktığı bir takım gizli şifreler ile karşılaşınca, gizemi çözmek ve babasının akıbetini öğrenmek üzere Japonya açıklarındaki bir ıssız adaya gitmeye karar verir. Söz konusu bilgisayar oyununa aşina olanların söylediğine göre filmdeki birçok sahne ve Lara Croft'un atlama zıplama hareketleri direkt oyundan alınmışmış ve iyi bir uyarlamaymış. Benim bilgisayar oyunları ile hiç işim olmadığı için, ben sadece perdede gördüğüm filmi değerlendirmek durumundayım. Orada da hemen şunu söyleyebilirim: Bu film Angelina Jolie'li filmlerden kesinlikle daha iyi (ama bu çok da matah bir yargı olmayabilir, çünkü o filmler gerçekten epey kötüydü). Bir kere Oscar ödüllü Alicia Vikander karaktere belli bir samimiyet, bir sahicilik getirmiş. Karşımızda yenilmez bir süper kahramandan ziyade, acı çeken, zaman zaman dayak yiyen ama düşe kalka öğrenen ve yol aldıkça kendini geliştirebilen, iradesi yüksek bir kadın var. Öte yandan, filmle ilgili övülecek şeyler Vikander'dan öteye fazla uzanamıyor ne yazık ki. Başlangıçta Londra sokaklarındaki o heyecanlı bisiklet yarışı sahneleriyle iyi bir tempo yakalayan ve ilgi çekici olmayı başaran film, Lara Croft'un Japon adasına adım atması ile birlikte sanki ayağını pedaldan çekiyor. Hiçbir sürpriz ya da espri içermeyen tekdüze bir senaryo, Indiana Jones'un ucuz bir kopyası gibi görünen lanetli kral mezarı bölümleri ve yeterince gerilim taşımayan aksiyon sahneleri nihayetinde "keşke Lara hep Londra'da kalsaydı" dedirtiyor. 

Benim Notum: 6 / 10

25 Mart 2018

26. The Death of Stalin

Tam da İngiltere ile Rusya'nın bir ajan entrikası nedeniyle karşı karşıya geldiği ve güncel haberlere konu olduğu şu günlerde, Rus tarihindeki belli bir dönemi alaycı bir tavırla eleştiren bir İngiliz filmi. Eski Sovyetler Birliği zamanında Joseph Stalin'in ölümü sonrası devletin üst kademesindeki yöneticiler arasında iktidar mücadelesini anlatan bir politik kara komedi The Death of Stalin. Veep dizisinin yaratıcısı İskoçyalı yazar / yönetmen Armando Iannucci'nin bir çizgi romandan uyarladığı senaryo tarihsel gerçeklere son derece "gevşek" bir şekilde bağlı. Steve Buscemi, Jeffrey Tambor ve Michael Palin gibi bir dolu yetenekli ismi bir araya getiren film daha çok bir tiyatro oyunu havasında başlayıp bitiyor. Filmin hemen hemen tüm sahneleri bir odada toplanmış beş-altı kişilik oyuncu kadrosunun kendi aralarındaki diyaloglarıyla geçiyor. İngiliz mizahını sevsem de, bu çenesi fazla düşük senaryoyu ben pek komik bulamadım. Bir sistem eleştirisi yapmaya soyunan hikayede dönemin Beriya, Kruşçev,  Malenkov gibi politbüro üyeleri öylesine karikatürize ve abartılı çizilmiş ki, bir siyasi hiciv olarak da filmi ciddiye almak mümkün değil.

Benim Notum: 5 / 10  

23 Mart 2018

25. Visages villages


Bu sene En İyi Belgesel dalında Oscar'a aday olan Visages Villages (Faces Places), 89 yaşındaki efsanevi Fransız kadın yönetmen Agnes Varda ile torunu yaşındaki fotoğrafçı ve enstalasyon sanatçısı JR'ın birlikte Fransa'nın köylerine yaptıkları seyahatleri anlatıyor. Bu seyahatler sırasında Varda ve JR bir yandan o köylerden ilginç hikayeler ortaya çıkarırken, bir yandan da gittikleri yerlerde görüştükleri insanların portre fotoğraflarını çekip, bu resimleri dev boyutlarda evlerin, su depolarının, dükkanların ve diğer binaların cephelerine yerleştiriyorlar. Bu asla televizyondaki seyahat programları gibi "gezelim görelim" tadında bir belgesel değil. Visages Villages sanatın gücünü iliklerimizde hissettiren etkileyici bir yolculuk. Bu sempatik ikili yeni yüzler ve mekanlar ile tanıştıkça, biz de sanki geçip giden zamanın anlamı, hafızanın değeri ve emeğin onuru gibi kavramlar üzerine düşünmeye davet ediliyoruz. Güce ve zenginliğe tapan bir dünyada, sıradan hayatları daha fazla takdir etmeyi öğreniyoruz. Agnes Varda, altın yıllarının bilgeliği içinde, samimi, eğlenceli ve son derece genç ruhlu bir sinemacı. Ve ideal bir yol arkadaşı. Bu film vasıtasıyla onunla tanışmanın coşkusunu yaşarken, giderek görme duyusunu kaybettiğini ve bunun belki de onun son filmi olduğunu öğrenmek içimizi burkuyor. Ama bu film (ve ta 1955'den beri ürettiği onlarca eser) onun adına geleceğe bırakılmış ne güzel bir miras!.. 

Benim Notum: 7,5 / 10