28 Mart 2011

39. Faster

Faster'ın afişinde son aylarda Türkiye'de çok duyageldiğimiz bir söz var: "geciken adalet, adalet değildir / slow justice is no justice". Ama tabii bu Hollywood hikayesinin tutukluluk süreleriyle filan bir alakası yok. Bir soygun sırasında arkadaşlarının ihanetine uğrayan ve kardeşi öldürülen Dwayne Johnson, hapisten çıktıktan sonra  ekip üyelerini tek tek haklıyor. Adı "Faster" olan bir filmde bol bol kovalamaca sahnesi ve aksiyon görmeyi bekliyorsunuz, ama öyle olmuyor. Anlaşılan yönetmen George Tillman "ben içi boş bir aksiyon çekmeyeceğim, karakterlerim tek boyutlu olmayacak" diye yataktan kalkmış. Bu iyi bir temenni, ama herkes bir John Woo olamıyor tabii. Tillman karakterlerin hikayelerini anlatacağım derken, filmin sarkmasına neden olmuş. Sonuçta filmden geriye akıllarda sadece siyah-beyaz bir 1970 Chevelle, Dwayne Johnson'ın ağaç kütüğü gibi ensesi ve kurbanının kafasına iki kez bir karış mesafeden ateş edip bir türlü öldüremeyen Billy Bob Thornton'ın beceriksizliği kalıyor. (5) 

25 Mart 2011

38. Ramona and Beezus

Bazen küçücük bir film sizi öyle etkiliyor, içinizi öyle ısıtıyor ki, filmin sinema sanatına yaptığı katkılarmış, yok ışık ve kamera kullanımıymış, teknik detaylarmış boşveriyorsunuz. Çocuk kitapları yazarı Beverly Clearly'nin "Ramona" kitapları serisinden sinemaya aktarılan film, 9 yaşındaki Ramona'nın gözünden ailesinin yaşadıklarını anlatıyor. Filmin en küçük oyuncusu Joey King'in yeteneğine hayran kalmamak ve sevimliliğinden etkilenmemek mümkün değil. Film ilk bakışta sadece küçük çocuklara hitap edecekmiş gibi gözükse de, işsizlik, boşanma, eski aşklar, vesaire gibi yetişkin konularını da ustalıkla ele alıyor ve aslında tam bir "aile filmi" olmayı başarıyor. Bana da sadece tavsiye etmek ve "bu film neden Türkiye'de gösterime girmedi" diye sormak kalıyor. 7-15 yaşları arasında çocukları olan bir aile babası ya da annesi iseniz, bu yazıyı okuduktan sonra ilk iş filmi bir yerlerden bulun. (Türkiye'de sinemalara gelmedi ama yasal DVD'si çıktı, D&R'larda satılıyor, Türkçe dublaj seçeneği de var). Evde bir "sinema gecesi" tertip edin, çoluk çombalak hep birlikte oturun, mısırları patlatın ve Ramona'yı izleyin. Bu kadar! (8)   

37. Waiting for Superman

Bu blogda ilk kez belgesel yazıyorum, iyi bir belgesel izlemeyeli ne kadar uzun zaman olmuş. An Inconvenient Truth'ta Al Gore ile birlikte küresel ısınmaya hepimizin dikkatini çeken yönetmen Davis Guggenheim bu kez kamerasını biraz daha lokal bir konuya, Amerikan devlet okullarındaki eğitim sistemine çeviriyor. Guggenheim problemleri çok anlaşılır bir şekilde ortaya koyuyor ve çözüm önerisini de vermeyi ihmal etmiyor. Film iki gerçeği çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor: 1) İyi bir eğitimle en dezavantajlı öğrenciler bile başarıyı yakayabilir, 2) iyi eğitim maliyetli değildir; çünkü eğitim almayıp işe giremeyen, sonuçta da suça bulaşanların aslında devlete maliyeti eğitimin maliyetinden çok daha fazladır. Yönetmen çözümün adresi olarak da öğretmenleri gösteriyor ve başarısız öğretmenlerin başarısız nesiller yarattığını söylüyor. Az önce "lokal" dedim ama bunlar her ülkede geçerli gerçekler. Mesela filmi izledikten sonra, Türkiye'de düşük performanslı öğretmenlere ne oluyor, hadi onu geçtim, öğretmenler için bir performans değerlendirme sistemi var mı gibi sorular aklıma takılmadı değil. (7,5) 

23 Mart 2011

36. For Colored Girls

Yetenekleri sınırlı bir yönetmen olmasına rağmen, sadece zenci oyuncuların oynadığı birbirinden vasat filmleriyle Amerika'da siyah nüfus üzerinde belli bir etkisi ve popülaritesi olan Tyler Perry, bu kez oldukça iddialı bir yapımla karşımızda. Modern Amerika'da her biri farklı bir problemle karşı karşıya kalan dokuz zenci kadının birbiriyle kesişen  öykülerini anlatan For Colored Girls ödüllü bir tiyatro oyunundan beyazperdeye uyarlanmış. Whoppi Goldberg'den, Thandie Newton'a, Janet Jackson'dan (evet, Michael'ın kardeşi olan) yıllar önce Cosby ailesinin annesi olarak bildiğimiz Phylicia Rashad'a tüm oyuncular etkileyici performanslar ortaya koyuyorlar. Ancak ne yazık ki her tiyatro eseri sinemaya aynı başarı ile uyarlanamıyor. Tiyatro sahnesinde çok şiirsel bir etki yaratan bir monolog, sinemanın daha keskin gerçekliği içinde "tuhaf" kaçabiliyor. Keşke yönetmen Tyler Perry oyuna sadık kalmak için bu kadar kendini hırpalamasaymış. Yine de, sırf oyunculuklar için bile olsa şans verilebilecek bir film. (6,5)    

22 Mart 2011

35. Season of the Witch

Son zamanlarda kafayı büyülerle bozmuş Nicholas Cage'in filmlerinin başına artık sıfır beklenti ile oturduğum için, arada böyle vasatın biraz üstü yapımlar bile hoş bir sürpriz olabiliyor. Ortaçağda geçen bir şeytan çıkarma öyküsü olarak özetlenebilecek Season of the Witch, türe hiçbir yenilik katmasa da, senaryoda saçmalıklar olsa da baştan sona izleniyor, en azından uyutmuyor. Yolculuk boyunca çekimler, final sahnesindeki görsel efektler filan fena değil, Ron Perlman'ın varlığı da olumlu bir katkı sağlamış. Bu arada filme bir de alternatif isim önereyim, izleyenler anlar: "Şeytana Kafa Atan Adam"! (6)

19 Mart 2011

34. Tropa de Elite

Zaman zaman böyle farklı kıtalardan, farklı ülke sinemalarından iyi örnekler izlemek insanda nefes açıcı bir etki yaratıyor, bir tür "aydınlanma" sağlıyor. 2007 Brezilya yapımı Tropa de Elite (Elite Squad), bizi uyuşturucu çetelerinin hüküm sürdüğü, 12 yaşında çocukların ellerinde ağır silahlarla sokaklarda dolaştığı Rio'nun kenar mahallelerine götürüyor. Bu mahalleler, her sene televizyonlarda karnaval haberleri vesilesi ile izlediğimiz o "insanlar el ele tutuşsa, hayat bayram olsa" formatındaki Rio sokaklarından çok farklı. Film ele aldığı konu itibarı ile birkaç sene öncesinin Tanrıkent'ini (Cidade de Deus) anımsatıyor. Benzerlik sürpriz değil, çünkü iki filmin senaryo yazarları aynı. Öte yandan, Tropa de Elite o mahalleleri etkileyici bir dekor  olarak kullanırken, çeteler ile mücadele için kurulmuş bir özel time yeni seçilen iki genç polisin hikayesini anlatıyor. Yönetmen Padilha'nın dağınık anlatım tarzı ilk 45-50 dakika filmin içine girmeyi oldukça zorlaştırsa da, film bittiğinde "sabrettiğime değdi" diyorsunuz. İyi haber ise şu: filmin 2010 yılı yapımı bir de devamı var, Tropa De Elite 2. İzleyeceklerim listesine aldım bile... (8)        

15 Mart 2011

33. Jackass 3D

Johnny Knoxville ve arkadaşları bir zamanlar MTV'de yayınlanan televizyon şovlarının sinema versiyonu ile üçüncü kez karşımızda. Kısaca "şimdiye kadar denenmemiş hangi manyaklığı yapabiliriz" şeklinde özetlenebilecek 2-3 dakikalık gösterilerin uç uca eklenmesiyle oluşturulmuş bir yapım. Aslında yer yer çok komik bölümler de var (jet motoru, ördek avı, vb..). Ama keşke işin iğrençlik kısmını bu kadar abartmasalarmış. Bence aynı filmin bir de "kakasız/kusmuksuz" bir versiyonu olmalı, işte onu rahatlıkla tavsiye edebilirdim. Ancak bu hali ile film ancak midesi sağlam olanlara. (6) 

11 Mart 2011

32. Dinner for Schmucks

Türkiye'de gösterime girmeyen Dinner for Schmucks / Salaklar Sofrası'nda, çok zengin bir işadamı her sene malikanesinde özel bir parti düzenliyor: amaç gecenin sonunda kimin en "salak" konuğu bulup getirdiğini seçmektir. Patronunun gözüne girmek isteyen Tim (Paul Rudd) bu yemeğe katılmayı önce reddetse de, Barry (Steve Carrell) ile tanıştıktan sonra bu yemek için mükemmel adayı bulduğunu anlıyor.  Steve Carell bence şu anda Hollywood'daki en iyi komedyen. Burada da aslında çok  da matah olmayan bir filme o çocuksu enerjisiyle çok şey katmış. Bonus olarak bir de The Hangover'daki Zach Galifianikis var. Biraz uzun tutulmuş olsa da, 1998 yapımı Fransız orjinali (Le Diner de Cons) kadar başarılı olmasa da, izlemeye değer eğlenceli bir komedi (7).

31. True Grit

Tamam Jeff Bridges büyük aktör, kabul ediyorum; ama artık adamın pasaklı sarhoş hallerini, ağzını açmadan kelimeleri yuvarlayarak konuşmalarını izlemekten bana gına geldi. Geçen sene Oscar aldığı performansın (Crazy Heart) neredeyse aynısını sunmaya devam ediyor True Grit'te de. Joel ve Ethan Coen biraderlerin benim gözümdeki grafikleri biraz inişli çıkışlıdır. 1984'ten bu yana çektikleri 15 film içerisinde Blood Simple, Fargo, No Country For Old Men gibi bayıldıklarım olduğu kadar, laf kalabalığı içerisinde boğulup gitmiş ıskalamaları da yok değildir. Bu sene 10 dalda Oscar adayı olup hiçbirini alamayan True Grit de maalesef ikinci gruba dahil. Filme kötü demek mümkün değil, ama Coen kardeşler alamet-i farikaları olan "öldüren" diyalogları kullanırken yine biraz aşırıya kaçmışlar. (6,5)  SİNEMADA İZLENDİ  

10 Mart 2011

30. Rango

Bir ailenin evcil hayvanı olarak yalnız ama mutlu bir hayat yaşamakta olan bukalemun Rango, bir kaza sonucu çölde kayboluyor ve kendini "vahşi batı"daki bir kasabanın şerifi olarak buluyor. Rango biraz "tuhaf" bir film. Çocuklara hitap ettiğini söylemek zor; benim oğlum pek beğenmedi örneğin. E çünkü western filmlerine yapılan başarılı göndermeleri ve o farklı mizah duygusunu çocukların anlaması mümkün değil. Velhasıl, büyükler daha fazla benimseyecektir Rango'yu... Ayrıca artık neredeyse animasyon filmler için kural haline gelen 3D furyasına kapılmamış, renkleri pırıl pırıl bir     2D animasyon görmek de hoş bir sürpriz.(7) SİNEMADA İZLENDİ

29. The Adjustment Bureau

Hayatımızda olan bitenler ne kadar "özgür irademiz"in sonucu? Yoksa herşey önceden yazılmış bir plan, bir yazgı çerçevesinde mi ilerliyor? İşte bilim-kurgu yazarı Philip K.Dick'in 40 yıl önce yazdığı bir hikayeden uyarlanan  filmde, bir takım gri elbiseli adamlar (melekler?) her şeyin plana göre gerçekleşmesini sağlamakla görevliler. Matt Damon ve Emily Blunt da "gerçek aşk her engeli aşar" sözünü kanıtlamaya çalışan aşıklarımızı oynuyorlar. Aslında The Adjustment Bureau bir bilim-kurgu aksiyonundan ziyade iyi bir romantik film olarak görülebilir. Bu romantizmin oluşmasındaki en önemli etken Emily Blunt ve Matt Damon'ın kimyalarının çok iyi uyuşması. Daha ilk karşılaşmalarından itibaren bu ikilinin hep beraber olmalarını istiyorsunuz. Finaldeki mesajı da beğendim: Evet, hepimiz için önceden yazılmış bir kitap olabilir, ama bazen bu kitabın "gözden geçirilmiş yeni baskısı" da çıkabiliyor. (7) SİNEMADA İZLENDİ 

2 Mart 2011

28. Secretariat

"Bir yarış atının gerçek hikayesini aktaran bir Disney yapımı" deyince çoğunuzun burun kıvıracağından eminim, ama Secretariat pek çok bakımdan hem küçüklerin hem de yetişkinlerin ilgisini çekebilecek bir film. Öncelikle Diane Lane, hiç hesapta yokken ev hanımlığından at yetiştiriciliğine geçiş yapan hırslı Penny Tweedy rolünde oldukça başarılı. Yönetmen Randall Wallace yarış sahnelerinde kamerasını jokeyin bakış açısına koyarak bizi resmen yarışın içine sokmayı başarmış. Triple Crown denilen üç yarışı anlatırken, seyirciyi aynı çekimlerle sıkmamak amacıyla, her birini farklı bir anlatımla perdeye taşımış. Mesela ikinci yarışı (Preakness), sadece ailenin televizyonda izlediği canlı yayın görüntülerinden oluşturmuş. Bu arada bu çekimler yeniden canlandırma değil, 1973'teki Preakness'ın gerçek yarış görüntüleri imiş. Hele bir son yarış var ki (Belmont Stakes), finalde hakikaten insanın oturduğu yerden ayağa fırlayıp Secretariat'ı alkışlayası geliyor. "Tamam işte biliyoruz, Secretariat yarışı kazanacak, bunun nesi ilginç" demeyin, nasıl kazandığı önemli. (7) SİNEMADA İZLENDİ

1 Mart 2011

27. The Next Three Days

Cinayet suçundan hüküm giyen eşinin masum olduğuna inanan John, tüm temyiz yolları da tıkanınca, eşini hapisten kaçırmaya karar veriyor ve imkansız görünen bir kaçış planına girişiyor. Film, 2008 yapımı Fransız filmi "Pour Elle"in yeniden çevrimiymiş. Ben orjinalini izlememiştim, ama izleyenler onun çok daha iyi olduğunu söylüyorlar. Yine de Crash'in yetenekli yönetmeni Paul Haggis'in elinden çıkma The Next Three Days yeterince oyalayıcı ve ilgi çekici. İlk yarıdaki planlama aşaması biraz ağır tempoda seyretse de, filmin özellikle son 30 dakikası nefes nefese izleniyor. Yalnız senaryoda bir inandırıcılık sorunu olduğunu da söylemek lazım. Şimdi, filmi hiç izlemeden Russel Crowe'un şu yukarıda gördüğünüz afişteki haline bakıp ne düşünürsünüz: soğukkanlı bir polis, ya da bir kiralık katil filan, öyle değil mi? Ama işte filmdeki John Brennan aslında halim selim bir öğretmen. Filmin ilk bölümünde yaptığı çeşitli sakarlıklar ve planlama hataları bu sade vatandaş hali ile uyumlu, ama ikinci yarıda John ani bir metamorfoza uğruyor ve her ince ayrıntıyı planlayan, sanki CIA emeklisi bir profesyonele dönüşüyor. Bu hızlı geçiş hikayenin inandırıcılığını zedeliyor. Bunlara takılmazsanız, film güzel. (7)  SİNEMADA İZLENDİ

25 Şubat 2011

26. Black Swan

Bu yazıyı okurken bir yandan da Çaykovski dinlemek hoş olabilir, şuracığa sağ tıklayıp yeni bir pencerede açın.

Black Swan, sinemada kapanış jeneriği akarken insanı koltuğa mıhlayan filmlerden. Ama zaten "Requiem for a Dream"i izlemiş olanlar yönetmen Darren Aronofsky'deki bu "oturtma" potansiyelini iyi bilirler. Black Swan'ı kategorize etmek zor: zaman zaman dram, çoğu zaman psikolojik gerilim sularında gezinen film kimileri için bir korku filmi olarak da değerlendirilebilir. Dakikalar ilerledikçe anlıyoruz ki bu aynı zamanda Kuğu Gölü balesinin bir uyarlamasıdır. Mükemmelliğe ulaşayım derken kafayı yiyen genç balerin rolünde Natalie Portman "bu sene Oscar benim" diye bas bas bağırıyor. Bir zamanlar Leon'da elinde saksısıyla dolaşan küçük kız olarak tanıyıp sevdiğimiz Portman, gerek psikolojik gerek fiziksel olarak çok emek isteyen bu rolün altından başarıyla kalkmayı biliyor. Aronofsky'nin filmi ateşli bir hastalık sırasında gördüğümüz rüyalara benziyor. El kamerasıyla yapılan çekimler ve kumlu görüntüler bu rüya etkisini arttırıyor. Nina'nın halüsinasyonları ile birlikte sonlara doğru biz de neyin gerçek neyin hayal olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Finalde ise Kuğu Gölü'nün o zirveye vuran nefeslileri eşliğinde kendimizi koltuğa yapışmış ve "neydi bana çarpan" diye şaşkın şaşkın etrafa bakarken buluyoruz. Black Swan bir kereden fazla izlenmeyi hak eden, senenin en iyi filmlerinden biri. (8,5)   SİNEMADA İZLENDİ

25. 127 Hours

Birkaç entry aşağıda Biutiful'un yönetmeni Inarritu'nun hep aynı filmi çektiğinden bahsetmiştim. İşte dünyada bunu yapmayan bir yönetmen varsa o da Danny Boyle. Trainspotting'de bir uyuşturucu bağımlısının hayatını anlatan, 28 Days Later'da modern bir zombi hikayesi kurgulayan Boyle, Sunshine ile uzaya çıkmış, Slumdog Millionaire ile ise Bombay'ın sefaletine dalmıştı. İşte şimdi de Milyoner'deki o kalabalık ve bol mekanlı hikayeden hemen sonra, neredeyse tamamı tek mekan ve tek oyuncu ile geçen bir işe soyunuyor. Afişteki detaylara bakmasanız bu iki filmin aynı ekibin elinden çıktığına inanmazsınız, ama senaryo yazarı (Simon Beaufoy), görüntü yönetmeni (Anthony Dod Mantle) ve hatta besteci (A.R.Rahman) Milyoner ile aynı. 127 Saat ıssızlığın ortasında bir kaya parçasının altında sıkışıp kalan bir dağcının beş gün sürecek hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Filmin başındaki o çılgın kurgu zaten belli bir süre ilgiyi ayakta tutuyor. Ancak ortalarda Aron'un yaşam muhasebesi yaptığı ve halisünasyonlar gördüğü bölüm bana biraz fazla "psychedelic" geldi. DİKKAT SPOILER: Sondaki kendi kolunu kırma (ah... o ses!) sonra da kör bıçakla yumuşak dokuyu kesme sahnesi ise sinemada şimdiye kadar gördüğüm en izlemesi zor sahnelerdendi. (7) SİNEMADA İZLENDİ

22 Şubat 2011

24. The King's Speech

İlginç bir tesadüf, bu senenin en iyi film Oscar'ı için yarışan en güçlü iki aday film "konuşma" konusunda tezat bir tablo oluşturuyorlar: The Social Network'teki makine gibi konuşan Mark Zuckerberg'e karşılık, The King's Speech temel problemi konuşamamak olan bir adamın hikayesini anlatıyor. Üstelik de o adam o tarihlerde dünya topraklarının dörtte birine hükmeden bir imparatorluğun kralı. Krallığı hiç istemediği halde, abisinin gönül işleri nedeniyle "sıradaki kişi" olarak mecburen tahta çıkan kekeme VI.George rolünde Colin Firth bu senenin kesinlikle en iyi oyunculuk performansını sergiliyor. Zaten alınacak ne kadar ödül varsa aldı, geriye bir tek Oscar kaldı; onu da alacaktır. Bazı filmlerin fragmanları filmin başarısını tam olarak yansıtmıyor, The King's Speech'in fragmanını izlediğimde bana hiç çekici gelmemişti, "katlanacağız artık" diyerek sinemaya gittim. Ama işte o iki dakikalık fragmanlarda oyuncuların bir filmi nasıl alıp götürdüğünü farkedemiyorsunuz. Colin Firth ve Geoffrey Rush iki saat boyunca karşılıklı döktürüyorlar ve son yılların en iyi beyazperde ikilisi olmayı başarıyorlar. Tom Hooper'ın dönemi çok iyi yansıtan set yönetimi ve İngiliz mizahının o tek cümlelik ince esprileri ile dolu senaryo filmden alınan lezzeti arttırıyor.(8) SİNEMADA İZLENDİ


Not: Film Amerika'da 17 yaşından küçüklere yasaklanmış; nedeni filmin içinde çok fazla "fuck" kelimesinin geçmesiymiş. Bu çok komik! Çünkü filmin sadece bir sahnesinde -o da konuşma terapisi kapsamında- kralımız arka arkaya 7-8  kere bu kelimeyi kullanıyor. Onun dışında hiçbir şiddet ya da cinsellik yok. İlk defa bizim film değerlendirme kurulu doğru bir iş yapmış  ve filme "genel izleyici kitlesi" onayı vermiş. Kesinlikle katılıyorum: Çocuklar ve gençler bu filmi rahatlıkla görebilirler, hatta görmeleri iyi olur.

15 Şubat 2011

23. The Fighter

Boks filmlerinin çoğunda olduğu gibi bu film de gerçek bir hikayeden uyarlanmış. Aslında son yarım saate kadar Dövüşçü diğer boks filmlerinden oldukça farklı ilerliyor: ringdeki dövüş sahnelerinden çok aile içi ilişkilere odaklanıyor, ki en sağlam performanslar da bu bölümlerde. Son yarım saatte ise benzerlerini birçok kez izlediğimiz Rocky hikayesini bir kez daha izliyoruz. Hatta şampiyonluk maçına hazırlık sahnelerinde, Micky şehrin sokaklarında koşarken neredeyse Rocky'nin o çok bildik ana teması "Gonna Fly Now" çalacak diye düşündüm (neydi o müzik derseniz şuraya tıklayıverin). Filmin en büyük artıları elbette Christian Bale ve Melissa Leo. Canlandırdığı rol için vücudunu şekilden şekile sokmaktan hiç kaçınmayan Christian Bale, aşırı sıska ve seyrek saçlı haliyle o "iki dirhem bir çekirdek" Bruce Wayne (Batman) profilinden çok farklı bir görünümde. Bale benzer bir transformasyonu 2006'da The Machinist için yapmış ve bu rol için tam 30 kilo vermişti (bu süzülme operasyonu bir oyuncunun herhangi bir rol için gerçekleştirdiği en büyük kilo kaybı olarak sinema tarihine geçti). Dövüşçü'de kariyerinin en iyi performanslarından birini sergileyen Christian Bale bu sene en iyi yardımcı erkek Oscar'ını kapacaktır. Baskıcı anne rolünde Melissa Leo da çok etkileyici. Ne yazık ki aynı şeyi Mark Wahlberg için söylemek zor. Canlandırdığı karakter gerçek hayatta da öyle olduğu için midir bilmem, Wahlberg çok renksiz ve heyecansız bir tonda filmi götürüyor. Bu silik oyun bizim Micky karakterine bağlanmamızı engelliyor. (7) SİNEMADA İZLENDİ

14 Şubat 2011

22. Aşk Tesadüfleri Sever

Okuduğum bazı kritiklerde "filmde o kadar çok rastlantı var ki, eski Yeşilçam filmlerine taş çıkartır" deniyordu. Katılmıyorum; bu senaryo yazarı ve yönetmenin bilinçli bir tercihi bence. Film boyunca zaten birçok sahnede eski Türk filmleri bir şekilde orada burada görünüyor, bir anlamda çocukluğumuzun Ediz Hun'lu Türkan Şoray'lı filmlerine bir saygı duruşu bu... Ayrıca adı "Aşk Tesadüfleri Sever" olan bir filmi "çok tesadüf var ya" diye eleştirenlere ne demeli bilmem. Gişe anlamında "Aşk Tesadüfleri Sever" bence bu senenin "Babam ve Oğlum"u olacak, yani mütevazı beklentilerle gösterime giren bir film, kulaktan kulağa tavsiyelerle ("ay bir ağladık, bir ağladık") giderek büyüyecek ve bu senenin en çok seyirciye ulaşan filmlerinden biri olacak (aha bak buraya yazıyorum, tarih 14 Şubat 2011). Geçmişi ve bugünü paralel anlatan başarılı kurgusu, farklı dönemler için farklı renk paletleri kullanan akılcı görüntü yönetimi ve çok hoş nostaljik lezzetler barındıran (özellikle Ankaralılar için) senaryosu ile eli yüzü düzgün bir yapım var karşımızda. Ayrıca, seyirciyi sinema salonları ile buluşturacak ve belli bir duygu paylaşımı yaşatacak bu tür çabalara bence her zaman ihtiyaç var. Biz tam üç nesil bir arada izledik (anneanne, baba, oğul) ve hepimiz de beğendik. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ

10 Şubat 2011

21. Love And Other Drugs

Benim de yakın zamana kadar bir mensubu olduğum ilaç sektörü çalışanlarının ilgiyle izleyecekleri bir film Aşk Sarhoşu. Çünkü ön plandaki aşk hikayesinin ardında bir ilaç firması çalışanının hayatı anlatılıyor. Tıbbi mümesillerin karşılaştığı zorlukların Amerika'da da Türkiye'dekiyle hemen hemen aynı (hatta orada daha çetin) olduğunu görmek ilginç: Amerika'da da mümesiller hastanelere alınmıyor, orada da başarı için doktorların sosyal hayatına ortak olmak gerekiyor, vesaire... Hatta filmde Jamie'nin "cin fikri" gibi gösterilen, kendi numunesini bırakırken doktorun dolabındaki rakip ürünlerin numunelerini toparlama manevrası aynen bizde de yıllardır itina ile uygulanır. Filme gelirsek, Aşk Sarhoşu'nun temel problemi komedi mi dram mı olduğuna bir türlü karar verememesi. Film, "hızlı satıcı" Jamie'nin iş dünyasındaki deli dolu maceraları, sekreter kızlarla düşüp kalkmaları, beceriksiz küçük kardeşin patavatsız konuşmaları derken tam bir komedi gibi başlıyor. Zaten filmin oyuncuları da komedi kategorisinde Altın Küre'ye aday oldu. Ancak Anne Hathaway karakterinin işin içine girmesi ile öykünün seyri değişmeye başlıyor. Hele filmin son yarım saati öyle yoğun bir dram içeriyor ki (Parkinson hastası kızın hastalığının ilerlemesi, hastalığa çare aramak bulamamak, ayrılan aşıklar) değme melodramlara taş çıkartır. Sonuç olarak, oyuncularının iyi iş çıkardığı ama hedefi tam olarak 12'den vuramayan, "eh işte" denilebilecek bir film. (6,5)

20. Prensesin Uykusu

Çağan Irmak "Karanlıktakiler"den sonra bir kez daha, gösterişsiz ve kişisel denemelerine devam ediyor. Yalnız ister kişisel, ister gişeye yönelik olsun Çağan Irmak filmlerinin bir özelliği var: yaklaşık otuzuncu dakikadan itibaren film sizi sarıyor ve bir daha da bırakmıyor. Prensesin Uykusu yer yer zirve yapan çok başarılı bölümlere sahip: Özellikle Aziz'in geçmişinin anlatıldığı animasyon bölümü Japon yönetmen Miyazaki'nin animelerini andırıyor (muhtemelen Çağan Irmak da bir Miyazaki hayranı). Ancak kimden esinlenmiş olursa olsun, bu bölümlerdeki grafik kalite gerçekten etkileyici. Ayrıca hayal dünyasının yaratılmasında kullanılan bilgisayar efektleri (dev ahtapotlar, rengarenk kuşlar, vb..) şimdiye kadar bir Türk filminde rastlamadığım ölçüde iyi kotarılmış. Oyuncu yönetimindeki ustalığını daha önceki çalışmalarından bildiğimiz Çağan Irmak yine pek tanımadığımız, pek ortalarda olmayan isimlerden yeni yıldızlar yaratmış. Özellikle Sevinç Erbulak'ın doğal oyununu çok beğendim. Filmde kullanılan şarkıyı Redd grubu bu film için besteledi sanmıştım, meğer tam tersiymiş. Çağan Irmak filmin öyküsünü Redd grubunun 2006 yılında çıkardığı albümdeki "Prensesin Uykusu" şarkısından esinlenerek yazmış. (7,5)

19. Due Date

Zach Galifianikis The Hangover'dakine çok benzer bir rolde. Ama film The Hangover kadar komik değil. to be continued... (6,5)

4 Şubat 2011

18. Biutiful

21 Gram ve Babil ile dünya çapında üne kavuşan Meksikalı yönetmen Inarritu ana dili İspanyolca'ya geri dönüyor. Günümüz Barcelona'sının pek bilmediğimiz sevimsiz bir yüzünü anlatan bu oldukça iç burkucu hikayede, Javier Bardem çocuklarına iyi bir gelecek sağlayayım derken binbir türlü yolsuzluğa bulaşmış, üstüne bir de kansere yakalanmış bir babayı canlandırıyor. Bardem'in oyunculuğuna ve filmin sanki sefalete dokunmamızı sağlayan sinematografisine diyecek yok. Ancak benim bu filmle ve genelde yönetmen ile ilgili şöyle bir meselem var: Inarritu sanki sürekli aynı filmi çekip çekip önümüze koyuyor. Hep birkaç ailenin paralel hikayesi, hep depresif bir atmosfer, "işin içine mutlaka çocukları da katalım da yürekler daha bir dağlansın" çabası ve Gustavo  Santaolalla'nın o kesik kesik gitar tınıları içeren hep aynı müziği. İlk kez bir Inarritu filmi seyredenler çarpılacaklardır, ama 21 Gram ve Babil'i seyretmiş benim gibiler için bir "biz bu filmi görmüştük" etkisi olduğu kesin. (7) SİNEMADA İZLENDİ

2 Şubat 2011

17. Paranormal Activity 2

Film boyunca ekrana bindirilen yazılar ile geçen günler sayılıyor: Gün 1, Gün 2... diye, ve galiba 12.güne kadar saymaya devam ediyor. Benim anlamadığım böyle bir evde insan neden oturmaya devam eder. Normal bir ailenin 7.günde filan "ya hadi bırak Allah aşkına" deyip çoluğu çocuğu toplayıp gitmeleri gerekmez mi? Neyse efendim, bu ikinci "belgesel görünümlü kurgu" hayalet hikayemizde de tüm görüntüler evin içindeki kamera çekimlerinden oluşuyor, tek fark ilk filmdeki normal el kamerası yerine bu kez ailemiz evlerine giren hırsızı yakalamak için her köşeye güvenlik kameraları yerleştiriyor (tabii eve girenin hırsız değil, başka bir "şey" olduğunu sonra anlıyorlar). İlk filmdeki giderek artan sinsi gerilimin yerine, bu kez yapımcılar bol bol sessizliğin içinden "böö" diyerek seyirciyi sıçratmayı tercih etmişler. Korkmak isteyen, istediğini bulacaktır (itiraf ediyorum, gece evde tek başıma seyrederken epey huzursuz oldum). Ama sinema adına bir kaliteden, bir yaratıcılıktan söz etmek de mümkün değil maalesef. (6)

31 Ocak 2011

16. TRON: Legacy

Bir bilgisayar programı içerisinde 20 yıldır hapsolmuş olan babasını kurtarmaya çalışan Sam Flynn'in hikayesi.1982 yapımı ilk filmin devamı olarak çekilen bu yeni Tron özellikle ilk yarım saatinde nefes kesen görsel efektleri, yaratılan dijital dünyanın o göz alıcı geometrik dizaynları ile belli bir övgüyü  hak ediyor. Ancak öykünün zayıflığı ve anlamsız diyaloglar maalesef filmin ikinci yarısında seyircinin ilgisinin giderek düşmesine neden oluyor, en azından bende öyle oldu. Daft Punk tarafından hazırlanan müzikleri ise beğendim. Sonuç olarak, beyinden ziyade göz ve kulaklara hitap eden, bir "tarz"ı olan ama o tarzın içini dolduramayan ve çabucak unutulan,  bilgisayar oyunu tadında bir seyirlik. (6) SİNEMADA İZLENDİ

15. Let Me In

Okul arkadaşları tarafından sürekli alay ve zorbalığa maruz kalan, boşanmış bir ailenin sorunlu çocuğu Owen, mahallelerine yeni taşınan 12 yaşındaki Abby'nin aslında bir vampir olduğunu anlayacaktır. Toplum hayatına ayak uyduramayan bu iki içine kapanık karakter arasında değişik bir tür arkadaşlık başlar. İlk defa bir korku filminin Hollywood versiyonu orjinalinin başarısını tekrarlıyor. 2008 İsveç yapımı "Let The Right One In" (Türkiye'de de "Gir Kanıma" adıyla sinemalarda oynamıştı) soğuk ve ürkütücü havasıyla değişik bir Avrupa filmiydi. Hollywood versiyonu "Let Me In" aynı etkileyici tonu tutturmayı başarıyor, hatta senaryoya bir iki detay ekleyerek bir adım ileri dahi götürüyor. Biliyorum "vampir romantizmi" denince aklınıza "Twilight" serisi gibi filmler, ya da "True Blood" gibi diziler geliyor. Ama "Let Me In" başarılı oyunculukları, şiddet dolu bir gerilim ve çocuksu saf romantizmi ustaca sentezleyen senaryosu, kar ve gecenin baş aktörlerden olduğu ürkütücü atmosferi ile her yönüyle farklı bir vampir hikayesi. (7,5) 

28 Ocak 2011

14. L'Immortel

Marsilya'da artık emekliye ayrılıp karısı ve iki çocuğu ile sakin bir hayat yaşamayı planlayan eski mafya babası Mattei, otoparkta bir suikast timinin saldırısına uğrar. Vücudundan tam 22 kurşun çıkarılmasına rağmen, mucizevi bir şekilde hayatta kalmayı başarır. Bu olay sonrasında "Ölümsüz" diye anılmaya başlayan Mattei, vur emrini veren çocukluk arkadaşının çetesine karşı kanlı bir intikam maratonuna başlayacaktır. Klişelerle dolu klasik bir intikam hikayesi olan Ölümsüz, bir Fransız Godfather'ı olmaya çalışmış, ama senaryo o derinliğe sahip değil. Etkileyici bir açılışın ardından, filmin içine gereğinden fazla karakter dahil ediliyor ve kim kimdir, neyin nesidir biraz karışıyor. Öte yandan filmin prodüksiyon kalitesi oldukça yüksek. Göz alıcı Marsilya görüntüleri ve şiddeti çekinmeden kullanan çatışma sahneleri filmi yine de belli bir seviyenin üzerine çıkarmayı başarıyor. Özellikle Jean Reno hayranları beklediklerini bulacaklardır: Leon'dakine benzer bir rolde, az konuşan, az gülen ve kurbanlarını öldürmeden önce ulvi konuşmalar yapan Jean Reno, sağlam performansıyla filmin önemli artılarından biri olmayı başarıyor. (6,5)

27 Ocak 2011

13. Megamind

Başta Superman olmak üzere tüm "süper kahraman" filmlerine göndermeler içeren Megamind'ı Madagascar'ların yönetmeni Tom McGrath yönetmiş. Oldukça eğlenceli bir aile filmi diye özetlenebilecek bu yapımı çocuklar sevecektir. Büyüklerin de sıkılmayacağı kesin. Zaten arada sadece büyüklerin anlayabileceği bazı bölümler de var: Örneğin, Megazeka'nın "uzaylı baba" rolüne girdiği zamanlarda yaptığı Marlon Brando taklidi gibi. Ayrıca film boyunca çok uygun anlarda çalmaya başlayan Guns'n'Roses, AC/DC, Michael Jackson klasiklerinin de çocuklardan ziyade benim gibi 80'li yılların müziklerini sevenlere hitap ettiğini söylemeye gerek yok. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ

12. Çoğunluk

Antalya Film Festivali'nde en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini toparlayan Çoğunluk, etrafımızda örneklerini çok görebileceğimiz bir orta-üst sınıf ailenin hikayesini anlatıyor. Ailenin, 20'li yaşlarının başında üniversiteye girememiş oğlu Mertkan'ın işi gücü "kanka"larıyla serserilik yapmaktır. Aileyi tanıdıkça Mertkan'daki sorumsuz ve zayıf kişilik özelliklerinin babasının baskıcı tutumundan kaynaklandığını öğreniriz. Doğu kökenli bir kız ile başlayan ilişkisi konusunda ailesinin ve hayta arkadaşlarının tutumu başlarda Mertkan'ı içten içe rahatsız etse de, zamanla evrim geçirecek ve o da "çoğunluk"a uyacaktır. Özellikle Settar Tanrıöğen ve Bartu Küçükçağlayan'ın oyunculularını başarılı bulsam da, "Çoğunluk"ta ciddi bir tempo sorunu var. Tempo derken adım başı bir aksiyon olsun demiyorum elbette. Misal, geçen senenin çok beğendiğim Türk filmlerinden, yine günümüz gençliğinin halinden bir kesit sunan ve yine dar kadrolu "Bornova Bornova"da da çok fazla hareket yoktu. Ama diyaloglarda ve kurguda soluksuz izleten müthiş bir tempo vardı. "Çoğunluk" ise pek çok yerde sarkıyor: Örneğin, ailenin rutin ve sıkıcı hayatını tasvir edeyim derken, babanın ve oğlanın her eve gelişlerinde portmanto önünde ceket ayakkabı çıkarışlarını uzun uzun göstermek gibi tekrarlar bir süre sonra filmin kendisinin "sıkıcı" olma tehlikesini yaratıyor. Ayrıca filmin Gebze'de geçen son 15 dakikası da, konsantrasyonu dağıtan ve tempoyu düşüren bir bölüm olarak kalmış. Sonuç olarak, genç bir yönetmenden nitelikli bir iş olduğunu kabul etmekle beraber, sinema izleyicisinin "çoğunluğunu" kucaklayabilecek bir yapım değil ne yazık ki... (gerçi yönetmenin böyle bir kaygısı var mıdır, ya da olmalı mıdır, o da ayrı bir konu) (6)  

19 Ocak 2011

11. Hachi: A Dog's Tale

Bir köpeğin insana olan bağlılığının ne boyutlara ulaşabileceğini anlatan, yine yaşanmış bir hikaye. Bir kere köpek sahibi olanların bu DVD'yi alıp evlerinin demirbaşı yapmaları şart (D&R'larda satılıyor). Onun dışında tüm hayvanseverlerin de mutlaka izlemelerini öneririm. Hayvan sevmeyenler için ise bu film doğru yönde atılmış iyi bir ilk adım olabilir.Yalnız bu bir çocuk filmi değil, filmin özellikle ikinci yarısında yoğun bir duygusallık hakim. Eğlence/aksiyon bekleyen oğluma bu acıklı hikaye pek hitap etmedi. (7,5)

10. Conviction

Amerika'da gerçekten yaşanmış inanılmaz bir adanmışlık öyküsü. İki çocuklu ve çalışan bir anne Betty Anne Waters, cinayet suçundan hüküm giyen ve ömür boyu hapse mahkum olan kardeşi Kenny'yi kurtarmak için 18 yıl sürecek müthiş bir mücadeleye girişiyor: önce lise diploması alıyor, sonra da hukuk fakültesini bitirip avukat oluyor ve kardeşini temsil etmeye başlıyor. Hillary Swank bu tür inatçı, pes etmeyen kişilikleri canlandırmak için en doğru isim. Onun yanısıra Sam Rockwell ve kısacık rolünde Juliette Lewis de çok başarılı. Filmin sonunda gerçek Betty Anne ve Kenny ile tanışmak insanı ister istemez bir hislendiriyor. (8)

9. The Girl Who Played with Fire

Millennium üçlemesi ikinci kitap ile devam ediyor. Bu arada serinin yazarı Stieg Larsson, bırakın filmleri izlemeyi, kitaplarının basıldığını bile göremeden 2004 yılında vefat etmiş. Bu bölümde Lisbeth Salander'i daha yakından tanıyor, tüm kişiliğini şekillendiren çocukluğunun o rahatsız edici sırlarına tanıklık ediyoruz. Ön planda ise yine modern İsveç'ten organize bir suç öyküsü var. Olay örgüsünü ilk filmdeki kadar ilgi çekici bulmasam da, bu yine sağlam bir gerilim. Üçüncü bölümü de dört gözle bekliyoruz. Puan: (7,5)

8. Tomorrow When The War Began

Yedi liseli genç Avustralya'nın dağlarında bir haftasonu kamp yapmaya gidiyorlar. Onlar kamptayken, yaşadıkları şehir düşman orduları tarafından işgal ediliyor ve gençlerimiz savaş cehennemi ile yüz yüze kalıyorlar. Bize bir zamanlar Mad Max serisini hediye eden Avustralya sinemasından yine ilgi çekici bir aksiyon. Filmi özellikle teknik açıdan oldukça başarılı buldum. Savaş sahneleri ve görsel efektler dünyanın ta öbür ucundaki bu uzak film endüstrisinden beklenmeyecek derecede başarı ile kotarılmış. (7)

13 Ocak 2011

7. Splice

Farklı hayvanların DNA'larını birleştirerek yeni "hibrid" yaratıklar üzerine çalışan iki genetik mühendisi, bu kez insan DNA'sını da işin içine karıştırıyorlar. Başta güzel giden bu deney, tahmin edileceği üzere yavaş yavaş bir kabusa dönüşüyor. İnsan ve hayvan DNA'larını karıştırmak deyince yıllar öncesinden (1986) David Cronenberg'in The Fly / Sinek'ini hatırlamamak imkansız. Zaten filmin birçok yerinde de Cronenberg etkisinden söz edilebilir. Sonuç olarak iyi oynanmış, ilginç bir bilim-kurgu / gerilim. Puan: (7)

12 Ocak 2011

6. Get Him to the Greek

Filmin Yunanlılarla filan bir alakası yok. Greek Theater Los Angeles'taki bir konser salonunun ismi ve film çaptan düşmüş problemli bir rock yıldızını 3 gün içerisinde New York'tan Los Angeles'taki bu konser salonuna getirmesi gereken bir plak şirketi çalışanın hikayesini anlatıyor. "Knocked Up", "Superbad" gibi filmlerle çıkış yapan ve artık "Apatow tarzı" denilen, kısaca "fazlaca edepsiz" şeklinde özetlenebilecek bir komedi tarzı yaratan Judd Apatow yine yapımcı olarak karşımızda. Yönetmen koltuğunda da daha önce "Forgetting Sarah Marshall"da birlikte çalıştıkları Nicholas Stoller var. Film aslında yer yer nefis diyaloglar ve çok komik sahneler içeriyor. Ama keşke Apatow ve Stroller "patavatsızlıkta sınırları zorlayacağız" diye bu kadar kasmasalarmış. (6)

5. Tangled

Disney bu kez Pixar ortaklığı olmadan biraz daha klasik, "Beauty and the Beast"e benzer bir tarz ile karşımızda. Ancak Rapunzel masalına getirilen taze yorum da oldukça eğlenceli olmuş. Neyse ki Alan Menken imzalı şarkıları bu kez sınırlı tutmuşlar da temponun düşmesine izin vermemişler. Görüntüler ise harika. (7,5) SİNEMADA İZLENDİ

4. Eyyvah Eyvah 2

İlk "Eyyah Eyvah" 2010 yılının en güzel sürprizlerinden biriydi. Çok fazla bir beklentim olmadığı için geçen sene sinemalarda gösterime girdikten ancak beş hafta sonra izlemiş, izledikten sonra da şöyle demiştim: "ben son zamanlarda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum". Sanırım o ilk film uzun seneler boyunca da beni en çok güldüren film olarak kalacak. İkinci film eski dostlarla yeniden buluşmamızı sağlayan hoş bir fırsat olması nedeniyle güzel elbette. Yer yer yine çok komik sahneler ve diyaloglar var. Ama ilk filmdeki konu bütünlüğü bu filmde yok maalesef. Sanki Ata Demirer "Hüseyin ve Firuzan, kız istemek üzere Geyikli'ye dönerler" diye klavyenin başına oturmuş, ama bu ana temayı besleyecek olay örgüsünü pek kuramamış. Hikaye birbirinden kopuk epizodlar şeklinde ilerliyor: Önce yakışıklı doktor meselesi var, sonra Müjgan'ın babası çıkıp geliyor, en sonda da bir kaçırılma öyküsü. Bunlar hep birbirine monte edilmiş bölümler gibi duruyor. Öte yandan Demet Akbağ yine döktürüyor, bu filmde çok daha fazla "dakika alan" Özge Borak da o doğal pırıltısıyla filme taze bir enerji katmayı başarıyor. Sonuç olarak, ilkinin düzeyine ulaşmasa da yine başarılı bir aile filmi var karşımızda. (7) SİNEMADA İZLENDİ

3. Winter's Bone

Missouri'nin derin kırsalında iki küçük kardeşi ve yatalak annesi ile yoksul bir hayat yaşamakta olan 17 yaşındaki Ree, hapisten çıkarken evlerini kefalet senedi olarak gösteren babasını bulmak zorunda kalır. Uyuşturucu mafyası ile başı belada olan babasını bir hafta içinde bulamazsa evlerinden atılacaklardır. Sundance Film Festivali'nde en iyi film ödülünü kapan Winter's Bone bizi Amerika'nın hiç aşina olmadığımız bir yüzü ile tanıştırıyor. Ekonomik krizin vurduğu, tüm canlılığını kaybetmiş ve yokluk içinde kıvranan bu dağ köylerinin genel manzarası sanki kıyamet sonrası görüntüleri andırıyor: Evlerin önünde camları kırık öylece duran hurda arabalar, eskimiş ve yenisi alınamamış ev eşyaları, odun yakarak ısınan insanlar. Bu soğuk sefaletin içinde aile içi ilişkiler de sanki örselenmiş, daha vahşi bir hal almış. Sinemadaki ilk önemli rolünde Jennifer Lawrence müthiş bir performans çıkarıyor ve filmi neredeyse tek başına alıp götürüyor. Ben bu satırları yazarken Jennifer Lawrence'ın Oscar adaylığı açıklandı. (7,5)

2. Piranha

Piranha için uzun ve ciddi bir film eleştirisi yazmak fuzuli bir çaba. Filmi bir cümle ile özetlemek mümkün: İnsan yiyen canavar balıklar, bikinili kızlar ve bol bol kopmuş kollar, bacaklar ve hatta pek akla gelmeyecek diğer vücut parçaları. Joe Dante'nin 1978 yapımı ilk Piranha'sının Fransız korku filmleri yönetmeni Alexandre Aja (High Tension, The Hills Have Eyes) tarafından yapılan bu yeniden çevrimi, aslında daha çok çocukluğumuzun unutulmaz Jaws'ına göndermeler içeriyor. Filmin müziği, saldırı sahnelerinin kurgusu ve şu yandaki poster bile Jaws'dan ödünç alınmış gibi duruyor. Hatta Jaws'daki Richard Dreyfuss da aynı rol (balıkçı Matt) ile misafir oyuncu olarak boy göstermiş. Ne izleyeceğinizi bilerek (yani bol kan ve bol çıplaklık) ve bunu kabul ederek başına oturursanız beklentiyi fazlasıyla karşılayacak bir B filmi. (7)

1. Gulliver's Travels

Klasik masalın sadece çok bilinen bazı bölümlerini alıp, çoğunu çöpe atmış bir adaptasyon. Jack Black her zaman bildiğimiz Jack Black'liğini yapmaya devam ediyor. Çocuklar belki eğlenebilir, ama bu klişelerle ve çocuksu belden aşağı esprilerle dolu basit senaryonun büyüklerin ilgisini çekeceğini düşünmek zor. Belki filmin en sonunda kadronun hep beraber söylediği Edwin Starr klasiği "War" güzel bir sürpriz olabilirdi. Ama filmin Türkçe dublajlı izlediğimiz kopyasında, işgüzarlık edip bu şarkıyı da Türkçeye çevirmeleri ve "savaaş, ne işe yarar ki, elbette hiçbir şeye" diye söylemeleri bütün tadını kaçırdı ne yazık ki...(5) SİNEMADA İZLENDİ

2010'un En İyileri


2010 yılında izlediğim 120 film içerisinden en iyilerini seçmeye çalıştım. Elbette ki bu “kişisel” bir listedir, sizin en iyileriniz bambaşka başlıklardan oluşabilir. Amacım, gördüğünüz filmler üzerine birlikte konuşabilmek, görmediğiniz filmler için ise bir merak uyandırabilmektir. Aşağıdaki başlıkların hepsini DVD’cinizde bulabilirsiniz.  İşte ters sıralama ile 10’dan 1’e 2010 yılının en iyileri: 
10. Up in the Air – Aklı Havada: Üzerinden uzun zaman geçmiş gibi görünüyor ama Up in the Air 2010’un Ocak ayında gösterime girmişti, dolayısı ile bu listeye girmeye de hak kazanıyor.  Tam 6 dalda Oscar’a aday olmasına rağmen o geceden eli boş dönen filmde, George Clooney hayatı sürekli seyahatte geçen bir “işten çıkarma” uzmanını canlandırıyor. Emektar Ivan Reitman’ın  oğlu ve Juno’nun  genç yönetmeni 33 yaşındaki Jason Reitman, bu üçüncü filminde bir kez daha ince bir mizah ile duygusallığı akıllıca harmanlamayı başarıyor. Üç başrol oyuncusunun sağlam performanslarından güç alan filmde, özellikle Clooney’den dinlediğimiz “pratik uçuş rehberi” bölümü sık seyahat edenlerin ilgisini çekecektir. 
9. The American – Centilmen: Orijinal isminin tersine son derece "Avrupalı" bir film...  Zaten George Clooney dışında filmde çalışan herkes Avrupalı.  Clooney bu kez son bir iş için İtalya'nın küçük bir köyünde saklanan gizemli bir suikastçiyi canlandırıyor. Hollandalı yönetmen Anton Corbijn bir zanaatkar ustalığıyla filmini ince ince işlemiş. Öyle ki, tüm film boyunca gereksiz hiçbir sahne, hiçbir fazlalık yok. Ama soluk kesen bir tempo, adım başı patlamalar çatlamalar bekleyenler uzak durmalı. Bu, aksiyondan ziyade karakter gelişimine ve psikolojiye ağırlık veren, yalın, sabırlı ve sabır isteyen bir film.
8. The Ghost Writer: Son Berlin Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü alan Roman Polanski’nin en olgun eserlerinden biri. Ewan McGregor, eski  bir İngiliz başbakanının (Tony Blair’i fazlasıyla çağrıştıran bir rolde Pierce Brosnan) otobiyografisini yazmak üzere başbakanın yazlık evine davet ediliyor. İzole bir sahildeki bu ev, bir süre sonra Agatha Christie romanlarındakine benzer bir gerilimin ana sahnesine dönüşüyor. Bir cinayet işlenmiştir ve başbakanın çevresindeki herkes (kendisi de dahil) potansiyel şüphelidir.  Ne yaptığını bilen bir yönetmenin elinden çıkma, soğukkanlı, kendinden emin ve çok başarılı bir gerilim. 
7. Shutter Island – Zindan Adası: Kasvetli bir ada atmosferi, fırtınalı  yağmurlu geceler, bir akıl hastanesi, ürkütücü eski binalar, filmin tamamına hakim gri renkler ve kıyamet habercisi bir müzik. Martin Scorcese Usta bize klasik korku filmlerinin unutageldiğimiz lezzetini hatırlatıyor. İki saati aşkın süresi boyunca izleyicisi ile “akıl oyunları” oynayan Zindan Adası,  çeşitli köşelere yerleştirdiği yap-bozun parçalarını en sonunda ustaca birleştirmesini de biliyor. Scorcese’nin “De Niro sonrası” dönemindeki yeni gözdesi Leonardo Di Caprio yine Oscar’lık bir performans çıkarmış. Bu film Şubat ayında değil de Oscar dönemi diyebileceğimiz Kasım/Aralık aylarında gösterime girseydi Di Caprio kesin bir Oscar adaylığı alırdı. 
6. El Secreto de Sus Ojos – Gözlerindeki Sır: Geçen senenin En İyi Yabancı Film Oscar'ını alan bu Arjantin filmi, yaşanamamış bir aşkı ve tam olarak çözülememiş bir cinayet davasını paralel olarak anlatıyor. Çok iyi oyunculuklar ve vurucu bir final ile kesinlikle hafızalarda yer edecek filmde özellikle stadyum sahnesinden söz etmek lazım: 6,5 dakikalık kesintisiz tek plan olarak çekilen bu sahne insanı şaşkına çeviriyor ve film antolojilerine girmeyi hak ediyor. “Gözlerindeki Sır” geçmişten bugüne hep bizimle yaşayan pişmanlıklarımız üzerine kurulu duygusal bir çalışma. Son cümle de filmden olsun: “Bir erkek herşeyini değiştirebilir, ama tutkularını asla…”.
5. The Social Network – Sosyal Ağ: Tüm dünyada 500 milyon üyesi olan sosyal paylaşım sitesi Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg ve arkadaşlarının hikayesi. Görünürdeki bu çatının altında film aslında temelde insan ilişkilerini anlatıyor. İnsanlarla ilişki kurmakta zorlanan çok zeki ama bir o kadar da kibirli bir bilgisayar dahisinin, sırf çevresinden itibar görebilmek ve sevdiği kızı "tavlamak" için sonunda 20 milyar dolarlık piyasa değerine ulaşacak bir proje yaratması başlı başına ilginç. Seven, Fight Club gibi şimdiden klasik mertebesine ulaşmış filmlerin saygın yönetmeni David Fincher bizi bu kez günümüz Harvard üniversitesinin koridorlarına, yurtlarına götürüyor.  Usta bir yönetmenin ve son derece başarılı genç oyuncuların elinden çıkma, yaşadığımız çağa insani bir açıdan bakmamızı sağlayan, izlenmeye değer bir yapıt.
4. The Chaser – Ölümcül Takip: Oldboy'u izlemiş ve beğenmiş olanlar parmak kaldırsın, diğer arkadaşları Hollywood salonumuza alalım. 2003 yılında bize Oldboy'u hediye eden Kore sinemasından yeni bir sarsıcı hikaye. Yine çok iyi bir gerilim, senaryoda yine hiç beklenmeyen sürprizler ve yine şok eden bir final. Ama en baştan uyarmak lazım: Kore sinemasına (ve genelde Asya sinemasına) aşina değilseniz ve perdede görmek istediğiniz klişe "happy ending"ler ise, bu film size göre değil. Eşim "ay içim karardı" diyerek kalktı filmin başından. Ben ise filmin kapanış jeneriği akarken, reklamdaki Behlül gibi "vay... vay... vay... vay" diyordum içimden. Seul'de yaşanan gerçek bir seri cinayet olayından beyazperdeye aktarılan Chaser, sağlam konusu, enfes oyunculukları ve usta işi yönetimi ile kült bir gerilim örneği.
3. The Girl with the Dragon Tattoo – Ejderha Dövmeli Kız: İsveçli yazar Stieg Larsson'un Millennium üçlemesinin ilk halkası, "en uygar milletlerden biri" diye hep imrenerek baktığımız bir toplumdan son derece karanlık bir suç ve şiddet hikayesi aktarıyor. Kitabın ve filmin en önemli karakteri hiç şüphesiz kısacık boyu, tüm vücudunu kaplayan dövmeleri ve piercingleri ile Lisbeth Salander. İsveçli oyuncu Noomi Rapace bu rolü müthiş bir tutku ile perdeye yansıtıyor. Önümüzdeki yıl bu filmin bir de Amerikan versiyonunu izleyeceğiz. Mutlaka o da iyi olacaktır (ne de olsa yönetmen koltuğunda David Fincher var) ama Hollywood versiyonunda şiddet dozu mutlaka bir ton daha düşük olacaktır. Kızı canlandıracak olan Amerikalı oyuncunun da Noomi Rapace kadar yoğun ve keskin bir iş çıkaramayacağından eminim. O yüzden tavsiyem, Amerikan versiyonundan önce mutlaka bu İsveçli orjinalini izleyin.
2. Toy Story 3 – Oyuncak Hikayesi 3: Sinema yazılarımı takip edenler animasyon sinemasına olan ilgimi zaten biliyorlar. İyi bir animasyonun sadece çocuklara yönelik olmadığını bir kez daha anlatmama gerek yok. Toy Story 3, serinin daha önceki halkalarından alıştığımız yüksek standardı koruyor, hatta zaman zaman onların üzerine çıkıyor. Komik ve heyecanlı sahnelerin yanısıra bu üçüncü (ve son) Toy Story özellikle de yetişkinler için son derece duygusal  bazı dakikalar vaat ediyor. Filmin sonunda yanımdaki oğluma çaktırmadan gözyaşlarımı silerken, Andy'nin oyuncaklarına vedasından neden bu kadar etkilendiğimi düşündüm. Sanırım cevabı şu: Hepimizin çocukluğumuz ile hala çok kuvvetli bağlarımız var ve bu hikaye hayalden oyunlar kurduğumuz o en saf, en masum ve en özgür dönemimizi bize hatırlatıyor. Çocuğunuzu alın ve Oyuncak Hikayesi'ni izleyin. Çocuğunuz size katılmazsa, siz yine de izleyin.

1. Inception - Başlangıç: Inception'ı izledikten sonra sinemadan çıkarken insan garip bir şekilde rüyada olup olmadığını sorgulamaya başlıyor (Öte yandan, filmler de karanlık bir salonda hep birlikte paylaştığımız rüyalar değil midir zaten?) Inception birden fazla kez izlenmeyi hak eden (hatta belki de gerektiren), üzerinde uzun uzun konuşulabilecek son derece ilginç bir film. İlk olarak Memento ile dikkatimizi çeken, The Dark Knight ile ise "has yönetmenlerim" arasına girmeyi başaran Christopher Nolan yine usta işi bir yapıtla karşımızda. İnsanların rüyalarına girip zihinlerini okumayı ve orada gömülü fikirleri çalmayı beceren uluslararası hırsız Cobb ve ekibi son bir "iş" için bir araya geliyorlar. Bu kez amaçları bir fikri çalmak değil, başkasının zihnine bir fikri ekmektir, tıpkı tohum eker gibi. Inception, Nolan'ın en iyi filmi olmasa da (o şeref hala kara pelerinli bir şövalyeye ait) bu senenin kesinlikle en iyi filmi.



11 Ocak 2011

Yıl Sonu Notu

2010 senesini 120 film izleyerek kapattım. Hedefim olan 150'ye ulaşamadım ama 120 de iyi bir rakam. Artık kısmet 2011'e diyelim, bu sefer baştan işi sıkı tutacağım. Üstelik iş hayatımdaki bazı değişiklikler de filmlere daha fazla zaman ayırabilmemi mümkün kılıyor. Bu kez 150'den geriye doğru değil de, 1'den başlayıp 150'ye doğru gidelim (bir de bunu deneyelim bakalım)    Vee yılın en iyileri... 2010'un Top 10 listesi... Az sonra...

30. Easy A

Keskin senaryosu ve Emma Stone'un başarılı oyunculuğu sayesinde son dönemlerin embesil Amerikan lise komedilerinden farklılaşan ama çok da akılda kalıcı olmayan bir gençlik filmi. Emma Stone bu filmdeki performansı ile Altın Küre'ye aday da olmuştu. (6,5)

31. The Man from Earth

Yorum eklenecek. Puan: (6)

32. Av Mevsimi

Yorum eklenecek. Puanı: (8)

33. Open Season 3

 Yorum eklenecek. Puanı: (4)

34. The Girl with the Dragon Tattoo

İsveçli yazar Stieg Larsson'un Millennium üçlemesinin ilk halkası, "en uygar milletlerden biri" diye hep imrenerek baktığımız bir toplumdan son derece karanlık bir suç ve şiddet hikayesi aktarıyor. Kitabın ve filmin en önemli karakteri hiç şüphesiz kısacık boyu, tüm vücudunu kaplayan dövmeleri ve piercingleri ile Lisbeth Salander. İsveçli oyuncu Noomi Rapace bu rolü müthiş bir tutku ile perdeye yansıtıyor. Önümüzdeki yıl bu filmin bir de Amerikan versiyonunu izleyeceğiz. Mutlaka o da iyi olacaktır (ne de olsa yönetmen koltuğunda David Fincher var) ama Hollywood versiyonunda şiddet dozu mutlaka bir ton daha düşük olacaktır. Kızı canlandıracak olan Amerikalı oyuncunun da Noomi Rapace kadar yoğun ve keskin bir iş çıkaramayacağından eminim. O yüzden tavsiyem, Amerikan versiyonundan önce mutlaka bu İsveçli orjinalini izleyin. (8)

35. Devil

Yorum eklenecek. Puan: (7)

36. The Town

Yorum eklenecek. Puan: (7,5)

37. Despicable Me

Yorum eklenecek. Puan: (7)

24 Aralık 2010

38. The Twilight Saga: Eclipse

"Alacakaranlık efsanesi" çok şükür ki sona eriyor! Diğer iki bölümde olduğu gibi, "Eclipse"i de bir korku filmi diye ciddiye alıp izlemek yerine, üç beş arkadaş toplanıp gülüp eğlenmek amacıyla seyretmek daha hayırlı olabilir. Ben de bu eğlenceye birkaç soru ile katkıda bulunayım: Edward neden toplam 3 film ve toplam 6 saat boyunca sanki pabucu ayağını sıkıyormuş gibi sürekli acı çeken bir yüz ifadesi ile konuşur? Jacob'ın bir gömleği yok mu? Edward'ın berberi "abi nolur şu kaşlarını biraz alayım" demez mi? Jacob'ın bir gömleği yok mu? Kurt adama dönüştüklerinde neredeyse bir fil boyutuna ulaşan Jacob ve ekürisi, nasıl olur da normal insan görünümündeki vampirleri yenemez, hatta vampirlerden biri Jacob'ın tüm kemiklerini kırıverir? Jacob'ın bir gömleği yok mu? Puan: (3)