17 Eylül 2021

CODA

 


CODA işitme engelli ebeveynlerin çocuğu anlamına gelen bir terim (Child of Deaf Adults). Ama aynı zamanda bir müzik terimi. Filmi seyredince, bu çift anlamlı kelime tercihinin bilinçli olduğunu anlıyoruz. Çünkü hikayesini izlediğimiz lise son sınıf öğrencisi Ruby bir yandan tamamı işitme engelli olan ailesinin (annesi, babası ve büyük kardeşi) balıkçılık işinde onlara yardımcı olmaya çalışırken bir yandan da büyük şehirde müzik eğitimi alma hayalinin peşinden koşuyor.

Yazar yönetmen Siân Heder klişe denilebilecek bir büyüme hikayesinden, ilgi çekici bir film çıkartmayı başarmış. Bunu da oyuncularının samimi performanslarına ve gerçekçi bir senaryoya borçlu. CODA  işitme engellilerin dünyasını onların gözünden görmemi sağlayan bir film oldu. Özellikle bir konser sahnesi var ki, çok etkileyici.  

Benim Notum: 7,5 / 10
 

6 Eylül 2021

The Green Knight

 


David Lowrey daha önce The Ghost Story ve Pete's Dragon gibi ilginç filmlere imzasını atmış vizyoner bir yönetmen. Bu kez orta çağda Kral Arthur döneminde geçen bir halk efsanesine kendi müstesna yorumunu getirmiş. 

The Green Knight öncelikle enfes görüntüleri ile dikkat çekiyor. Filmdeki neredeyse her bir kare özenle çekilmiş. Set dizaynları, kostümler, müzik gibi ayrıntıların hepsi birinci sınıf. Ancak ne yazık ki, aynı övgüleri anlatılan hikaye için söylemek zor. David Lowrey özenerek bir fantastik dünya yaratmış ve bizi bu dünyanın içine girmeye davet ediyor. Ama senaryo A noktasından B noktasına gideyim derken yolu çok uzatıyor. Filmdeki her gerçek üstü detayı anlamaya çalışmak insanı yoruyor. Lowrey enerjisinin tümünü atmosfer yaratmaya harcamış, etkileyici bir atmosfer kurmayı başardığı da kesin. Ancak keşke hikayeyi daha sürükleyici, daha anlaşılır kılmak için de biraz uğraşsaymış.

Benim Notum: 7 / 10       

 

31 Ağustos 2021

Ağustos Filmleri

 


Ağustos ayında izlediğim filmler ve puanlarım:





Zola 6,5


F9 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 104


29 Ağustos 2021

Pig

 


Senenin en büyük sürprizlerinden biri diyebileceğim Pig'de, Nicolas Cage Oregon ormanlarında tek başına yaşayan Rob isimli bir trüf mantarı avcısını canlandırıyor. Rob'un en güzel trüfleri bulmasına yardımcı da olan çok sevgili domuzu bir gece kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıyor. Rob domuzunu bulmak üzere yıllar sonra şehre iniyor. Ancak bu yolculuk sırasında geçmişi ile ilgili detaylar da bir bir ortaya çıkmaya başlıyor.

Filmin ilk 15 dakikasını izlediğinizde ya da yukarıdaki konuyu okuduğunuzda bunun bir tür John Wick hikayesi olduğunu düşünebilirsiniz. Nicolas Cage yumruklarını ve silahlarını konuşturacak, gözü dönmüş bir halde, domuzunu çalanlardan vahşi bir şekilde teker teker intikamını alacak. Ne büyük yanılgı!.. Film tam tersi bir yönde ilerliyor. Nicolas Cage'in muhteşem oyunculuğu eşliğinde çok sakin, iddiasız, ama hayatın anlamı üzerine etkileyici ve beklenmedik derecede dokunaklı bir film izliyoruz. İnsanların hayatlarında değerli bir şey bulmak için zorlandığı, bir arayış uğruna işlerini ya da yaşadığı şehirleri bıraktığı bir zamanda, Cage, anlamı olan bir şeye tutunma konusunda sessiz bir manifesto bırakıveriyor beynimizin köşesine. Özellikle filmin ortalarına doğru bir restoran sahnesi var ki, birkaç kere izlemeye ve üzerinde düşünmeye değer.  

Son yıllarda önüne gelen her projeyi kabul eden Nicolas Cage ne yazık ki bu filmlerin birçoğunda kendini heba ederek, artık neredeyse bir karikatüre dönüşmeye başlamıştı. Yönetmen Michael Sarnoski'nin filmi, doğru bir hikaye ve doğru bir rol ile buluşturulduğunda Cage'in aslında ne kadar yetenekli bir aktör olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Pig, Cage'in dehası için bir vitrin.

Benim Notum: 8 / 10

20 Ağustos 2021

The Suicide Squad

 


2016'da çekilen David Ayer imzalı ilk Suicide Squad filmi dünya çapında 750 milyon dolar gişe geliri elde etse de, eleştirmenleri ve çizgi romanın hayranlarını pek tatmin edememişti. Ben de o film ile ilgili bu blogda şöyle yazmışım: "Filmin genel problemi şöyle eli yüzü düzgün, sürükleyici bir olay örgüsüne sahip olmaması. Senaryo o kadar sallapati ki, bir süre sonra bu çatlaklar çetesinin başına ne geldiğini umursamıyoruz. Onların bir takım olabileceğine de asla inanmıyoruz. Sonuç olarak Suicide Squad ilginç olmayan bir hikayeyle ve birbirinden kopuk sahnelerle ilerleyen, duygusuz bir özel efekt şovundan öteye gidemiyor."

Warner Bros beş yıl sonra projeyi bu kez Guardians of Galaxy'nin yönetmeni James Gunn'a emanet etmiş, Gunn'ın "çekerim ama R-rated (yani yetişkinlere yönelik) olacak" şartını da kabul ederek. Yani aslında böylece James Gunn Marvel'dan diğer tarafa, DC'ye geçiş yapmış. Stüdyonun yönetmen seçimi ve onu zincirlerinden kurtarması da çok isabetli bir tercih olmuş. 2021 model The Suicide Squad ilk filmde eksik olan neredeyse her şeyi yerine koyuyor. İyi yazılmış sürükleyici bir senaryo, kalabalık bir kadroya rağmen her karakterin hak ettiği karakter gelişimine sahip olması, başta Idris Elba (Bloodshot) olmak üzere çok iyi oyunculuklar bizi perdede izlediğimiz maceraya kilitliyor ("perdede izlediğimiz" ifadesini özellikle seçtim, The Suicide Squad tam bir sene aradan sonra bir sinema salonunda izlediğim ilk filmdi).  

Pandemi nedeniyle The Suicide Squad muhtemelen ilk filmin ulaştığı gişe rakamlarına erişemeyecek. Ama kesinlikle bu çok daha iyi bir film. Şöyle anlatayım: ilk filmi izledikten sonra sinemadan çıkarken o birbirinden kopuk grubun bundan sonra ne yapacağı umurumda bile değildi. Ama The Suicide Squad'ı izledikten sonra bu tuhaf ama eğlenceli çetenin bir sonraki maceralarını görmeyi dört gözle bekliyorum.

Benim Notum: 8 / 10

31 Temmuz 2021

Temmuz Filmleri

 


Temmuz ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


Pig 8



Undine 7


Black Widow 6,5






Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 96


24 Temmuz 2021

A Quiet Place Part II

 


Üç sene önceki A Quiet Place herkesi çok şaşırtmıştı. Komedi dizisi oyunculuğundan gelip yönetmenliğe soyunan John Krasinski bu ilk büyük bütçeli filminde basit bir konseptten sıkı bir gerilim çıkartmayı başarmıştı. Post apokaliptik bir gelecekte, sese aşırı duyarlı bir takım canavarlara karşı hayatta kalma mücadelesi veren bir ailenin hikayesinin anlatıldığı filmde sessizlik filmin ana oyuncularından biri haline dönüşüyor, sinema salonlarında seyirciler mısırlarını hışırdatamadan perdeye kitlenip kalıyorlardı. Film aynı yıl ses kurgusu dalında Oscar'a da aday olmuştu.

John Krasinski öncelikle devam filminde de aynı seviyeyi koruyabildiği için bir tebriği hak ediyor. Çok başarılı korku filmlerinin ikincisi çekildiğinde genelde zorlama bir hikaye yazılır, seyirciye de "bunu çekmeye gerek var mıydı" dedirtilir. Burada ise öyle olmuyor. Part II, öncelikle müthiş bir açılış sekansıyla bizi olayların başlangıcına yani Gün 1'e götürüyor. Sonrasında da ilk filmin tam kaldığı yerden hikayeyi alıp yine ilginç açılımlarla gerilimi sürdürüyor. Hatta belki gerilimi bir tık yukarıya taşıyor bile denilebilir. İlk filmde ailenin işitme engelli kızı rolünde dikkatleri üzerine çeken Millicent Simmonds burada iyice hikayenin merkezine yerleşiyor ve tüm hikayeyi sürüklemeyi başarıyor. Filmdeki gerilim duygusu "anlatılmaz yaşanır" denilecek cinsten. Özellikle sonlara doğru hikaye üç kola ayrılıyor. Bu bölümlerde bazen üç farklı ve yüksek tansiyonlu olay birbirine paralel bir kurguyla veriliyor. Buralardaki sahne geçişlerinde yönetmenin dahice buluşları alkışı hak ediyor. 

Şu anda Türkiye sinemalarında da gösterimde olan A Quiet Place Part II büyük perdede izlenmeyi hak eden bir film. Eğer uzun bir ayrılıktan sonra sinema salonlarına dönmeyi planlıyorsanız, mükemmel bir seçim olabilir. Elbette aşınızı olduktan ve kurallara uyduktan sonra.    

Benim notum: 8 / 10

 

30 Haziran 2021

Haziran Filmleri

 


Haziran ayında izlediğim filmler ve puanlarım:


Luca 7,5

Cruella 7


Ferry 7

Minamata 7

Monster 6,5


Fatherhood 6,5

Wish Dragon 6,5




Censor 6

Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 85


27 Haziran 2021

Luca

 


Pixar Disney ortaklığının yeni ürünü Luca 1950'li yıllarda İtalya'nın güneyindeki bir sahil kasabasında geçiyor. Aslında deniz yaratıkları olan ama mekanizmasını tam da anlayamadığımız bir şekilde karaya çıktıklarında normal çocuklara dönüşen Luca ve Alberto isimli iki arkadaşın kasabadaki maceralarını izliyoruz. 

Artık Pixar filmlerinde alışageldiğimiz üzere film görsel açıdan yine muhteşem. O deniz, sahil ve kasaba görüntüleri insana "şimdi hemen işi gücü bırakıp o İtalyan kasabasına ışınlansam ve orada yaşasam" dedirtiyor. Luca ve Alberto'nun maceraları da yeterince eğlenceli ve ilgi çekici. Ancak anlatılan hikayede Pixar'ın son yıllardaki Up, Inside Out, Coco ya da Soul gibi yapımlarında gördüğümüz derinlik ve duygu yoğunluğu yok. 

Sonuç olarak Luca Pixar'ın en iyi işlerinden biri olmasa da keyifli zaman geçirten, renkli, eğlenceli, sevimli bir aile animasyonu. Yürek ısıtan tam bir yaz filmi. Bir de, filmin başından kalktığınızda "makarna olsa da yesek" diyeceğiniz kesin.

Benim notum: 7,5 / 10

31 Mayıs 2021

Mayıs Filmleri


Mayıs ayında izlediğim filmler ve puanlarım:




Land 7




Shiva Baby 6,5

Oxygene 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 71



 

5 Mayıs 2021

Nomadland

 


Nomadland'i Şubat ayında izleyip çok sevmiştim. Geçen hafta en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu Oscar'larını alınca, artık bir şeyler yazmak farz oldu. Kopardığı bunca gürültüye rağmen aslında çok sakin, içe dönük, küçük bir film Nomadland. Birkaç sene önceki konjonktür olsa muhtemelen yıl içerisinde bazı festivallerde övgü alır, ama sonra unutulur giderdi. Ama bir yandan değişen Akademi üye profili, bir yandan da pandemi dönemindeki zamanın ruhu sayesinde, bağımsız sinema tadı taşıyan, bu gösterişsiz içsel yolculuk hikayesi Oscar gecesinin galibi olabiliyor. Ne güzel! 

Chloé Zhao'nun senaryosunu yazıp yönettiği film Amerika'da 2008 krizi sonrasında işlerini ve evlerini kaybedip karavanlarda yaşamaya mecbur kalan bir grup evsizin (ama filmde geçen bir replikle "homeless" değil "houseless" insanların) hayatlarına bizi ortak ediyor. Ön planda ise ekonomik zorlukların yanı sıra eşinin ölümünün hüznünü de sürekli yanında taşıyan Fern'ün (Frances McDormand) hikayesi var. Yönetmen Chloe Zhao doğanın içinde kamp yerlerinde yaşayan bu insanların hikayelerini anlatırken çok ilginç bir dengeyi tutturmuş: Film bize hiçbir zaman "haydi her şeyi geride bırakalım, biz de kırlara çıkalım, böyle hippi gibi yaşayalım" demiyor. Çünkü bu hiç de kolay bir hayat değil (kim tuvaletini sürekli bir kovaya yapmak ister). Ama öte yandan bir tür komün hayatı yaşayan, çoğu orta yaşın üzerindeki bu göçebelere asla "zavallılar" gözüyle de bakmıyor.  

Filmde Frances McDormand ve David Strathairn dışındaki tüm karakterler o kamplarda yaşayan gerçek evsizler tarafından canlandırılmış. Bu da filme çok hoş bir yarı-belgesel havası katmış. Yönetmen Chloe Zhao bütün o amatör oyunculardan hayret verici performanslar çıkarmayı becermiş. Özellikle sonlara doğru, kendisi de bir karavancı olan ve görünüş olarak Noel Baba'ya benzeyen Bob Wells'in bir monoloğu var ki, gözlerimizin yaşarmaması mümkün değil.

Söylemeye gerek yok, bu enerji ve aksiyon isteyenlere göre bir film değil. Nomadland, ölüm, yaşam, hayatta kalma ve kayıpların ardından yaşadıklarımıza dair, hiç ajitasyon yapmadan son derece duygusal bir hikaye anlatmayı başarabilen, çok incelikli bir film. 

Benim Notum: 8 / 10

30 Nisan 2021

Nisan Filmleri


Nisan ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



The Dry 7

Nobody 7


Supernova 7

The Courier 6,5

Seaspiracy 6,5




Bad Trip 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 61


31 Mart 2021

Mart Filmleri

 


Mart ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

The Father 8,5


Drishyam 7,5



Crip Camp 7,5


Cherry 7



Moxie! 6,5


Come True 6,5

Time 6

Kid 90 6

Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 49

15 Mart 2021

Raya and the Last Dragon

 


Disney stüdyoları Elsa (Frozen), Moana ve Mulan'dan sonra prenseslerine Raya ile devam ediyor. Bu kez Kumandra denilen ve biraz Tayland Vietnam Kamboçya taraflarını andıran hayali bir krallıkta, bir savaşçı prensesin dünyadaki son ejderhayı bulma yolculuğuna eşlik ediyoruz.

Disney filmlerinde artık görmeye alıştığımız üzere, film yine müthiş bir görsellik sunuyor. Özellikle doğa görüntülerindeki gerçekçilik inanılmaz. Birçok sahnede, ekranda izlediğimiz kare bir animasyon mu yoksa gerçek görüntü mü emin olamıyoruz. Özellikle karakterlerin saçlarına ve hayvanların tüylerine dikkat. Dövüş sahneleri de oldukça heyecan verici. Uzak doğunun Muay Thai ve Pencak Silat stillerine dayanan aksiyon koreografisi fizik kurallarına saygı gösteriyor. Bir karakter yumruk yediğinde o yumruğun ağırlığını hissedebiliyoruz. 

Son yıllardaki Disney animasyonlarının aksine bu filmde aralarda şarkılar yok. Bu da bence filmin lehine işleyen bir özellik olmuş. Raya and the Last Dragon güzel animasyonu, sevimli karakterleri ve kahramanının aksiyon dolu yolculuğu ile modern çağın Disney evriminde yeni bir halka. 

Benim Notum: 7,5 / 10 






28 Şubat 2021

Şubat Filmleri

 


Şubat ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Nomadland 8



Minari 7,5



Bacurau 7,5


Ammonite 7




Palmer 6,5


I Care a Lot 6,5




Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2021'de izlenen film adedi: 34


31 Ocak 2021

Ocak Filmleri

 


Yılın ilk ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



The Dig 7,5

WolfWalkers 7,5





Greenland 7

AK vs AK 6,5






The Prom 5,5

Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.




28 Ocak 2021

One Night in Miami...

 


Şu anda Amazon Prime Türkiye servisinde de izleyebileceğiniz One Night in Miami, 1964 yılında Miami'de bir otel odasında bir araya gelen o yılların dört ünlü siyahi şahsiyetini odağına alıyor. Efsane boksör Muhammed Ali, soul müziği şarkıcısı Sam Cooke, futbol oyuncusu Jim Brown ve insan hakları savunucusu Malcolm X, Muhammed Ali'nin ilk kez dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu ilan ettiği maçın gecesinde, bir kutlama yapmak üzere Hampton House otelinde buluşuyorlar. Elbette gerçek hayatta böyle bir buluşma gerçekleşmiş değil, ama Kemp Powers tarafından yazılmış bir tiyatro oyunundan uyarlanan senaryo, böyle bir buluşma gerçekleşmiş olsaydı dönemin bu ikon isimlerinin o dönemin sosyo-kültürel problemleri ve özellikle de Amerika'da ırk ayrımcılığı ile ilgili neler konuşmuş olabileceklerini kurgu bir hikaye üzerinden aktarıyor.

Bizim oyuncu olarak tanıdığımız, hatta If Beale Street Could Talk ile iki sene önce bir de Oscar alan Regina King bu ilk yönetmenlik denemesinde sınıfı geçmeyi başarıyor. Özellikle bu dört siyahi ünlünün seyirciye tanıtıldığı açılış bölümü son derece canlı ve tempolu sahnelere sahip. Uzun diyaloglarla ve tek bir mekanda geçen orta bölümde ise senaryonun bir tiyatro oyunundan uyarlandığını iyice hissediyoruz. Bu bölümde film biraz ritmini kaybeder gibi oluyor. Neyse ki, dakikalar ilerledikçe konuşmalar gittikçe ilginçleşiyor ve film bizi içine çekmeyi başarıyor. Özellikle Malcolm X'in diğer üç karakter ile sırasıyla karşı karşıya geldiği diyaloglar hem o dönemi hem de bu kişilerin nereden geldiklerini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Filmde öne sürülen bazı fikirlerin ve argümanların bugün hala aynen geçerli olduğunu görmek ise, Amerika'da ırkçılık konusunda 57 yıldır bir arpa boyu yol gidilmediğini düşündürtüyor. 

Benim Notum: 7 / 10
    

31 Aralık 2020

Aralık Filmleri


Aralık ayında izlediğim filmler ve puanlarım:

Soul 8

Sound of Metal 8

Another Round 8

Mosul 7,5

Run 7,5

Ma Rainey's Black Bottom 7

Sylvie's Love 7

Mank 6,5

Freaky 6,5


2020'de izlenen film adedi: 150 

Soul

 


Up ve Inside Out'un da yönetmeni olan Pete Docter, çocuklardan ziyade büyüklere hitap edecek animasyonlarına devam ediyor. Disney Pixar'ın becerikli fabrikasından çıkma Soul, tam hayallerine ulaşmak üzereyken hayata veda eden bir müzisyenin, öteki dünyaya transfer olmadan önce ruhlar aleminde yaşadıklarını anlatıyor. Konuyu böyle bir cümleyle toparlayınca "bu ne iç karartıcı bir hikaye" diye düşünülebilir, ama tam tersi, Soul benim son yıllarda izlediğim en ümit verici, en yaşama sevinciyle dolu filmlerden biri.

Hem küçüklere hem de büyüklere hitap etme iddiasıyla yola çıkan animasyon filmler genelde şu formülü uygular: hikaye öncelikle çocuklara yöneliktir, ama araya birkaç tane sadece yetişkinlerin anlayabileceği espri serpiştirilir. Soul bu formülü başarıyla ters yüz ediyor. Hayatın anlamı, ölüm, ahiret gibi daha çok yetişkinlerin anlayabileceği, çocuklara ise son derece uzak gelebilecek konularda doktrinlere dalmadan, dini unsurlara bulaşmadan yeni bir şeyler söylemeye çalışıyor. Bunu yaparken de rengarenk bir dünya ve sevimli çizimlerle küçüklerin ilgisini çekmeyi başarıyor.    

Soul, Pixar şirketinin kataloğundaki daha ticarileştirilmiş çoğu filmin aksine, kaç oyuncak satacağı veya devam potansiyeli olup olmadığı konusunda fazla endişe duymadan, çok incelikli bir senaryo eşliğinde zihnimizi genişletmeyi ve kalbimize dokunmayı hedefliyor ve bunu başarıyor. Filmi izledikten sonra kendi hayatınızı gözden geçireceğiniz ve -bu gözden geçirmenin sonucu ne olursa olsun- kendinizi iyi hissedeceğiniz kesin.

Benim Notum: 8 / 10


 



29 Aralık 2020

Mank


David Fincher'ın altı yıllık bir aradan sonra kamera arkasına geçtiği Mank, belli ki onun için kişisel bir proje. Kişisel olmasının en önemli sebeplerinden biri senaryonun Fincher'ın rahmetli babası Jack Fincher tarafından yazılmış olması. Netflix'in bu seneki Oscar yarışında en iddialı yapımı olarak nitelendirilen Mank, 30'lu yılların sonu 40'lı yılların başlarında geçimsiz ve alkolik senarist Herman Mankiewicz'in sinema tarihinin en önemli klasiklerinden Citizen Kane'in senaryosunu yazma sürecini anlatıyor. Bunu yaparken de geri dönüşlerle 30'lu yılların Hollywood'undaki stüdyo düzeni ve sinema-siyaset ilişkisi Mank'in gözünden değerlendiriliyor.

David Fincher'ın filmi teknik anlamda neredeyse kusursuz. Mükemmel siyah-beyaz görüntüleri, zaman zaman ekranın sol üst köşesinde görünen film makarası değiştirme işaretleri (ki bunu Fight Club'da  da kullanmıştı Fincher), oyuncuların sanki bir katedralde konuşuyormuş gibi hafif yankı içeren sesleri gibi detaylar bize sanki 1940'ta çekilmiş ve seksen yıl sonra bir depoda bulunmuş bir film izliyormuşuz hissi veriyor. Ancak Fincher'ın teknik detaylardaki mükemmeliyetçiliği ne yazık ki filmin duygusal yüküne yansımıyor. Filmdeki herhangi bir karaktere karşı herhangi bir şey hissetmek çok zor. Ki buna filmin ana karakteri Herman da dahil. 

Mank ayrıca seyircisinden biraz dersine çalışıp gelmesini istiyor. Filmde anlatılanları tam olarak anlayabilmek için hem Citizen Kane filmine hem de 30'lu yılların Hollywood'undaki siyasi ortama aşina olmak şart. David Fincher'ın bu tutku projesi, muhtemelen bu seneki Oscar'larda en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi görüntü ve en iyi erkek oyuncu dallarında aday olacak. Ama sinema tarihine meraklı olanlar ve 30'lu 40'lı yılların Hollywood filmlerine özel ilgi duyanlar haricinde, herkese hitap edeceğini söyleyebilmek biraz zor. Ben de filmin sinematografisini ve yönetmenin titizliğini beğendim, ama anlatılan hikaye yeterince ilgimi çekmedi ne yazık ki. 

Benim Notum: 6,5 / 10



 

30 Kasım 2020

Kasım Filmleri

 


Kasım ayında izlediğim filmler ve puanlarım:



Alone 7


Ludo 6,5

Haunt 6,5

His House 6,5

On the Rocks 6,5

Shirley 6



Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2020'de izlenen film adedi: 141


30 Eylül 2020

Eylül Filmleri

 


Eylül ayında izlediğim filmler ve puanlarım.
(...evet, bu ay abarttım biraz)

Tenet 8 


Mary and Max 7,5 

Khuda Haafiz 7,5





First Cow 7 

Mulan 6,5 

Radioactive 6,5 


Sputnik 6,5 





Work It 6


Film isimlerinin üstüne tıklayarak, o filmle ilgili detaylara ulaşabilirsiniz.

2020'de izlenen film adedi: 109