30 Kasım 2018

110. Christopher Robin


Yüz Hektar Ormanından ayrıldıktan yıllar sonra bir yetişkin olarak karşımıza çıkan ve artık gayet meşgul bir iş adamı olan Christopher Robin, bazı tesadüfler sonucu çocukluk arkadaşı Winnie the Pooh ile yeniden karşılaşıyor. Çocukluktan ebeveynliğe geçiş sürecinde Christopher Robin o eski hayalperestliğini kaybetmiş, hırs küpü ama mutsuz bir bordro mahkumu olmuş. Aradan seneler geçmesine rağmen hala tüm saflığını koruyan iyimser oyuncak ayımız Pooh, ekibin diğer üyeleri Tigger, Piglet ve İyor ile birlikte Christopher'ın hayattaki  asıl önemli şeyleri yeniden keşfetmesine yardımcı oluyor.  

Bu fantastik masalı elbette çocuklar da severek izler, ama verdiği mesajlar dikkate alındığında Christopher Robin sanki daha çok hayat koşuşturmacası içinde kaybolup gitmiş yetişkinler için yapılmış bir film gibi duruyor. Hikayenin ana unsurları Steven Spielberg'in yıllar önceki Robin Williams'lı Julia Roberts'lı Hook filmine çok benziyor. Özellikle sevimli Poo'nun hayat ile ilgili kelime oyunları içeren felsefi gözlemleri çok eğlenceli ("people say nothing is impossible, but I do nothing every day"). İçindeki çocuğu öldürmek istemeyenler mutlaka izlemeli.

Benim Notum: 7,5 / 10


29 Kasım 2018

109. The Ballad Of Buster Scruggs


Netflix sinema izleme alışkanlıklarımızı değiştirmeye devam ediyor. Ben de yıllarca "film sinemada izlenir" ilkesinin bayraktarlığını yaptım ama, görünen o ki değişen zamanlara ayak uydurmaktan başka çaremiz yok. Joel ve Ethan Coen kardeşlerin yeni filmi sinemalara gelmiyorsa ve sadece Netflix'te gösteriliyorsa, biz de mecburen evde izleyeceğiz.  

Coen biraderlerin son Venedik Film Festivalinde en iyi senaryo ödülü alan filmi Vahşi Batı'dan altı kısa öyküyü bir araya getiriyor. Bu altı öykünün her biri western filmlerinden aşina olduğumuz tanıdık bir temayı odağına alıyor. Örneğin bir bölümde ıssız bir kasabanın ortasında klasik bir düello sahnesi işlenirken, başka bir bölümde at arabaları ile kervan halinde göç eden ilk yerleşimciler konu ediliyor. Hikayelerin ortak özelliği Coen kardeşlere özgü bir kara mizah duygusunun sürekli ön planda olması. Hınzır bir senaryo en dramatik olması gereken anlarda dahi suratımıza bir gülümseme yerleştirmeyi başarıyor. Silahlı çatışma sahnelerindeki oldukça kanlı şiddet de erken dönem Coen filmlerini (Blood Simple, Fargo, vb.) hatırlatıyor. 

The Ballad Of Buster Scruggs'ı izlerken ben epey eğlendim. Elbette bazı bölümler diğerlerinden daha iyi. Örneğin ben Tom Waits'li dördüncü bölümü (All Gold Canyon) ve Zoe Kazan'lı beşinci bölümü (The Gal Who Got Rattled) çok sevdim, altıncı ve son bölümü ise çok gereksiz buldum. Ama toplamına bakıldığında, özellikle Coen hayranlarını mest edecek ilginç bir western antolojisi.   

Benim Notum: 7,5 / 10   

28 Kasım 2018

108. Whitney


Altı sene önce, henüz 48 yaşındayken bir otel odasında ölü bulunan dünyaca ünlü şarkıcı Whitney Houston'ın hayatına samimi ve dokunaklı bir bakış. Touching the Void ve The Last King of Scotland gibi filmleriyle hatırladığımız İskoç yönetmen Kevin Macdonald'ın çektiği belgesel, Whitney'nin parlak sahne ışıklarının ardındaki yürek burkan öyküsünü, en yakınındaki kişilerin tanıklıklarıyla aktarıyor. Görüşmelerin ve videoların kronolojik bir akışla sunulması, yaşanan trajedinin gözlerimizin önünde oluşmasına fırsat veriyor. 

Kevin Macdonald'ın filmi klasik bir yaklaşımla genç yıldızın şöhret basamaklarını yavaş yavaş tırmanmasını anlatmakla vakit kaybetmiyor. Filmin daha 25. dakikası civarlarında Whitney Houston tüm dünyaca tanınan, şarkıları arka arkaya listelerde 1 numara olmuş, albümü milyonlar satan bir yıldız mertebesine ulaşıyor zaten. Film daha çok bundan sonrası ile ilgileniyor. Uyuşturucunun gencecik bir insanı nasıl yaşayan bir ölüye dönüştürdüğünü gösterirken, bir yandan da bu bağımlılığın sebeplerini araştırıyor. Filmi izlerken Whitney Houston'ın hayatının, yine birkaç sene önce belgeselini izlediğimiz Amy Winehouse ile ne kadar çok paralellikler içerdiğini düşündüm. Yine kızının şöhretinden faydalanmaya çalışan açgözlü bir baba, yine uyuşturucu ve yine çok genç yaşta yitip giden müthiş bir yetenek.

Benim Notum: 7,5 / 10    

26 Kasım 2018

107. Fantastic Beasts: The Crimes of Grindelwald

İki sene önceki ilk Fantastic Beasts filminde de senaryoyu zayıf bulmuş, ama 1920'lerin New York'unu yeniden yaratan göz alıcı prodüksiyon tasarımı ve Newt Scamander'ın çantasından çıkan tuhaf hayvanların sevimliliği hatrına o sürükleyici olmayan hikayeye katlanmıştım. Bu kez hem hayvanlar daha geri planda, hem de öykü ilkinden de daha ruhsuz. Bir lüzumsuz karakter enflasyonu ve alt öykü çorbası içerisinde kim kimin kardeşiydi, kim kimin babasıydı diye meraklanmamızı bekliyor J.K.Rowling. Ama bu sıkıcı hengamede bir süre sonra kimin ne olduğu da artık pek umurumuzda olmuyor doğrusu. Sadece Rowling'in dağınık senaryosu değil, David Yates'in tembel yönetmenliği de bu filmde artık dibe vurmuş. Abartmıyorum, film boyunca 7-8 kere esnedim. Çok da meraklısı olmadığım Harry Potter filmleri bile bunun yanında başyapıt gibi kalır. Sadece başarılı görsel efektler ve  Jude Law'un keşke daha fazla süre alsaydı dedirten Dumbledore performansı için 10 üzerinden 5.

Benim Notum: 5 / 10

23 Kasım 2018

106. Overlord

1944'te II.Dünya Savaşının sonlarına doğru Normandiya çıkarması ile başlayıp Paris'in kurtarılması ile biten bütün bir sürecin müttefik kuvvetler arasındaki kod adı Overlord Operasyonu imiş, bunu da bu film sayesinde öğrenmiş oldum. İşte bu harekat esnasında, bir Fransız köyüne saklanan bir grup Amerikalı asker, burada Nazilerin insanlar üzerinde deneyler yaptığı gizli bir laboratuarı ortaya çıkartıyorlar. Julius Avery'nin yönetiği film savaş filmi janrı ile zombi filmleri alt türünü birleştirmeyi deniyor. Açılıştaki paraşütçü taburunun yanan bir uçaktan atladığı 15 dakikalık nefes kesen harekat görüntüleri ile başlayan film, askerler köye yerleştikten sonra bir süre ayağını gazdan kesiyor. Bir evin içinde geçen ve "sen bi koşu köy meydanına git, başka askerler var mı bak", "şimdi sen de ilk giden arkadaşlarının peşinden git" gibi anlamsız konuşmalarla ve gidip gelmelerle geçen bu bölümde tempo iyice düşüyor. Neyse ki, ikinci yarıda Nazilerle çatışmaların başlamasıyla film yine toparlıyor. Bir diğer temel sorun da şu ki, zombi filmi olmaya soyunan bir filmde yeterince zombi yok. Sadece iki sahnede canavara dönüşmüş ve bir türlü öldürülemeyen bir adet zombi filmdeki iyi karakterin peşinden kovalıyor. Ama o sahnelerin de gerilimi yerinde, hakkını yemeyelim. Tıpkı açılıştaki tek plan çekilen uçaktan atlama sahnesi gibi, en sondaki yine tek plan çekilen yıkılan binadan kaçış sahnesi de "bunu nasıl çekmişler" dedirtiyor. Korkutucu bir zombi filmi olmaktan ziyade, iyi çekilmiş savaş sahneleri ile sınıfı geçen vasatın üzeri bir aksiyon Overlord.

Benim Notum: 7 / 10 

22 Kasım 2018

105. Widows


Liam Neeson'ın liderliğindeki dört kişilik bir hırsızlık çetesinin üyeleri bir soygun sırasında öldürülünce, onların soyduğu başka bir siyahi suç örgütünün patronu geride kalan eşlerin peşine düşüyor. Yönetmen en iyi film Oscar'ı almış "12 Years a Slave"in yönetmeni Steve McQueen, senaryo yazarı da "Gone Girl"ün yazarı Gillian Flynn olunca insan daha sinemaya giderken iyi bir şeyler bekliyor zaten. Ve Widows bu beklentiyi fazlasıyla karşılıyor. 

Öncelikle kadro: Filmin oldukça kalabalık oyuncu kadrosundaki herkes birinci sınıf iş çıkartmış. Elbette Viola Davis ya da Elizabeth Debicki gibi öne çıkan performanslar var, ama büyüklü küçüklü tüm roller için mükemmel casting tercihleri yapılmış. Örneğin geçen seneki Get Out'ta iyi adam olarak izlediğimiz Daniel Kaluuya bu kez insanın kanını donduran bir mafya elemanı portresi çiziyor. Kadrodaki her rol için "bu adamın/kadının hikayesini ayrıca izlemek isterdim" diye düşünüyorsunuz. Bu da başta oyuncuların sonra da senaryo yazarının mahareti. 

Steve McQueen çok ilginç çekim tercihleriyle mekan duygusunu başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor. Örneğin bir sahnede politikacı Colin Farrell fakir bir mahallede bir konuşma yapıyor ve sonrasında evine gitmek üzere yardımcısıyla birlikte arabaya biniyor. Bu sekansta biz bir yandan arabanın içindeki konuşmaları dinlerken, arabanın ön kaportasına monte edilmiş kamera, dört dakikalık yolculuk boyunca arabanın içini değil, çevreyi gösteriyor. Ve sadece dört dakikalık kısa bir yolculuk sonrasında, bakımlı çim bahçeleriyle ultra lüks malikanelerin olduğu mahalleye geliyoruz. Chicago'da birbirine komşu yaşayan toplum kesimleri arasındaki gelir uçurumu bundan daha çarpıcı anlatılamaz.

Widows bir soygun filminden ziyade, içinde soygun olan bir drama. Yönetmen Steve McQueen, soygun filmi alt türünü daha çok bir çerçeve olarak kullanmış, çerçevenin içine de günümüz Amerika'sından ırkçılık, şehirlerdeki artan suç oranı, politikacıların yozlaşmışlığı, kadına şiddet gibi ciddi temaları yerleştirmiş. Politik alt metinleri, anlatımı ve oyuncularıyla sağlam bir film.

Benim Notum: 8 / 10





19 Kasım 2018

104. Crazy Rich Asians


İki gün üst üste Uzak Doğu kökenli Amerikalıları odak noktasına alan romantik komediler denk geldi. Netflix filmi "To All The Boys"dan sonra, bu kez hem bütçe hem de hasılat bakımından çok daha büyük ölçekli bir yapım ile karşı karşıyayız. Crazy Rich Asians şimdiye kadar 240 milyon dolarlık bir gişe hasılatı yaptı ve Amerika'da bu senenin en çok izlenen filmlerinden biri oldu. 

Kevin Kwan'ın aynı adlı bestseller romanından sinemaya uyarlanan film, Çin asıllı New York'lu ekonomi profesörü Rachel Chu'nun, sevgilisi Nick'in ailesi ile tanışmak üzere Singapur'a gidişini ve orada geçirdiği yaklaşık bir haftayı anlatıyor. Singapur'a vardıklarında Rachel, Nick'in şehrin neredeyse yarısının tapusunu elinde bulunduran, inanılmaz zengin ("crazy rich") bir aileye mensup olduğunu öğreniyor ve önyargılı, katı bir anneye kendini kabul ettirmeye çalışıyor. Crazy Rich Asians, kalıplaşmış romantik komedi formüllerini kullansa da, çok yetenekli oyuncular ve senaryodaki birkaç küçük çalım sayesinde baştan sona keyifle izlenen bir filme dönüşüyor. İki saat boyunca önümüzden akıp geçen göz alıcı mekanlar, kostümler ve o leziz yemekler filmin cazibesini arttırıyor. İşin ilginç tarafı, bu spektaküler zenginlik ve şatafat görüntüleri önceleri seyirciyi tavlayan bir unsur olarak kullanıma sokulurken, film ikinci yarısında içi boş, duygusuz bir zenginliğin nasıl bunaltıcı ve rahatsız edici olabileceğini hissettiren tuhaf bir melankoli yaratmayı da başarıyor. Başroldeki Constance Wu ve Uzak Doğu sinemasında artık bir efsane olan Michelle Yeoh çok iyiler. İlk bakışta sinir bozucu olacakmış gibi görünen bir tipe sahip rap şarkıcısı Awkwafina ise senaryoya büyük katkı sağlıyor ve filmin en komik anlarına imza atıyor. Tam bir Cumartesi akşamı evde eşinizle ya da sevdiceğinizle birlikte izlenebilecek  tarzda, kalbinizi ısıtacak sevimli bir romantik komedi ("evde" diyorum, çünkü sinemalarda vizyona girmeyecek).

Benim Notum: 7,5 / 10

18 Kasım 2018

103. To All the Boys I've Loved Before

16 yaşındaki Lara Jean, asıl hoşlandığı oğlanın ilgisini çekebilmek için okuldaki başka bir çocukla numaradan çıkmaya başlıyor. Önce karşılıklı anlaşma şeklinde başlayan bu düzmece beraberlik bir süre sonra duygusal bir boyut kazanıyor. Amerikalı yazar Jenny Han'ın aynı adlı kitabından uyarlanan ve Netflix tarafından çekilmiş bir ergen romantizmi hikayesi. Çok düşük beklentilerle izlemeye başladığım ama karakterlerin sempatikliği ve senaryonun kıvraklığı sayesinde sonuna kadar ilgimi ayakta tutmayı başaran şirin bir film olmuş. Yine bir Netflix dizisi olan 13 Reasons Why ile hemen hemen aynı evrende geçen, ama onun gibi depresif ve melodramatik olmayan eğlenceli bir yapım. Şans verilebilir.

Benim Notum: 7 / 10

17 Kasım 2018

102. The Miseducation of Cameron Post

1993 yılında geçen hikayemiz, eşcinsel eğilimleri ailesi tarafından fark edilen lise çağındaki Cameron adlı bir genç kızın Amerika'daki hıristiyan dönüştürme terapisi merkezlerinden (christian gay conversation camp) birine gönderilmesini anlatıyor. Yönetmen Desiree Akhavan’ın Emily M. Danforth'un romanından sinemaya uyarladığı film, bu sene LGBT dönüştürme merkezleri üzerine çekilmiş iki yapımdan biri (diğeri de Türkiye'de henüz gösterime girmeyen Boy Erased). Film gerçek bir olayı anlatmasa da, konu edilen merkezler 90'lı yıllarda Amerika'da gerçekten varmış. Dindar aileler çocuklarını bu merkezlere gönderip onları hem "tedavi" ettirmeye, hem de dindar hale getirmeye çalışırlarmış. Kendini yargılama, geçmişini silme ve dine sarılarak kendini kurtarma üzerine kurulu bu beyin yıkama programları elbette çocuklarda bir suçluluk duygusu yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Filmimizde anlatılan hikayede de öyle oluyor. "İyileşme"nin ne olduğunu anlamadan, kendilerinden nefret ederek iyileştirildiklerine inanan gençler, aslında hiçbir şeyin değişmediğini sonunda görüyorlar. Başroldeki Chloe Grace Moretz ve “American Honey”den tanıdığımız Sasha Lane, filmin genel havasına uygun, sade bir performans sergiliyorlar. Son derece düz bir çizgide ilerleyen senaryo, sanki daha derinlere gitme fırsatı varken böyle bir tercihte bulunmuyor ve film deyim yerindeyse başladığı gibi bitiyor. "Eh işte" denebilecek filmlerden.

Benim Notum: 6 / 10

16 Kasım 2018

101. Climax

Ta 2002'de Monica Belluci'li Irreversible ile seyirciyi sarsan Gaspar Noe 16 yıl sonra (vay be o kadar olmuş mu) benzer atmosferde bir film ile geri dönüyor. Hatta, tıpkı Irreversible'deki gibi filmin en sonunda çıkması gereken kayan yazılar ve bir görüntü en başta perdeye yansıyınca, acaba Noe yine hikayeyi geriye doğru mu anlatacak dedim, ama öyle değil, bu sefer akış kronolojik. Fransız dansçılardan oluşan bir grup gösterilerinin provasını yapmak üzere boş bir okul binasında buluşuyorlar. Önce bir parti havasında başlayan gece, içtikleri sangrianın içine bir ilaç atıldığını öğrendikten sonra bir toplu cinnet seansına dönüşüyor. Climax, aslında birbirinden kalın çizgilerle ayrılabilen üç ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde nefis bir dans sekansı ile açılışı yapıyoruz. Tek plan olarak çekilen ve üzerinde epey çalışıldığı belli olan bu bölümde kamera yukarı çıkıyor, aşağı iniyor, dansçıların arasında dolaşıyor ve o enerjiyi hiç kesintiye uğratmadan seyirciye yansıtıyor. İkinci bölümde dansçıları daha yakından tanıdığımız (ve aşırı 18+ bir içeriğe sahip) ikili üçlü sohbetleri izliyoruz. Son perde ise yine tek plan çekilen, kameranın sadece dans salonunda değil, binanın içindeki odalarda koridorlarda dolaşıp durduğu, kabusa benzer toplu çıldırma bölümü. Gaspar Noe'nun biçimsel denemelerinin, kamera hareketlerinin ilginç olduğunu düşünsem de, bu "ne yapsam da sınırları zorlasam, bir sansasyon yaratsam" motivasyonunu biraz fazla hesaplı kitaplı buluyorum. Climax iyi başlıyor ama giderek izlemesi zor bir hal alıyor.

Benim Notum: 6,5 / 10 

13 Kasım 2018

100. Bohemian Rhapsody

Arabasında hala Bohemian Rhapsody şarkısına kafa sallayan, elindeki sanal gitarı çalarken bağıra bağıra I Want To Break Free'nin tüm sözlerini baştan sona söyleyebilen büyük bir Queen hayranı olarak bu filmin mükemmel olmasını çok istedim. Bir senedir dönen fragmanlarını her izlediğimde heyecanlandım. Peki sonuç: Queen müzikleri ile iki saat geçirmek ne olursa olsun güzel deneyim. Ama Bohemian Rhapsody iyi bir film değil maalesef. Sanki birisi Queen'in wikipedia sayfasındaki bilgileri alıp, son derece basit bir giriş gelişme sonuç formatı uygulamış, arka plana da Queen'in Greatest Hits albümünü koymuş gibi. Filmin bir sahnesinde Freddie ve grup üyeleri bir plak yapımcısına müziklerinin nasıl basmakalıp ve geleneksel olmasını istemediklerini anlatıyorlar. Eh, Queen'in müziği asla öyle değildi ama onlar hakkında yapılan film ne yazık ki son derece klişe ve sıradan. Aslında yetenekli bir yönetmen diye bildiğimiz Bryan Singer (The Usual Suspects, X-Men) bir müzik yıldızının biyografi filmi reçetesindeki bütün kutucukları işaretlemiş. Gerçek hayattaki Freddie Mercury gibi sıradışı ve cesur olmak yerine, yüzeysel kalmayı ve güvenli sularda dolaşmayı tercih etmiş. Herkeslerin yerlere göklere sığdıramadığı Rami Malek'in performansını da ben fazla teatral, fazla ağdalı, fazla hırslı buldum. Yalnız filmin bir konuda hakkını vereyim, en sondaki Live Aid sekansı çok başarılı. Son 20 dakikaya gelene kadar 6 olan notum, 1985'teki Wembley konserini birebir yeniden canlandıran bu nefes kesici bölüm ile birlikte yarım puan arttı. Filmi izledikten sonra şuradaki gerçek Live Aid görüntülerine göz atanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacak.

Benim Notum: 6,5 / 10




11 Kasım 2018

99. Apostle

Endonezya yapımı The Raid filmleri ile tüm dünyada ciddi bir hayran kitlesine sahip olan (ki o filmleri ben de pek severim) yönetmen Gareth Evans'ın Netflix için çektiği Apostle, kız kardeşi bir tarikat tarafından kaçırılmış bir adamın izole bir adadan onu kurtarma çabalarını anlatıyor. Filmin ilk bir saatini kaplayan, tarikatın içine sızma bölümleri belli bir gerilim ve merak duygusunu uyandırmayı başarıyor. Evans'ın tekinsiz bir atmosfer yaratmadaki becerisi bu bölümlerde seyirciyi hikayeye bağlıyor. Ancak sonra doğaüstü güçlerin, cadıların filan devreye girmesiyle film bir suç geriliminden çıkıp, düpedüz korku filmi sularında seyretmeye başlıyor. Son yarım saatte ise, hikayeye hiçbir katkı sunmayan gereksiz aşırılıktaki şiddet sahneleriyle Hostel ya da Saw tarzı bir işkence pornosuna dönüşüyor. Bu son bölümde hikaye akışındaki kopukluklar da sanki proje biraz aceleye getirilmiş gibi hissettiriyor. Gareth Evans'ın The Raid filmlerinden sonraki işini merakla bekliyordum ama Apostle hevesimi kursağımda bıraktı diyebilirim.

Benim Notum: 6 / 10

10 Kasım 2018

98. American Animals


Sıradan hayatlarına bir heyecan katmak isteyen Kentucky'li dört üniversite öğrencisi bir soygun yapmayı planlıyorlar. Ama bu alıştığımız türde bir banka, müze, vesaire soygunu değil. Üniversite kütüphanesinde bulunan, Charles Darwin dahil bazı önemli bilim adamlarının çok nadir bulunan orjinal kitaplarını çalmak ve koleksiyonculara satmak üzere bir plan yapıyorlar. Ancak hepsi de iyi aile çocukları olan bu akılları bir karış havada gençler bol bol soygun filmi izleyerek bu işi kotarabileceklerine inanıyorlar, ve elbette yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. 

Daha önce The Imposter adlı ilginç belgeseli ile tanıdığımız İngiliz yönetmen Bart Layton'ın çektiği film 2004 yılında gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyor. Genelde böyle gerçek yaşam hikayelerinde, gerçek hayattaki karakterler filmin sonunda şöyle bir görünürler. American Animals'da ise gerçek kişilerle yapılan röportajlar filmin aralarına serpiştirilmiş. Bu da filme bir yarı-belgesel havası katmış. Filmin son derece ilginç bir kurgusu da var: örneğin sahne geçişlerinde gerçek hayattaki kişi ile başlayan bir cümle, filmdeki oyuncunun repliğiyle devam edebiliyor. Bu geçişler biraz bu senenin başında izlediğimiz "I Tonya"yı da hatırlatıyor. Filmin düpedüz suç işleyen bu dört şaşkına sempati duymamızı isteyen ahlaki duruşunu biraz problemli bulsam da, Bart Layton'ın dinamik anlatımı ve "Reservoir Dogs"dan "Ocean's Eleven"a birçok filme yaptığı göndermelerle eğlenceli olmayı başaran iyi bir suç gerilimi. 

Benim Notum: 7,5 / 10



4 Kasım 2018

97. Müslüm



Müslüm Gürses'in bu topraklardan çıkan en iyi yorumculardan biri olduğunu, o henüz "Nişantaşı eliti" tarafından keşfedilmeden önce de söyleyenlerdenim. Başkalarından dinlemeye alıştığınız şarkıları bir de Müslüm Gürses yorumu ile dinlediğinizde onun o buğulu derin sesiyle aynı şarkıya nasıl bambaşka bir ruh kattığını görürsünüz. 2013'te henüz 59 yaşında vefat ettiğinde çok üzülmüştüm; kıymetini bilemediğimiz değerlerden biri olduğunu düşünürüm. İşte Hakan Kırkavaç (Ketche) ve Can Ulkay'ın yönettiği film, yeterince tanımayan milyonlara onu tanıtacak, bir anlamda bir vefa projesi olmuş. Milyonlar demişken, film daha ilk haftasında yaklaşık 1,5 milyon seyirci tarafından izlendi, toplam rakamın 5 milyona ulaşması bekleniyor. (Sonradan gelen edit: 5 milyonu geçti bile...)

Gerçek adıyla Müslüm Akbaş'ın geçmişinde zorluklar yaşadığını duymuştum ama bu kadar acı çektiğini bilmiyordum. Bu hayat hikayesini senaryo diye bir film yapımcısına verseniz "ya yok, dramı biraz fazla kaçırmışsınız, bir insanın başına bu kadar felaket gelemez" der. Ama izlediklerimiz gerçek. Müslüm Gürses'in gittiği "uzun ince yol" meğer çok keskin dikenlerle doluymuş. Filmde, acılarla yoğrulmuş bu hayat izleyiciye etkileyici bir şekilde aktarılıyor. Hayatın sillesini defalarca yese bile sakin kalabilmiş, acısını gizli yaşamış bir adamın hikayesi ciğerimizi delip geçiyor. Yalnız bazı sahnelerde ajitasyonun ayarının biraz kaçtığını düşünüyorum. Örneğin aile içi şiddet sahneleri bu kadar kör gözüm parmağına şeklinde değil de, daha üstü kapalı, daha ima ederek aktarılabilirdi. Hikaye akışında da bazı yerlerde kopukluklar var. Örneğin şarkıcılığının ilk yıllarında Müslüm kardeşi Ahmet'le birlikte yaşamaktayken, filmin ortalarında bir yerde Ahmet bir anda ortadan kayboluyor ve yaklaşık bir saat boyunca hiç görünmüyor. En sonda yapılan bir flashback'le üzücü gerçeği öğreniyoruz  öğrenmesine ama bu arada "Ahmet'e ne oldu" sorusu sürekli aklımızı kurcalayıp duruyor. Burada kurgu daha iyi yapılabilirdi.

Belli ki Timuçin Esen bu rol için çok iyi hazırlanmış ve çok emek vermiş. Müslüm Baba rolünü bir elbise gibi üstüne geçirmiş; birçok sahnede aktör Timuçin gözümüzden kayboluyor, sanki gerçekten Müslüm Gürses'in gençliğini izliyoruz. Ben Muhterem Nur'u oynayan Zerrin Tekindor'un performansını da çok beğendim. Onun senaryoya dahil olması ile birlikte film sanki bir seviye üste çıkıyor. Filmde gözlerimi daha çok yaşartan anların, yukarıda bahsettiğim ajitatif bölümlerden ziyade, Tekindor'lu sahneler olduğunu da söylemeliyim. Müslüm'ün ergenlik dönemini oynayan ve hiçbir oyunculuk tecrübesi olmayan Şahin Kendirci ise belki de filmin asıl sürprizi.

Melodram dozu bazen biraz aşırıya kaçsa da, büyük bir özen ve maharetle çekildiği belli olan, çok iyi oyunculuklarla duygusunu seyirciye geçirmeyi başaran, efsanenin anısına yakışır bir yapım Müslüm. 

Benim Notum: 7,5 / 10 

1 Kasım 2018

96. Mandy

Gözlerden uzak bir ormanda, sakin bir yaşam süren bir çiftin hayatı, bir gece evlerine baskın düzenleyen bir hippi tarikatı tarafından alt üst ediliyor. Eşi Mandy vahşice öldürülen Red (Nicolas Cage) testereli, baltalı aşırı kanlı bir intikam yolculuğuna başlıyor. Üç başlık aşağıda "Sorry to Bother You" için yazdığım yazıda, "daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor" demiştim; erken konuşmuşum. Panos Cosmatos'un filmi ateşlendiğiniz bir gecede gördüğünüz rüyalara benziyor, hatta kabuslara demek belki daha doğru. Filmin ilk yarım saati boyunca "bu ne deli saçması" diyerek filme direndim biraz. O dakikalarda notum 4,5 filandı. Ama sonra, izlediklerimde mantık ve gerçeklik aramayı bırakıp, kendimi Cosmatos'un halüsinatif  dünyasına bıraktım, o kırmızı renklere ve rahmetli Jóhann Jóhannsson'un büyülü müziklerine teslim oldum. Ve tuhaf bir şekilde kendimi sonuna kadar filmi ilgiyle izlerken buldum. Artık kariyerinin sonlarına geldi dediğimiz Nicolas Cage, filmin grindhouse havasına çok uygun bir seçim olmuş. Bu "kafası iyi" film seyirciyi ikiye bölecek, kimi nefret edecek, kimi bir kült film mertebesine yükseltecek. Ben ortalarda bir yerdeyim. Yeni ve enteresan şeyler denemiş, dikkate değer bir film Mandy. Ama uyarımı da yapayım: herkese göre değil, ve kesinlikle 18+.

Benim Notum: 7 / 10

31 Ekim 2018

95. Halloween

Film başlayıp da, daha ikinci dakikada perdede Haluk Bilginer görününce, önce "acaba yanlış salona mı girdik" diye düşündüm. Neyse sonra Michael Myers lafları filan geçti de hah tamam dedim. Sinemaya gitmeden önce oyunculara detaylı bakmamıştım. Meğer bizim Haluk Bilginer filmde, hem de epey önemli bir role sahipmiş. Bu sanırım bir Türk oyuncunun bir Hollywood gişe filminde en uzun süre aldığı yapım olarak tarihe geçecek. Bilginer'e birazdan yeniden döneceğiz.

Halloween öncelikle yaşattığı nostalji duygusuyla dikkati çekiyor. Bu kez filmin yapımcılığını üstlenen orjinal Halloween'in yönetmeni John Carpenter ve başrol oyuncusu Jamie Lee Curtis, 40 yıl önceki ilk filmi hatırlatmak için ellerinden geleni yapmışlar. Filmin yönetmeni David Gordon Green olsa da birçok sahnede kulağına fısıldayan kişinin usta John Carpenter olduğu çok belli. Bir kere daha açılışta John Carpenter'ın o efsane müziğinin piyano tınılarıyla film maça 1-0 önde başlıyor ("neydi o müzik" diyenler şuraya tıklayabilir). Sonrasında da özellikle Cadılar Bayramı gecesindeki sahneler 80'ler "teen slasher" tür sinemasının bütün klişelerini ardı ardına sıralıyor. Bu janrın öncüsü olan bir filmin yeniden tanıdık sularda dolaşması hoş görülebilir. Ancak filmin korku sinemasında yeni ufuklar açtığını, örneğin geçen seneki Get Out gibi türe taze bir soluk getirdiğini söylemek de zor. Bir de bu 80'ler slasher filmlerinde hep göze batan bir aksaklık vardı, perdedeki karakterler sürekli yanlış tercihler yaparlar, mantıksız kararlar alırlardı; örneğin açmamaları gereken bir kapağı açmak, girmemeleri gereken bir odaya girmek gibi. 2018 model Halloween 80'leri yeniden yaşatırken maalesef bu kusuru da beraberinde almış getirmiş. Bu filmde de Michael Myers'ın kurbanları benzer şaşkınlıkları yapıp duruyorlar. Haluk Bilginer'in canlandırdığı doktor karakteri de çok iyi yazılmamış. Doktorun bazı eylemlerinin nedeni tam anlaşılamıyor, anlaşılsa da pek inandırıcı gelmiyor. Sonuç olarak, orijinal filme, hikayeye ve karakterlere saygıda kusur etmeyen, Carpenter hayranlarını memnun edecek ama geçmişi yad etmekten öte yeni bir şey sunamayan bol kanlı bir korku / gerilim filmi yeni Halloween.

Benim Notum: 6,5 / 10  

28 Ekim 2018

94. First Man

Bilim-kurgu filmleri sağolsun, artık uzay yolculuğu kavramını çok basit bir işlem gibi görüyoruz. Sanıyoruz ki astronotlar sabah evde kahvaltılarını yapıyor, sonra da uzay araçlarının kokpitine kurulup aya gidiyorlar. Whiplash ve La La Land'in Oscar'lı yönetmeni Damien Chazelle'in yeni filmi First Man bu işlerin o kadar kolay olmadığını anlatıyor. Film aya yolculuk ilgili sahnelere en sonda kısıtlı bir zaman ayırırken, asıl ağırlığı bu projenin hazırlık aşamasına ve yapılan fedakarlıklara veriyor. Bunu yaparken de aya ilk ayak basan insan Neil Armstrong'un aile yaşamına ve özellikle de yaşadığı bazı travmaların onu nasıl etkilediğine odaklanıyor. Bu, birkaç sene önceki Gravity misali, görsel efektlerin ön planda olduğu gösterişli bir bilim-kurgu aksiyonu değil. Aile içi ilişkilere önem veren, örneğin bir akşam yemeği sırasında Armstrong'un oğluna görevin tehlikelerini anlattığı sahne gibi dramatik anlar içeren sakin bir film. Yalnız Ryan Gosling'in bilinçli olarak sergilediği duygusuz ve soğuk Neil Armstrong yorumu bence hikayenin aleyhine işliyor. Armstrong mu gerçek hayatta böyle depresifti, yoksa Gosling mi böyle ruhsuz yorumlamayı tercih etti bilemiyorum, ama sonuçta bu "mahkeme duvarı" durumunun filme duygusal olarak bağlanmayı olumsuz etkilediği kesin. Öte yandan, Damien Chazelle eğitim ve görevle ilgili sahnelerde yeniden ilgiyi toplamayı başarıyor. Chazelle mümkün olduğunca gerçeğe sadık kalmaya çalışmış. Örneğin aya iniş bölümünde Houston'la yapılan telsiz konuşmaları gerçek konuşma kayıtları. Apollo 11'de o daracık kabinlerdeki klostrofobik his başarıyla yansıtılmış. Filmi izlerken, binlerce kişinin yıllar boyunca emek verdiği, kan, ter, gözyaşı içeren bu muazzam proje ile ilgili ne kadar az şey bildiğimizi farkettim. First Man, duygusal yönden problemli, ama teknik açıdan mükemmel bir film.

Benim Notum: 7 / 10

27 Ekim 2018

93. Sorry to Bother You

Bir telefonla pazarlama şirketinde işe başlayan siyahi genç Cassius Green, bireysel davranıp kariyer basamaklarını tırmanmakla, düzene karşı çıkıp bir isyana liderlik etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. İlk filmini çeken Boots Riley'nin yönettiği filmin daha önce gördüklerinizden çok farklı olduğu kesin. Riley hem sahne geçişleri, hem de görsel tarz olarak pek alışılmamış bir yöntem izliyor. Örneğin çağrı merkezindeki Cassius bir müşteriye telefonla bağlandığında, birden yer yarılıyor ve masası konuştuğu müşterinin mutfağına düşüyor. Ya da ekrandaki oyuncu durup dururken yan tarafa doğru dönüp "o patatesin hepsini bitirecek misin" diyor ama yanında kimse yok; bir saniye sonra mekan değişiyor ve bu cümlenin restoranda geçen bir sonraki sahneye ait olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda senaryoyu da yazan Boots Riley delice bir kurgu eşliğinde kapitalizm, ahlak, iktidar, yolsuzluk, ekonomi ve çalışma hayatı gibi pek çok konuya değinmeye çalışıyor ama bunların tamamında başarıya ulaştığı söylenemez. Örneğin, "beyaz ses tonuyla konuşan zenci" esprisi o kadar uzun sürdürülüyor ki, bir süre sonra sinir bozucu bir hal alıyor. Sonda yarı insan - yarı at yaratıkların ortaya çıktığı o tuhaf bölüm ise Robert Rodriguez'in "From Dusk Till Dawn"unu hatırlatan "WTF!.." anları içeriyor. Filmin hem tematik bakımdan hem de anlatım stili olarak çok orjinal olduğunu kabul etmekle birlikte, Boots Riley'nin absürd tarzının benim zevkime çok hitap etmediğini söyleyebilirim. Bende daha çok bir öğrenci filmi etkisi yarattı.

Benim Notum: 6 / 10

25 Ekim 2018

92. A Star Is Born


Dördüncü kez sinemaya aktarılmış bir öykünün (hatta bizim Sezen Aksu'lu, Bulut Aras'lı versiyonu da sayarsanız beşinci kez) bizi hala bu kadar etkileyebilmesinin temel nedeni hiç şüphe yok ki oyunculuklar. Kariyerinde artık düşüşe geçmiş alkol bağımlısı bir country rock şarkıcısı ile şöhret basamaklarının henüz başındaki bir yükselen yıldızın nafile aşkını anlatan klasik hikayede Bradley Cooper ve Lady Gaga son derece inandırıcı kompozisyonlar çiziyorlar. Filmi izledikten sonra "acaba bu iki yıldız gerçek hayatta da sevgili olabilirler mi" diye internette araştırma yaparken kendinizi bulabilirsiniz. Aralarındaki kimya müthiş çünkü. 

Lady Gaga'ya da geleceğiz ama filmin merkezinde bence Bradley Cooper var. "Hangover'daki komik adam" olarak tanıdığımız Cooper kariyerinin en iyi performansında, hasarlı bir ruhu nüanslı bir oyunla, minimum kelime kullanarak büyük bir başarıyla canlandırıyor. Bradley Cooper filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstlenmiş. Gerçek hayatta son derece abartılı ve frapan sahne kişiliğine alıştığımız Lady Gaga ise Ally rolünde tam tersine alabildiğine doğal ve samimi bir performans sergiliyor. O aşırı makyajlı şeytani ucube gidiyor, karşımıza İtalyan bir ailenin ürkek kızı geliyor. Lady Gaga, Ally'nin kendine güvensiz bir garson kızdan ışıltılı bir yıldıza evrilişini şaşırtıcı bir gerçeklikle perdeye taşıyor. Film aynı zamanda sanatçının içindeki saflığı öldüren günümüz müzik endüstrisinin ezici dinamiklerine eleştiri getirmeyi de ihmal etmiyor.

Müzikler tartışmasız filmin cazibesini arttıran en önemli faktörlerden. Bir film için özel olarak yazılmış şarkılar dendiğinde, uzun zamandır  bu kadar iyileriyle karşılaşmamıştık. 24 Şubat 2019 gecesi Oscar töreni sahnesinde Lady Gaga ve Bradley Cooper'ı "Shallow"u söylerken canlı canlı izleyecek olmak şimdiden nabzımı yükseltiyor. Umarım ki en iyi şarkı Oscar'ının yanına birkaç heykelcik daha ekleyecekler. Oscar gecesini heyecanla beklerken, şimdilik şununla idare edelim. 

Benim Notum: 8,5 / 10

21 Ekim 2018

91. Mamma Mia! Here We Go Again

ABBA'nın tüm bilinen şarkıları ilk filmde kullanılınca, bu filme daha az bilinen melodiler kalmış. Hikaye de sanki ilk filmde şarkı sözleri ile daha bir organik bağa sahipti. Burada bazı sahneleri şarkıya uyduracağız derken zorlama bölümler oluşmuş (örnek: Waterloo, Fernando, vb..). Filmin afişine ve fragmanına Meryl Streep ismini koymak ise düpedüz seyirciye saygısızlık, çünkü Streep filmde neredeyse 2 dakika filan görünüyor. Gerçi o göründüğü kısacık bölümde "My Love, My Life"ı ABBA'dan da daha iyi bir yorumla söyleyip gözümüzü yaşartıyor, o ayrı (o da ne güzel bir şarkıdır).

On yıl sonra böyle bir devam filmine gerek var mıydı tartışılır. Karakter sayısı iki katına çıkıyor, ama hikaye ilk filme göre zayıf kalmış. Öte yandan tüm aksayan parçalara rağmen, o güneşli Yunan adasına geri dönmek ve nefis müziklerle nostalji yapmak insanı iyi hissettiriyor. Mini bir Cher konseri de cabası. "Feel good movie" denen türün sözlük karşılığına konabilecek, zararsız sevimli bir müzikal.

Benim Notum: 6,5 / 10

19 Ekim 2018

90. Leave No Trace

Filmin açılışında Oregon'daki bir ormanın içinde medeniyetten uzakta kamp hayatı yaşayan bir baba ve kızıyla tanışıyoruz. Will (Ben Foster) ve Tom (Thomasin McKenzie) sanki Survivor'daymışçasına yosun, mantar ve yeşil bitkileri pişirerek, yağmur sularını içerek yaşıyorlar. Kaldıkları yer bir milli park sınırları içinde olduğu için bir süre sonra polis tarafından yakalanıyorlar. Sosyal hizmetler kurumu onlara yaşayabilecekleri bir ev, babaya da bir iş ayarlıyor. Ama anlıyoruz ki, özellikle baba Will toplum içinde yer alma konusunda zorluklar yaşayan bir adam. Yerleşik hayata adapte olma çabaları sonuçsuz kalınca kızıyla birlikte yeniden kaçıyorlar.  Yedi yıl önce Winter's Bone filmi ile Jennifer Lawrence'ı sinema dünyasına kazandıran kadın yönetmen Debra Granik, yine az sözcük kullanarak karakterlerinin duygularını seyirciye aktarmayı başarmış. Granik seyircisine güveniyor ve onları kaşıkla beslemek yerine, bu sakin akan baba-kız öyküsünde bir takım detayları seyircinin izledikçe yakalamasını bekliyor. Örneğin babada ters bir şeyler olduğunu hissedebiliyoruz, ama onun geçmişindeki travmaları ancak filmi izledikçe yavaş yavaş anlıyoruz. Yani en baştan biri çıkıp bize onun hayat hikayesini anlatmıyor. Granik, bir babanın hakları ya da bir aileyi zorla topluma kazandırmanın gerekli olup olmadığı üzerine sorular ortaya atıyor. Ama bu meselelerin herhangi biri üzerinde açık bir tutum sergilemiyor, bunun yerine onları genel anlatının unsurları olarak sunuyor ve izleyicinin kendi kararlarını vermesine izin veriyor. Tecrübeli oyuncu Ben Foster ruhu hasarlı Will'i başarıyla canlandırıyor. Kızı rolündeki Yeni Zelandalı genç aktris Thomasin McKenzie'nin ismini de (tıpkı Jennifer Lawrence'da olduğu gibi) bundan sonra çok duyacağız. Leave No Trace, Debra Granik'ten yavaş ama samimi bir karakter çalışması.

Benim Notum: 7 / 10

17 Ekim 2018

89. Bad Times at the El Royale

Yağmurlu bir gecede, şehirden uzakta başka müşterisi olmayan bir otele dört yabancı giriş yapıyor. Önce farklı farklı fasıllar halinde her birinin geçmişini öğreniyoruz. Sonrasında kaçınılmaz olarak bu dört hikaye otelde birbiriyle kesişiyor. Böyle tek mekanda geçen hikayeler ve zaman içerisinde ileri-geri atlayarak ilerleyen kurgular dediğimizde şüphesiz aklımıza hemen Quentin Tarantino ve özellikle de onun son filmi Hateful Eight geliyor. Filmin yönetmeni -daha önce Cabin the Woods ile dikkatleri çeken- Drew Goddard yetenekli bir genç sinemacı olsa da, bir Tarantino değil ne yazık ki. Evet Tarantino flashback'ler kullanıyor, ama bunun zamanlamasını çok ustaca yapıyor ve aralara da çok nefis diyaloglar serpiştiriyor. El Royale'de olayları farklı karakterlerin bakış açısıyla anlatma fikri önce ilginç geliyor. Ancak Goddard bu flashback meselesini biraz abartıyor ve zaman zaman hiç gereksizken yapılan geriye dönüşler filmin temposuna zarar verir bir hal alıyor. Örneğin tam finalde nefesimizi tutmuş ne olacak diye beklerken, perdedeki karakterlerden birinin askerlik günlerine dönmek bütün heyecanı kaçırıyor. Ve film boyunca "bu ilginç hikayeyi Quentin Tarantino  çekseydi kimbilir ne lezzetli bir şey olurdu" düşüncesi aklımızı terketmiyor.

Benim Notum: 6 / 10

16 Ekim 2018

88. Incredibles 2


Disney Pixar ortaklığının yeni ürünü Incredibles 2, tam 2004 yılındaki ilk filmin bıraktığı yerden devam ediyor. İlk filmin de yönetmeni olan Brad Bird (Ratatouille, Mission: Impossible - Ghost Protocol) "neden 14 yıllık bir ara" sorusuna "sadece devam etmiş olmak için zorlama bir iş yapmak istemedim, Parr ailesi ile ilgili iyi bir hikaye oluşmasını bekledim" diye cevap veriyormuş. İyi ki de beklemiş. Genelde devam filmleri ilk filmin seviyesini koruyamaz ama bu, ilk Incredibles'dan da daha iyi bir film. Yönetmen Brad Bird'ün animasyonlar arasında bir de Tom Cruise'lu Mission Impossible filmi çekmiş olması sürpriz değil, çünkü aksiyon sahnelerini tasarlamakta ve uygulamakta çok usta bir isim kendisi. Bir animasyon olmasına rağmen Incredibles 2'deki aksiyon sahneleri birçok animasyon olmayan aksiyon filminden daha heyecanlı, daha nefes kesici. Pixar'ın artık alıştığımız gösterişli animasyonunun ve özellikle Jack-Jack'in sürüklediği komik sahnelerin yanı sıra, besteci Michael Giacchino'nun 60'ların ajan filmlerini hatırlatan ve bol nefesli çalgılar içeren harika müziği filmin ana unsurlarından biri olup çıkıyor.  Koşuşturmacanın durduğu anlarda, aile bireyleri arasındaki dinamikleri izlemek keyifli. Ayrıca filmin "süper kahramanlık da bir şey mi, asıl zor olan iyi birer anne-baba olmak" şeklinde özetlenebilecek mesajını da beğendim. Kötü adam karakteri ilk filmdeki Sendrom'a göre biraz zayıf kalsa da, ailece keyif alarak izlenebilecek eğlenceli bir yapım.

Benim Notum: 7,5 / 10

13 Ekim 2018

87. Tully

Zaten iki küçük çocuğunun dertleriyle yeterince bunalmış olan 40'ına dayanmış orta sınıf aile annesi Marlo, yeni bir bebek daha dünyaya getirince fiziksel ve ruhsal olarak iflas etme noktasına geliyor. Önce itiraz etse de, kardeşinin ısrarıyla bir bebek bakıcısını işe almaya razı oluyor. Genç, güzel ve coşkulu dadı Tully çerçeveye girdikten sonra, Marlo'nun hayatı gözle görülür şekilde değişiyor. Bu değişimler önce olumlu yönde giderken, sonraları işler biraz raydan çıkmaya başlıyor. Charlize Theron tıpkı yıllar önce Oscar aldığı Monster filminde yaptığı gibi, bu rol için de kendini özellikle çirkinleştirmiş ve tam 20 kilo almış. Senaryo yazarı Diablo Cody ve yönetmen Jason Reitman'ı Juno ve Young Adult filmlerinden sonra yeniden bir araya getiren film, temelde postnatal depresyon (doğum sonrası depresyonu) denilen bir rahatsızlığı odak noktasına alıyor. Genç dadı Tully ile tükenmiş anne Marlo arasındaki ilişkiler önceleri ilgi çekici bir mecrada seyrediyor. Ama sonra bu ikilinin diyalogları ve eylemleri tuhaflaşmaya başlıyor ve hatta sonlara doğru "olur mu canım öyle şey" noktasına kadar geliyor. Gerçi en sondaki ifşaat ile taşlar yerine oturuyor ve bu garipliklerin nedeni anlaşılıyor (spoiler vermeyeyim), ama o noktaya gelene kadar hikayenin inandırıcılığı oldukça zedelendiği için yeniden filme bağlanmak biraz çaba istiyor.

Benim Notum: 7 / 10

10 Ekim 2018

86. Thoroughbreds


Bu aralar arka arkaya ilk filmini çeken genç yönetmenlerin sürpriz başarıları ile mest oluyorum. Michael Pearce (Beast), Bo Burnham (Eighth Grade) ve Aneesh Chaganty'den (Searching) sonra, şimdi de Cory Finley, belki diğerlerinden de parlak denebilecek bir giriş yapıyor yönetmenlik kariyerine. Aynı mahallede yaşayan, ilk bakışta birbirinden çok farklı iki çocukluk arkadaşı genç kızın karanlık bir hedef uğruna yakınlaşmalarını anlatan Thoroughbreds, nefis bir kara mizah da içeren bir gerilim filmi. Başrollerdeki Anya Taylor-Joy ve Olivia Cooke'un başarılı oyunları filmin hipnotik havasına katkıda bulunuyor.

Hikaye aslında oldukça basit, ama yönetmen Finley kamera hareketleri, kaydırmalı çekimleri ve simetri kullanımı ile filmi bambaşka bir deneyim haline getirebiliyor. Henüz 28 yaşındaki bir yönetmenin böylesine kendine güvenli, denemelere açık ama ne yaptığını bilen bir tarz tutturması gerçekten şaşırtıcı. Örneğin filmin sonlarına doğru önemli bir sahnede, kamera çerçevenin ortasındaki karaktere doğru çok yavaşça zoom yaparken, etrafta neler olduğunu görmüyoruz, ama seslerden anlayabiliyoruz. Herkesin herşeyi göstermek için can attığı bir devirde, böylesine soğukkanlı ve bilerek kendini kısıtlayan bir stili uygulayabilmek çok cesurca. Bu ismi bir yerlere yazmalı: Cory Finley. 

Benim Notum: 7,5 / 10

8 Ekim 2018

85. Venom

Özellikle Amerika'da eleştirmenler bu son Marvel çizgi-roman uyarlamasını yerin dibine batırmışlar, ama ben kötü bulmadım. Bir kere, sadece Tom Hardy'nin varlığı bile filmi suyun üzerinde tutmayı başarmış. Ayrıca gazeteci Eddie Brock (Tom Hardy) ile vücudunu ele geçiren simbiyot arasındaki dinamikleri keyifle izledim. Film sona erdiğinde bu "ikili"nin bir sonraki maceralarını görmek isteyeceğimi düşündüm. Filmin sorunları yok mu, var elbette. Öncelikle, Brock/Venom dışında neredeyse bütün karakterler  çok kötü yazılmış ve çok kötü oynanmış. Kız arkadaşı canlandıran, dört kez Oscar'a aday olmuş Michelle Williams kariyerinin dip noktası olarak bu rolünü gösterebilir. Kötü adamı canlandıran televizyon dizileri ile meşhur olmuş Riz Ahmed de sanki hala bir televizyon projesinde mesai yapıyormuşcasına ruhsuz, sıkıcı. Ayrıca senaryo da yer yer biraz aceleye getirilmiş gibi. Örneğin, uzaylı organizma Venom beş dakika önce "dünyanızı yok edeceğiz" diye dehşet saçarken, bir çay içme süresi içinde kendi türünü satıp "Save the World" şarkısı söyleyen bir meleğe başlıyor. O geçiş nasıl oldu anlayamıyoruz.

Çizgi-romanın hayranları daha karanlık bir Venom beklentisi ile sinemaların yolunu tutmuş ve perdede gördükleri bu eğlenceli, esprili karakter yüzünden hayal kırıklığı yaşamış olabilirler. Ben çizgi-roman karakterine pek aşina olmadığım için öyle bir beklentim de yoktu. Evet, filmin genel düzeyi sanki biraz 90'lardan kalmış gibi hissettirse de, ben eğlendim. Tom Hardy'nin oyunu, Brock ile Venom'ın diyalogları ve nefes kesen bir arabalı takip sahnesi de içeren başarılı aksiyonu için izlenebilecek bir yapım.

Benim Notum: 6,5 / 10

7 Ekim 2018

84. Three Identical Strangers


1980 yılında 19 yaşındaki New Yorklu Bobby üniversiteye başlıyor. Daha ilk gününde, kampüste karşılaştığı insanların kendisine gülümsediğini ve "yaz tatilin nasıl geçti" diye sorduğunu görünce, önce "buradaki insanlar ne kadar sıcak kanlıymış" diye düşünüyor. Ancak herkesin ona "Eddie" diye hitap etmesi biraz kafasını karıştırıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki, doğumda annesinden ayrılan ve bir aileye evlatlık olarak verilen Bobby'nin meğer Eddie adında bir ikizi varmış ve o da başka bir aileye evlatlık olarak gitmiş. Bu iki kardeşin 19 yıl sonra birbirlerini tesadüfen bulmaları tabii olay oluyor ve gazeteye haber olarak çıkıyor. Asıl büyük sürpriz, David adında başka bir gencin gazetedeki haberi görmesiyle başlıyor. Haberdeki fotoğrafa bakan David "aa bunlar ne kadar da bana benziyor"  diyor ve diğerleri ile buluşmaya gidiyor. Evet bildiniz, kardeşler ikiz değil üçüzmüş. Daha önce sadece yerel basınla kısıtlı kalan haber, iş üçüze dönüşünce tüm ülke çapında patlıyor. Üçüzler haber bültenlerine, talk show'lara çıkıyor, dergilere kapak oluyor. Önceleri bu şan şöhretin tadını çıkaran, gençliğin de etkisiyle zevküsefaya kendilerini bırakan üçüzler, daha sonra ailelerinin araya girmesiyle neden doğumda birbirlerinden ayrıldıklarını araştırmaya başlıyorlar. Ve korkunç gerçekle yüzleşiyorlar. Seyir zevkinizi bozmamak için bundan sonrasını anlatmayayım, ne kadar az bilirseniz o kadar iyi, ama filmimiz asıl bu noktadan sonra başlıyor.

Bir hafta ara ile ikinci kez (ilki "Won't You Be My Neighbor" idi) belgesel sinemanın karşı konulmaz lezzetini yaşıyorum. İngiliz belgesel yönetmeni Tim Wardle kişiliğimizi oluşturan faktörler üzerine etkileyici bir yapıma imza atmış. Üçüzlerin inanılması zor ama gerçek hayat öykülerini aktarırken, etkili araştırmacı gazetecilik yeteneğini güçlü bir hikaye anlatma becerisi ile birleştirmiş. İlk dakikaları haber bültenlerinin sonlarında verilen "ilginç haberlerle dünya turu" tadında ilerleyen film, yavaş yavaş bol katmanlı bir psikolojik gerilime dönüşüyor. En sonda ise üçüzlerin üzücü hikayesi yüreğimizi burkarken, sevgi dolu bir ailede yetişmenin, duyarlı birer anne-baba olmanın müthiş önemini daha derinden anlıyoruz. İşte o anlarda Türkan Şoray'ın "sevgi neydi, sevgi emekti" sözleri kulaklarımızda çınlıyor.

Benim Notum: 7,5 / 10

  


4 Ekim 2018

83. Eighth Grade

Eighth Grade, içine kapanık orta son sınıf öğrencisi Kayla'nın okuldaki son iki haftasını anlatıyor. Daha önce televizyon dizilerinde aktör olarak tanıdığımız Bo Burnham, bu ilk yönetmenlik denemesinde günümüzün telefon ekranına yapışık yaşayan ergen kuşağını büyük bir gerçeklik ve dürüstlükle perdeye taşımış. Yalnız "sekizinci sınıfı anlatıyormuş" deyince, sakın bunun tatlı bir gençlik komedisi olduğunu filan düşünmeyin (14 yaşındaki kızınızla beraber oturup izlemenizi de pek tavsiye etmem). Sosyal anksiyete problemine sahip, çevresiyle iletişim kurmakta zorluk çeken Kayla'nın, etrafındaki dünyaya adapte olma çabalarını izlerken çoğu zaman bir korku filmi izler gibi kendimi kastığımı farkettim. Teknoloji gelişse de, hayatın bu en çalkantılı dönemindeki zorluklar değişmiyor. Hatta günümüzdeki bu sosyal medya bağımlılığı bence içe kapanıklığı ve kendine güvensizliği daha da arttırıyor. Canlandırdığı karakter ile aynı yaştaki Elsie Fisher'ın ağzı açık bırakan bir performansla hayat verdiği Kayla'yı gördüğünüzde, "evet ben bu çocuğu tanıyorum" diyeceğiniz kesin. Çünkü çekirdek ailenizde olmasa bile yakın çevrenizde, bugünde olmasa bile geçmişte bir yerlerde eminim en az bir adet Kayla var.

Benim Notum: 7 / 10

3 Ekim 2018

82. Searching

16 yaşındaki kızının bir gece kayıplara karışmasının ardından, çaresiz bir baba onu bulabilmek için kızının bilgisayarında ipuçları aramaya başlıyor. Aneesh Chaganty bu ilk filminde, çok ilginç ve deneysel denebilecek bir anlatım tekniği kullanıyor. Hikayenin tamamı bir bilgisayar ekranı üzerinden seyirciye aktarılıyor. Windows95'in hatıralarımızda tatlı bir yer işgal eden o yeşil tepeli masaüstü görüntüsü ile başlayan film, sohbet programları, Facetime görüşmeleri, YouTube videoları ve çeşitli sosyal medya ekranları ile devam ediyor. Açılıştaki Up filmini hatırlatan 10 dakikalık montaj, bir yandan bize ailenin geçmişini özetlerken, bir yandan da internetin son 15 yıldaki gelişimini bir belgesel gibi önümüze koyuyor. Kızın kaybolmasından sonra ise, hikaye bir polisiye gerilime dönüşüyor. Öte yandan, ilk başta sevimli gelen bu herşeyi bilgisayar ekranından anlatma numarası, bir süre sonra hikayeyi baskılayan ve sanki sinema lezzetini kısıtlayan bir dezavantaja dönüşüyor. İnsan bir süre sonra şöyle normal sinema filmi gibi çekilmiş, kameraların özgürce dolaşabildiği çekimler görmek istiyor. Bir kısa filmde çok daha etkili olabilecek bu anlatım tekniği 1 saat 45 dakikalık bir uzun metraj filmde giderek orjinalliğini yitiriyor.

Benim Notum: 7 / 10

2 Ekim 2018

81. BlacKkKlansman



Spike Lee'nin yönettiği BlacKkKlansman 1970'lerde geçen inanılması güç gerçek bir olayı anlatıyor. Colorado Springs şehrinin ilk siyahi polis memuru Ron Stallworth ırkçı Ku Klux Klan örgütünün içine sızmayı başarıyor ve üstelik de organizasyon içerisinde epey yükseliyor. Elbette işin içinde küçük bir bit yeniği var: Örgütle ilk teması bir telefon görüşmesi vesilesiyle kuran Ron, daha sonra örgütün ileri gelenleri ile sohbetlerini de hep telefon hattı üzerinden yürütüyor, yani yüzünü hiç göstermiyor. Toplantılara gidilmesi gerektiğinde ise beyaz polis arkadaşı Flip onun yerine geçiyor.

Irkçılığa karşı oldukça militan tavrıyla bilinen Spike Lee bu filmde farklı tonlar arasında mükemmel bir denge tutturmayı başarıyor. Film içerdiği mizah duygusuyla birçok sahnede güldürmeyi başarırken, ırkçılık, bağnazlık ve adaletsizlik üzerine gayet vurucu mesajlar vermekten ve izleyicisini sarsmaktan da kaçınmıyor. Anlatılan olaylar 40 yıl önce gerçekleşmiş olsa da, film boyunca yapılan göndermeler (özellikle de kimi üstü kapalı, kimi gayet açık Trump referansları) günümüz Amerikasında da pek bir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor. Sondaki Charlottesville görüntüleri ise sinema salonunu duygularımız kabarmış bir şekilde terketmemize sebep oluyor.

Başrollerde John David Washington (evet Denzel'in oğlu) babasından doğru genleri aldığını gösterirken, sevgili Kylo Ren'imiz Adam Driver Star Wars'dan arta kalan zamanlarında zor rolleri üstlenmeye devam ediyor. Filmin Terence Blanchard tarafından bestelenen müziği de harika. Spike Lee'nin yıllar sonra formuna geri dönüşünü müjdeleyen BlacKkKlansman bu seneki Oscar'larda epey adından söz ettirecek bir yapım. Kaçırmayın.

Benim Notum: 8 / 10

30 Eylül 2018

80. Won't You Be My Neighbor


Hay Allah, bir belgesel seyrederken bu kadar ağlayacağımı hiç düşünmezdim. Won't You Be My Neighbor, Amerika'da 1968'den 2003'e kadar tam 35 yıl boyunca televizyonda bir çocuk programının sunuculuğunu yapan Fred Rogers'ın hayatını ve daha önemlisi onun hayata bakışını anlatıyor. Filmi izlemeden önce yüksek puanlarını görüp "Amerika'da bu adamı izleyerek büyüyen nesillere bu film nostaljik duygular yaşattı herhalde, bizde etkisi aynı olmaz" diye düşünmüştüm. Ama hayır, bu çok evrensel mesajlar içeren, daha önce hayatında Fred Rogers'ı hiç görmemiş olanları da etkileyebilecek bir yapım.  

Fred Rogers'ı diğer programcılarından ayıran özelliği, çocuklara asla tepeden bakmaması. O her çocuğun özel olduğunu düşünüyor ve bu gerçeği konuştuğu çocuklara da hissettiriyor. "Çocuklar duygularını büyükler gibi ifade edemiyor olabilir, ama bu çocukların duyguları olmadığı anlamına gelmez" diyor ve ekliyor "bir çocuğun duyguları, en az yetişkinlerinki kadar önemlidir". Programlarında çocuklara hayatla ya da dünyadaki güncel olaylarla ilgili mesajlar verirken bunu vaaz verir gibi yapmıyor (vaaz demişken, kendisi de aslında bir rahip). Eline geçirdiği bir çorap kuklayı konuşturarak, bazen son derece ciddi konuları çocukların anlayacağı şekilde aktarabiliyor. Örneğin Kennedy suikastının olduğu gün, programında suikast kelimesinin anlamını anlatıyor. Başka programlarda bu kavramlara boşanma, savaş, ölüm gibi çocuklara anlatması zor konular da ekleniyor. 

Daha önce Twenty Feet from Stardom ile Oscar almış Morgan Neville'in yönettiği belgeselde, "aman Fred amca ne kadar iyi insandı" şeklinde yüzeysel bir yaklaşım yok. Film ilerledikçe Fred Rogers'ın karakterinin derinliklerine de iniyoruz. Onun da hepimiz gibi zayıflıkları, başarısızlıkları (örneğin 70'lerde yetişkinler için yaptığı programlar fiyaskoyla sonuçlanıyor),  korkuları, endişeleri olduğunu görüyoruz. Ve öğreniyoruz ki o elinde tutup konuşturduğu çorap kukla (kaplan Daniel) aslında bizzat kendisidir.

Bu filme verdiğim çok yüksek puanı yadırgayanlar olacaktır. Kötülüğün, hoşgörüsüzlüğün, kabadayılığın giderek daha çok üstümüze kabus gibi çöktüğü bir dünyada bu tür ilham verici, gerçek yaşam hikayelerinin çok önemli bir misyon üstlendiğine ve seyredenleri aktif bir şekilde daha iyi bir insan olmaya yönlendirdiğine inanıyorum. Bu da az şey mi? İyiliğin, alçakgönüllülüğün ve sadeliğin zaferini izlemek inanın size iyi gelecek. 

Benim Notum: 8,5 / 10

27 Eylül 2018

79. The Predator

IMDB ve Rotten Tomatoes'daki düşük puanları görünce, The Predator'ı ilk gösterime girdiği hafta pas geçmiştim. Bu hafta sinemalarda başka izleyecek film olmayınca, ayaklarımı sürüyerek de olsa bir şans vereyim dedim. Bir kere en baştan şunu söyleyeyim, hiç de RT'deki %34'lük skoru hak edecek kadar kötü bir film değil bu yeni nesil Predator. Hatta filmin ilk üçte ikilik bölümünde epey eğlendim. Artık beklentileri düşük tutup gittiğimden midir bilmiyorum. Kendisi de 1987 yapımı orjinal Predator'da bizzat oyuncu olarak görev alan, son yıllarda ise Iron Man 3 ve The Nice Guys gibi kalburüstü yapımların yönetmeni olarak parlayan Shane Black, bu devam filminin içi boş, zeka seviyesi düşük bir aksiyon olmaması için elinden geleni yapmış. 107 dakikalık film 75'inci dakika civarlarına kadar merak uyandırıcı bir senaryo, çok iyi çekilmiş aksiyon sahneleri ve zeka pırıltısı taşıyan esprilerle devam ediyor (özellikle bir karakterin Predator için "Whoopi Goldberg'in uzaylı hali" demesine hala gülüyorum). Son üçte birlik dilimde ise Shane Black sanki "buraya kadar iyi getirdik de, bundan sonrasını nasıl bağlasak acaba" diye kafasını kaşıyor ve doğru düzgün bir çözüm de bulamıyor. Bir de bu maço askerlerden oluşan ekibin her ortamda bir espri yapma merakı bir süre sonra aşırıya kaçmaya başlıyor ve öyküyü basitleştiriyor.

Benim Notum: 6,5 / 10       

25 Eylül 2018

78. A Simple Favor

New York'un bir banliyö mahallesinde oğlunu tek başına büyüten "okul annesi" Stephanie (Anna Kendrick), çocuğu aynı okula giden ve bir moda şirketinde çalışan alımlı ve havalı Emily (Blake Lively) ile tanışıyor. İki kadın birbirlerinden çok farklı karakterlere ve hikayelere sahip olsalar da, zıt kutuplar birbirini çekiyor ve kısa sürede arkadaş oluyorlar. Bir gün Emily Stephanie'den "küçük bir rica"da bulunuyor ve oğlunu okuldan almasını istiyor. Çocuğu okuldan alıp kendi evine götüren Stephanie, Emily'nin gelmesini bekliyor. Ancak bir gün geçiyor, iki gün geçiyor, beş gün geçiyor, Emily gelmiyor. Stephanie ortadan kaybolan bu gizemli kadını aramaya karar veriyor. Araştırdıkça da Emily'nin geçmişi ile ilgili birçok sır ortaya çıkmaya başlıyor. "Bridesmaids" ile tanınan Paul Feig'in yönettiği A Simple Favor, Darcey Bell'in aynı adlı romanından uyarlanmış bir suç komedisi. Olay kurgusu hemen David Fincher'ın Gone Girl'ünü akla getirse de, bu hikaye Gone Girl kadar karanlık değil. Paul Feig, daha önceki tecrübelerinden gelen mizahi duygusunu bu polisiye hikayeye ustalıkla yerleştirmeyi becermiş. Bizim sinema yazarları filmi pek beğenmemiş, ama ben ilginç buldum. Sürprizlerle ilerleyen öyküsü ve özellikle de Anna Kendrick ve Blake Lively'nin perdeyi dolduran oyunları filmi tavsiye edilir kılmaya yeterli. 1960'ların Fransızca pop şarkılarıyla dolu soundtrack ise filmi benim gözümde daha da sempatik hale getirdi.

Benim Notum: 7 / 10

24 Eylül 2018

77. The Equalizer 2

Yaşlanıp köşesine çekilmiş eski CIA ajanı Robert McCall adalet dağıtmaya devam ediyor. Dört yıl önceki ilk filmde olduğu gibi yine yönetmen Antoine Fuqua ile Denzel Washington'ı bir araya getiren The Equalizer 2, ilk filmdekine benzer bir hikaye kurgusu ile ilerliyor. Denzel yine kötü adamlarla dolu bir odaya girip bol bol kemik kırıyor ve 30 saniyede hepsini haşat ediyor. Filmin, yakın bir arkadaşının bir cinayete kurban gitmesi ve McCall'un katilin kim olduğunu bulmaya çalışmasını içeren bir ana öyküsü var. Ancak bir de, "kimsesizlerin kimsesi" adalet dağıtıcımızın sıradan insanlara yardım ettiği birçok yan öykü ve yan karakter senaryoya eklenmiş. Bunun nedeni ana öykünün çok zayıf olması muhtemelen. Örneğin komşusu genç ressam Miles ile ilgili yan hikaye, klişelerle dolu ana öyküden çok daha ilginç bence. Ancak sonuçta bu olay ve karakter enflasyonu dikkat dağıtıcı bir işlev görüyor ve uzunca bir süre filmin nereye gittiği pek anlaşılamıyor. Ancak yine de filmi izlemeye değer kılan bir faktör varsa, o da hiç şüphesiz Denzel Washington. Usta aktör göründüğü her sahnede, söylediği her replikte dikkatleri üstüne çekmeyi başarıyor ve o olmasa vasatı aşamayacak bir filmi bir kademe üste taşımayı başarıyor.   

Benim Notum: 6,5 / 10

21 Eylül 2018

76. Beast

Birleşik Krallık'a bağlı Jersey adasında, otoriter bir anne ve Alzheimer hastası bir baba ile yaşayan 27 yaşındaki Moll, adada kaçak avcılık yapan ve biraz yabani görünümlü Pascal adlı bir gençle bir ilişki yaşamaya başlıyor. Adada genç kızları hedef alan seri cinayetler sonrasında tüm şüpheler bu uyumsuz ve üstelik de sabıkalı adam Pascal üzerine yoğunlaşıyor. Kendi geçmişinde de bazı şiddet içeren travmalar barındıran ve psikolojik problemleri olan Moll sevgilisini korumak için yalancı şahitlik yapıyor. Ve biz seyirciler de tüm film boyunca "acaba gerçek katil kim" sorusuyla başbaşa kalıyoruz. İlk uzun metraj filmini çeken İngiliz yönetmen Michael Pearce bizi bir polisiye gerilimin meraklı koridorlarında dolaştırırken, aslında detaya inildiğinde etkileyici bir karakter analizi sunuyor. Aynı zamanda senaryoyu da kaleme alan Pearce, filmin adının çağrıştırdığı gibi, insanoğlunun içindeki "canavar"ların izini sürerken, kurban sanılanın nasıl saldırgan (ya da tam tersi) olabileceğini gösteriyor. İyi bir kimya yakalamayı başaran İrlandalı aktris Jessie Buckley ve Güney Afrikalı aktör Johnny Flynn'e, anne rolünde usta İngiliz oyuncu Geraldine James eşlik ediyor.

Benim Notum: 7 / 10

17 Eylül 2018

75. Lean on Pete


Annesini yıllardır görmeyen ve alkolik babası ile birlikte yaşayan 15 yaşındaki Charley yaz aylarında boş zamanını değerlendirmek üzere, artık yaşlanmış ve çaptan düşmüş Lean on Pete adlı bir yarış atının bakıcılığını üstleniyor. Şimdi bu kısa girişi okuyunca bunun toz pembe hikayeli bir Disney filmi olduğunu, söz konusu yarış atının Charley ile birlikte zaferlere koşacağını filan düşünebilirsiniz. Ama bu asla öyle laylaylom bir film değil. Bu, 15 yaşında dünyada yapayalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu son derece cilasız, gerçekçi bir dille anlatan oldukça kasvetli ve ciddi bir film. 

Üç yıl önce Charlotte Rampling'i Oscar adaylığına taşıyan 45 Years'ın yönetmeni Andrew Haigh yine çok dokunaklı bir insan hikayesi anlatmış. Bu filmdeki performansıyla son Venedik Film Festivalinde Gelecek Vaad Eden Oyuncu Ödülünü alan Charlie Plummer (meşhur Christopher Plummer ile bir akrabalığı yok) kolayca melodrama kayabilecek bir rolde unutulmaz bir oyunculuk sergilemiş. Filmin neredeyse her karesinde görünen genç aktörün nüanslı performansı öylesine inandırıcı ki, bir süre sonra Charley karakterini çok iyi tanıdığımızı düşünüyoruz; herhangi bir monolog ya da dış ses olmadan da Charley'nin bazı şeyleri neden yaptığını anlayabiliyoruz. Ülkemizde ne yazık ki gösterime girmeyen bu etkileyici Andrew Haigh filmi, senenin gizli mücevherlerinden.

Benim Notum: 8 / 10   


15 Eylül 2018

74. The Meg

Bundan tam 43 yıl önce çekilen ve yine bir dev köpekbalığını anlatan bir filmin bu filmden çok daha heyecanlı, çok daha gerilimli ve çok daha ilginç olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Steven Spielberg klasiği Jaws'dan bahsediyorum elbette. Demek ki herşey teknolojiyle, bütçeyle olmuyor. Biraz yaratıcılık, birazcık kıvrak zeka gerekiyor. Kariyeri "eh işte" dedirtecek filmlerle dolu Jon Turteltaub (National Treasure, Phenomenon, RocketMan) bu yaratıcılık tılsımından yoksun bir yönetmen ne yazık ki. The Meg kendini ciddiye almayan bir film olsa ve son yıllarda moda olan Sharknado tarzı absürdlüğün dibine vuran köpekbalığı filmlerine benzese yine hoş göreceğim; ama kendini ciddiye alıyor. Bir araştırma ekibinin dünyanın en derin çukuru olan Mariana Çukuru'nda araştırma yaparken Megalodon denilen ve nesli tükendi sanılan dinozorlar çağına ait dev bir köpekbalığı ile karşılaşmalarını anlatan hikaye bu tür aksiyon filmlerinin tüm klişelerini ardı ardına sıralıyor. Araştırma ekibinde geveze zenci, gözlüklü şişman bilim adamı, ukala zengin yatırımcı gibi bütün klişe karakterler mevcut. Kadrodaki en iyi oyuncunun 8 yaşındaki küçük Çinli oyuncu Shuya Sophia Cai olması ise filmdeki oyunculuk performansı hakkında bir fikir verecektir. 

Benim Notum: 5 / 10

12 Eylül 2018

73. Alpha

Tarih öncesi çağlarda geçen bir insan-hayvan dostluğu hikayesi. Bir bizon avı sırasında kaza geçirip kabilesinden ayrı düşen genç Keda, evinin yolunu bulmaya çalışırken bir yandan da yolda karşılaştığı bir yaralı kurtu iyileştirip onu sahipleniyor. Filmin afişindeki iddiaya göre, hikaye insanoğlunun tarihte evcil hayvan edinmesinin başlangıcını anlatıyormuş. Üç sene önce izlediğimiz Leonardo DiCaprio'lu The Revenant'ın çok daha yumuşatılmış hali diyebileceğimiz bu hayatta kalma mücadelesi bir televizyon filminin kalıplarını takip ediyor. Görsel anlamda tatmin edici olsa da, o geniş ekran kadrajları özellikle IMAX perdesinde nefes kesici dursa da, filmin sunduğu hikaye son derece tahmin edilebilir ve yavan. Belki çocuklara ilginç gelebilir. Bir vahşi kurtun hemen iki haftada evcilleşebileceğini düşünenlere ise 2011 yapımı Liam Neeson'ın oynadığı The Grey'e bir göz atmalarını tavsiye ederim.

Benim Notum: 5,5 / 10

8 Eylül 2018

72. A Prayer Before Dawn

Tayland'da uyuşturucu satıcılığından yakalanan ve ülkenin en berbat hapishanelerinden birine atılan bir İngiliz boksörün gerçek hikayesi. Bir zamanlar benzer bir konuyla bizim gündemimizi epey meşgul eden meşhur Midnight Express filminin Tayland versiyonu diyebileceğimiz hikayede, insanların tıkış tıkış koğuşlara doldurulduğu, tecavüzden cinayete, uyuşturucudan işkenceye her türlü rezilliğin yaşandığı bir kabus ortamını tanıyoruz önce. Bu bölümlerde Tayca diyaloglar özellikle çevrilmemiş; böylece biz de İngiliz gencin "yabancılığını" daha iyi hissediyor, onunla birlikte etrafta ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Fransız yönetmen Jean-Stéphane Sauvaire'in sürekli ana karakterin yanıbaşında dolaşan el kamerası sayesinde, bu korkunç cehennemi sanki oradaymış gibi yaşıyoruz. Bu kabusla önceleri baş edemeyen ve intiharın eşiğinden dönen Billy Moore, çıkış yolunu boksta buluyor. Ama sakın bunun bir Rocky masalı ya da bir Prison Break macerası olduğunu düşünmeyin. Öyle yavaş çekim dövüş sahneleri, stilize bir aksiyon filan yok bu hikayede. Alabildiğine gerçekçi ve sert bir film A Prayer Before Dawn. İzlerken pek keyif alacağınızı söyleyemem ama aklınıza yerleşeceği kesin. Gerçekçi demişken film gerçekten Tayland'daki bir hapishanede ve gerçek eski mahkumlarla çekilmiş. Tabii Tayland'daki yetkililer bu filmin çekilmesine nasıl izin vermişler, şaşırmadım da değil. Bu filmi izledikten sonra bırakın Tayland'a turist olarak gitmeyi, üzerinden uçakla bile geçmeyi düşünmem çünkü.

Benim Notum: 7 / 10