30 Temmuz 2010

93. Brooklyn's Finest

Denzel Washington'ın yıllar sonra ilk Oscar'ını almasına vesile olan Training Day'in yönetmeni Antoine Fuqua bir kez daha polislerin dünyasına karanlık ve sert bir bakış atıyor. Film, Brooklyn'de görev yapan ve her biri farklı geçmişlere sahip üç polis memurunun hikayelerini birbirine paralel bir şekilde anlatırken, Richard Gere, Don Cheadle ve Ethan Hawke'dan oluşan başrol üçlüsü etkileyici performanslar sunuyorlar. Solda gördüğünüz afişteki illüstrasyonun tersine film boyunca bu üç karakter hiç bir araya gelmiyor, ta ki silahların konuştuğu o ilginç finale kadar. Biraz izleyicisinden sabır isteyen, depresif bir seyirlik. Ama iyi bir "film noir/kara film" örneği. (7)  

28 Temmuz 2010

94. Daybreakers

Bu filmin herhalde en büyük şansızlığı, her taşın altından bir vampirin çıktığı (Twilight, True Blood, vs..) böyle bir dönemde gösterime girmiş olması. Ama bu oldukça farklı bir vampir hikayesi. Yıl 2019; bir salgın sonucu dünyadaki neredeyse tüm insanlar vampire dönüşmüş. Vampir ırkının devamı için kalan bir avuç insanın kanı çok değerli hale geliyor. Bir yandan vampirler insanları avlamaya devam ederken, kendisi de bir vampir olan adamımız Ethan Hawke bir grup insanla işbirliği yaparak tüm vampirleri yeniden insana dönüştürecek bir sırrın peşinde koşuyor. İyi bir bilimkurgu/gerilim, ben beğendim. Eğer bu sene bir adet vampir filmi izleyecekseniz, izleyeceğiniz film insanın içini bayan Alacakaranlık saçmalıkları yerine bu olsun. Ama filmin David Cronenberg'i kıskandıracak kadar kanlı olduğunu da söylemem lazım: 100 dakika boyunca kimse sessiz sedasız ölmüyor, ya kafalar kollar kopuyor, ya da  vücutlar bomba gibi patlayıp etrafa saçılıyor. Midesi hassas olanlar dikkat. (7,5)

27 Temmuz 2010

95. Banlieue 13

Bu sene, bir alt maddedeki Ultimatum önüme gelince, öncelikle 2004 yapımı ilk filmi izlemem gerekti. Luc Besson'un senaryosunu yazdığı ve Pierre Morel'in yönettiği Banliyö 13 aksiyon meraklılarını fazlasıyla memnun edecek bir Fransız filmi.(Söyleyin bakalım, Besson/Morel ikilisini başka hangi filmlerden hatırlıyoruz? Cevabı bu paragrafın sonunda). Elbette sinema sanatına yepyeni ufuklar açacak oturaklı bir eser bekleyenler başka yere baksınlar. Ama istediğiniz, bir dakika durmayan çılgın bir tempo, müthiş akrobatik hareketler ve güzel uzakdoğu dövüş sahneleri ise Banliyö 13 tam size göre! Filmin başrol oyuncularından David Belle aynı zamanda Parkour denilen ve kısaca "metro otobüs filan kullanmayıp gideceğiniz yere bir çatıdan diğerine hoplayarak ulaşmak" şeklinde özetleyebileceğimiz modern çağ sporunun mucidi.(Yukarıdaki sorunun cevabı: Taken ve From Paris With Love) (7,5) 

96. Banlieue 13 - Ultimatum

Luc Besson 2004 yapımı Banliyö 13'teki formülü altı yıl sonra aynen yeniden uygulamış. Öyle ki, benim gibi iki filmi arka arkaya izlerseniz sanki tek bir uzun filmi iki taksitte izlemiş gibi hissediyorsunuz. Herşey aynı (tek fark bu kez yönetmen koltuğunda Patrick Alessandrin var), ama doğrusunu söylemek gerekirse bu tekrardan pek şikayet eden de yok. Çünkü yine müthiş kovalamaca sahneleri, yine hiç durmayan bir aksiyon. Bu kez parkurcu David Belle'den çok, kung fu'cu Cyril Raffaelli daha bir ön plana çıkmış.  (7)

24 Temmuz 2010

97. Knight and Day

Amerika'da yaz aylarında gösterime çıkan filmler genelde bol bütçeli, bol patlamalı, bol bilgisayar efektli ama akıl fikirden yoksun aksiyon filmleridir (örnek: Transformers, A-Takımı, vb..). Knight and Day'in bir aksiyon/komedi olduğunu duyduğumda açıkçası beklentim hiç de yüksek değildi. Hatta fragmanını gördükten sonra da filmin içi boş bir eğlencelik olduğuna dair korkularım devam ediyordu. Ah ama ne güzel bir yaz sürprizi! Birincisi, bu film gerçekten çok eğlenceli. Amerikalı eleştirmenler böyle durumlar için "a roller-coaster ride" derler, biz Türkçe'ye "sanki lunaparkta 2 saat geçirmişsiniz gibi" diye çevirelim. Gerçekten de öyle... İkincisi ise, bu hiç de "içi boş" bir eğlence değil. Senaryo çok iyi yazılmış, espriler belli bir zekanın ürünü. Tom Cruise ve Cameron Diaz çok iyi bir ikili oluşturuyorlar. Artık yaşlanmaya başladıkları yüzlerindeki çizgilerden açıkça belli olsa da, aralarında bu tür aksiyon ikililerinde ender gördüğümüz bir kimya mevcut. Cruise ve Diaz'ın daha önce Vanilla Sky'ı da performansları ile çakılmaktan kurtardıklarını hatırlatalım. Sonuç olarak, yorucu bir iş günü ya da haftası sonrasında sinemaya gidiyorsanız, tüm stresinizi alacak, gerçekten eğlenceli bir seçenek. (8)

23 Temmuz 2010

98. Toy Story 3

Bu blogun okurları animasyon sinemasına olan ilgimi zaten biliyorlar. İyi bir animasyonun sadece çocuklara yönelik olmadığını bir kez daha anlatmama gerek yok. Toy Story 3, serinin daha önceki halkalarından alıştığımız yüksek standardı koruyor, hatta zaman zaman onların üzerine çıkıyor. Öyle ki, bu filmin 2010'un en iyi animasyonu olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Komik ve heyecanlı sahnelerin yanısıra bu üçüncü (ve belki de son) Toy Story özellikle de yetişkinler için son derece duygusal  bazı dakikalar da vaat ediyor. Filmin sonunda yanımdaki oğluma çaktırmadan gözyaşlarımı silerken, Andy'nin oyuncaklarına vedasından neden bu kadar etkilendiğimi düşündüm. Cevabı şu: Hepimizin çocukluğumuz ile hala çok kuvvetli bağlarımız var ve bu hikaye hayalden oyunlar kurduğumuz o en saf, en masum ve en özgür dönemimizi bize hatırlatıyor. Çocuğunuzu alın ve Oyuncak Hikayesi'ne gidin. Çocuğunuz gelmezse, siz yine de gidin (8,5)    

10 Temmuz 2010

99. From Paris With Love

The Big Blue, Nikita ve Leon gibi filmleri ile zamanında bizleri mest eden Fransız yönetmen Luc Besson, son yıllarda yeni bir geçim kaynağı buldu: Bir Hollywood yıldızını Paris'e getirip, senaryosunu bizzat yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği aksiyon filmlerinde oynatmak, yönetmenlik koltuğunu ise daha genç Fransız yönetmenlere bırakmak. 2008 yılının bence en başarılı aksiyon filmlerinden Liam Neeson'lı Taken'da bu formül işe yaramıştı. Ancak Taken'ın yönetmeni Pierre Morel'in Luc Besson'la üçüncü ortaklığı (birincisi bizde pek bilinmeyen Banliyö 13'tü) maalesef ki o seviyenin çok uzağında. Taken'daki gerçeklik duygusu gitmiş, tamamen klişelere dayanan ve inandırıcılıktan çok uzak bir öykü gelmiş. "Ah ne sevimli ikili" dememiz beklenen Travolta ile Rhys-Meyers arasında ise o kimyadan eser yok. Ha, ama "senaryo derdimiz değil, arkadaşlarla toplandık, şöyle birkaç güzel patlama sahnesi olsun, bizim olsun" diyorsanız, buyrun, bira, cips ve çerezin yanında sevgilerle tüketin. (5,5)  

29 Haziran 2010

100. Away We Go

(50 gitti 100 kaldı. "Yılın yarısına geldik ama n'aber?" demeyin, tatilde açığı kapatacağım alimallah.) Doğmak üzere olan bebeklerini nerede yetiştireceklerine karar vermek için bir şehirden diğerine seyahat eden, bu arada da zaman zaman komik, çoğu zaman da tuhaf şahsiyetlerle karşılaşan Burt ve Verona’nın maceraları. "American Beauty" ve "Revolutionary Road"un yönetmeni Sam Mendes bu kez daha küçük, daha "bağımsız film" tadında bir film yapmış. Senaryo yer yer gerçekten güldürmeyi başarıyor. Özellikle Montreal'deki "sevgi böceği" üniversite hocası rolünde Maggie Gyllenhaal'li bölümler harika. Ama onun dışında filmin genelinde bir "kendini gereğinden fazla ciddiye alma" ve herşeye derin anlamlar yükleme havası hakim. Bu da tempoyu zaman zaman çok aşağıya çekiyor. (6,5)

10 Haziran 2010

101. Shrek Forever After

Shrek3'teki hayal kırıklığından sonra, bu son bölüm seriye güzel bir veda olmuş. 2001 yılında hayatımıza giren bu yeşil dev animasyon sinemasına yepyeni bir boyut getirmişti. Masal kahramanlarını yeniden canlandıran öykü çocukların ilgisini çekmeyi başarırken, satır aralarına yerleştirilmiş bazı espriler serinin aslında çocuklardan ziyade yetişkinlere hitap ettiğini düşündürüyordu. Bu son bölümde de Shrek bir orta yaşlı evli erkeğin kimlik bunalımı ile karşı karşıya. Film sona erdiğinde hemen yerinizden kalkmayın, son jenerikte dört bölüm boyunca izlediğimiz ana karakterler serinin akılda kalan şarkıları eşliğinde perdede geçit yapıyorlar, izlemeye değer. (7)

9 Haziran 2010

102. Veda

Veda'nın temel problemi 2 saatlik bir süreye Atatürk'ün doğumundan ölümüne tüm hayatını sığdırmaya çalışması bence. Böyle olunca derinlikli anlatılması gereken birçok ilginç ilişki güme gidiyor. Örneğin, Salih Bozok'un Atatürk'e bağlılığının nasıl geliştiğini hiç anlayamıyoruz. Mustafa Kemal'in çocukluk ve gençliğini oynayan küçük oyuncuların son derece acemice performansları yüzünden ilk 35 dakika boyunca bir türlü filmin içine giremiyoruz. Performans demişken, filmin tüm oyuncu kadrosunda bir "abartılı oynama / rol kesme" zaafı var zaten, ki bu da filme konsantre olmayı zorlaştırıyor. Sonrasında, Fikriye ve Latife bölümlerinde film biraz toparlanır gibi oluyor ve ilgi çekici olmaya başlıyor. Atatürk'ün tüm hayatını resmi tarihe saygı duruşu şeklinde ve belgesel benzeri bir kurguyla anlatmaya çalışmak yerine, sadece Mustafa Kemal - Fikriye - Latife üçlüsüne odaklanmış bir hikaye çok daha başarılı bir film ortaya çıkarabilirdi. (5)

8 Haziran 2010

103. [Rec] 2

İlk filmi izleyenler mutlaka bir hevesle bu devam filminin de başına oturacaklardır. Ancak maalesef Azalan Verim Kanunu (Law of Diminishing Returns) sadece  iktisatta değil, sinemada da geçerli: "Bir filmin sonundaki rakam büyüdükçe, filmin başarısı düşer". Sinema tarihinde bunun sadece bir-iki istisnası vardır; hemen hatırladıklarım The Godfather 2 ve Spiderman 2. Bunlar dışında kural geçerlidir; film adında bir rakam görüyorsanız sakının. Rec2'de de "acaba bu koyundan bir post daha çıkarabilir miyiz?" demişler, ama olmamış. Mekan aynı, çekim yöntemi aynı (el kamerası), kötü adamlar aynı (zombiler) olunca, bari çeşni olsun diye katılan din adamı, şeytan çıkarma, The Exorcist motifleri konuyu sulandırmaktan öte bir işe yaramamış. (6)

4 Haziran 2010

104. [Rec]

Bir televizyon muhabiri ve kameramanın, gece vardiyası boyunca Barcelona itfaiyesi çalışanlarına eşlik etme sevdası, bir evden gelen yardım çağrısı sonrasında korkunç bir kabusa dönüşür. Bu filmin Hollywood versiyonu Quarantine’i daha önce izlemiştim, ama şüphesiz bu İspanyol (daha doğrusu Katalan) orjinali çok daha başarılı ve ürpertici. Son yıllarda korku filmlerinde sıkça kullanılan “el kamerası ile çekim” tekniği (Blair Witch Project, Cloverfield, Paranormal Activity, vs..) ilk kez bu kadar amacına ulaşıyor ve yaratılan gerçeklik hissi gerilimi müthiş arttırıyor. “Korku filmi severim” diyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir yapıt. Artık sinemada izleyin diyemeyeceğim, çünkü film 2007 yapımı. Bu yüzden DVD’sini evde geç saatte, karartılmış bir odada ve mümkünse 5+1 ses düzeni ile izleyin. Ama yanınızda biri olsun :)  (8)

105. Romantik Komedi

Çok şey beklenmeden izlenebilecek "Sex and the City" kıvamında bir Türk filmi. Reklam yönetmenliğinden gelen Hakan Kırvavaç, canlı renkler, başarılı dekorlar, göz alıcı mekanlarla reklam estetiğini beyazperdeye taşıyan ve oldukça "şık" görünen bir iş çıkarmış. Mutlaka "Amerikan özentisi" diyenler de çıkacaktır, ama ben eğlendim. Daha önce hiç görmediğim Sedef Avcı'yı ve şimdiye kadar sadece "futbolcu Arda'nın sevgilisi" olarak tanıdığımız Sinem Kobal'ı oldukça başarılı buldum.Cemal Hünal ise maalesef hala Issız Adamı oynamaya devam ediyor. Başta dediğim gibi, çok şey beklenmeden izlenebilecek ve hoşça vakit geçirtecek bir şehir masalı.(7)  

28 Mayıs 2010

106. Robin Hood

Yönetmen Ridley Scott (Gladiator, Alien, Black Hawk Down, Kingdom of Heaven), oyuncular da Russell Crowe ve Cate Blanchett olunca insan çok daha görkemli bir yapım bekliyor. Ancak Robin Hood'da neredeyse bir televizyon filmi kıvamı hakim maalesef. Sanki "para yetişmemiş" de prodüksiyon ölçeği biraz düşük tutulmuş gibi bir hava var. Aslında problem stüdyoların son yıllardaki hastalığı "PG-13" meselesinden kaynaklanıyor. Amerika'da sinema izleyicisi içerisinde en büyük segmenti 13-17 yaş arası teen-ager'lar oluşturuyor. Stüdyolar bu bereketli kaynaktan mahrum kalmamak adına filmlerinin 17 yaş sınırı almaması için özel bir çaba sarfediyorlar, bu da -yaratıcılığın engellenmesi pahasına da olsa- daha "light" filmler ortaya çıkmasına yol açıyor. Geçen sene de PG-13 etiketli bir Terminator light ve bir Die Hard light izlemek zorunda kalmıştık. Ridley Scott'un yukarıda saydığım tüm baba filmlerinin "R-rated" yani 17 yaş sınırlı olduğunu hatırlatalım. Robin Hood sona erdiğinde perdede şu cümle beliriyor: "and the legend begins..." İyi de, biz efsaneyi görmeye gelmiştik. (6)

107. Prince of Persia

Jake Gyllenhaal'ı Zodiac, Donnie Darko, Jarhead, Brokeback Mountain gibi çok daha "oturaklı" filmlerden tanırız ve hürmette kusur etmeyiz. Ama işte para böyle bir şey demek ki: Popüler bir bilgisayar oyunundan uyarlanan Prince of Persia'da, kasları şişirilmiş bir Jake Gyllenhaal, film boyunca atlıyor, zıplıyor, koşturuyor ama ortada dişe dokunur bir öykü yok ne yazık ki. Hani bilgisayar oyunlarında başarılı oldukça bir üst "level"a geçersiniz ya, bu Prens bir türlü geçemiyor. Sadece gençlere ve çocuklara. (5,5)

108. Iron Man 2

Aksiyon sahneleri yine birinci sınıf, ama bu kez biraz fazla çenesi düşük bir film olmuş. Öyle ki ilk aksiyon sahnesi (Monaco'daki yarış pisti) için 25 dakika beklemek ve Tony Stark'ın sinir bozucu kendini beğenmişliklerine katlanmak zorundasınız. İkinci filmde kadroya eklenen parıltılı isimler Scarlett Johansson ve Samuel L.Jackson sadece kenar süsü olarak duruyor. Mickey Rourke ise kötü adam Ivan rolünde başarılı. (6)

109. How To Train Your Dragon

Animasyon türünde Disney ve Dreamworks arasındaki rekabet ortaya gerçekten çok iyi yapıtların çıkmasını sağlıyor. Sadece şu son yıllarda izlediğimiz örnekleri hatırlayın: Bir tarafta Disney Pixar'dan Up, Wall-E, The Cars, Finding Nemo; diğer tarafta Dreamworks'ten Shrek, Madagascar, Kung Fu Panda, ve şimdi de How To Train Your Dragon. 3D teknolojisinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanan Dragon, iyi bir animasyonun asla sadece çocuklar için olmadığını bir kez daha kanıtlıyor. (8)  

110. Ip Man 2

Bu blogda 2010 yılında izlediğim filmleri konu ettiğim için başlık Ip Man 2. Ama tabii öncelikle bu filmin birincisinden bahsetmek lazım. Wing Chun dövüş sanatının yaratıcısı ve Bruce Lee'nin hocası Ip Man'ın, 1930'lardan 40'lara gerçek yaşam hikayesini anlatan ilk film, uzakdoğu dövüş sporları ile ilgilenen (başka bir ifade ile çocukluğunda Bruce Lee ve muadillerinin filmlerini bol miktarda izlemiş, o filmlerden sonra da ara sokaklarda "hiya!" diyerekten arkadaşlarıyla filmdeki sahneleri yeniden canlandırmaktan kaçınmamış) herkesin mutlaka izlemesi gereken bir seyirlik. Koreografideki mükemmel estetik bu olaya neden martial "arts" dendiğini kanıtlar güzellikte. İkinci film, Japon işgali altındaki Çin'den Hong Kong'a kaçan Ip Man'ın buradaki tutunma mücadelesini anlatıyor. İlk film kadar sağlam bir dramatik kurguya ve sinematografiye sahip olmasa da, eski bir dostla yeniden buluşmak güzel. İlk filme 10 üzerinden 8, ikinciye 7. (7)

111. Celda 211

Son yıllarda başarılı korku/gerilim filmleri ile dikkat çeken İspanyol sinemasından şaşırtıcı bir film daha. Filmin başını izleyip meraklanmamak mümkün değil zaten:  Juan gardiyan olmak üzeredir. İşe bir gün erken gelir. İki meslektaşı ona hapishaneyi gezdirirken, birdenbire tavandan düşen bir parçanın çarpmasıyla bayılır. Gardiyanlar onu ayıltmak için 211 numaralı boş hücreye götürür. Juan bilinci kapalı halde hücrede yatarken hapishanede bir ayaklanma patlak verir. Ayıldığında güç bir durumla karşı karşıyadır: Hayatta kalmak için mahkûm rolü oynamak zorundadır. (7,5) 

27 Mayıs 2010

112. The Road

Nedeni tam olarak belli olmayan bir çevre felaketi (kıyamet?) sonrasında bir baba-oğulun hayatta kalma mücadelesi. Cormac McCarthy'nin romanından uyarlanan film, her kitabın filme uyarlanamayacağının bir kanıtı olmuş. Filmin yaydığı karamsarlık duygusu ve kasvet benim için fazla. Baba-oğul arasındaki diyaloglar da son derece etkisiz ve sığ. Adam 15 dakikada bir oğluna sarılıp "ben buradayım, merak etme" diyor. Tamam, mesajı aldık da, bu mesajı 120 dakikaya yaymanın anlamı yok. Sadece post-apokaliptik dünyanın başarılı görüntüleri ve yaratılan atmosfer için 10 üzerinden 5. (5) 

26 Mayıs 2010

113. Kıskanmak

Zeki Demirkubuz'dan yine insan ruhunun derinliklerini anlatan müthiş bir film. Filmin her karesine sinmiş detaylara hakimiyet duygusu ve fotoğraf estetiği bana Kubrick'i hatırlattı. Işık ve karanlık sanki filmin iki başrol oyuncusu gibi. Sadece görsel yönden değil, anlattığı hikayenin derinliği açısından da çok beğendiğim ve baştan sona neredeyse gözümü kırpmadan izlediğim bir film oldu. Türk sineması için bir yüzakı. (8,5) 

12 Mayıs 2010

114. The Secret In Their Eyes

Bu senenin En İyi Yabancı Film Oscar'ını alan bu Arjantin filmi, yaşanamamış bir aşkı ve tam olarak çözülememiş bir cinayet davasını paralel olarak anlatıyor. Çok iyi oyunculuklar ve vurucu bir final ile kesinlikle hafızalarda yer edecek filmde özellikle stadyum sahnesinden söz etmek lazım: 6,5 dakikalık kesintisiz tek plan olarak çekilen bu sahne insanı şaşkına çeviriyor ve film antolojilerine girmeyi hak ediyor. Sadece bu stadyum sahnesi için bile izlenir. (8)

11 Mayıs 2010

115. Remember Me

Çok salonlu sinemaların girişinde özellikle haftasonları sık karşılaştığım bir manzara vardır: 3-4 delikanlı gösterimdeki tüm filmlerin afişlerine bakarak karar vermeye çalışırlar: "Şuna mı girelim?" "Yok lan, o pek güzele benzemiyor, buna girelim". Bu "hangisine girelim" muhabbeti beni oldum olası öldürür. İnsan daha evden çıkarken hangi filmi izlemek istediğine karar vermez mi? Benim bir filmi görmeden önce, o film hakkında en azından aşağı yukarı bir fikrim vardır. Ama işte büyük konuşmamak lazım: Eşimin doğum gününde, bir akşam yemeği sonrası romantik bir film izleme arzumuz, bizi yukarıdaki gibi "hangisine girelim" durumu ile karşı karşıya bıraktı. 8 salonun yedisinde komedi, savaş, korku, vb.. temalar olunca "günün anlam ve önemine uygun" olmaya en yakın film Remember Me idi. Sonuç: Felaket. Bu film için ne yazılabilir bilemiyorum: Alacakaranlık vampiri Robert Pattinson'ın artık tescillenen yeteneksizliği mi, sözde sempati duymamız gereken başroldeki genç kız ve erkeğin iticilikleri mi, konunun bir türlü ilerlememesi ve temponun yerlerde sürünmesi mi... Gördüğünüz yerde kaçın, o kadar diyorum. (1)

116. An Education

16 yaşında zeki, güzel ve oldukça başarılı bir kız olan Jenny, kendinden yaşça büyük  David ile tanışır ve hayatında her şey değişmeye başlar. Liseli Jenny'i canlandıran Carey Mulligan'ın aslında 25 yaşında olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Carey, minyon tipinin de yardımıyla bu rolün altından başarı ile kalktı ve Oscar'a aday oldu. Çok iyi performansların yanısıra, 1960'lar İngiltere'sinde kadının toplumdaki yerini görmek açısından da ilginç bir film. (7)

30 Nisan 2010

117. 9


İşin içinde yapımcı olarak Tim Burton olunca, filmin görsel zenginliği sürpriz değil. Filmin kahramanları alışageldiğimiz "aksiyon yıldızı" tanımına uymasa da, 80 dakikalık bu kısa film pek çok aksiyon filmine taş çıkartacak heyecanlı sahneler içeriyor. 13 yaş altı için ise pek uygun olmadığını ekleyeyim, bu büyükler için bir animasyon. (7)

29 Nisan 2010

118. Deli Deli Olma

Bu aralar Türk sinemasına sardım. Evet, Türkiye'de artık senede 75 film çekiliyor ve evet, belki bu 75 filmin çoğu aceleye gelmiş, özensiz ve sırf "Türk filmleri iyi gişe yapıyor" diye ticari beklentilerle çekilmiş sulu zırtlak yapımlar. Ama işte arada böyle keşfedilmeyi bekleyen küçük cevherler de var: "Deli Deli Olma" Kars'ın bir köyünde geçen ve bende en kısa zamanda o köye gitme isteği uyandıran çok sıcak, çok naif bir hikaye. (8)  

22 Nisan 2010

119. The Twilight Saga: New Moon

Bu blogda sözünü ettiğim filmlerin hepsini tavsiye ediyor değilim elbette (paragraf sonlarında gördüğünüz rakamlar 10 üzerinden verdiğim puanlardır) . Zaman zaman sırf "muhabbetten uzak kalmamak" adına, "araştırmacı" bir ruhla izlediğim (ya da katlandığım diyelim) filmler de oluyor. İki sene önceki Twilight - Alacakaranlık 37 milyon dolara malolup 400 milyon dolar hasılat toplayınca, yapımcılar bizleri "Alacakaranlık Efsanesi" başlığı altında iki filmle daha cezalandırmaya karar vermişler. Bu devam filmlerinin ilki olan New Moon hemen sadece serinin iflah olmaz fan'lerine hitap ediyor. Oyunculuk müsamere seviyesinde, diyaloglar yer yer komik. Tüm karakterler film boyunca yataktan yeni kalkmış gibi uyuşuk uyuşuk dolaşıp poz kesiyorlar. Bu nasıl "gençlik filmi" anlamak zor. (2)   

5 Nisan 2010

120. Başka Dilde Aşk

İşte Türk sinemasından çok güzel bir sürpriz. İlksen Başarır bu ilk filminde, etkileyici bir romantizm eşliğinde işitme engellilerin hiç bilmediğimiz dünyasına olgun bir bakış atıyor. Özellikle sağır-dilsiz genci oynayan Mert Fırat'ı çok başarılı buldum. "Başka Dilde Aşk" Aralık ayında sinemalara geldiğinde, o sırada gösterime giren onlarca Türk filminin kopardığı gürültü arasında kaybolup gitmiş ve sadece 200,000 seyirciye ulaşabilmişti. Bu sıcak ve şaşırtıcı filmi hiç olmazsa DVD'de yakalayın.   (8)

3 Nisan 2010

121. The Imaginarium of Doctor Parnassus

Genç yaşta hayatını kaybeden ve The Dark Knight'taki Joker rolüyle, öldükten sonra Oscar alan Heath Ledger'ın son filmi. Bu yetenekli oyuncunun ölümü ile film yarıda kalınca, Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrel devreye girmişler ve Ledger'ın rolünü tamamlamayı kabul etmişler. Ancak bu üç önemli ismin filmde sadece şöyle bir görünüp kaybolduklarını söylemek lazım. Film -adı üzerinde- bir hayal dünyasında geçiyor ve dolayısı ile fazlasıyla görselliğe dayalı. Ne yazık ki görsellik için harcanan çaba senaryo için aynı oranda hissedilmiyor.    (5)

122. The Boat That Rocked

1960'lı yıllarda İngiltere açıklarında bir gemiden korsan yayın yapan bir radyo istasyonunun hikayesi. Dönemin rock klasiklerinin de geçit yaptığı keyifli bir komedi.  (7)

123. Eyyvah Eyvah

Bir kere şunu en baştan söylemek lazım: Bu film gerçekten komik! Son yıllarda yerli/yabancı hiçbir filmde bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Üstelik bu Recep İvedik tarzı "kaba saba" bir komedi değil. Sağlam bir senaryoya dayanan ve Demet Akbağ-Ata Demirer ikilisinin son derece başarılı performanslarından güç alan "Eyyvah Eyvah" size çok eğlenceli bir 2 saat vaadediyor. Kaçırmayın!   (8)

1 Nisan 2010

124. Ghosts of Girlfriends Past

Çok şey beklenmeden izlenebilecek bir romantik komedi. Matthew McConaughey'in son yıllardaki vasatı aşamayan performanslarından sonra, bu film hiç olmazsa "idare eder" olmuş. Büyük Amca rolünde artık gerçekten yaşlanan ve iyice babasına benzeyen Michael Douglas filmin en komik sahnelerini yaratıyor. Bir hatun kişi ile birlikte çekirdek çitleyip izlemek için ideal.  (6)

125. The Fourth Kind

Alaska'da açıklanamayan kayıp vakalarını uzaylılara bağlayan ve bunu yaparken de bir psikoloğun kurbanlarla yaptığı görüşmelerin gerçek video kayıtlarını kullanan ilginç bir film. DİKKAT SPOILER! "Katilin uşak olduğunu" bilmek seyir zevkinizi bozacaksa buradan sonrasını okumayın. Gerçek video kayıtları diye sunulan çekimlerin tamamen sahte ve kurgu olduğu ortaya çıkınca Amerika'da film topa tutulmuştu. Ama bence o kadar da kötü değil. Sahte ya da gerçek, film ürpertmeyi başarıyor. (6,5)    

126. Julie and Julia

Yemek kitapları yazarı Julia Child'ın 1950'lilerdeki hikayesi ile günümüzün blog yazarı Julie Powell'ın hayatını paralel bir kurguyla anlatan lezzetli bir komedi. Julia rolü ile kariyerinin 16.Oscar adaylığına uzanan Meryl Streep şüphesiz filmin en güçlü halkası. Öyle ki, film sadece Julia'yı anlatsaymış daha mı iyi olurmuş diye düşünmeden edemiyor insan. (7)

127. A Serious Man

(6)

128. Crazy Heart

Jeff Bridges'ın Crazy Heart ile En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını alması sürpriz olmadı. Çünkü film “Oscar kazandıran formül”ün tüm bileşenlerine sahip: Uzun yıllardan beri sinemaya hizmet etmiş, tüm Hollywood camiası tarafından saygı gören, birkaç kere aday olmasına rağmen Oscar heykelciğini hiç alamamış, yaşı da artık kemale ermiş iyi bir aktör. Malzeme de çok uygun: sarhoş, sakallı, göbekli ve gözden düşmüş bir şarkıcı rolü. Ama Bridges’ın hakkını da vermek lazım, Crazy Heart’ta gerçekten iyi oynuyor. (7,5)

129. Precious

Filmin başından hoş duygular ile kalkmadığım kesin.Çok rahatsız edici bir konu, çok iç karartıcı bir hikaye. "Bir film koyalım da güzel güzel seyredelim" diyenlerin uzak durması lazım. Oyunculuk performansları ise görmeye değer. Şimdiye kadar sadece komedi rolleri ile tanınan Mo’Nique, Precious’taki acımasız ve rahatsız anne rolüyle herkesi şaşırttı ve Oscar'ı çatır çatır aldı. Filmin sonunda Mo’Nique ve Mariah Carey’nin karşılıklı oynadıkları bir sahne var (evet, bildiğimiz Mariah Carey). Karşısında döktüren Mo’Nique’i izlerken, Mariah’nın aklından geçen düşünceler gözlerinden açıkça okunuyor: “vay canına, bu iş beni aşar, ben şarkıcılığa geri döneyim” (7)

130. The Blind Side

Şimdiye kadar sıradan romantik komedilerde vasatı aşamayan performanslarına alıştığımız Sandra Bullock, yaşanmış bir hikayeyi beyazperdeye taşıyan The Blind Side’da kendi standardının çok üstüne çıkıyor. Akademi bu tür çıkışları pek sever ve hemen Oscar'ı yapıştırır. Film de kötü değil, bir kere anlatılan karakterlerin şu an hala Amerika'da yaşıyor olduklarını bilmek etkileyiciliği arttırıyor. Özellikle en sonda gerçek Michael Oher ve Leigh Anne'in görüntüleri perdeye yansıdığında "hislenmemek" mümkün değil. (7,5)

131. Saw VI

(6)

132. A Perfect Getaway

(5.5)

133. The Bad Lieutenant

(4)

134. The Invention of Lying

(7)

135. Invictus

(7.5)

136. The Boondock Saints II

Filmin ortalarında bir yerlerde şu iki kardeşi kulaklarından tutup, kafalarını birbirine tokuşturmak geldi içimden. (3) 

137. Shutter Island

(8)

138. Alice in Wonderland

(7,5)

139. The Lovely Bones

(6)

140. The Lightning Thief

(7)

141. Everybody's Fine

(7)

142. Edge of Darkness

(8)