3 Eylül 2016

73. Nerve

Tam da Pokemon Go çılgınlığının zirve yaptığı bir dönemde, akıllı telefon ve sosyal medya çağının tehlikelerine dikkat çeken Nerve sinemalarımızda. Julia Roberts’ın yeğeni Emma Roberts'ın başrolde oynadığı film, isteyen herkesin akıllı telefonlarıyla katılabildiği “Nerve” adlı hayali bir online oyun etrafında şekilleniyor. Oyuna girişte "Oyuncu" ya da "Gözcü" olmayı seçiyorsunuz. Oyuncular kendilerine verilen görevleri yaparak para kazanırken, Gözcüler de para ödeyerek onları seyrediyor. Amerikan gençliğinin yabancısı olmadığı “truth or dare" (gerçek ya da cesaret) oyununun “dare” kısmını temel alan bir oyun bu. Yabancı biriyle öpüşmek, sokaklarda iç çamaşırlarıyla dolaşmak gibi zorlayıcı görevler giderek ciddileşiyor, hatta tehlikeli ve kriminal bir hal almaya başlıyor. "Şöyle hızlı, tempolu ve eğlenceli bir şeyler izleyelim" diyenleri tatmin edebilecek bir yapım Nerve. Ancak perdede gördüklerinizde biraz mantık, biraz gerçeklik aradığınızda hikaye fıslamaya başlıyor. Örneğin, bu kadar tehlikeli ve illegal olduğu belli olan bir oyun neden hemen yetkililerce kapatılmaz, bunu sorgulamamanız gerekiyor. Filmin flöresan görüntülerine eşlik eden elektronik müzik başlarda ilginç gelirken, yönetmenlerin (filmin iki yönetmeni var) "her sahneye bir müzik bulalım" takıntısı filmi giderek uzun bir video-klip haline dönüştürüyor. Sonuç olarak, Roberts-Franco ikilisinin uyumuyla ve renkli görüntüleri ile ayakta kalan Nerve daha çok smartphone jenerasyonu için tasarlanmış gibi görünen, hızla tüketilebilecek bir eğlencelik; beyninizin açma-kapama düğmesini kapalı konuma getirmek şartıyla...

FRAGMAN

Nerve (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

29 Ağustos 2016

72. Keanu

Bizim pek bilmediğimiz, Amerika'da ise Comedy Central kanalında yayınlanan Key & Peele dizisi ile epey popüler olan Keegan-Michael Key ve Jordan Peele ikilisi birlikte oynadıkları ilk sinema filmleri ile karşımızda. Sevgili kedisi Keanu'yu geri alabilmek için, onu kaçıran çete üyelerinin arasına sızmaya çalışan ve bu arada sert gangster rolü yapmak zorunda kalan Rell ve kuzeni Clarence'ın hikayesi, daha çok "zenci mizahı" diyebileceğimiz esprilere yaslanıyor. Bu tarzı pek kendime yakın bulmasam da, arada popüler kültüre yapılan göndermeler komik. Örneğin George Michael hayranı Clarence'ın, yiğitliğe toz kondurmamak için onu ilk kez dinleyen çete üyesi arkadaşlarına, George Michael'ın bir zenci olduğunu iddia ettiği bölüm harika. Ancak ne yazık ki filmin geri kalanında espriler pek hedefi tutmuyor ve en fazla "tıh" sesiyle geçiştiriliyor.

FRAGMAN

Keanu (2016) on IMDb

Benim Notum: 5,5 / 10

27 Ağustos 2016

71. Race

Race, 1936 Berlin olimpiyatlarında tarih yazan Amerikalı atlet Jesse Owens'ın gerçek hikayesini anlatıyor. Filmi izlemeden önce, "Race" adını çok basit ve sıradan bulmuştum. Ancak izledikten sonra anladım ki, İngilizce'de "yarış"ın yanı sıra "ırk" anlamına da gelen bu kelime filmin asıl meselesini özetleyen güzel bir buluş olmuş. Çünkü Jesse Owens'ınki sıradan bir spor başarısı hikayesi değil. Almanya’da yükselen faşizmin tüm dünyayı tehdit ettiği yıllarda, Adolf Hitler yaklaşan 1936 olimpiyatlarını, ideolojisini dayadığı ‘ari ırkın üstünlüğü’ düşüncesini sağlamlaştırmak için bir büyük fırsat olarak görmektedir. Böyle bir ortamda, uluslararası kamuoyundan yükselen olimpiyatları boykot etme çağrılarına rağmen Jesse Owens gider ve Berlin'de piste çıkar. Üstelik zenci düşmanlığının kendi ülkesinde de zirvede olduğu yıllarda. Böylece ülkesinde ikinci sınıf insan muamelesi gören bir zenci, ırkçılığın başkentinde kendisini hor gören ülkesi adına yarışır ve rekor üstüne rekor kırar. Predator 2 (1990) ve The Ghost and the Darkness (1996) gibi filmleri yönettikten sonra ortalardan kaybolan ve kendini televizyon dizilerine veren yönetmen Stephen Hopkins bu etkileyici hikayeyi anlatırken, biraz TV filmi kıvamında olsa da, eli yüzü düzgün bir iş çıkarmış. Owens'ın antrenörü ile ilişkisi, karısı ile ilişkisi, olimpiyat komiteleri arasındaki politik çekişmeler, yarışları filme alan kadın yönetmen vesaire gibi birçok alt hikaye ise, temponun düşmesine ve filmin gereğinden fazla uzun hissedilmesine yol açmış.

FRAGMAN

Race (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

25 Ağustos 2016

70. Cafe Society

Cafe Society, tam anlamıyla klasik bir Woody Allen filmi. Hazretin bütün takıntıları yine mevcut: Yine kalabalık bir kadro, yine Woody Allen'ın dış sesi, yine bir aşk üçgeni, yine New York, yine 1930'lar, yine caz müziği. Bir Woody Allen filmine "kötü" diyebilmek mümkün değil elbette, sinema tanrıları çarpar adamı. En azından iyi oyunculuklar, iyi tasarlanmış dönem sahneleri ve iyi yazılmış diyaloglar izleyeceğiniz kesin. Ama bu filmi çekmeye gerek var mıydı diye sormadan da edemiyor insan. Çünkü Cafe Society, sanki birkaç farklı Woody Allen filminden parçaları birleştirip oluşturulmuş gibi duruyor. İlk defa bir Woody Allen filmi izleyecekseniz problem yok, tavsiye ederim. Ama her sene sektirmeden mutlaka bir film çeken bu üretkenliğin dibine vurmuş yönetmenin (toplam 53 film yönetmişliği var) benim gibi en az 20-30 filmini izlediyseniz, bazı muhabbetler de artık "öeh" dedirtiyor.

FRAGMAN

Café Society (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

24 Ağustos 2016

69. Midnight Special

Özel bazı güçleri nedeniyle bir tarikatın çiftliğinde yıllarca alıkonulmuş olan bir çocuk, babası tarafından kaçırılıyor ve peşlerine hem FBI hem de tarikat takılıyor. Take Shelter ve Mud gibi benim de beğendiğim iki ilginç filmin yönetmeni Jeff Nicols, bu kez bir bilim-kurgu ile geri dönüyor. Filmdeki hikayeyi giriş, gelişme, sonuç diye üç dilime ayırırsak, aslında filmin oldukça merak uyandırıcı bir şekilde açıldığını ve bu merak duygusunun ilk iki bölüm boyunca sürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak üçüncü perdede film bir çuval inciri berbat ediyor ve merak ettiğimiz soruların bir çoğunu havada asılı bırakarak son derece muğlak ve sıradan bir final yapıyor. Tarikat, olağanüstü güçler, FBI filan, bunların hepsi ilgi çekici motifler. Ama bu proje 110 dakikalık bir film değil de şöyle sekiz bölümlük bir mini dizi olsaymış, sanki daha tatmin edici olacakmış gibi görünüyor.

FRAGMAN

 Midnight Special (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

22 Ağustos 2016

68. The Shallows

Meksika'nın "gizli cennet" bir körfezinde sörf yapmaya giden bir genç kız, bir büyük beyaz köpekbalığının saldırısına uğruyor ve denizin ortasında küçük bir kayalığın üstünde mahsur kalıyor. The Shallows 2000'li yılların gençleri için bir Jaws hikayesi. Tek bir mekanda geçmesi ve mahsur kalan ana karakterin geçmişe dönmesi ise James Franco'lu 127 Hours'ı hatırlatıyor. Son yıllarda arka arkaya sıraladığı Liam Neeson filmleriyle (Unknown, Non-Stop, Run All Night) tanınan yönetmen Jaume Collet-Sera, güzel görünen, parlak, şıkır şıkır bir film çekmiş. Bu "güzel görünme" olayına bizzat katkıda bulunan ve hemen hemen filmin tamamında perdede arz-ı endam eyleyen Blake Lively de fiziksel olarak oldukça zorlayıcı bir rolde iyi iş çıkarmış. Gel gelelim, Steven Spielberg klasiği Jaws'la yetişmiş bizim nesil için The Shallows'daki köpekbalığı biraz "light" kaçıyor. Film onca pırıltılı görüntüsüne ve janjanlı video klip estetiğine rağmen, taa 41 yıl önce çekilen Jaws'daki insanı koltuğunun köşesinde oturtan gerilimi yakalayamıyor. Bizim Jaws'ımız bu tatlı su balığını çiğ çiğ yer.

FRAGMAN

The Shallows (2016) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

18 Ağustos 2016

67. Sing Street


80'lerin ortalarında Dublin'de fakir bir ailede büyüyen 14-15 yaşlarındaki Conor, sevdiği kızı etkileyebilmek ve gergin ailesinden uzaklaşmak için bir müzik grubu kuruyor. Lise ve üniversite yılları Duran Duran'larla, The Cure'larla geçmiş benim gibi bir "seksenler çocuğu" için bu filmi sevmemek mümkün değil. Ama Sing Street'de güzel olan şu: 80'lerin bazı klasikleri filme sadece soundtrack'te güzel dursun, nostaljinin dibine vursun diye monte edilmiş hoşluklar değiller; bu şarkıların filmin hikayesi ile direkt organik bağları var. Conor, bir yandan evdeki abisinden hayat üzerine taktikler alırken, bir yandan da kendi müziğini bulmaya ve yazdığı şarkılarla sevdiği kıza kendini ifade etmeye çalışıyor. Dinlediği müzikler de zamanla hem kurduğu grubun müzik tarzını hem de kendi yaşam tarzını belirliyor. Örneğin The Cure dinlediği bir dönemde Robert Smith gibi giyinmeye başlıyor. Ya da Hall and Oates dinledikten sonra yazdığı ilk şarkı Maneater'ın unutulmaz riff'lerini içeriyor. Sing Street herkesin kendi ergenlik çağından bir şeyler bulacağı, yıllar önceki The Commitments tadında, sıcak ve samimi bir film.  

FRAGMAN

Sing Street (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

17 Ağustos 2016

66. Fan

Three Idiots ve PK gibi Aamir Khan filmlerini gördükten sonra, Bollywood yapımlarının bende her zaman bir miktar kredisi var. Hint sinemasının diğer bir han'ı Shah Rukh Khan'ı ise şimdiye kadar hiç izlememiştim (zaten bunlar üç tane: bir de Salman Khan var). 1996 Amerikan yapımı Robert De Niro'lu The Fan'e konu olarak çok benzeyen filmde, Shah Rukh Khan hem kendisi gibi çok ünlü bir yıldızı, hem de o yıldıza obsesif bir şekilde bağlanmış olan Gaurav isimli bir hayranını canlandırıyor. Oscar'lı makyaj sanatçısı Greg Cannon'ın marifeti ve biraz da görsel efekt yardımıyla aslında 53 yaşında olan SRK, 20 yaşındaki Gaurav'a başarıyla dönüştürülmüş. Fan, Aamir Khan filmleri gibi dudakları büze büze seyrettiğimiz, insana "ağlamıycam, ağlamıycam...aha ağlıyorum" dedirten bir film değil. Zaten filmin bence en büyük sorunu ne olacağına bir türlü karar verememesi; yoksul bir delikanlının yürek burkan dramı mı, çatılarda koşturulan bir aksiyon mu. teknolojik cihazların kullanıldığı, Londra senin, Dubrovnik benim dolaşılan bir ajan filmi mi, yoksa bir komedi mi? Film bu farklı tonlar arasında vites değiştirip duruyor, bu da konsantre olmayı zorlaştırıyor. Özellikle Gaurav karakterinde çok başarılı olduğunu düşündüğüm Shah Rukh Khan'ın performansı ise filmi dağılmaktan kurtaran en önemli faktör.

FRAGMAN

Fan (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

9 Ağustos 2016

65. Jason Bourne

Hafızasını bir türlü toparlayamayan ajanımız Jason Bourne dördüncü kez bizlerle (arada Jeremy Renner'ın oynadığı The Bourne Legacy'yi de sayarsak beşinci Bourne filmi). Matt Damon'ın yaklaşık on yıl sonra yeniden yönetmen Paul Greengrass ile bir Bourne filminde buluşması heyecan verici bir haberdi elbette. Ama ortaya çıkan sonuç maalesef bir hayal kırıklığı. Bu son Bourne macerası vasatın üzerinde bir aksiyon sunsa da ilk üç Bourne filminin (Identity, Supremacy, Ultimatum) seviyesine ulaşamıyor. Aslında Atina sokaklarındaki nefes kesen motosikletli kovalamaca sahnesiyle hayli ümit verici bir şekilde açılıyor film. Bu bölümde, diğer Bourne filmlerinden alıştığımız üzere bir intikam hikayesinin tohumları da atılıyor. Ama sonra sosyal medya ile ilgili anlamsız ve gereksiz bir entrika senaryoya dahil ediliyor. Sanki bir yerlerde muhtemelen elli yaş üzeri üç yazar kafa kafaya vermişler ve "sosyal medya şu sıralar pek moda, onunla ilgili bir şeyler koyalım filmimize" demişler. Oysa ki, filmin akışı sadece Jason Bourne'un intikamına odaklansa sanki daha iyi bir film izleyeceğiz gibi. İlk üç Bourne filminin ortak özelliği iyi aksiyon sahnelerinin yanısıra, etkileyici, zıpkın gibi, kütür kütür bir konuya da sahip olmalarıydı. Burada ise orasına burasına kötü diyaloglar serpiştirilmiş tembel bir senaryo var karşımızda. İyi aksiyon sahneleri ve Matt Damon/Tommy Lee Jones ikilisinin hatrına izlenebilir.  

FRAGMAN

 Jason Bourne (2016) on IMDb
 
Benim Notum: 6 / 10

8 Ağustos 2016

64. Dheepan

Fransız yönetmen Jacques Audiard'ın 2015 Cannes Film Festivali'nden büyük ödül Altın Palmiye ile dönen filmi, Sri Lanka iç savaşında bir Tamil gerillasıyken, savaştan kaçıp Fransa'ya iltica eden Dheepan'ın hikayesini anlatıyor. Ailelerin mülteci başvuruları daha kolay kabul edildiği için, Dheepan hiç tanımadığı bir kadın ve bir kız çocuğu ile birlikte bir aileymiş gibi iltica başvurusunu yapıyor. Böylece, Paris'in dışında bir kasabaya yerleştirilen bu "toplama" ailemiz bir yandan birbirlerini tanımaya, bir yandan da dilini hiç bilmediklerini bu yepyeni dünyada hayata tutunmaya çalışıyorlar. Jacques Audiard benim "2013 yılının en iyileri" listesine aldığım Rust and Bone'un da yönetmeniydi. Dheepan belki Rust and Bone kadar beni etkilemedi, Altın Palmiye'yi hak ediyor mu, o da tartışılır, ama Audiard'ın yine karakterlerinin ruh durumlarını içtenlikle yansıtmayı başardığını da kabul etmek lazım. Özellikle göçmenler konusunun hem Avrupa hem de ülkemiz için çok gündemde olduğu şu günlerde, bu talihsiz insanları daha iyi anlamak ve empati kurabilmek adına iyi bir fırsat Dheepan.

FRAGMAN

Dheepan (2015) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

7 Ağustos 2016

63. Anomalisa

Yani herhalde bende bir eksiklik var: Ben bu Charlie Kaufman'ın yazdığı senaryoları bir türlü sevemiyorum: Being John Malkovich'i de, Nicholas Cage ve Meryl Streep'li Adaptation'ı da, Jim Carrey ve Kate Winslet'li Eternal Sunshine of a Spotless Mind'ı da, herkeşler ayılıp bayılırken, ben soğuk ve bağlantı kurması zor bulmuştum. Kaufman bu kez hep yazıp hem yönettiği Anomalisa'da yine yalnız, insanlarla iletişim kuramayan, depresif bir adamın hikayesini bu kez yetişkinlere özel bir animasyon şeklinde sunuyor. Filmin görselliğine ve stop-motion tekniği ile çekilen animasyonuna lafım yok. Ama artık Charlie Kaufman'ın bu "sıradan yaşamın monotonluğu altında boğulan" karakterlerinden de gına geldi. Ayrıca tıpkı anlattığı ana karakteri Michael Stone gibi filmin kendisi de narsist ve seyircisi ile iletişim kurmakta zorlanıyor bence. Kaufman'ın yukarıda saydığım filmlerini beğenenler ve en iyi animasyon Oscar'ına aday ilk 18+ film nasıl oluyormuş merak edenler izleyebilirler.

FRAGMAN

Anomalisa (2015) on IMDb

Benim Notum: 5 / 10

2 Ağustos 2016

62. Victoria


Vay vay vay!... İşte böyle arada bir farklı ülke sinemalarından çıkıp gelen olağanüstü parlak işler insanda nefes açıcı bir etki yapıyor, bir tür aydınlanma yaratıyor. Victoria benim bir filmden beklediğim her şeye sahip: baştan sona gözünüzü kırpmadan ekrana yapışıp kalacağınız gerçek zamanlı bir olay akışı, çok emek harcandığı belli olan bir işçilik ve teknik anlamda da "nasıl yapmışlar" dedirten bir ustalık. 

48 yaşında olmasına rağmen şimdiye kadar sadece dört film çekmiş olan titiz Alman yönetmen Sebastian Schipper'in, baştan sona tek çekim (plan sekans) halinde kotardığı film, sabaha karşı Berlin'de bir gece kulübünde tek başına dans eden Victoria'nın yüzü ile açılıyor. Sonraki beş dakikada Victoria'nın gece kulübünden çıkışını ve sokakta Berlinli dört serseri ile karşılaşmasını izliyoruz. Konuyu anlatma faslını burada keseyim, çünkü filmin konusu hakkında ne kadar az şey bilirseniz o kadar iyi. Ben konuyu hiç bilmeden izlemeye başladım ve film ilerledikçe, ilk dakikalarda düşündüğümden çok daha farklı bir senaryo ile başbaşa kaldım. Filmlerin fragmanlarını aşağıda hep veriyorum ama bu defa Victoria'nın fragmanını izlememek filmden aldığınız keyfi arttırabilir. 

Filmin ilk saniyesi ile birlikte "rec" tuşuna basılan Sebastian Schipper'in kamerası 140 dakika boyunca bizi kesintisiz bir şekilde Berlin sokaklarında dolaştırıyor. Bu tek çekim meydan okumasını iki yıl önce Birdman ile Inarritu da yapmıştı, ama o filmde aslında farklı zamanlarda çekilmiş sekanslar "akıllı" geçişlerle birleştiriliyor ve bir tek plan algısı yaratılıyordu. Filmi izlerken önce "burada da herhalde öyle yapmışlardır" dedim. Ama sonra filmin çekim notlarını okuyunca teknik ekibin becerisine hayranlığım bir kat daha arttı: Victoria gerçekten de bir tiyatro oyunu gibi 140 dakikalık tek bir planla çekilmiş, yani sonradan kesilen birleştirilen hiçbir bölüm yok, hiçbir kurgu masası faaliyeti yok, kamera ne çektiyse onu görüyorsunuz. Bunun için ne kadar detaylı bir planlama ve ön hazırlık gerektiğini varın düşünün. Oyuncular için de bu çok zor bir sınav, çünkü "ben bu sahnede ne diyecektim" diye durup text'e bakma şansları yok. O yüzden bol bol doğaçlama yapmışlar, ama bu rahatsız etmiyor. Aksine bu doğaçlamalar filmi, konuşmaları ve karakterleri daha doğal kılmış. Schipper ve ekibi aylarca süren provalar ve iki başarısız çekim girişiminden sonra, bir Nisan sabahı gerçekleştirdikleri üçüncü denemede, saat 04:30 - 07:00 arasında bu kesintisiz çekimi yapmayı başarmışlar.

Victoria, yıllar önce bizi Run Lola Run ile yine şaşırtan Alman sinemasının son dönemde beyazperdeye bıraktığı en yenilikçi, en cesur ve en nitelikli eserlerden. Kesinlikle seyredilmeli.


Victoria (2015) on IMDb


Benim Notum: 9 / 10



1 Ağustos 2016

61. Lights Out

Bu yaz iyi korku filmlerinden gidiyoruz. Benim övmelere doyamadığım The Conjuring filmlerinin yönetmeni James Wan bu kez sadece yapımcı olarak bu projede yer almış. Lights Out, Conjuring'lere göre her şeyiyle daha "küçük" bir film. Daha düşük bütçeli ve süresi de daha kısa (sadece 80 dakika). Zaten film İsveçli yönetmen David F. Sandberg'in daha önce çektiği bir kısa filmin genişletilmiş versiyonu; o kısa filmi de şuradan izleyebilirsiniz. Lights Out aslında kısa filmde de göreceğiniz tek bir basit fikre yaslanıyor: Çocukluğumuzdan beri korkularımızın en çok ortaya çıktığı anlar karanlıkta olduğumuz zamanlardır. Burada da sadece karanlıkta yaşayabilen, ışığı açtığınızda yok olan bir kötü ruh bir aileye musallat oluyor. Bu "ışıklar sönünce" numarasının film boyunca tekrar etmesi sıkıcı da olabilirdi, ama neyse ki yönetmen David F. Sandberg merdiven otomatiği, bir dükkanın yanıp sönen ışıklı tabelası, bir cep telefonunun ekranı gibi zeki buluşlarla bu ışık esprisini her seferinde ilginç kılmayı başarıyor. Filmin Amerika'da PG-13 yaş sınırı ile gösterime çıkması hedeflenince, şiddet dozu da ona göre azaltılmış. Sonuç olarak her ne kadar küçük ölçekli olsa da ürpertmeyi başaran bir yapım var karşımızda. Lights Out birkaç gece ışık açık yatmanıza sebep olabilir.

FRAGMAN

Lights Out (2016) on IMDb

Benim Notum: 7 / 10

31 Temmuz 2016

60. Wolf Totem

Yaklaşık otuz sene önce, benim de liseden yeni mezun olduğum yıllarda, Türkiye'de -ilginç bir şekilde- pek sevilen ve sinemalarda haftalarca oynayan bir Ayı (L'ours) filmi vardı, bilmem hatırlar mısınız? İşte o filmin, artık 73 yaşına gelmiş yönetmeni Jean-Jacques Annaud yıllar sonra kamerasını yine vahşi doğaya çeviriyor. Bu kez başrolde Moğolistan kurtları var. 1967'de Çin Kültür Devrimi sırasında iki Çinli üniversite öğrencisi göçebe Moğollara Mandarin dilini ve kültürünü öğretmek üzere komünist rejimin kontrolü altındaki İç Moğolistan’a gönderiliyorlar. Başta sudan çıkmış balık gibi şaşkın şaşkın dolanan şehirli gençlerimiz, zamanla bu göçebe halkın doğayla ve özellikle de kurtlarla kurdukları uyumun bir parçası oluyorlar. Ne var ki partinin yerel yöneticileri yaptıkları bazı sorumsuz hamlelerle bu mükemmel dengeyi bozuyorlar ve "tabiat ana" bir şekilde intikamını alıyor. Ekolojik mesajlarla dolu öykü bize bu gezegenin en tehlikeli canlısının insan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Annaud'un filmi öncelikle uçsuz bucaksız Moğolistan steplerini kadrajına alan mükemmel görüntüleri ile dikkati çekiyor. Ancak filmin temposu ve hikaye anlatımı görüntüler kadar sağlam değil. Özellikle Çinli oyuncuların abartılı oyunları da etkileyiciliğe zarar veriyor. Sonuç olarak, Wolf Totem belgesele yaklaştığı ölçüde başarılı olan, ancak diyaloglu bölümler başladığında kazandığı artı puanların bir kısmını kaybeden yarı-belgesel tarzda bir yapım.

FRAGMAN

Wolf Totem (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

 

26 Temmuz 2016

59. The Boss

Şan ve şöhretin zirvesindeyken "insider trading" nedeniyle hüküm giyen zengin bir patron, hapisten çıktıktan sonra çevresinde kimsenin kalmadığını görüyor ve bir zamanlar hayatı zindan ettiği eski asistanının gönlünü almaya çalışıyor. Melissa McCarthy zaman zaman komik olmayı başarabilen bir kadın. Ama artık sürekli aynı rolleri oynamaktan vazgeçmeli. Bir de mümkünse, yönetmen olarak aynı zamanda kocası olan yeteneksiz Ben Falcone ile çalışmaktan uzak durmalı. Bu uc uca eklenmiş düşmeli kalkmalı vitaminsiz skeçler çorbasında, McCarthy'nin komedik meziyetleri dahi kötü senaryoyu kurtarmaya yetmiyor.

FRAGMAN

The Boss (2016) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10

19 Temmuz 2016

58. Hardcore Henry

Hardcore Henry aslında oldukça orjinal bir fikirden yola çıkıyor: Moskova doğumlu yönetmen Ilya Naishuller'in bu ilk filmi, baştan sona tamamen birinci şahıs bakış açısı ("first-person-POV") ile çekilmiş bir aksiyon filmi. Yani 96 dakikalık filmin tamamını kahramanının göz hizasına yerleştirilmiş bir kameradan izliyorsunuz. Ne demek istediğimi aşağıdaki fragmana tıklayarak daha iyi anlayabilirsiniz. Başta ilginç gelen bu teknik yirminci dakikadan itibaren orjinalliğini yitirmeye başlıyor. Naishuller daha önce çektiği kısa filmlerde ve müzik videolarında da aynı tekniği kullanmış. Dört dakikalık bir videoda seyirciyi etkileyebilecek bu çekim tarzı, bir buçuk saatlik bir uzun metraj filmde yorucu olabiliyor. Bir kere herşeyi tek bir açıdan gördüğümüz için aksiyonu tam olarak anlayamıyoruz. Örneğin bir dövüş sahnesinde ne olduğunu tam olarak kavrayamıyoruz. Sonuç olarak geriye 96 dakika boyunca Call of Duty tarzı bir FPS playstation oyununu kaydetmişler de bize izletiyorlarmış gibi bir izlenim kalıyor.

FRAGMAN

 Hardcore Henry (2015) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

18 Temmuz 2016

57. Zootopia


Zootopia, ilk bakışta konuşan hayvanlardan oluşan bir dünyayı anlatan tatlı sevimli eğlenceli, çocukların pek seveceği bir Disney animasyonu gibi görünüyor. Buraya kadar saydığım sıfatlar geçerli. Ama Zootopia bunların yanında çok daha fazla söyleyeceği şeyi olan, neredeyse daha çok büyüklere hitap eden temalarla haşır neşir ve şaşılacak derecede bol katmanlı bir film. Byron Howard'ın yazıp yönettiği yapım, günümüzde dünyanın -ülkemiz dahil- pek çok yerinde karşı karşıya kaldığımız, ırkçılık ve önyargılar kaynaklı ayrımcılık gibi sorunlar ile ilgili yaman mesajlar veriyor. Üstelik de bunu parmağı gözümüze sokmadan, gayet komik sahnelerle dolu bir macera eşliğinde yapmayı başarıyor. En çok güldüren sahnesi ise Motorlu Taşıtlar Bürosu’nda çalışan ‘tembel hayvanlar' bölümü. Zootopia yılın en iyi animasyonlarından biri. Çocuğunuza mutlaka izletin, ama onunla birlikte izlerken siz de dikkat kesilin, çay koymaya filan gitmeyin.


Zootopia (2016) on IMDb


Benim Notum: 7,5 / 10





13 Temmuz 2016

56. The VVitch: A New-England Folktale

1630'lu yıllarda İngiltere'den Amerika'ya göç etmiş beş çocuklu koyu protestan bir aile New England bölgesindeki bir ormanın kenarında kendilerine küçük bir çiftlik evi kuruyorlar. Yeni doğmuş bebeklerinin esrarengiz bir biçimde kaybolması ve dindar ailenin pek bir inandığı cadı hikayeleri ile birlikte ailemizin hayatı bir tür cehenneme dönüşmeye başlıyor. The VVitch değişik bir korku filmi. Filmin asıl meselesi, korkunç sahneleri ardı ardına sıralamak yerine, yaşanan trajik bir olayın bağnazlıkla yobazlık arasında gidip gelen bir aile üzerindeki etkilerini sergilemek. Bu anlamda, korkudan ziyade bir psikolojik gerilim filmi olduğu da söylenebilir. Sanat yönetmenliğinden gelen Robert Eggers bu ilk filminde gerçekten ürkütücü bir atmosfer yaratmayı başarmış. Ama mısırları patlatıp "şöyle hop oturup hop kalkacağımız bir korku filmi izleyelim" diyerek ekran karşısına geçenleri (sinemaya gidenleri diyemiyorum çünkü Türkiye'de gösterime girmeyecek) uyarmam lazım: Bu çok yavaş ilerleyen bir film. Sonuç olarak, kurgusuyla, sinir bozan müziği ile bilinçli olarak rahatsız edici olmayı tasarlamış, seyircisine hiç aydınlığı ve huzuru yaşatmayan bir yönetmenlik girişimi karşımızdaki. Sundance Film Festivalinde en iyi yönetmen ödülünü kapmayı başaran Robert Eggers'ın ileride çok ismini duyacağımız kesin. The VVitch ise, iyi çekilmiş iyi oynanmış kaliteli bir yapım olduğunu kabul etmekle birlikte, herkese önerebileceğim bir film de değil.

FRAGMAN

The Witch (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

12 Temmuz 2016

55. Hail, Caesar!

Ethan ve Joel Coen biraderlerle ilişkim biraz karmaşıktır: Yaptıkları işler arasında Fargo (1996) ve No Country for Old Men (2007) gibi "bütün zamanların en sevdiğim filmleri" listesine sokabileceğim başyapıtlar olsa da, diğer çoğu Coen kardeşler filmi için tepkim, ağzımdan çıkacak bir "mmeeh!" sesi ile özetlenebilir. Hail Caesar da bu ikinci gruba giriyor. 1950'li yılların Hollywood'unda büyük bir film stüdyosunun iş bitirici prodüktörü Eddie Mannix'in (Josh Brolin) oyuncularla ilgili bazı skandalları örtbas etme çabalarını anlatan kara komedi denemesi Hail Caesar'da George Clooney'den Scarlett Johansson'a, Ralph Fiennes'tan Chaning Tatum'a bir dizi ünlü oyuncu üçer beşer dakika görünüp kayboluyor. İşin içinde Coen'ler olunca iyi yazılmış diyaloglarla karşılaşmak sürpriz değil. Yer yer gerçekten komik ve akılda kalıcı sahneleri de var filmin. Ancak yukarıda bahsettiğim kalabalık kadro ve bir sürü anlamsız ve gereksiz yan hikaye odağın kaymasına yol açıyor ve filme bağlanmayı zorlaştırıyor. Coen biraderler 50'lerin Hollywood'una bir hasret mektubu yazmak istemişler, ama fazla kişisel ve sadece kendilerinin tam olarak tadını çıkarabileceği bir ürün olmuş.

FRAGMAN

Hail, Caesar! (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10



8 Temmuz 2016

54. Independence Day: Resurgence

Filmin yandaki afişinde "hazırlanmak için yirmi yılımız vardı" diyor. Anlaşılan filmin yönetmeni Roland Emmerich bu hazırlananlara dahil değil, o aylak aylak dolanmış. Emmerich ta 1996 yılındaki ilk filmin aynısını bir kez daha çekmiş, üstüne hiçbir yenilik, hiçbir orjinal fikir koymadan. Neredeyse diyaloglar bile aynı. Yirmi yılda çekim teknikleri, özel efektler filan gelişmiştir deseniz, pek öyle de hissettirmiyor perdede gördüklerimiz. Film sanki 1997 yılında çekilmiş gibi. İlk filmdeki oyunculardan Bill Pullman ve Jeff Goldblum geri dönmüşler. Dönmeyenlerden Will Smith'in yokluğu ise bariz hissediliyor. Onun yerine getirilen ve oğlunu oynayan aktör Jessie T. Usher ruhsuz ve renksiz. Genelinde tüm oyuncularda da bir enerji eksikliği var. Tamam, ilk Independence Day de öyle IQ seviyesi çok yüksek bir yapım değildi belki, ama en azından eğlenceliydi. Bu filmde o eğlence duygusu da yok. Tahminim Will Smith senaryoyu okudu ve "aman bu felaketten uzak durayım" dedi. Verdiğim notun birazı Jeff Goldblum, birazı da kraliçe uzaylının olduğu sondaki aksiyon sahneleri için.

FRAGMAN

Independence Day: Resurgence (2016) on IMDb

Benim Notum: 4 / 10



  

1 Temmuz 2016

53. The Conjuring 2


İtiraf ediyorum, sinemadan çıktıktan sonra akşam vakti arabamla eve dönerken, dikiz aynasından arka koltuğa bakmaya korktum. Korku sinemasının en çok tekrarlanan teması olan "perili ev" hikayesini kimbilir kaçıncı kez ziyaret edip, böylesine orjinal ve etkileyici olmayı başardığı için Çin asıllı Avustralyalı yönetmen James Wan'ı tebrik etmek lazım. Wan bu etkileyiciliği öncelikle kullandığı kamera açıları ve kamera hareketleri ile sağlıyor. Sinematografi ve ses dizaynındaki ustalık sayesinde belki de daha önce yüz kez gördüğünüz "evin karanlık odasındaki kötü ruh" sahnesi izleyene yepyeni ürpertiler hissettirebiliyor. Çok iyi yazılmış bir senaryo ve Vera Farmiga, James Wilson gibi üst düzey oyuncular, teknik departmanın başarısına yardımcı oluyor. Bu iki oyuncu korku filmlerinde görmeye alıştığımız, kartondan "kullan-at" karakterler değiller. Onların üstün performansları sayesinde Warren çiftini daha iyi anlıyor ve onların bu cehennemden sağ çıkmalarını gönülden istiyoruz. 

James Wan artık "takip edilmesi gereken yönetmenlerim" arasına girmiştir. Sanıyorum ilk defa bir korku filmi yıl sonu Top 10 listemde yer alacak. "Birincisini izlemedim" diye dert etmeyin, devam eden bir hikaye değil. Ben ilk Conjuring'i de beğenmiştim, ama bu kesinlikle daha iyi. The Conjuring 2 yaz aylarının tembel vizyon takvimi içerisinde sürpriz şekilde çıkıp gelen bir cevher. 


The Conjuring 2 (2016) on IMDb


Benim Notum: 8 / 10





   

27 Haziran 2016

52. Triple 9

Atlanta'da bir grup "çürük" polisten oluşan bir suç çetesi, kentteki Rus mafyası ile ortaklaşa soygunlar düzenliyor. Son bir iş için bir araya geldiklerinde, polis jargonunda bir memurun yaralanması ya da öldürülmesi ("officer down") olarak geçen Kod 999'u kullanarak, polisin dikkatini başka yöne çekmeyi planlıyorlar. Chiwetel Ejiofor'dan Casey Affleck'e, Aaron Paul'dan Anthony Mackie'ye ve hatta Woody Harrelson'dan Kate Winslet'e bir dolu tanıdık oyuncuyu bir araya getiren Triple 9, aslında oldukça etkileyici bir soygun sahnesiyle açılıyor. Michael Mann'in unutulmaz Heat filmini anımsatan bu bölüm bizi heyecanlandırıyor ve "iyi bir şey izleyeceğiz galiba" dedirtiyor. Ancak hikaye belli bir noktadan sonra bu türün klişelerine hapsoluyor ve cazibesini kaybetmeye başlıyor. Senaryonun çok karakterli yapısı bir dezavantaj haline geliyor; kim kimdir, birinin diğeriyle ne ilişkisi vardır, bir yerden sonra karışmaya başlıyor. Geriye iyi çekilmiş bazı aksiyon sahneleri ve yönetmen John Hillcoat'un kırmızı ağırlıklı renk paleti kalıyor. Sonuç olarak belli oranlarda çekici ama genelinde vasatın az üstü bir yapım.

FRAGMAN

Triple 9 (2016) on IMDb

Benim Notum: 6 / 10

22 Haziran 2016

51. Eddie the Eagle


Tam da Rio olimpiyatlarının olduğu bir senede, olimpiyat ruhunun ne demek olduğunu mükemmel şekilde anlatan bir film. Michael "Eddie" Edwards çocukluğundan itibaren olimpiyatlarda yarışmayı hayal eden bir İngiliz. Bunun için çeşitli spor dallarında şansını deniyor. Hüsranla sonuçlanan bu denemeler sonrasında, Britanya olimpiyat takımında kayakla yüksek atlama dalında yarışan bir sporcu olmadığını farkediyor. Ve normalde 6 yaşında başlanılması gereken bu çok zor spora 21 yaşında adım atıyor. 

Eddie the Eagle, "yenik ama azimli" sporcu filmlerinin bilindik formülünü takip etse de, bunu çok iyi bir şekilde yapıyor. Eddie Edwards rolünde Taron Egerton ve onun akıl hocası Bronson Pearly rolünde Hugh Jackman harika bir ikili olmuş. Filmin bol synthesizer'lı müziği, hikayenin geçtiği 80'ler ruhuna çok iyi oturmuş. Finalde çalan "Jump" ise, bu unutulmaz Van Halen klasiğinin sinemada şimdiye kadar gördüğüm en iyi kullanımını oluşturuyor (şarkıyı hatırlamak için şuraya tıklıyoruz). Filmin sonunda yüzünüzde bir sırıtma ile salondan çıkmamanız, ya da ekran başından kalkmamanız imkansız.   


Eddie the Eagle (2016) on IMDb

Benim Notum: 7,5 / 10

17 Haziran 2016

50. The Man Who Knew Infinity

Hindistan'ın en alt tabakasından gelip, ayağına giyecek pabucu yokken matematiğe olan ilgisi ve geliştirdiği formüllerle Cambridge Üniversitesi'nden bir profesörün dikkatini çekmeyi başaran ve onun desteği ile dünyanın en önemli matematik teorisyenlerinden biri olarak tarihe geçen Srinivasa Ramanujan Iyengar'ın gerçek hikayesi. Yönetmen Matthew Brown'ın biyografik film şablonundan pek sapmadığı The Man Who Knew Infinity, Dev Patel ve özellikle de Jeremy Irons'ın oyunları sayesinde ayakta kalmayı başarıyor. Ama bir şeyler eksik; film boyunca Ramanujan'ın ne kadar parlak bir dahi olduğunu dinleyip duruyoruz, ama tam olarak ne yapmıştır, bunu pek anlayamıyoruz. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, geçen senenin bence en iyi filmlerinden The Theory of Everything'de Stephen Hawking'in son derece ilginç hayat hikayesini izlerken, bir yandan geliştirdiği teorilerle ilgili de az çok bir fikir sahibi oluyorduk. Burada ise defterlere ya da kara tahtalara yazılmış kargacık burgacık upuzun formüller görüyoruz, ama bunlar bize hiçbir şey ifade etmiyor. Bunların ne işe yaradığını birinin bize "dört yaşındaki çocuğa anlatır gibi" anlatması gerekiyor. Mesela, Ramanujan formüllerinin günümüzde evrendeki kara deliklerin davranışlarını incelemede kullanıldığını ta filmin sonunda, kapanış jeneriği akarken öğreniyoruz, ama biraz geç oluyor. Yine de, ana karakterinin etkileyici yaşam hikayesi için izlenebilecek iddiasız bir yapım.

FRAGMAN

The Man Who Knew Infinity (2015) on IMDb

Benim Notum: 6,5 / 10

15 Haziran 2016

49. Ride Along 2

Ride Along'un birincisi zaten yeterince kötüydü, ikincisine gerek var mıydı bilemiyorum. Bir türlü ısınamadığım gürültücü geveze Kevin Hart ile, bir zamanlar anarşist rap şarkılar yazarken, şimdi o eleştirdiği düzenin amigosu olmuş Ice Cube'un başrolleri paylaştığı Ride Along 2, birinci filmdeki ana hikayeyi aynen bir kez daha tekrarlıyor: Ice Cube sert bir dedektifi, Kevin Hart ise onun kızkardeşi ile evlenme hazırlığı yapan çömez bir polis memurunu canlandırıyor. "Buddy cop" filmleri tarihindeki bütün klişeleri ardı ardına sıralayan hikayede, bu iki sinir bozucu adam Miami'deki bir suç örgütünü çökertmeye çalışıyorlar. Ortaya bir iddia koyduk diye seyrettiğim ("150 film"), seyrettikten sonra da hemen unutmak istediğim yorgun ve akılsız bir çaba. Bu senenin en düşük notunu da böylece vermiş olduk netekim.

FRAGMAN

Ride Along 2 (2016) on IMDb

Benim Notum: 3 / 10