21 Mayıs 2024

The Fall Guy

 



The Fall Guy'da Ryan Gosling, Colt Seavers adlı bir dublörü canlandırıyor. Colt, sette geçirdiği bir kaza sonrasında dublörlük kariyerine ara vermek zorunda kalıyor. Aylar sonra, eski sevgilisi Jody'nin yönettiği büyük bütçeli bir filmde görev almak üzere mesleğe geri dönüyor. Ancak o filmin çekimleri sırasında esrarengiz olaylar gerçekleşmeye başlıyor ve filmin başrol oyuncusu ortadan kayboluyor. Şimdi Colt sevdiği kızın filmini kurtarmak için dublörlük becerilerini kullanmalı ve komployu çözmelidir. 

The Fall Guy, tam bir "yaz filmi": sevimli karakterlere sahip, hızlı tempolu bir gösteri. Film, aksiyon, komedi ve dramı başarılı bir şekilde harmanlayarak izleyicilere keyifli bir deneyim sunuyor. Daha önce John Wick, Atomic Blonde ve Deadpool 2 gibi filmleri çeken ve kendisi de eski bir dublör olan yönetmen David Leitch, The Fall Guy filmini tamamen dublörlere ve dublörlük mesleğine bir saygı duruşu olarak tasarlamış. Dublörlük, film boyunca, fiziksel beceri, dayanıklılık, cesaret gibi diğer özelliklerinin yanı sıra, son derece ‘emek yoğun’ bir iş olarak geliyor karşımıza. Onlar olmadan aksiyon sahnelerinin yeterince inandırıcı ve sahici olamayacağının altı çiziliyor. Film bittikten sonra akan son jeneriklerde de filmin aksiyon çekimlerinin kamera arkasını ve filmde görev alan gerçek dublörleri görme fırsatı bulabiliyoruz. 

Ryan Gosling ve Emily Blunt, oyunculuk performanslarıyla filme önemli katkı yapıyorlar ve filmi baştan sona taşımaya yetecek iyi bir kimya sergiliyorlar. Öte yandan, filmin eleştirilecek noktaları da yok değil. Belki bir 15-20 dakika fazla uzun, hikaye bazı yerlerde sarkıyor. Filmin sağlam bir kötü adamı yok. Klişelerin aşırı kullanımı ve tahmin edilebilir bir hikaye filmin puanlarını azaltıyor. Sadece eğlenceli aksiyon sahneleriyle seyirciyi yakalayan bir film kalıyor geriye. Ama kabul edelim ki, David Leitch aksiyonun hakkını veriyor ve seyircisini aksiyona ve eğlenceye doyuruyor.  


Benim Notum: 7,5 / 10


12 Mayıs 2024

Challengers

 



Son yılların yükselen yıldızlarından Zendaya'nın (Dune, Euphoria, Spider-Man) başrolünde oynadığı Challengers tenis dünyasının dekor olarak kullanıldığı bir aşk üçgenini anlatıyor. Başarılı kadın tenisçi Tashi sakatlanıp oyunculuğa veda edince, eksik kalan hayallerini antrenör olarak sürdürmek istiyor ve yine bir tenisçi olan kocası Art'ı bir Grand Slam şampiyonuna dönüştürüyor. Yıllar sonra kariyerinin düşüşe geçtiği bir dönemde Art bir turnuvanın finalinde çocukluk arkadaşı Patrick ile karşı karşıya geliyor. Olayları karmaşıklaştıran ve gerilimi arttıran unsur ise Patrick'in aynı zamanda Tashi'nin eski sevgilisi olmasıdır.

Zendaya'nın Dune'dan rol arkadaşı Timothée Chalamet'nin oynadığı Call Me by Your Name ile tanınan İtalyan yönetmen Luca Guadagnino, kendine has stilistik yaklaşımını filmin her saniyesinde konuşturmuş. Oyuncuların her biri çok iyi iş çıkarsa da bu her şeyiyle bir "yönetmen filmi". Stil olgusunun içeriğin önüne geçmesi (style over substance) bazen rahatsız edici olabilir, ama bu filmde Guadagnino'nun biçimsel müdahaleleri bence filme büyük katkı sağlamış. Zaman çizgisinde gidip gelen non-lineer hikaye akışından, kullanılan kamera açılarına, Trent Reznor-Atticus Ross ikilisinin oturduğunuz yerde tempo tutmanıza sebep olan tekno müziklerinden, baş döndürücü kurgusuna son derece farklı ve özgün bir filmle karşı karşıyayız.  

Guadagnino ve onun ekibi, oldukça sıradan sayılabilecek bir hikayeden göz alıcı bir film çıkarmayı başarmışlar. Cinsellik, güç ve rekabet hakkında bu kadar cesurca ve bu kadar gerçek şeyler söylemeye istekli olan bir ana akım filmi görmek hoş. Challengers iyi yazılmış, iyi çekilmiş ve iyi oynanmış izlemesi keyifli bir film.


Benim Notum: 8 / 10



30 Nisan 2024

Nisan Filmleri

 



Nisan ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


Civil War 8 




Abigail 7,5



Scoop 7





Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2024'te izlediğim film adedi: 50




29 Nisan 2024

Abigail

 


Bir suç çetesi, fidye almak amacıyla yeraltı dünyasının güçlü bir isminin balerin kızını kaçırıp gözlerden uzak izole bir malikaneye kapatıyor. Alacakları 50 milyon doların hayalini kuran çete üyeleri bir süre sonra evin içinde kilitli kaldıkları küçük kızın pek de normal olmadığını fark etmeye başlıyorlar. 

Portföylerinde Ready or Not, Scream 5 ve Scream 6 filmleri bulunan ve korku sinemasında artık kendilerine sağlam bir yer edinmeye başlayan Matt Bettinelli-OlpinTyler Gillett ikilisinin yönettiği Abigail filminin senaryosu ellinci dakika civarlarında ortaya dökülen bir spoiler / sürprizbozan içeriyor. Maalesef bu büyük spoiler filmin fragmanında da gösteriliyor. Filme daha fazla seyirciyi çekmeyi hedefleyen pazarlama faaliyetleri işte bazen böyle olay örgüsünün bütünlüğünü koruma ilkesi ile çelişebiliyor. Halbuki bazı detayları bilmeden filmi izlemeye başlamak, bence kesinlikle filmden alınacak keyfi arttıracaktır. O yüzden mümkünse filmin fragmanını izlememeye çalışın. Hatta filmin konusu ile ilgili ne kadar az şey bilirseniz o kadar iyi.

Kendilerine Radio Silence takma adını veren Bettinelli-Tyler ikilisi korku ve gerilim unsurları ile kara mizahı ustaca harmanlama konusundaki becerilerini Abigail'de de göstermişler. Baştaki kısa giriş bölümü haricinde tamamı tek mekanda, bir malikanede geçen film, ilgi çekici ve iyi yazılmış karakterleriyle yürüyor. Senaryonun bir diğer başarılı yönü ise iki saatlik süresini sarkmadan kullanabilmesi. Radio Silence ekibi film boyunca türün bazı klişelerini bolca kullanırken, bazı klişeleri ise tamamen alt üst ediyor. Oyuncu kadrosunun tamamı üzerlerine düşen görevi layıkıyla yerine getirirken, özellikle küçük kızı canlandıran 14 yaşındaki Alisha Weir zor bir rolün altından başarı ile kalkıyor.


Benim Notum: 7,5 / 10



28 Nisan 2024

Civil War

 



Alex Garland'ın (28 Days Later, Ex Machina, Annihilation) yönettiği Civil War, ABD'de yakın bir gelecekte çıkan hayali (ama çok da ihtimal dışı olmayan) bir iç savaşı ve bu savaşın ortasında görev icabı New York'tan Washington'a gitmeye çalışan farklı kuşaklardan gelme dört gazetecinin yol hikayesini anlatıyor.

Alex Garland'ın filmi eleştirmenleri ikiye böldü. Film genelde beğenilirken, bazı yazarlar Garland'ın apolitik tavrını filmin zayıflığı olarak nitelendirdi. Bence tam tersi, herhangi bir tarafın tutulmaması filmin asıl güçlü noktası olmuş. Kutuplaştırmaya çok müsait bir konuda Garland, seyirci kitlesinin belki de yarısını hikayeden uzaklaştıracak adımlar atmaktan özellikle kaçınıyor. "Savaş bir kez başladı mı hepimiz kaybedeceğiz" demeye getiriyor. Tıpkı hikayelerini anlattığı savaş fotoğrafçılarının yaptığı  gibi, bize sadece olan biteni gösteriyor, yorum yapmıyor. Kimin haklı kimin haksız olduğu ile ilgilenmiyor, siyasi tahlillere girmiyor. Ortada tek bir gerçek var, o da savaşın korkunçluğu. Cehenneme bir kere girdikten sonra, oraya nasıl girdiğinizin bir önemi yok ne de olsa.   

Yönetmen savaşın vahşetinin insanlar üzerindeki farklı etkilerini gözlemliyor. Şiddete karşı duyarsızlaşmanın verdiği hasarı sergilemekte de çok iyi bir iş çıkarıyor. Civil War'ı baştan sona ilgiyle, ama dehşetle karışık bir ilgi duygusuyla izledim. Bu senenin, türü "korku" olmayan en korkunç filmi ile karşı karşıyayız. Dünyamızın birçok ülkede savaşın dehşetine esir düştüğü şu günlerde, bizi omuzlarımızdan tutup sallayan, "kendinize gelin" diyen sarsıcı bir eleştiri aynı zamanda Alex Garland'ın filmi.

Civil War filmini Türkiye'de şu anda sinemalarda izleyebilirsiniz.


Benim Notum: 8 / 10
  

21 Nisan 2024

Monkey Man

 




Slumdog Millionaire ve The Best Exotic Marigold Hotel gibi filmlerden hatırladığımız, 2016'da Lion filmindeki performansı ile bir de Oscar adaylığı bulunan Dev Patel ilk yönetmenlik denemesi ile karşımızda. Filmin yapım hikayesi de ilginç: İlk plana göre 2020'de tamamlanması beklenen çekimler, Covid salgını nedeniyle 2021 yılına sarkmış. Çeşitli bütçe problemleri ve Dev Patel'in bizzat yaşadığı bazı sakatlıklar (elinde ve ayak parmaklarında kırıklar, omzunda kas yırtılması ve gözünde enfeksiyon) neticesinde filmin yapım süreci 2022'de tamamlanabilmiş. Ancak sonra da filmin dağıtımını üstlenecek bir stüdyo bulunamamış. En sonunda Netflix filmi kendi portföyüne katmış. Monkey Man'in Netflix'te gösterime girmesi beklenirken, filmi izleyen yapımcı yönetmen Jordan Peele (Get Out, Us, Nope) bu filmin sinemalarda gösterilmeyi hak ettiğini düşünmüş ve filmi satın almış. İyi ki de öyle yapmış.

Çocukluğunda annesinin ölümüne neden olan suç örgütüne karşı genç bir adamın intikam yolculuğunu anlatan filmi Bombay'da geçen bir John Wick hikayesi diye özetleyenler de var. Ama bu eksik bir tanımlama olur. Her anı aksiyon dolu bir macera bekleyenler hayal kırıklığı yaşayabilirler. Dev Patel filminin özellikle ilk bir saatini hikayenin temellerini atmaya ve karakter gelişimine ayırmış. Gerçi bol dövüşlü, bol hareketli aksiyon sahnelerini bekleyenler de son bir saatte beklediklerini fazlasıyla alıyorlar. Ama Patel öncelikle anlattığı hikayeye bir ruh katmaya çalışıyor. İçinden çıkıp geldiği Hint kültüründen de unsurlar ekleyerek filmini benzer aksiyon yapımlarından ayrıştırmayı deniyor. Ve bunda da büyük ölçüde başarılı oluyor. Filmin DNA'sı Hindistan'daki yolsuzluk ve ayrımcılıkla ilgili güçlü siyasi mesajlar içeriyor. Hindu tanrısı Hanuman'a da bolca göndermeler var.

Dev Patel çocukluğunda çok izlediği Bruce Lee filmlerinin kendisi için bir ilham kaynağı olduğunu söylemiş. Özellikle sondaki "siz hepiniz, ben tek" dövüş sahnelerinde bu etkileşimin izlerini görmek mümkün. Son derece kanlı kapışmalara ve çılgın bir koreografiye sahip bu sahneler bana Gareth Edwards imzalı 2012 yapımı The Raid filmini hatırlattı, ki çok sevdiğim bir filmdir. Patel de burada görsel bir atmosfer kurmayı ve seyircisinin adrenalinini yükseltmeyi başarıyor. Aksiyon dozajı yüksek çarpıcı bir intikam öyküsü izlemek isteyenler Monkey Man'i şu anda Türkiye'de de sinemalarda yakalayabilirler.


Benim Notum: 8 / 10





  

31 Mart 2024

Mart Filmleri

 



Mart ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




R.M.N 7,5

Saint Omer 7,5

Godland 7,5






Mean Girls 6,5





Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2024'te izlediğim film adedi: 39


26 Mart 2024

The Iron Claw

 




Yukarıdaki afişe bakınca bunun Rocky benzeri bir sportif başarı hikayesi olduğunu düşünebilirsiniz, ama öyle değil. Anlatılan öyküde spor sadece bir arka plan olarak kullanılıyor. Film bir maçı kimin kazanacağı konusunda bir gerilim yaratmakla ilgilenmiyor, büyük bir zafere doğru heyecan verici bir dalga yaratmıyor. The Iron Claw, daha çok kardeşlik bağları, despot bir babanın bir aile üzerindeki toksik etkisi ve erişilemez beklentilerin çocuklar üzerinde yarattığı hasarlar üzerine oldukça etkileyici bir dram. 

Sean Durkin'in yazıp yönettiği film 1980'lerde profesyonel güreşin yoğun rekabet dünyasında tarih yazan, birbirinden ayrılmaz Von Erich kardeşlerin gerçek hikayesini anlatıyor. Yalnız bu öyle bir hikaye ki, gerçek değil de kurgu olarak yazılsa "hadi canım, bir ailenin başına üst üste bu kadar felaket gelemez" dersiniz. Ama bu trajedi gerçekten yaşanmış. Hatta, filmi izledikten sonra yapılacak bir Wikipedia incelemesi, ailenin yaşadığı acıların filmde eksik bile anlatıldığını ortaya çıkarıyor.  

Oyuncu kadrosunun tamamı güçlü performanslar ortaya koyuyorlar ama herhalde hiç kimse Zac Efron kadar dikkat çekmeyecektir. Bir rolün ihtiyaçlarını karşılamak için fiziğini tamamen değiştiren birçok  harika oyuncunun izinden giden Efron, Kevin'i inandırıcı bir şekilde oynamak için vücudundaki kas kütlesini muazzam boyutlara ulaştırmış. Öyle ki, adamı filmde ilk gördüğünüzde onun sağlığı için endişeleniyorsunuz. Fiziksel görünüşü dışında Efron'un filmdeki oyunculuk performansına baktığınızda da, onun High School Musical günlerinden bu yana uzun bir yol kat ettiğini görüyorsunuz.

The Iron Claw filmini şu anda sinemalarda izleyebilirsiniz.


Benim Notum: 7,5 / 10

10 Mart 2024

Dune: Part Two

 




2011'den beri çektiği her film ile (sırasıyla Incendies, Prisoners, Sicario, Arrival, Blade Runner 2049 ve Dune Part I) benim Yılın En İyileri listeme girmeyi başaran yönetmen Denis Villeneuve için bu trend devam edecek gibi görünüyor. Dune Part Two ilk filmde atılan tohumları geliştirip büyüten, o görsel ve işitsel ziyafeti bu kez felsefi açılımlarla da besleyen tam bir sinema olayı. 2024 sinema yılının analizi yapılırken Dune Part Two on iki aylık dönemde gösterime giren en iyi filmlerden biri olarak kabul edilecek.

Yönetmen Denis Villeneuve şu sıralar bir sonraki Dune filminin senaryosunu yazıyor (ki bu üçüncü bölüm Frank Herbert’in Dune Mesihi kitabından uyarlanacak). Seri tamamlandığında bu sinematik olayı yaklaşık 25 yıl önceki Lord of the Rings üçlemesine benzetmek haksızlık olmaz. O zamanlar romanın hayranları, Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson'ın boyundan büyük bir işe kalkışmış olabileceğinden korkuyordu. Ancak o üç filmlik ve sekiz saatlik epik filmler, sinema tarihindeki en şaşırtıcı başarı öykülerinden biri oldu. Villeneuve'un Dune'u da benzer bir değerlendirmeyi hak ediyor.

Dune Part Two, tıpkı ilk film gibi, romanın en fantastik yönlerini alıp bunları hikayeye organik bir şekilde yerleştirme konusunda mükemmel bir iş çıkarıyor. Bir romanın satırları arasında daha kolay sindirilebilecek kehanet, mistisizm ve halüsinojenik vizyonlar gibi unsurları pürüzsüz bir şekilde sinema diline aktarabilmek küçümsenmeyecek bir başarı. Sinema perdesine yansıyan görkemli anlar bakımından da Bölüm İki Bölüm Bir'i aşıyor. Greig Fraser'ın görüntüleri muhteşem, kendisinin bir sene sonra bu günlerde alacağı En İyi Görüntü Yönetmenliği Oscar'ı şimdiden hayırlı olsun. Filmin görsel efektler departmanı yine bir tebriği hak ediyor. Filmde belki de binlerce bilgisayarda üretilmiş efekt var, ama sanki hiç CGI yokmuş gibi hissediyoruz. Dune bizi bambaşka bir dünyaya götürürken, izlediğimiz hiçbir şey bize yapay ya da plastik gelmiyor. Sanki biz de oradayız ve her şey dokunup hissedebileceğimiz kadar organik ve gerçek. Arrakis'in çöl denizlerini karıştıran o büyük kum solucanları, son teknoloji bilgisayar destekli özel efektlerle mükemmel şekilde gözümüzün önüne geliyor. Fremenlerin dev solucanların üstünde yaptıkları çöl sörfü sahneleri filmin epik duygusunu yükseltiyor. Hans Zimmer'ın vurmalı çalgılarla dolu müziği filmin yarı rüya yarı gerçek havasını harika bir şekilde destekliyor. Denis Villeneuve, başta Star Wars olmak üzere bir çok filme ilham olan bir mitolojiyi baştan yaratıyor. 

Dijital platformlar sayesinde artık evimizden hiç çıkmadan yüzlerce film izlememiz mümkün. Ancak Dune gibi filmler neden sinema salonlarına gitmemiz gerektiği konusunda çok geçerli argümanlar sunuyor bizlere. Sinema salonlarının yaşaması için bu tür kitleleri coşturacak, nefesleri kesecek spektaküler sinema olaylarına ihtiyaç var. İşte Dune Part Two bunun mükemmel bir örneği. Hikaye yeterince güçlü olsa da, görsel ve işitsel özellikleri dikkate alındığında, şehrinizdeki en büyük perdeli ve en iyi ses sistemli salonda (mümkünse bir IMAX salonunda) izlenmeyi hak eden bir film. Göz kamaştırıcı bir sinema şöleni.  


Benim Notum: 8,5 / 10


  

29 Şubat 2024

Şubat Filmleri

 



Şubat ayında izlediğim filmler ve puanlarım:







Perfect Days 7,5




Ferrari 7

One Life 7

Migration 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2024'te izlediğim film adedi: 26


21 Ocak 2024

2023'ün En İyi Filmleri

 



2023 yılında da -her yıl olduğu gibi- tam 150 film izledim. İzlediğim 150 film arasından bana göre en iyilerini aşağıda bulabilirsiniz.

En İyiler listemi öncelikle 9 dakikalık bir video şeklinde yayınlıyorum, biraz heyecanlı olsun. Listeyi birkaç gün sonra bu sayfada sağdaki sütunda da görebilirsiniz.




2024'te de bol sinemalı, bol filmli günler herkese!


31 Aralık 2023

Aralık Fimleri




Aralık ayında izlediğim filmler ve puanlarım. "Yılın En İyileri" listesi de çok yakında burada.





Hayat 7,5

Showing Up 7,5


Saltburn 7

Maestro 7

Wonka 7


Priscilla 6,5


Leo 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2023'te izlediğim film adedi: 150  😊


 

30 Aralık 2023

Anatomy of a Fall

 




Sandra, kocası Samuel ve on bir yaşındaki oğulları Daniel ile birlikte, Fransız Alpleri'ndeki ücra bir kasabada gözlerden uzak bir hayat yaşamaktadır. Bir gün Samuel dağ evinin önünde karların üstünde ölü bulununca polis önce bunun bir intihar mı cinayet mi olduğunu soruşturur. Düşmenin meydan gelişi ile ilgili birçok soru işareti cevapsız kalınca olayın cinayet olduğu varsayılır ve Sandra da baş şüpheli konumuna geçer. Bundan sonra başlayan mahkeme sürecinde bir yandan soruşturmanın detaylarını öğrenirken, bir yandan da Sandra ve Samuel'in arızalı ilişkilerinin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarız.

Justine Triet’nin bu seneki Cannes film festivalinde en büyük ödül Altın Palmiye'yi kazanan filmi Anatomy of a Fall kısmen çetrefilli bir aile hikayesi, kısmen polisiye, büyük kısmı ile de bir mahkeme salonu draması. İzlediğimiz hikaye ön planda kelime anlamıyla bir adamın düşüşünü analiz ederken, filmin asıl meselesi bir ilişkiyi tüm açılardan incelemeye çalışmak ve aslında bir evliliğin "düşüş"ünü mercek altına almak. Triet bunu yaparken seyircisine bütün soruların cevaplarını vermiyor. Çünkü yönetmen seyircinin sadece eldeki verilere göre karar vermesini istiyor. Bu herkesin kendi yorumunu getirebileceği bir senaryo ve belki güzelliği de burada. Alman oyuncu Sandra Hüller zorlu bir karakteri çok iyi yorumluyor ve bu senenin en iyi kadın oyuncu Oscar'ına göz kırpıyor. 

Anatomy of a Fall baştan çok basit gibi görünen bir olayı katman katman açarak çarpıcı bir psikolojik analize dönüşen görkemli bir mahkeme draması, yılın en iyi yapımlarından biri.


Benim Notum: 8 / 10

23 Aralık 2023

Wonka

 



Wonka, 2005 yılında Johnny Depp'in, ondan çok önce 1971'de ise Gene Wilder'ın canlandırdığı Willy Wonka karakterinin henüz bir çikolata fabrikası kurmadan önceki günlerini anlatıyor. Çikolatasıyla ünlü bir şehirde bir mağaza açma hayalleri kuran genç ve fakir Willy Wonka, sektörün açgözlü çikolatacılardan oluşan bir kartel tarafından yönetildiğini keşfediyor ve bir Charles Dickens kitabından fırlamış gibi görünen Noodle adlı kız çocuğu ile birlikte bu çeteye karşı bir savaş başlatıyor.

Her ne kadar tanıdık ve sevilen bir karakterin etinden sütünden faydalanma dürtüsü ile çekildiği çok belli olsa da, Wonka yine de eğlenceli ve yaratıcı olmayı başaran bir aile filmi. Paddington filmleri ile tanıdığımız Paul King animasyon olmayan gerçek oyuncuların oynadığı aile filmleri çekme konusundaki becerisini bir kez daha gösteriyor, ilk sahneden itibaren seyirciyi yarı masal yarı gerçek bir görsel atmosfere sürüklüyor. Daha önceki iki filmden farklı olarak bu kez bir müzikal formatında geliyor hikaye karşımıza. Filmdeki müzikler ilk dinlendiğinde kulağa hoş gelse de, sinemadan çıktığımızda hiçbir şarkı aklımızda kalmıyor.  


Benim Notum: 7 / 10

17 Aralık 2023

May December

 



Carol ile çok sevdiğimiz yönetmen Todd Haynes'in son filmi bir skandalı merceğine alıyor. Gracie ve Joe yıllar önce tüm ülkeyi sarsan bir aşk yaşamışlar ve evlenmişler. Bu ilişkinin 90'larda tüm ülkeyi sarsmasının nedeni olay esnasında Gracie'nin 36 Joe'nun ise sadece 13 yaşında olması. Şimdi, olaydan yirmi yıl sonra artık sular durulmuş, Gracie ve Joe üç çocuklu bir aileye dönüşmüş iken, geçmişleriyle ilgili bir film için araştırma yapmak üzere bir Hollywood yıldızı evlerine çıkıp geliyor. Filmde Gracie'yi canlandıracak olan Elizabeth onu daha iyi anlamak için ailesiyle vakit geçirmeye karar verince aile dinamikleri bozulmaya ve üstü kapanmış yaralar açılmaya başlıyor.

1990'ların sonlarında Amerika'da gerçekten yaşanan (o olayda bir öğretmenle öğrencisinin ilişkisi söz konusuydu) Mary Kay Letourneau skandalına gevşek bir şekilde dayanan May December, bir yetişkin ile reşit olmayan bir kişi arasındaki ilişkinin tarafların yaşamları üzerindeki uzun vadeli etkilerini inceliyor. Todd Haynes, karakterleri şeytanlaştırmamaya dikkat ederken, psikolojik hasarın çok uzun bir süre gizli kalabileceğini gösteriyor, ta ki o hasarı ön plana çıkaracak bir şey ortaya çıkana kadar.

Her ne kadar filmin ön plandaki iki kadın karakterini canlandıran Natalie Portman ve Julianne Moore çok güçlü performanslar sergiliyor olsalar da, Joe rolündeki Charles Melton bence özel bir takdiri hak ediyor. Melton bir yarısı hep çocuk kalmış bu kararsız güvensiz yaralı adamı hep doğru notalara basarak oynuyor. Ben bu yazıyı yazarken yukarıda saydığım üç oyuncu da Altın Küre'ye aday gösterildi. Muhtemelen Oscar adaylıkları da gelecektir. 

May December muhteşem performanslarla süslenmiş müthiş bir karakter analizi. Todd Haynes'in karmaşık insan ilişkilerini keşfetme yeteneğini bir kez daha ortaya çıkaran yapım tam sinemadan çıktıktan sonra bir kafeye oturup arkadaşlarla uzun uzun üzerine sohbet edilecek filmlerden. Amerika'da Netflix'te yayınlanan May December Türkiye'de 29 Aralık'ta sinemalarda gösterime girecek. Kaçırmayın.


Benim Notum: 8 / 10  



30 Kasım 2023

Kasım Filmleri

 




Kasım ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


The Killer 7,5 

Dumb Money 7,5


Nyad 7,5

Napoleon 7



Fair Play 7

* Passages 6,5

Sly 6,5


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2023'te şu ana kadar izlediğim film adedi: 135


29 Kasım 2023

Napoleon

 



Ridley Scott'un son filmi, Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart'ın iktidara yükselişini ve sonra da düşüşünü, eşi Josephine ile olan inişli çıkışlı ilişkisi paralelinde anlatıyor. Askeri bir deha mı sevimsiz bir megalomanyak mı olduğuna karar veremediğimiz bu dengesiz kişiliği, kariyerinin neredeyse tamamı arızalı adamları canlandırmakla geçmiş Oscar ödüllü Joaquin Phoenix perdeye taşıyor.

Önce artılar diyelim: Filmin savaş sahneleri olağanüstü. Artık 86 yaşına gelmiş usta yönetmen Ridley Scott epik tarihi hikayeler anlatmadaki başarısını bir kez daha tekrarlıyor. Daha önce bizlere Gladiator, Kingdom of Heaven ve The Last Duel gibi filmleri hediye etmiş emektar yönetmen, bizi yine savaş meydanlarının tam ortasına yerleştiriyor. Savaşın gidişatını en gerçekçi şekilde karşımıza getiriyor. Sahnelerin etkileyiciliği, olup bitenlere tanık olmamızdan kaynaklanıyor. Sahneler bittiğinde yaşanan muharebe hakkında neredeyse bir belgesel izlemiş gibi hissediyoruz kendimizi. Napolyon filmi sadece ve sadece o görkemli Austerlitz ve Waterloo savaş sekansları için bile izlenmeye değer, mümkünse büyük perdeli bir sinema salonunda.

Öte yandan, film Fransız Devrimi ile başlayıp Napolyon'un ölümüne dek süren 30 yıllık bir periyodu iki buçuk saat içinde anlatmaya kalkıştığı için bazı detayları sindire sindire anlamamıza fırsat kalmıyor. Daha çok bir maçın geniş özetini izliyor gibiyiz. Böyle olunca da, karakter gelişimine fazla zaman ayrılamıyor, Napolyon'un bazı şeyleri neden yaptığı tam anlaşılamıyor. Aslına bakılırsa, filmde gösterildiği kadarıyla karizma ve sosyal beceriden yoksun, sınırda otistik denilebilecek bir adamın peşinden koca bir ulusun neden gittiğine de pek cevap bulamıyoruz. Film, halkın Napolyon’u neden sevdiğini ve neden ona sadık kaldıklarını açıklama konusunda çok fazla zahmete girmiyor doğrusu. Ridley Scott, Napolyon'un 4,5 saatlik bir "director's cut" versiyonun hazır olduğunu ve bu genişletilmiş versiyonun Apple'ın streaming platformunda yayınlanacağını duyurdu. Bu iki saatlik ilave sürenin elimizdeki mevcut filmin anlatım eksikliklerini çözeceğini ümit ediyorum.


Benim Notum: 7 / 10



 

19 Kasım 2023

The Killer

 



Seven ve Fight Club gibi iki kült yapımın yönetmeni David Fincher son filminde profesyonel bir suikastçının hikayesini anlatıyor. Ters giden bir iş sonrasında soğukkanlı katilimiz kendi hayatına yönelik bir tehdidi ortadan kaldırmak için emir komuta zincirinde yukarı doğru tırmanmak zorunda kalıyor ve biz de iki saat sürecek bir insan avının ortasında  buluyoruz kendimizi.  

The Killer tam bir David Fincher filmi; karamsar, atmosferik, kasvetli ve sarkastik bir mizahla dolu. Filmde çok az diyalog olmasına rağmen konuşma eksik değil: izleyiciyi baş karakterin düşüncelerine sokmak için sürekli bir iç ses kullanıyor. Bu anlatım şeklini sinir bozucu bulan izleyiciler de olacaktır, ama kiralık katil olmanın kurallarına dair bu monologlar Michael Fassbender'ın canlandırdığı suikastçının zihnine sınırsız bir erişim de sağlıyor.

David Fincher, detaylara aşırı dikkati ve kılı kırk yarması ile ünlü bir yönetmen. İlginç bir şekilde bu hikayede anlattığı kiralık katilin yaşam felsefesi de yönetmenin karakterine çok uyuyor. Hatta bu filmin yönetmenin kendi içine baktığı ve sinema ideolojisini sorguladığı bir meta hikaye olduğu bile iddia edilebilir. 

Michael Fassbender tam bu rol için biçilmiş kaftan. Köşeli yüzü, donuk bakışları ve duygusuz ifadesi ile bu rolü ondan başka bir aktörün oynayabileceğini hayal edemiyorsunuz film bittiğinde. Fassbender kendini rolün içine kaptırıyor ve soğukkanlı tavrı izleyicilerin karakterle bağ kurmasını sağlıyor. Tilda Swinton da kısa ama enfes bir karşılaşma sahnesinde ona destek sağlıyor.

The Killer, David Fincher'ın en iyi filmlerinden biri değil. Kimse de bir Seven ya da bir Fight Club beklememeli. Ama kendine has tarzı olan bir yönetmenin bütün numaralarını sergilediği, Fassbender'in seyirciyi bir mıknatıs gibi çeken performansıyla büyüyen bir film. Yer yer rahatsız edici olsa da stilistik bir başarı. 

The Killer filmini Netflix'te izleyebilirsiniz.


Benim Notum: 7,5 / 10


31 Ekim 2023

Ekim Filmleri

 



Ekim ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




Rye Lane 8



Theater Camp 7,5




Reptile 7


Saw X 7

The Burial 6,5





Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2023'te şu ana kadar izlediğim film adedi: 125


30 Ekim 2023

A Haunting in Venice

 



İkinci Dünya Savaşı sonrası Venedik'te geçen hikayede, artık emekli olmuş ve kendini inzivaya çekmiş eski dedektif Hercule Poirot isteksizce bir ruh çağırma seansına katılır. Burada ilk amacı kendi gözlem yeteneklerini kullanarak seansın baş konuğu olan medyumun foyasını meydana çıkarmaktır. Ancak o gece karanlık şatoda arka arkaya cinayetler işlenmeye başlayınca, katili bulma görevi bir kez daha pos bıyıklı dedektifimize düşer.

Kenneth Branagh, Murder on the Orient Express ve Death on the Nile'dan sonra üçüncü Agatha Christie uyarlaması ile bir kez daha kameranın hem önünde hem de arkasında. Agatha Christie'nin diğerlerine göre çok daha az bilinen bir kitabından adapte edilen senaryo klasik "katil kim" hikayesinin yanı sıra bu kez korku öğelerini de verimli bir şekilde kullanmış. Oyuncu kadrosu ilk filmdeki kadar ışıltılı olmasa da, bu filmin üçlemenin en iyisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun nedeni de Kenneth Branagh'ın bu kez hem hikaye anlatımı hem de görüntü yönetimi anlamında daha farklı bir tarzı denemesi ve bu denemenin büyük ölçüde tutması. 
   
Olağan Agatha Christie motifleri hikayede yine mevcut: kapalı, klostrofobik bir mekan, her birinin hem cinayet işlemek için sebebi hem de masumiyet için bir mazereti olan şüpheliler listesi; ve Poirot'nun kapıyı kitleyip "bu gece buradayız dostlar" tiradı. Ancak bu kez Poirot cinayetlerin arkasında doğaüstü güçlerin de olabileceği yönünde bazı şüpheler duymuyor değil. Filmin gotik estetiği ve Branagh'ın alışılmışın dışındaki kamera hareketleri biz seyircileri de zaman zaman bu şüpheye ortak etmeyi başarıyor doğrusu. Öte yandan, film görsel açıdan belli bir başarıyı yakalasa da, ana hikaye, alt metinler ve karakter gelişimi alanlarında aynı tatmin edici seviyeye ulaştığını söyleyebilmek zor. Ama hikayedeki aksayan yönlerine rağmen, yaratılan atmosfer ve prodüksiyon kalitesi sayesinde Venedik’te Cinayet’i serinin önceki iki filmine kıyasla daha çok beğendim diyebilirim.


Benim Notum: 7 / 10




27 Ekim 2023

Killers of the Flower Moon

 



David Grann'in çok satan kitabından uyarlanan Killers of the Flower Moon Amerikan tarihinin pek bilmediğimiz karanlık bir sayfasını gün ışığına çıkartıyor. 1920'lerde Amerikan yerlileri önce yaşadıkları yerlerden kopartılıp Oklahoma'da özel bir bölgeye sürülüyorlar. Osage Nation denilen bu topraklarda petrol keşfedildiğinde, o arazinin tapusuna sahip Osage yerlileri birden bire Amerika'nın en zengin insanları oluveriyorlar. Ancak işin içine para, hırs ve açgözlülük girince kabile üyeleri birer birer esrarengiz biçimde ölmeye başlıyor; ta ki o yıllarda henüz yeni kurulan FBI gizemi çözmek için devreye girene kadar.

Bir kere en baştan şunun altını çizmek lazım: Yıl olmuş 2023, ve biz Martin Scorsese'nin yönettiği ve Robert De Niro'nun oynadığı "yeni" bir filmi sinemalarda izleyebiliyoruz. Bu sinemaseverler için ne büyük bir nimettir!.. İlk kez birlikte çalıştıkları 1973 yapımı Mean Streets filminden tam elli yıl sonra, biri 80 diğeri 81 yaşındaki bu iki usta hala döktürüyorlar, bangır bangır "biz bir yere gitmedik, burdayız" diyorlar.    

Günümüzde artık adınız Martin Scorsese değilse, Hollywood'daki stüdyoları üç buçuk saat uzunluğunda bir film için ikna etmeniz mümkün değil. Scorsese de zaten Paramount şirketinin yanı sıra Apple ile de anlaşarak filminin eninde sonunda Apple'ın streaming servisinde yayınlanacağını ve çoğunluk tarafından evde izleneceğini kabul ediyor, tıpkı bir önceki filmi The Irishman'de olduğu gibi. Filmin uzunluğu olumlu ve olumsuz yanları beraberinde getiriyor. En dikkatli izleyicinin bile bu kadar uzun süre boyunca yüksek bir konsantrasyon seviyesini sürdürebilmesi zor. Öte yandan filmin 206 dakikalık süresi Scorsese'nin anlatmak istediği hikayeyi, herhangi bir müdahale olmadan, kendi istediği gibi anlatmasına da olanak tanıyor. Film, bazı tempo sorunlarından muzdarip olsa da, perdede gördüğümüz o büyüleyici işçilik kalitesi yavaş geçen bazı bölümlerin üstesinden gelmemize yardımcı oluyor.

Robert De Niro ve Leonardo DiCaprio Scorsese'nin iki favori oyuncusu. Bunlardan De Niro, yönetmenin kariyerinin erken dönemindeki ünlü filmlerinin birçoğunda (Taxi Driver, Raging Bull, Goodfellas, Casino) rol alırken, son yıllarda bayrağı  DiCaprio devralmış gibi görünüyor (The Aviator, The Departed, Shutter Island, The Wolf of Wall Street). Rivayet odur ki, Leonardo'yu Scorsese'ye tavsiye eden de 1993 yapımı This Boy's Life filminde onunla birlikte çalışan Robert De Niro imiş. İşin ilginci, bu iki büyük oyuncu bir Scorsese filminde ilk kez bir araya geliyorlar. Filmin üçüncü önemli karakterini canlandıran Lilly Gladstone'un iki yüksek kalibreli ismin arasında ezileceğini düşünürsünüz, ama öyle olmuyor. Gladstone Mollie rolündeki abartısız, ölçülü ve sakin performansı ile filmin en akılda kalıcı parçalarından biri haline geliveriyor.   

Killers of the Flower Moon uzun süresine rağmen, ırkçılığa dair alt metinleri, karakterleri, anlatımı ve oyuncularının performanslarıyla seyredilmeyi hak eden bir film. Ayrıca artık her filmine "belki de bu son filmidir" gözüyle bakacağımız bir usta yönetmenin bir olgunluk dönemi şaheseri.


Benim Notum: 8 / 10